Çocuk Yaştaki O Kahraman!

Kış aylarında anımsadığım biri var hep: Zoya

Daha önce yayımladığım bu yazıyı yeniden yayımlıyorum. Anımasamak ve anmak için onu!

Daha 17 yaşındayken, faşist Alman işgaline karşı savaşmak için Haziran 1941’de kadın partizan kollarına katılan Zoya’nın yaşamının son günlerine ait dokümanı İngilizceden çevirisini vererek bir borcu eda etmek istiyorum. Ancak biliyorum sermayenin çıkardığı savaşlarda ölen milyonlarca insanın yanısıra kahramanlıklarıyla faşizmin bel kemiğini kırıp mahveden insanları da anmak bir insanlık borcudur. İkinci dünya savaşında, İspanya’dan Fransa’ya, Yunanistan’dan Çin’e, İtalya’dan Sovyetler’e kadar uzanan geniş topraklarda can veren bu kahramanların fedakarlıkları olmasaydı Alman Faşizminin daha nice yıllar, nice cinayetler işleyecekti. Zoya’nın öyküsü bir örnektir, halkın direnişine ve faşizmin barbarlığına ve tarihin halk zaferleriyle dolu olduğuna… O bir tanıktı ve  sonsuza kadar tanık kalacak. İşte Zoya.

Zoya Kosmodemyanskaya

13 Eylül, 1923 – 29 Kasım, 1941

“Zoya, Almanların işgalindeki Rus köyü, Petrişevo’da bir ahırı ve birkaç evi ateşe verdi. Ancak, işbirlikçi bir Rus onu fark ederek patronlarına ispiyonladı. Patronlar işbirlikçiyi bir şişe votkayla mükâfatlandırdılar. Ardından Almanlar Zoya’yı başka bir evi ateşe vermek üzereyken yakaladılar. Onu, kumanda merkezi olarak kullandıkları askeri barakaya götürdüler. Ev sahibi mutfağa gitmek istediğini söyledi.  Komutan bizzat kendisi Zoya’yı sorguladı, Rusça konuşarak.

“Kimsin?” diye sordu Albay.

zoya-1

–          Söylemem!
–          Ahırı ateşe veren de sen miydin?
–          Evet!
–          Maksadın ne senin?–
–          Sizi yok etmek!
…. Sessizlik…
–          Ön cephe hattını ne zaman geçtin?
–          Cuma günü.
–          Çok hızlı gelmişsin buraya!
–          Neden zamanı boşa harcamalı?

Zoya’ya onu kimin gönderdiğini ve beraberinde kimlerin olduğunu sordular. Onlar, Zoya’nın onlara yoldaşlarının nerede olduklarını söylemek zorunda olduklarını istediler. Kapı aralığından Zoya’nın yanıtı duyuldu:

“Hayır! Bilmiyorum, söylemeyeceğim.”

Ardından kayış havada şakladı ve çıplak bir etin yarıldığı duyuldu. Birkaç dakika sonra, genç bir asker odadan fırlayarak mutfağa gitti ve başını elleri arasına alarak, sorgulama ve kırbaç sesi susuncaya kadar orada oturdu. Ama Zoya’ya darbeleri indirenler gülüyorlardı. İki ev sahibi saydılar: iki yüz darbe! Zoya sustu. Ve ardından bir kez daha söyledi:

zoya-2

“Hayır! Söylemeyeceğim!” Ancak bu kez sesi zayıflamıştı.

Sorgulama bittiğinde Zoya’nın alnında, kolları ve bacaklarında siyaha çalan geniş morluklar oluşmuştu. O, yarı çıplak ve yalın ayaktı. Elleri arkasında bağlanmıştı. Dudakları şişmiş ve ağzı kan içindeydi. Belli ki bağırmasın diye tartaklanmıştı. Su istedi. Ev sahibi Ruslardan biri elinde bir bardak suyla ileri çıktı. Ancak Alman gardiyan daha hızlıydı. Masanın üzerindeki yanan gazyağı lambasını hızla kaptığı gibi Zoya’nın ağzına tuttu. Rus, Zoya için yalvarmaya başladı. Alman ona hırlayıp homurdandı, ancak gönülsüz bir şekilde yol verdi. Zoya iki bardak dolusu su içti. Ardından askerler karargâhta toplandılar, kızın etrafını sardılar ve eğlenmeye başladılar. Bazıları onu yumrukladılar, diğerleri yanan kibritleri çenesi altına tuttular ve onlardan biri ise Zoya’nın sırtını testereyle kesti

Askerler yeterince eğlendikten sonra dağıldılar. Gardiyan tüfeğini hemen ateşe hazır hale getirdi ve Zoya’ya ayağa kalkıp ve evden çıkmasını emretti. Onu zorla sokaklarda yürüttü. Süngüsü neredeyse Zoya’nın sırtına değiyordu. Dışarısı soğuktu, -20 derece. Yalınayak, alt giysilerinden başka üzerinde giysisi olmadan, Zoya, işkencecisi için yeterince soğuk olmaya başlayıncaya ve sıcak karargâha dönmek isteyinceye kadar karın üzerinde yürütüldü. Zoya akşam saat 10’dan sabah saat 2’ye kadar karargâhta gözaltında tutuldu ve her saat başı gardiyan onu 15-20 dakika süre için sokağa çıkardı.

Sonunda başka bir gardiyan görev aldı. Bu seferki daha az kötü ve daha az zalimdi ve Zoya’yı sokağa çıkmaya zorlamadı. O, Zoya’nın kollarını çözdü. Ev sahiplerinden yastık istedi. Böylece Zoya oradaki bankın üzerine uzanabildi. Biz onun uyuyup uyumadığını bilmiyoruz, fakat gece boyunca Zoya’dan bir ses çıkmadığını biliyoruz. Mosmor olmuş, soğuk çarpmış, donmuş ayakları çok acı vermiş olmalı. Sabah olunca askerler içeri girdiler. Onlardan biri tekrar Zoya’ya sordu:

–          Bize kim olduğunu söyle!

zoya-3

Zoya yanıtlamadı.

–          Bize Stalin’in nerede olduğunu söyle! Nerede seni kurtaracak olan Stalin?
–          Stalin görevinin başında! Hepimiz gibi!

Ev sahibi ve karısı sorgulamanın devamını duymadılar. Zira onları evden çıkarmışlar ve sorgulama bitince içeri almışlardı. Yaklaşık o zaman olmalıydı, Almanlar Zoya’nın tırnaklarını çekmişlerdi (tırnaklar Zoya’nın vücudunda değildi.)

Sabah saat 10 civarında, onlar Zoya’yı giyindirdiler ve göğsüne bir yafta astılar: “Ev kundakçısı!” Zoya’yı meydana, idam sehpasının yanına kadar yürüttüler. İdam alanı kılıçlarını çekmiş atlı adamlarla kuşatılmıştı; yüz Alman askeri ve bir sürü memur. Köy halkı zorla idamı izlemeye getirilmişlerdi. Kirişten salınan ilmik altında idam sehpası üst üste konmuş iki kutuydu. Cellatlar Zoya’yı kutuların üzerine çıkarıp ilmiği boynuna geçirdiler. Askerlerden biri fotoğraf makinesini sehpaya fokus yapmaya çalışıyordu. Komutan cellada beklemesini işaret etti. Zoya fırsattan yararlanarak köylülere doğru bağırdı:
“Yoldaşlar! Neden bu kadar üzgünsünüz? Ben ölmekten korkmuyorum! Ben halkım için ölmekten mutluyum! Cesaretli olun! Almanlara karşı savaşın, yakın onları, zehirleyin!”

Zoya’ya yakın duran bir Alman onun ağzına vurmak istedi, ama o başını geri çekti ve bu kez Alman askerlere dönerek bağırdı:
“Siz beni şimdi asacaksınız, ama ben yalnız değilim. İki yüz milyon insanız ve siz bizim hepimizi asamazsınız! Yoldaşlarım benim öcümü sizden alacaklar. Almanlar! Geç olmadan teslim olun! Zafer bizim olacak!”

zoya-4

Cellat urganı çekerek ilmeği Zoya’nın boynunda sıkılaştırdı. İki eliyle kuvvetlice çekti. Zoya parmakları ucunda duruyordu. Tüm kuvvetiyle bağırdı:
“Elveda yoldaşlar! Savaşın, korkmayın!”

Zoya’nın bedeni bir ay boyunca asılı kaldı. Krismas haftasında, bir avuç sarhoş Alman, ona bıçak darbeleri indirdiler ve sol memesini kestiler. Bunun ardından, komutan bu cinayetlerini gizlemek için Zoya’yı gömmeye karar verdi.” 

Kaynakça, İngilizce: http://reverent.org/zoya/martyrdom.html

[İnglizce metnin kaynakçaları:
Pyotr Lidov, Tanya (The first article about Zoya Kosmodemyanskaya), Pravda, 27 January 1942 (in Russian)
Mikhail Gorinov, Zoya Kosmodemyanskaya (1923-1941) Otechestvennaya istoriia, ¹1, 2003 (in Russian) Klavdia Miloradova, Memoirs of Klavdia Miloradova in “Life and heroic deed of Zoya” 1998 (in Russian)]

1942 senesi, ocak ayının ortalarına doğru, Petrişevo köyü Sovyet ordusu tarafından kurtarıldı. Zoya’nın fotoğrafını çeken asker bir operasyon sırasında öldürüldü. Zoya’nın erkek kardeşi Alexander Kosmodemyanskay (Shura) Alman faşizminin yenilgisinden 1 ay önce cephede ölmüştür. Her ikisi de Sovyet Birliği Kahramanı unvanı aldılar. Zoya’nın madalyasını Sovyet Devlet Başkanı  Mihail Kalinin tarafından bizzat Zoya’nın annesine verilmiştir.

zoya-6

Zoe’ydi adı

zoya-5

İsmim Tanya dedi onlara
(tanya;
Bursa cezaevinde karşımda resmin
Bursa cezaevinde,
belki duymamışsındır bile Bursa’nın ismini
Bursa’m yeşil ve yumuşak bir memlekettir.
Bursa cezaevinde karşımda resmin
sene 1941 değil artık, sene 1945
Moskova kapılarında değil artık
Berlin kapılarında dövüşüyor artık seninkiler
bizimkiler
bütün namuslu dünyanınkiler…
Tanya;
senin memleketini sevdiğin kadar ben de seviyorum memleketimi
seni astılar memleketini sevdiğin için
ben memleketimi sevdiğim için hapisteyim
ama ben yaşıyorum
ama sen öldün
sen çoktan dünyada yoksun
zaten ne kadar az kaldın orada 
 on sekiz senecik…
doyamadın güneşin sıcaklığına bile…
Tanya;
sen asılan partizan, ben hapiste şair
sen kızım, sen yoldaşım
resmin üstüne eğiliyor başım
kaşların incecik, gözlerin badem gibi
renklerini fotoğraftan anlamam mümkün değil
fakat yazıldığına göre koyu kestaneymişler.
bu renk gözler çok çıkar benim memleketimde de…
Tanya;
saçların ne kadar kısa kesilmiş
oğlum Memet’inkinden farkı yok
alnın ne kadar geniş, ay ışığı gibi
rahatlık ve rüya veriyor insanın içine.
yüzün ince uzun, kulakladır büyücek biraz,
henüz çocuk boynu boynun
henüz hiçbir erkek kolu sarılmamış anlıyor insan.
ve püsküllü bir şey sarkıyor yakandan
süsünü sevsinler mini mini kadın.
arkadaşları çağırdım bakıyorlar resmine;
– Tanya
senin yaşında bir kızım var.
– Tanya
kız kardeşim senin yaşında
– Tanya
senin yaşında sevdiğim kız
bizim memleket sıcaktır
bizde kızlar tez kadınlaşır..
– Tanya
senin yaşında kızlarla
okulda, fabrikada, tarlada arkadaşız
Tanya;
sen öldün ne kadar namuslu insan öldü
ve öldürülmekte
ama ben,
söylemesi ayıpmış gibi geliyor bana
ama ben yedi yıldır kavgada
hayatımı tehlikeye koymadan
hapiste de olsa da yaşıyorum)
sabah oldu Tanya’yı giydirdiler
ama çizmeleri, şapkası, gocuğu yoktu
iç etmişlerdi onları
torbasını giydirdiler
torbada benzin şişeleri, kibrit,
kurşun, tuz, şeker….
şişeleri boynuna astılar
torbasını verdiler sırtına
göğsüne bir de yazı yazdılar
“partizan”
köyün meydanına kuruldu darağacı
atlılar çekmiş kılıcı
halka olmuş piyade askeri
zorla seyre getirdiler köylüleri
iki sandık üst üste
iki makarna sandığı
sandıkların üstüne yağlı urgan sallanır
urganın ucunda ilmik
partizan kaldırılıp çıkarıldı tahtına
partizan
kolları bağlı arkadan
durdu urganın altında dimdik…
nazlı boynuna ilmiği geçirdiler
bir subay fotoğrafa meraklı
bir subay elinde makine; Kodak
bir subay resim alacak
Tanya seslendi Kolhozlara ilmiğin içinden
“- kardeşler üzülmeyin gün yiğitlik günüdür.
soluk aldırmayın faşistlere
yakın, yıkın, öldürün….”
bir alman vurdu ağzına partizanın
genç kızın beyaz, yumuk çenesine aktı kan
fakat askerlere dönüp devam etti partizan:
“- biz iki yüz milyonuz
iki yüz milyon asılır mı?
gidebilirim ben
ama bizimkiler gelecekler
teslim olun vakit varken…”
Kolhozlar kan ağlıyorlardı,
cellat çekti ipi
boğuluyor nazlı boynu kuğu kuşunun
fakat dikildi ayaklarının ucunda partizan
ve hayata seslendi insan
“- kardeşler
hoşça kalın
kardeşler
kavga sonuna kadar
duyuyorum nal seslerini geliyor bizimkiler…”
cellat bir tekme attı makarna sandıklarına
sandıklar yuvarlandılar
ve Tanya sallandı ipin ucunda… “

(Nazım Hikmet Ran)

ve bu yazıyı okumak gerek!

zoya-7

karanlık şarkı!

Şiir: Ahmet Şamlu

Farsçadan Çeviren: Haşim Hüsrevşahi

sabahın kurşun zemininde

atlı

durmuştur suskun

ve atının uzun yelesi rüzgarda

dağınık

tanrım tanrım

atlılar durmamalı

hadise baş gösterdiği

zaman

yangın yemiş çalı duvar kenarında

kız

durmuştur suskun

ve ince eteği rüzgarda

salınır

tanrım tanrım

kızlar suskun durmamalı

erkekler

ümitsiz ve yorgun yaşlandıkları

zaman

Şiir ve şair üzerine söyleşi…

Sermaye düzeni yalnız bireyi yaratır onun yalnızlığını artırır. Bu yalnızlıktaki kopuşlar sadece toplumdan değil, çevreden, dosttan, konu komşudan kopmanın ötesinde kendinden de kopmayı doğurur.

. Mağarada kalmayı tercih eden biri şiir dünyasına girmese daha yeğdir. Zaten giremez de! Zira şiir bir bakıma insanın dört ayak üzerinden kalkıp iki ayak üzerinde durabilmesi, zihninin ve yüreğinin ayaklanmasıdır. Bu ayaklanma gerçek bir ayaklanmadır, bir başı kaldırmak, başkaldırmak ve isyandır.

Söyleşi yapan: Muazzez Uslu[1]


Muazzes Uslu, Haşim Hüsrevşahi

Şiir yazmak eğitim, birikim ve keyif işi midir? Günlük geçim sıkıntısı yaşayan biri şiir yazabilir mi?

Şiir yazma özgürlüğü özel bir yaşam tarzını seçme özgürlüğüdür. Yaşamın içinde cereyan eden şiir, bu yaşam tarzını seçen ve yaşayan olgu olarak şiiri gören ve onu yaşayan kişi tarafından sözcüklerle ifadesini bulur. Şiir yazmak her zaman “şiiri yazmak”la aynı eylem biçimi olmayabilir. Birçok “şiir” diye yazılan dizeler aslında, yaşamın içinde cereyan edenin gereğince ifade edilememesinden ziyade tıpatıp yaşamın kendisi olması nedeniyle şiir olmaktan uzaklaşır. Şunu demek istiyorum; sanat bir yerde gerçekliğin estetik alanda ifade edilememesi ve o ölçüde de “eksik” kalmasıyla mükemmele yaklaşır ve yaklaşmaz. “Bu bir pipo değil” ifadesiyle de şiire ve şiir yazma eylemine yaklaşmak mümkündür! Gerçekliğin olduğu gibi ve şiirsel estetikten ve gereklerden uzak ifadesi, düz yazının ve daha çok da röportaj janrının alanına girer.

O!

Sudabeh Eşrefi’den kısa bir öykü

Farsçadan çeviri: Haşim Hüsrevşahi

Bakışları masadan ve kahve fincanından kalkıp odanın diğer tarafına, pencereye ve yağmura varıncaya kadar o kadar uzadı ki sanırsın hiç varmayacak. Bir yıl daha yaşlanmışız son görüşmemizden bu yana. O, eşi ve ben akşam yemeği masasında oturuyoruz ve sessizce kahvemizi içiyoruz. Tak tak tak tak tak… cama vuruyor. Sesimizi ara ara kısıyor.

Neden, neden?

18. Uluslararası İrfan Müziği, Eylül 2021, Konya

İcra: Alim Qasimov, Ali Reza Qorbani

Şiir: Mevlana, Şems Divani, 50. Gazel

Beste: Hesam Naseri

https://www.youtube.com/watch?v=n_ZKTif5tTY&list=RDn_ZKTif5tTY&start_radio=1

Ey ki vefadan çekilmişsin köşe kenar neden neden

Ben gibi bir yorgundan yüz çevirmişsin neden neden

Benim gönlüm ki senin yerin, senin vefanın işleği

her nefesle vuruyorsun zahmi sinan neden neden

yeni cevher cevherlikte çaldı onu Müşteri’den

can ve cihanı çalırsın can ve cihan neden neden

Hıdır pınarı kevsersin abi hayattan serinsin

senin hicrinin ateşinde ağzım kuru neden neden

senin sevgin gizli olur, sevginde bir nişan olmaz

kalbimde senin için nakış nişan neden neden

Dedi canın canı benim canı görmeye tamah etme

ey senin suretini eyledi sureti can neden neden

(Ç: h.h.)

(Zehmi sinan: Kargı yarası)

Farsçası:

Éy bégéréfté ez vefa guşé keran çéra çéra

Ber mene xesté kerdéi ruy géran çéra çéra

Ber délé men ké cayé tost, kargehé vefayé tost

Her nefesi hemi zeni zexmé sénan çéra çéra

Goheré no bé goheri bord sebeq zé moşteri

Can-o cehan hemi beri can-o cehan çéra çéra

Çéşméyé Xézr-o kovseri zé ab heyat xoşteri

Zé ateşe hécré to menem xoşk dehan çéra çéra

Méhré to can nehan boved méhré to bi-néşan boved

Der délé men zé behre to neqş-o néşan çéra çéra

Goft ké cané can menem didené can teme’ mekon

Éy bénemudeé ruyé to surete can çéra çéra

Stalin’le görüştüm…

Mohammed Rıza Şah’ın annesinin anılarından:

Stalin, Tahran Konferansı sonrasında Kraliçe Nimtaç Ayrımlı’nın (Anne Kraliçe Tacülmülük) daveti üzerine Saadabad sarayına onların ziyaretine gitti.

Tahran Konferans’ı bitince, Mohammed Rıza Şah’ın annesinin ve Şah’ın daveti üzerine Stalin ikindi çayı için Saray’a gider, ancak konferansa katılmak üzere Tahran’da bulunan Churchill ve Roosevelt bu davette bulunmak istemezler ve onları görmek için Saray’a gitmezler. Churchill ve Roosevelt, genç Şah’ın onları gidip ziyaret etmelerini kabul ederler. Şah ise tereddüt ve korkuyla onlarla görüşmelerde bulunur. Bir askerin genelkurmay başkanını ziyarete gitmesi gibi… Anne Kraliçe anılarını kaleme aldığı kitapta bu ziyarete de işaret eder ve şöyle yazar:

“Kaderin bir oyunu, Hitler’in düşmanı olan Stalin’le de görüşmem oldu. Rıza İran’dan çıkınca ve Mohammed Rıza kral olunca, Tahran’da Müttefikler Tahran’da bir konferansı tertiplediler. ABD Başkanı, İngiltere Başbakanı ve Sovyetleri Birliği’nin lideri Tahran’a geldiler.

Kısa bir filme kısa bir bakış: İki kere iki!

Filme kirli beyaz duvara konmuş siyah bir tahtaya bakarak giriyoruz. Hapishane hücresine benzer bir sınıfta tek tip, siyah-beyaz elbiseler giyinmiş öğrenciler kendi aralarında konuşurlarken aniden kapı açılıyor elinde defter ve kitapla öğretmen içeri giriyor. Siyah takım elbise, beyaz gömlekli öğretmen asker duşundaki öğrenciler tam oturacaklarken parmak işaretiyle ayakta kalmalarını söylüyor. Öğretmenin bileğindeki saat tam sekizi gösterirken duvardaki hoparlörden –ki daha çok Nazi zamanından kaldığını anımsatır- tekdüze bir ses derslere yeni bir içerik kazandırıldığı ve bunu öğretmenlerin aktaracaklarını ve herkesten öğretmenin dediklerine uymalarını istiyor ve böylece kendileri ve okul için onurlar kazanacaklarını bildiriyor. Bu anons zihnimizdeki hapishane düşüncesini güçlendiriyor.

aynadayım…

aynadayım

orada eğilmiş biri

bir kadının dudaklarında rüya görüyor

gözlerinde şarap kadehleri.

aynadayım

orada rüyada biri

diline bir kadının saçları dolanmış

şiir söylüyor

orada bir kadın aynada

parmaklarında erguvan dalları

bahara inandırır

gülümsüyor

orada gözlerinde aynada

renkli cam kırıkları

delinin uyanmadan dilinde zincir

şarkı söylüyor

8 Mayıs 2022

Credit goes to: Rob Deslongchamps/Cincinnati Art Museum

Ben her zaman bir sosyalisttim…

“Ben her zaman bir sosyalisttim. Kitlelere saygı gösterirdim, onların dostuydum… Ben teorik sosyalizmin sağlığına inanırım ve hala da insanlığın karşısında sosyalizmden başka bir yol olmadığına inanıyorum.”

İran’ın büyük şairi Huşeng Ebtehac (Sayeh) bugün anavatnında uzakta, Almanya’nın Köln şehrinde hayata gözlerini yumdu. Yeri doldurulamayacak kadar büyük bir değerdi.

Nazım Hikmet açlık grevine son verip yurt dışına çıkmaya mecbur bırakılınca ve vatandaşlıktan dışlanınca, Farsça şiirin önemli adlarından Huşeng Ebtehac (H. Elif Saye) 1952’de yayımladığı Nazım Hikmet’e adlı şiiri yazmıştır. Bu şiiri çevirdim, veriyorum:

 Nazım Hikmet’e

Sıcak bir öpücük gibi
Kızıl bir gonca
Yengili kanlı bir bayrak gibi
Göndere çekilen yüreğimi
sana bağışlıyorum
Nazım Hikmet
Sadece benim kalbim değil
Her yer senin evindir, yuvandır
Bütün çocukların ve kadınların kalbi
Bütün erkeklerin kalbi,
Yaşamın başka renk aldığı, başka tarh aldığı
O geceler ve gündüzler boyunca
Senin umut şarkılarını duyan herkesin kalbi…
 
Yaşam, yaşam
                              ama böyle değil
hayır
şimdi senin ve benim yurdumda olduğu gibi
bu denli çirkin değil
onların yurdu ki
senin gibi dünyayı aydınlatan bir gece ışığını kırıyorlar
ve tan attığında onu yurdundan kovuyorlar.
 
Ama Nazım
Kimsenin vatanını
Kağıt üzerinde ondan alamazlar!
Evet Hikmet: ey koca güneş
Doğudan Batı’ya herkes seni övüyor
Bir uçtan bir uca dünyanın kulağında Senin can bağışlayan şarkıların dönüyor.
 
Baykuşlar
Bizim yurdumuzun hummalı gecesinde
Yanan her ışığı
Kara toprağa seriyorlar
Bizim bahçemizin goncasını
Zulümle yolup
Domuzların ayakları altına serpiyorlar
Ve yarasaların keyfince
Bu karanlıklar aydınlansın diye
Ruhuyla yanan
Arın her yıldızın önüne
Perdeler çekiyorlar.
 
Umudun tatlı ilacı ancak
Güneşin kanı gibi damarlarımızda çarpmaktadır bizim!
Ve yitik çiçekler dayanmanın toprağından boy vermekte
Aldanış goncası olmadan sürgün vermekte
Ve bu gonca bize muştu vermektedir
Sabahın mavi çiçeğinin muştusunu.
Güneş kan yatağında yatmakta.
 
Özgür bırak şarkılarını Hikmet!
Dönüp dursun diye dünyanın kulaklarında
Ve marşlarını
Güneşin gülüş çiçekleri gibi saç
Bir uçtan bir uca
Baykuşlar ve yarasalar
Umut şarkılarından korkuyorlar
Onlar tan yerinin iletisinden korkuyorlar.
 
Birlikte söyleyelim, okuyalım yoldaş
Şafağın kanının nağmesini
Tan gülüşlerinin nağmesini
Büyük yarının kulağı
Bizim nağmelerimizin perdesidir
Geleceğin arın dudağı
Bizim kalbimizin bestesidir

(Çev: h.h.)

(https://sardunyalar.com/2017/05/01/sicak-bir-opucuk-gibi-kizil-bir-gonca/)