Bu resimler Azerbaycan Yazarlar Birliği’nin sayfasından alınmıştır:

Okumaya devam et “birkaç resim: Gorki, Şoloxov, Mayakovski, Nazım…”
Bu resimler Azerbaycan Yazarlar Birliği’nin sayfasından alınmıştır:

Okumaya devam et “birkaç resim: Gorki, Şoloxov, Mayakovski, Nazım…”
Şiir: Mevlana
Söyleyen: Şeceryan
Ç: h.h.
can ve cihan dün gece neredeydin?, can ve cihan dün gece neredeydin?, yo yanlışım kalbimizdeydin,
ah ki ben nasıldım dün gece , ah ki ben nasıldım dün gece
ah ki sen dün gece kiminleydin, ah ki sen dün gece kiminleydin
kıskanırım keşke hırka olaydım, çünkü hırkanın bağrındaydın
kıskanırım keşke hırka olaydım, çünkü hırkanın bağrındaydın
korkarım sana sormaya, korkarım sana sormaya, “zavallı bensiz neredeydin?”
aynasın, rengin birinin yansısıdır, aynasın, rengin birinin yansısıdır,
sen tüm renklerden ayrıktın, sen tüm renklerden ayrıktın,
iyi yüzünün rengi tanıktır, iyi yüzünün rengi tanıktır
Tanrı lütfunun haremindeydin
Gazelin tümü:
can ve cihan dün gece neredeydin? / yo yanlışım kalbimizdeydin
dün hicrinden cefa gördüm / sen ki vefa sultanıydın
ah ki ben nasıldım dün gece / ah ki sen dün gece kiminleydin
kıskanırım keşke hırka olaydım / çünkü hırkanın bağrındaydın
korkarım sana sormaya / “zavallı bensiz neredeydin?”
yeğni tinim, kaçışı anında sen / Saba rüzgarından daha hızlıydın
sensiz acı ve bela beni sardı / ola ki sen bela olaydın
iyi yüzünün rengi tanıktır / Tanrı lütfunun haremindeydin
rengin var, dünya renginden arın / sen ölümsüz rengindeydin
aynasın, rengin birinin yansısıdır / sen tüm renklerden ayrıktın
şiir: mevlana
ç: h.h.
can ve cehan duş koca budéi? / ni qaletem der délé ma budéi
duş zé hécré to cefa didéem / éy ké to soltané vefa budéi
ah ké men duş çé san budéem / ah ké to duş ké ra budéi
reşk berem kaş qeba budemi / çonké der ağuşé qeba budéi
zehré nedarem ké béguyem tora / “bimené biçaré koca budéi?”
yaré sobok ruh bé veqte goriz / tizter ez badé seba budéi
bito mera renc-o bela bend kerd / baş ké bende bela budéi
rengé roxé xubé to axér govast / der heremé lotfé xoda bud”i
reng to dari ké zé rené cehan / paki-o hemrengé beqa budéi
ayénéi rengé to eksé kesist / to zé hemé reng coda budéi
15.07.2014 / Muğla
“Eril” kelimesi erk, güç, iktidar ve de tahakküm ile ilişkili ve hatta direkt onları temsil eden bir kavram olmakla birlikte herhangi bir cinsel kimlikten bireyin de eril davranışlarda bulunabileceği/bulunduğunu kabul etmek gerekir. Zaten “eril” hallerimizin farkına varıp, onlarla yüzleşip ve mücadele pratiklerimizi geliştirmek gerekliliğini savunan ve “eril” haller(im)le mücadele eden bir birey olarak eril davranışı asla tek bir cinsel kimliğe indirgemediğimi beyan ederim. Eril tahakkümle mücadele edilen bir alanda (yani feminist bir kampta) “eril” davranışla karşılaşıp buna tepki verilmesinin “transfobi” üzerinden okunma çabası üzücü birşey olarak görmekteyim. Elbette “seksizmden, transfobiden, türcülükten, homofobiden…” azade değiliz ve azade olduğumu iddia etmiyorum. Çünkü içinde doğduğumuz “toplumsal yapı”, mevcut bir yığın iktidar pratiğini içselleştirmemize habitusumuz aracılığıyla neden olmuştur. “Yapı”nın içerisindeki bize dayatılan konumlara ve içselleştirdiğimiz pratiklere karşı direniş ağımızı örmeye başladığımız anda, bunlarla yüzleşerek aslında kendi içimizdeki iktidarla da her gün yüzleştiğimizi göstermez mi? Bu “seksizm, transfobi, türcülük, homofobi, bifobi…” değişen…
View original post 551 kelime daha
Kadınların katılmadığı hiçbir toplu sosyal hareket zafere ulaşamaz. Bunu bilen Faşizm topluma saldırıya geçerken öncelikle kadınları hedef alır ve özellikle de onların bedenlerine ve özel yaşamlarına saldırır. Kapitalizmin saldırgan diktatörlük biçimi olan faşizm, ekonomik krizlerde ve burjuvazinin halkın günlük sorunlarını dahi çözmekten aciz kaldıkları dönemlerde azar ve daha da kudurur! Faşizm korkak ve fakat yırtıcı köpek gibidir, korkar ve önünden kaçarsan daha da saldırganlaşır ve öldürücü olur. Tek çare ona karşı dayanmak ve toplumu çürümüşlükten kurtarmak için temel insani değerlere dayanarak dim dik ayakta durmaktır!
Bu yazı 24 Ağustos 2014 tarihli Macelle Hefte’nin sitesinde yayımlanmıştır. Yazıda değişiklik yapmadan aynen çevirerek veriyorum. Bunu okurken IŞİD’in baş kesmeyi hangi okulda öğrendiğini bir kez daha anlamış oldum…
“El Meyadin TV kanalından alınmıştır.
Çeviren: Ahmed Mezarei, 24 Ağustos 2014
Nükleer bilim insanlarının terörü konusu hakkındaki çevirmenin notu: Geçenlerde N.P.T. (h.h.: Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması) örgütünün sorumluları İran’dan, İran’ın Parçin askeri merkezinin sorumlularının adlarını istemiş, ancak İran bu istekleri ret etmiştir. Geçmişte İran ya aptallığı yüzünden ya da tecrübesizlikleri nedeniyle kendi bilim insanlarının birkaçının adını N.P.T’ye vermiş ve bir süre sonra o bilim insanlarının hepsi Amerika ve İsrail tarafından terör edilerek öldürülmüşlerdir. El Cezira’nın bildirdiğine göre, 14 Haziran 2005 tarihinde Pentagon, Beyaz Saray’a bir rapor iletilmiştir. Bu raporda, Amerika ile işbirliğine yanaşmayan 500 Irak nükleer bilim insanının adının, ortadan kaldırılmaları için MOSSAD’a iletildiği kaydedilmiştir. ABD bu isimleri, N.P.T’nin Irak’ın nükleer ve toplu imha silahlarını inceleme komisyonu vasıtasıyla elde etmiştir. Amerika’nın ve İsrail’in cinayetleri hakkındaki geniş bilgilere Mecelle Hefte’nin sitesinden “Bilim insanlarının Terörü, ve Batının ‘demokrasi’ ve ‘İnsan Hakları” başlığı altında ulaşabilirsiniz.
Çevirmenin El Meyadin TV kanalından çevirdiklerinin devamı:
Yazan: R. Beraheni
Çeviren: H. H.
1997 yılı yazında, Simoniyan adlı bir şahıs, İran Yazarlar Birliği (İYB) Danışma Kurulu üyesi Mensur Kuşan ile, İran yazarlarını ve şairlerini orada şiir ve öykü geceleri düzenlemek ve İran edebiyatını tanıtmak için Ermenistan Cumhuriyeti’ne davet etmek üzere, temas kurmuş. O günler gerçi Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki savaş oldukça dinmişti fakat iki ülke arasındaki çekişmeler tüm şiddeti ile sürmekteydi ve her an savaşın yeniden alevlenmesi olasılığı vardı. Kuşan, konuyu İYB Danışma Kurulu toplantısında açtığında ben bazı nedenlerden dolayı gidemeyeceğimi söyledim. O nedenlerden biri, o savaş kargaşası arasında yazar ve şairlerin savaş halindeki ülkelerden sadece birine yolculuk etmeleri anlamsızdı. Diğer nedeni ise; ben İran Azerbaycan’ının en büyük kenti Tebriz doğumluyum, Ermenistan’a gidişim, dil ve edebiyat alanında Azerbaycan Cumhuriyeti ile ortak olan ve hâlâ Ermenistan savaşında ölenler için anma törenleri düzenleyen ve ağıtlar yakan kendi halkımın aleyhinde bir tavır sayılırdı. Ben Ermeniler ile asla kişisel bir anlaşmazlığım olmamıştır. Sayısız Ermeni dostum vardı ve hâlâ da var, ve günümüz Ermeni şiirini de işte bu dostlarım aracılığı ile 1964-65 yıllarında tercüme edip yayınlamışım. Doğal olarak tüm nedenlerimi Danışma Kurlu’na aktarmadım, fakat kurul üyelerinden birçoğu benim gitmeyeceğimi biliyorlardı. Ben görüşümü bildirdikten sonra, Ali Eşref Dervişiyan ve birkaç kişi daha gitmeyeceklerini açıkladılar. Merhum Dr. Gaffar Hüseyni, başka bir oturumda, yazarların bir otobüsle Ermenistan’a gideceklerini duyunca: “Hepinizi alır götürür uçuruma atarlar!” dedi. Onun bu sözü, güya otobüste yolculuk sırasında, sonradan yazarların zincirleme öldürülmesinde rol aldıkları anlaşılan dört katilden biri olduğu sonradan ortaya çıkan, şoföre bile söylenmiş. Sanki hem katil şoför ve hem de otobüsteki yazarlar korkunç bir hadisenin beklediğini sezinlemişler ve ondan haberleri vardı. Ancak 21 yazarı Héyran gediklerinde dereden aşağı uçuruma atma fikri o denli gerçek dışı algılanıyordu ki Gaffar Hüseyni’nin uyarısı bile bu yolculuğa çıkılmasını engelleyememişti.
Onlar Yeşildiler. Taze sürgün vermiş fidanlardılar. Devrim’in yenilgisi sonrasında, o karanlık ve zor yıllarda çocuktular, gençliğe yeni adım atmıştılardı. 2009 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Ahmedinejad’a karşı koymayı bahane kıldılar, ona karşı diğer adaylardan Musevi’yi desteklediler.

İran’da kim cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olabilir(di)? Anayasanın 115.nici maddesi şöyle der ki: “Cumhurbaşkanı aşağıdaki koşulları karşılayan siyaset ve din adamları arasından seçilmek zorundadır. İran uyruklu olmalı, müdür ve müdebbir olmalı, geçmişi temiz, emanete ihanet etmeyen, takvalı, İran İslam Cumhuriyetinin temellerine ve resmi mezhebine mümin ve inanmış olmalıdır.”
Aday olmak isteyenlerin mutlaka rejimin değişik makamlarında hizmet geçmişi olmalı, birçok kurumun ve bu arada en az meclisteki 100 milletvekillerinin onayı olmalı, Seçimleri Gözetleme Konseyi, İran İslam Cumhuriyeti Koruma ve Kollama Konseyi onayı gibi birçok koşul daha!

2009 yılında, seçimlere katılabilme onayı alan 4 kişi vardı: Mahmut Ahmedinejat (Eski Tahran Belediye Başkanı, bir önceki cumhurbaşkanı ve Dini lider Hamnei’nin desteklediği aday), Mir Hüseyin Musevi (Irak-İran savaşı zamanında İran’ın Başbakanı, 1983 ve 1988 hapishanelerde cereyan eden katliamlarda iktidarda), Mehdi Kerrubi (Molla, Humeyni’nin sırdaşı, Humeyni tarafından eski parlamento başkanlığına atanan adam), Muhsin Rizai (Eski Devrim Muhafızları Genel komutanı) Seç, seç, seç… Demokratik seçim! Halk istediği adayı seçebilir!! Halk bu dört isimden bir tanesini Demokratik hakkını sonuna kadar kullanarak seçebilir!!! Hayır seçemez! Hepsi benim has adamlarım olsa dahi onların içinden birini seçemez. Ben kimi seçiyorsam odur!

“Bir Tanığın Rivayetiyle” bir fotoğraf serisinin adıdır. Yakın dönem İran tarihindeki 17 trajik ölümü canlandıran 17 fotoğraftan oluşan bir seri. Bu düşüncenin sahibi ve fotoğrafları canlandırma düşüncesini hayata geçiren sanatçı Azade Ahlaki’dir.”
http://sardunyalar.com bu 17 fotoğrafı, öyküleri ile birlikte sırayla yayımlamaya devam edecektir. Birinci ve bu proje hakkında bilgi veren bölüm burada yayımlandı. (Yazılar, kısmen Bist web sitesinden, k ısmen başka kaynaklardan alınmıştır)
Şimdi ikinci rivayet: Furuğ Ferruhzad.
“Tahran, 13 Şubat 1967
Dün öğleden sonra ünlü şair Furuğ Ferruhzad trafik kazasında öldü. Furuğ aynı zamanda usta bir film yapımcısıydı. Bir kez tiyatro sahnesinde bulundu ve Altı Karakter Yazarını Arıyor oyununda rol aldı. Olay saat 16:30’da, Lokman-o-ddovle Caddesi, Edhem Dorus, Mervdeşt Dörtyolunda cereyan etti. Çarpışmanın şiddetiyle Furuğ’un arabasının kapısı açıldı ve başı ön cama çarpan Furuğ kapıdan dışarıya savruldu ve başı arkın kenarındaki refüje çarparak şuurunu kaybetti. Onu hızla Tecriş’teki Pahlevi Hastanesi’ne kaldırdılar ancak o hastaneye gelmeden önce hayatını kaybetti. Furuğ’un na’şı, ölüm nedeni araştırılmak üzere adlı tıpa götürüldü. Furuğ’dan bir erkek çocuk, birkaç kitap ve birkaç senaryo kaldı. (…) Furuğ eşi Perviz Şapur’dan ayrıldıktan sonra yalnız yaşamaktaydı. Furuğ 32 yaşındaydı, on yedisinde evlendi ve 14 yaşında Kamran (Kamyar) adlı bir oğlu var.” (“Furuğ Ferruhzad dün bir trafik kazası sonucunda öldü”, İttilaat Gazetesi, 24 Şubat 1967)
“Onu şehit diye adlandıralım, çünkü insanların yaşamı bir birinden farklıdır, onların ölümü de yaşamları gibi başka anlamları vardır. Örneğin Nima’nın ölümü bir musibet değildi, kaza ve takdir değildi, zamanın yeknesak devinimin zorunlu sonucuydu, ancak Furuğ’un ölümü, sadece bir musibet değil, aynı zamanda doğaya karşı bir tepkiydi de, sadece kaza ve takdir değil, zamanın akışının ani duruşuydu. Nima’nin ölümü doğal bir ölümdü, zira ki Nima yaşlandı ve öldü, ancak Furuğ’un ölümü, doğal değildi, Furuğ’un ölümü genç bir ölümdü.
biz bu kuşağın erkekleri, ne kadar da bakış açısı, düşünce, algı ve yaratıcılık ve başka şeyler bakımından farklı olsak da, yine de az çok aralıklarla birbirimizle karşılaştırılabiliriz, ancak Ferruhzad, sahip olduğu özel konumundan dolayı kimseyle karşılaştırılamaz. Zira erkek şairler her biri erkeklik kapasitelerinden bir parçasını göstermişler ve bir rolü omuzlamışlarsa, Ferruhzad tek başına yüz yıllar boyunca suskun kalan İran kadınının sesli dilidir, Ferruhzad İran kadının suskusunun acı ve bıkmış düğümün patlayışıdır.”
(Rıza Beraheni, “Furuğ Ferruhzad Şehir Şaire”, Firdevsi Dergisi, sayı 804)
