kabus dolu bir gölet

Yazan: Bijen Necdi

Farsçadan Ç: Haşim Hüsrevşahi

Yirmi yıl sonra, Mürteza doğduğu şehre ilk adımını attığında bir kuğuyu öldürme suçundan (onu görmüşlerdi, bir kuğuyu bacaklarından tutmuştu, kuğunun uzun boynu sarkıyordu, kuğunun gagası karın beyazlığı üzerine çizik atıyordu) tutuklandı.

Karakola kadar donan yol boyunca (bazen de buz kırılıyor ve polislerin botları suyla doluyordu) polislerin hiçbiri (topu topu iki kişiydiler) Mürteza’ya kelepçe takmadılar.

Karakolun avlusu hapishane kokmadığı halde hapishane avlularını anımsatıyordu. Kırmızı diş etleri ve dişsiz ağzıyla yaşlı bir kadın bağırıyordu: “Neredesin? Meş İsmal?”

Mürteza doyuncaya kadar yaşlı kadını izlemek için durdu. Polislerden biri: “Yürü! O delidir!” dedi.

Diğer polis, “Senin Meş İsmal yaşıyor mu?” dedi.

Yaşlı kadın: “Meş İsmal yaşıyor olsaydı! Eğer Meş İsmal…” dedi.

Mürteza elini uzun paltosunun cebine sokarak bir tel sigara çıkardı. Karakolun koridorunda sigarayı yaktı ve ahşap bir bankın üzerine oturdu. Polisler şimdi ona kelepçe taktılar. Mürteza, sigarayı dudaklarının arasından almak için her iki elini dumanın, karalığını sildiği yaşlı bıyıklarına kadar kaldırmak zorunda kaldı. Sigarasını bitirdiğinde kar yağışı yeniden başladı ve çavuş, teğmeni bez gökyüzünün altında (elinde şemsiye vardı) avludan geçirmek için karakolun sahanlığına doğru gitti. Teğmen şemsiyeyi kapattı. Şapkasını aldı. Kar taneleri saçlarına oturmamıştı, eriyordu. “Bu kadın yine mi burada?” dedi.

Çavuş, “Kahveye gitmiş. On tümen verirseniz kulaklarımı gösteririm, demiş,” dedi.

Teğmen, “Gerçekten bunu yapmış mı yani?” dedi.

Merdivenleri üçer üçer tırmandı. Çavuş onun peşinden, “Evet komutanım,” dedi.

Teğmen, “Bırakın gitsin!” dedi.

Teğmenin boyu o kadar uzundu ki çavuş neredeyse hep koşmak zorundaydı. Karakolun geniş salonunda teğmen, “Bu kuğunun öldürülmesi de nedir?” dedi.

Çavuş, “Orada efendim!” dedi.

Teğmen durdu ve kuğunun leşini görmek için etrafa bakındı: “Hani nerede?”

Çavuş, bankın üzerinde Mürteza’yı göstererek, “Ayağa kalk!” dedi.

Mürteza’nın bakışları kalorifer peteklerindeydi ve düşünüyordu ki alevi olmayan bir soba şeytanın lanetine bile değmez.

Teğmen odaya girdi. Şapkasını masanın zerine koydu ve gölete bakan pencerede eliyle saçlarını düzeltti. Gölet çok uzaktaydı ve sadece göletin bir yanından diğer yanına giden bir kuşu andırıyordu.

Kuğuyla ilgili rapor masanın camı üzerindeydi ve raftaki ventilatör kışa ve pencereye sırt çevirmişti.

Teğmen masaya geçip oturdu ve her günkü gibi koltuğunun gıcırtısıyla yüzü ekşidi ve telefonun sesine o kadar baktı ki sonunda çavuş ahizeyi kaldırdı.

“Belediye Başkanı’dır komutanım!”

Teğmen ahizeyi aldı.

“Evet efendim benim. Tabii… Hayır… Evet efendim yakalanmış… Emredersiniz… O kuğu herkesindir… Bugünden itibaren bir nöbetçi koyarım gölete… Emin olunuz… Size de hayırlı günler.”

Ahizeyi koyar koymaz bağırdı: “İçeri alın! Çavuş!”

Mürteza, bütün düğmeleri açık olan paltosuyla odaya girdi. Kelepçeyi ve ellerini o kadar önde tutmuştu ki birine odanın havasından bir avuç buyur etmek istiyordu sanki. Çevresinin karanlığına alışmamış birinin ya da birkaç lambanın aydınlığına bakmak zorunda olan birinin gözeleri vardı. Ağzı yeni yakalanmış bir balık gibi açılıp kapanıyordu ve uyuyan birisi gibi gürültülü bir şekilde soluk alıp veriyordu.

“Oturun!”

Mürteza en yakın sandalyeye oturdu. Teğmen sordu: “Aç mısınız?”

Mürteza “Hayır… Ama niye… Siz sorunca… Sanıyorum açım!” dedi.

Teğmen, ince kuğu dosyasını açtı. Mürteza, oradan çok uzakta siren çalarak daha da uzaklaşan bir ambulansın sesini diniliyordu.

Teğmen, “Pekâlâ! Anlatıyordunuz!” dedi.

Mürteza, “Ben mi? Hayır ben bir şey anlatmıyordum,” dedi.

Teğmen, “Kuğuyu satmak mı istiyordunuz? Ya daaa… Yemek?”

Mürteza, “Kuğuyu? Ben satmak? Yemek?” dedi.

Teğmen, “Sizi görmüşler. Bu acımasızlıktır. Kuğuyu siz öldürmediniz mi?”

Mürteza, “Evet… Yani galiba evet… ben öldürdüm… Yani işte… nasıl anlatayım? Bir anda baktım ki leşi kollarımın üzerindedir!” dedi.

O sabah, yirmi sene sonra Mürteza adımını otobüsten dışarı atınca, çay bahçelerinin kokusu yakasının arasından gömleğine sindi. Hava soğuk olduğu ve yağmur koktuğu halde, Mürteza misafirhaneye kadar yürüdü. Duvar yazılarını okuyarak kafasını meşgul etti. Genç bir askerin fotoğrafı ölüm ilanında gülümsüyordu.  Bir pencerenin arkasında bir adamın namaz sesi duyuluyordu. Mürteza misafirhaneye vardı. Zile bastı. Tekrar zile basmak için parmağını düğmeye uzatırken uykulu yaşlı bir adam kapıyı açtı ve homurdanarak, “Ne? Ne var?” dedi.

Mürteza, “Boş odanız var mı?” dedi.

Yaşlı adam, “Oda mı? Ne odası?” dedi.

Mürteza, misafirhanenin tabelasını görmek için kafasını kaldırdı ve “Burası misafirhane değil mi?” dedi.

Yaşlı adam, “Misafirhane idi baba… idi… tabii ki idi…” dedi ve kapıyı kapattı.

Caddenin diğer yanından çay bardağı yıkama sesi geliyordu. Mürteza kahveye girdi.

Teğmen sordu: “Göletin yanına nasıl oldu da gittiniz?”

Mürteza, “Ben gölete gitmek istemiyordum. A Seyid Hüseyin’e gitmek istiyordum mezar ziyaretine. Bazı caddeleri yeni yapmışlar. Ben de A Seyit Hüseyin’i kaybetmiştim. Elinde yeni aldığı ekmek olan bir hanımdan sordum…” dedi.

Kadın ekmeği tutan elini çadırasının altından çıkarak dibinde sabahla beyazlığın buluştuğu bir caddenin beyazlığını Mürteza’ya gösterdi. İşte o caddenin köşesindeydi Mürteza kuğuların sesini duydu. Başını çevirdi ve göletin çevresindeki öylece boşu boşuna yanan ve hala önceki geceden bir şeyler katlığını düşünen ışıkları gördü.

Gölet aynı yirmi yıl önceki ende boydaydı ama çevresine çit çekilmişti. Çiçeklerini sökmüşler ve suda sadece lamba direklerinin yansıması vardı… Ha, bir de gökten de bir parça suya düşmüştü ama o kadar bulutluydu ki görünmüyordu bile.

Teğmen, “Kuğular neredeydi öyleyse?” dedi.

Mürteza, “Diğer tarafta… Ben bu yandaydım, onlar o yanda…” dedi.

Göletin çevresi o kadar tenhaydı ki sadece Mürteza’nın kar üzerindeki ayak izleri yürüyordu. Suyun sesi duyulmuyordu. Adım başı bir bank oturmuştu göletin kenarında ve kar izin vermiyordu insan anlasın ahşap mı taş mı yoksa beton. Mürteza adımlarını hızlandırdı. Birkaç adım koştu bile.

Teğmen sordu: “Neden koşuyordunuz?”

Mürteza, “Çünkü ayak seslerim peşimdeydi!” dedi, “Hoşlanıyordum. Uzun zaman olmuştu kendi önümde koşmayalı. Kaldı ki kaç adım koştum ki. Belki sizin masanızdan o pencereye kadar. Buna koşmak denmez ki… denir mi? Ha?”

Çavuşa baktı. Not alıyordu.

Çavuş, “Bunları da not alayım mı komutanım?” dedi.

Teğmen, “Bu günlerde milletin ne dediği de anlaşılmıyor! Ne de istedikleri…” dedi.

Mürteza pencereye bakıyordu, susmuştu. Cam terlemişti ve pusun yüzü cama yapışmıştı. Üzerine hatıra notu yazıp tarih atabilirdin. Teğmen, Mürteza başını çevirinceye kadar sustu. Bu arada düşündü: “Şayet bu yaşlı adam öldürmüş olsaydı (sahi kaç yaşındaydı?) şimdi paltonun içindeki bu deri kemik yerinde karşımda sandalyede bir kuğu oturmuş olurdu.”

“Kuğuyla daha rahat konuşmak mümkün,” dedi.

Çavuş, “Ne dediniz komutanım?” dedi.

Mürteza bir kapının açıldığını duydu. Beyaz bir fincanı gördü, bir tepside Teğmene doğru gidiyordu. Tepsi masanın üzerine konunca, teğmen eliyle işaret etti Mürteza’nın önüne konusun diye. Fincan masanın üzerinden kalktı ve çay bahçeleri odayı dolaştı. Mürteza’nın boğazı zımpara kağıdı gibi olmuş, boğazında bir öksürük sıkışmıştı. Bu hayallerle bir an sonra sıcak fincanı kafasına dikti, bir sigara yaktı, göleti, kuğuyu ve kelepçelenmiş ellerini unuttu.

Teğmen, “Kelepçeleri çözün çavuş!” dedi.

Tavandan sarkan lamba çay fincanında tepetaklaktı. Kesme şeker Mürteza’nın ağzında bile beyazlığını kaybetmemişti. Çay öylece boğazından aşağı iniyorken Mürteza kendi boğazını, göğüs kafesini sonra da bir avuç midesini çayın iniş yolunda buldu. Çay biter bitmez, Mürteza sigara için kibrit çaktı ve ilk soluğuna gözlerini kapattı.

Teğmen çavuştan sordu: “Kuğuyu ne yapmışlar?”

Çavuş, “Park alanına koymuşlar, bir naylon poşette,” dedi.

Teğmen, “Neyle öldürdünüz? Sizinleyim!” dedi.

Mürteza sigara dumanının arkasından, “Kürekle… sanıyorum kürekle… Bilmiyorum,” dedi.

Teğmen, “Ne demek yani bilmiyorum?” dedi.

Mürteza, “Orada her yan yağ içindeydi. Mazot.” dedi.

Mürteza kuğuları yakından görebilmek için göletin yarısını dönüp geçmesi gerekiyordu. Bir kayık karın üzerinde ters dönmüştü. Göletle cadde arasında, bir adam yükü olmayan düşük kasalı bir TIR’ın lastiğini tekmeliyor ve arada bir avuçlarını hohluyordu. TIR’ın kaputu açıktı ve kocaman bir alet edevat kutusunun bağırsakları dışarı dökülmüş durumdaydı. Kırık bir şişe (fren yağı şişesi olmalı) boğazına kadar suya dalmıştı. Çitlerin yanına düşen plastik bidonlardan mazot kusmuk gibi gölete karışıyordu. Su yağlanmıştı, yağ ince dalgalar halinde ilerliyordu. Mazot daireleri, kül rengi, mor, durmadan büyüyordu. Mürteza göletin üzerindeki kirliliği seyrederken kuğuyu da görebildi. Teğmen de televizyon haberlerinde gösterilen kuşu anımsadı; Fars Körfezi’nde patlayan petrol kuyularından sonra çamurun içinden çıkmış göğsüyle çakılların üzerinde ilerlemiş ve teğmen onun adını anımsayamıyordu.

Mürteza, “Sonra ben…” dedi.

Teğmen bağırdı: “Bekleyin! Bir dakika konuşmayın! Susun!”

Sırtını odaya döndü ve açık pencereden yeniden kendini göletin üzerine atan köprüye baktı. Çavuş bilemiyordu, teğmenin ince omuzlarına mı baksın yoksa Mürteza’ya mı ya da masanın üzerindeki şapkanın parıldayan kenarlarına mı? Odanın sıcaklığı dışarıda yağan kar ile uyumsuzdu.  Teğmen üniformasının bir düğmesini çözdü ve başını çevirmeden, “Pekâlâ?” dedi.

Mürteza parmağının ucuyla göğsüne vurarak kısık bir sesle çavuşa sordu: “Bana mı?”

Çavuş başını iki yana salladı.

Mürteza, “Ben ellerimi kuğuya doğru salladım. Yaklaşmasın diye bağırdım. Allah’ını seversen gelme, dedim. Ama kuğular bir şey duymuyorlar sanki. Ya da sadece o kuğu duymuyordu. Beni hiç görmüyor gibiydi. Bu nedenle kayığa doğru gittim…

Mürteza kayığı çevirinceye ve onu suya atıp kuğuya doğru kürek çekinceye kadar, teğmen odanın bir ucundan diğerine gidip geldi ve çavuş Mürteza’nın anlattıklarıyla ilerleyip not aldı.

“Kuğuya yaklaşıyordum, yağ ve mazot da hayvana yaklaşıyordu. Artık mezar ziyaretine gidişimi unutmuştum. Bir kürekle kuğuyu itekledim gitsin diye. Dönsün diye ittim. Boynunu suya doğru öyle eğmişti ki sanki insan, insan… insan bir fotoğraf albümü izlerken eğer gibi. Dedim ya beni görmüyordu. Küreğin enli yanıyla ona vurdum, tekrar vurdum. O yağlı pis sudan uzaklaştı ve sonra mazot kayığı sardı… Sonra mazot gitti hayvanın karnının altına… Şimdi artık kayık, ben ve de pislik ve kuğu birbirimize karışmıştık.

Teğmen volta atıyordu, çavuş Mürteza’nın anlattıklarına yetişemiyordu. Kürek sudan çıkıyor, tekrar suya dalıyordu. Kuğu suda çırpınıyordu. Mürteza kayıktan eğilerek elini kuğuya uzatmıştı: “Aniden kollarımın arasına aldım, kayığın içine çektim. Şimdi kanatlarından yakalamıştı ya da boynundan, hatırlamıyorum. Bacaklarımın üzerine çekmiştim onu. O kadar çırpınmıştı ki üstüm başım sırılsıklam olmuştu. Paltom hala gaz yağı kokuyor. Bakın! Bütün vücudum lamba fitili kokuyor.”

Teğmen voltasını kesti. Mürteza’nın başı ucunda durdu ve Mürteza serbest elleriyle, “İşte o zaman fark ettim. Ellerimin üzerinde ölmüştü… leşi ellerimdeydi. Gövdesi kucağımda ve başı ise kayığın dibine düşmüştü… kayığın dibi… kayığın dibi… kayığın dibi.”

Karakolun dışında yağmur başladı. Mürteza’nın yüzü ıslandı. Göletin kenarında bir kayık suyla doluyordu.

Teğmen, “Niye ağlıyorsun ki?” dedi.

Mürteza, “Ağlamıyorum, uzun zaman oldu gözlerime aksu indi,” dedi.

Telefon çaldı. Çavuş telefonu açtı. Teğmen öfkeyle, “Yerine bırak çavuş!” dedi.

Mürteza el ayasıyla yüzünü sildi. Karakolun park mahallinde, kuğu bir naylon poşetin içinde öldüğünü bilmiyordu. Gölet bilmiyordu kuğularından biri eksik. Teğmen bir şeyler mırıldandı.

Çavuş sordu: “Ne buyurdunuz?”

Teğmen, “Bırakın gitsin dedim,” dedi.

Mürteza odadan çıktı. Bir TIR, düşük kasalı olanlardan, şehrin dışında, caddeyi geçmekte olan ördeklere korna çalıyordu ve ördekler korkarak koşuşturuyorlardı.

İranlı şair ve yazar Bijen Necdi 15 Kasım 1941 ülkenin en mahrum bölgesi Sistan-Beluçistan’ın Haş kasabasında dünyaya geldi. Anne-babasının aslen ait oldukları İran kuzey eyaleti Gilan’a geri dönmeleriyle Bijen ilk-orta ve lise eğitimini Reşt şehrinde aldı. Bijen’ın babası, o yıllarda henüz sosyalizmden sapmamış olan Tudeh Partisi’nin Horasan eyaletindeki subayların ayaklanmasına katılan devrimcilerden biriydi. 15 Ağustos 1945 tarihinde gerçekleşen ayaklanma birkaç gün içinde bastırıldı ve Bijen’in babası Kunbet Kavus yolunda jandarmalar tarafından kıstırılarak öldürüldü.

Bijen üniversite eğitiminden sonra Lahican kentinde matematik öğretmeni olarak hizmet vermiştir. 1970 yılında Pervane Azad ile evlendi ve Natanayil ve Yuhenna adlı bir kız ve bir erkek çocuğu oldu. Bijen 26 Ağustos 1997 yılında akciğer kanseri nedeniyle hayatını kaybetmiştir.

Edebiyat alanında daha çok şiirle ilgilendi ve düz yazılarını da şiirsel havada kaleme aldı. Yazdıklarını yayınlamakla uğraşmadığından hayatta iken sadece bir eseri, on kısa öyküden oluşan “Benimle Koşmuş olan Çitalar” adlı eseri yayımlandı. Diğer tüm eserleri ölümünden sonra okurla buluşmuştur. Şiirleri Rüyalarımın Gerçeği adlı eserde toplanmıştır. Benimle Koşmuş olan Çitalar toplu öykülerinden esinlenerek birçok film yapılmıştır: Sohrap’ı Öldürme Gecesi (1998, aynı ad kısa öyküden uyarlama, kısa film), Suyun Altındaki Ev (2010, yönetmen Sepideh Farsi), Hastane değil, Tren (2018, yapım ve yönetim Mesut Rezai) ve Toprağa Bırakılmış (2019, senaryo Tina Pakrevan ve yönetmen Masumeh Salehbeygi)

Bir resim ve Üç fidan!

Türk ulusunun Egemenlik Bayramı olan 23 Nisan’ın ertesi günü 24 Nisan 1972 tarihli TBMM oturumunda tarihi bir karar oylamaya sunuldu. O dönemde, 12 Mart 1971 muhtırası verilmiş, askeri cunta devletin başında ve hükümet sözde “partiler üstü” kurulan teknokratlar hükümeti işbaşındaydı! Başbakanlığını Nihat Erim’in yaptığı, AP, CHP, MHP ve CHP’den ayrılan Turan Feyizoğlu’nun başında bulunduğu Cumhuriyetçi Güven Partisi’nden (CGP) teknokratların yer aldığı I. ve II. Nihat Erim Hükümetleri (33. ve 34. Hükümet) işbaşındaydı.

Oyalamaya sunulan soru şuydu: Deniz Gezmiş (25), Hüseyin İnan (24) ve Yusuf Aslan (25) idam edilsinler mi?

Meclis çoğunluğu Adalet Partisi ve diğer sağcı partilerin elindeydi. Toplam 450 üyeli Meclis’te 9 açık üyelik vardı. Toplamda 323 milletvekili oylamaya katıldı, 118 milletvekili ise oylamaya katılmadı!  

Sonuç şaşırtıcı değildi: O tarihi soruya 273 Milletvekili “Evet!” dedi. Evetlerden 38 oy CHP’ne aittir. Sadece 48 kişi “Hayır!” dedi ve 2 kişi çekimser kaldı. Derler ki oylama sırasında en ön sırada oturan Demirel iki elini birden heyecanla kaldırarak ve Menderes’in idamına atıfta bulunarak “Üçe üç!” demiş ve “Evet!” için elini kaldırmıştır.[1]

Gazeteci Altan Öymen, idamların oylandığı günkü meclisi şöyle anlatmıştı:

“Süleyman Demirel, Mobilya Yolsuzluğundan yargılanan yeğeni Yahya Demirel İle ilgili olarak ’25 yaşında çocukla uğraşıyorlar’ diyor. … Deniz ve Yusuf da 25 yaşındaydı. Süleyman Bey onlar için hiç ’25 yaşında çocuklar’ demedi. İdam edilmelerini istedi. İsteğine ulaştı da…”[2]

Sonuç olarak AP, MHP, CGP ve CHP’den bir bölüm, “Evet!” Bu üç genci asın demiştir.

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının devrimci avukatı Halit Çelenk’in kızı Serpil Güvenç şöyle yazar: “Ve 5 Mayıs gecesi kapımız çalındı. Gelenler babam Halit Çelenk’i infazların yapılacağı Ulucanlar Cezaevine götürmeye gelmişlerdi. Babam giyindi ve gitti…”[3]

Halit Çelenk ve ikinci avukat Mükerrem Erdoğan infaz sırasında hazır bulunmuşlar. Tanık Avukat Erdoğan, infazlar sırasında orada bulunan savcı ve gardiyanların tutumunun ve sürecin insani sınırlardan uzak, bir nevi “gösteri” ve “işkence”ye dönüştürüldüğünü ifade etmiştir.

Çelenk’in ömrünün sonuna kadar unutamadığı ve “İdam Gecesi Anıları” adlı kitaplaştırdığı anılarında Yusuf Aslan’ın hakkındaki ifadeleri sarsıcıdır: “Hücrelerin penceresi avluya baktığı için Yusuf Aslan, Deniz Gezmiş’in idam edilmesine ve cansız bedeninin bir süre asılı kalmasına şahitlik etmek zorunda bırakılmıştır. Bu durumun, infaz sırasını bekleyen bir insan için yapılabilecek en büyük psikolojik işkencelerden biridir…”

Mükerrem Erdoğan’a göre son ana kadar ağırbaşlılığını yitirmeyen Hüseyin İnan son anına kadar “Tam bağımsızlık” vurgusu yapmış ve hiçbir pişmanlık belirtisi göstermeden idam sehpasına doğru yürümüştür. Mükerrem Erdoğan o sabahı şöyle anlatıyor: “Deniz bize döndü. ‘Cezaevinde bizi, yangından mal kaçırır gibi kaptılar, havalandırarak getirdiler. Ayakkabılarımızın bağlarını bile bağlamamıza fırsat vermediler. Postallarımın bağlarını bağlasınlar; asıldığımda ayağımdan düşmelerini istemem,’ dedi. Deniz gardiyanların yardımıyla masaya çıktı. Bir gardiyan ilmiği açtı, genişletti, başından geçirip taktı Deniz’in boğazına. İşte o an Deniz son sözlerini söyledi.”

Halit Kıvanç’a göre, infazlar normalden çok daha uzun sürmüş ve özellikle Deniz Gezmiş’in boyu uzun olduğu için ayaklarının tabureden sonra yere değmemesi adına sehpanın ayarlanması sırasında teknik aksaklıklar ve kasti bir yavaşlık yaşanmıştır.

Deniz’in son sözleri hakkında Halit Çelenk’in kızı Serpil Güvenç şu ifadeleri kullanır:

“Upuzun gecenin sabahında avukat Mükerrem Erdoğan’la birlikte eve geldiğinde yüzünün renginin kül gibi olduğunu ve saçlarındaki kırların görünür bir biçimde artmış olduğunu anımsıyorum… Beni hemen daktilonun başına oturttu. Mükerrem Erdoğan’ı da yanına çağırdı. Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idam öncesi son sözlerini ezberlemişlerdi. Özellikle Deniz’in “yasalara aykırı” olduğu için idam tutanağına yazdırılmayan ve o metinde (…) olarak geçen sözleri önemliydi ve tarihin tanıklığına aktarılması gerekiyordu. Konuştular ve netleştirdiler. Onlar söyledi, ben yazdım…

Deniz’in son sözleri şunlardı:
“Yaşasın tam bağımsız Türkiye!
Yaşasın Marksizm Leninizm’in yüce ideolojisi!
Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi!
Kahrolsun emperyalizm!
Yaşasın işçiler, köylüler!”

Son sözler TCK’nın 141/142. maddelerinin varlığı nedeniyle basın ya da herhangi bir yayın organında yer almadı ve dillendirilemedi. Ama o daktilo sayfası çoğaldı. Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idam sehpası altında haykırdıkları cümleler Türkiye’nin her yanına dalga dalga yayıldı.”

Avukat Mükerrem Erdoğan’a göre Deniz o cümleyi şöyle kurmuştur: “Yaşasın Türk ve Kürt Halklarının Kardeşliği![4]

İki cümle de bir fotoğraf üzerine eklemek isterim:

Eklediğim bu siyah beyaz fotoğrafta ilk dikkatimi çeken Demirel’in gülümsemesidir. Bütün yüzüne yayılmış. Çok mutludur. Nihayet istediği olmuş ve “İdam edilsinler!” oyları çoğunlukta! Demirel de diğerleri gibi sol kolunu koltuğunun arkalığına dayamış, iç ferahlığı ve zafer gülümsemesiyle sağ elini “Evet!” için kaldırmıştır, “İdam edin!” diyor! Demirel’in solundaki adamın yüzü görünmüyor. Dönmüş arka koltukları kontrol ediyor kim elini kaldırmamış diye! Sağındaki adam da sağındakileri kontrol ediyor! Biri eli havada ayağa kalkmış bütün salonu kontrol ediyor! Sakın elinizi evet demek için kaldırmamazlık etmeyin dercesine! Demirel emindir. Üç “eşkıya” yok edilecek! Ve o karanlıkta, karalıkta belli belirsiz yüzlerin havada asılı kalan onlarca elleri!  Onca elin ortasında sadece iki kadın eli kalkmıştır: Biri evet için, AP’li Naime İkbal Tokgöz, ve diğeri CHP’li Hayriye Ayşe Nermin Neftçi’nin “Hayır” için kaldırdığı eli.

Ve nihayet ömürlerini halklarına adayan, faşizme, gericiliğe, feodalizme ve Amerikan’ın başını çektiği emperyalizme karşı mücadeleyle geçiren bu devrimci gençlerden, Amerikan emperyalizmi ve şer cephesi intikamlarını Deniz-Hüseyin-Yusuf’u idam ederek Amerikan askerlerini Boğaz’a döken devrimcilerden ve Tam Bağımsız Türkiye’ye inanan gençlerden kendilerince almıştır! Ama tarih öyle onların istediği gibi ilerlemiyor işte! Geç de olsa, güç de olsa sonunda gecenin karanlığını yırtıp atan şafak söküyor, tan atıyor işte… İsterseniz buna Tarihi Zorunluluk diyelim!


[1] https://bianet.org/haber/idama-evet-diyenlerin-tam-listesi-2130

[2] https://www.birgun.net/haber/denizlerin-idaminda-evet-e-kalkan-iki-el-di-82996

[3] https://haber.sol.org.tr/soldakiler/denizin-son-sozleri-haberi-27882

[4] https://simurg.info/2006/05/06/idama-giderken-6-mayis-1972/

hayat ki bir oyundur oyunlardan!

Hayat ki bir oyundur oyunlardan, ya biter ya da biter!

Satranç geldi çıktı İran mülküne! Sunuldu padişaha. “Ne ola bu?” diye sordu padişah. Anlatıldı: “Buna satranç denir. Akıl ve sabır işidir. Hayattır ve mücadele. Görürünürde 64 hane var! Yarısı siyah, yarısı beyaz. Tümü paylaşılmış siyah ve beyaz ordular arasında. 16 ülkede siyah ordular, 16 ülkede beyaz ordular hâkim. 32 hane boş. Kim ki tüm bu 64 haneden karşı orduyu silerse kazanır. Evren onun olur!”

Padişah düşündü, taşındı. “Öğretin bana bu oyunu ki dünyayı fethetmek isterim!”

Dendi: “Öğretmek kolay, öğrenmek de ancak sır orada değil!”

“Nedir sır?”

“Karşılığında ne verirsin?”

“Ne istersin?”

“Haneleri sayısınca buğday!”

“Yani ki 64 buğday tanesine karşılık mı açık edersin sırları?”

“Hayır! Koy ilk hanesine bir buğday tanesi, ikinci hanesine iki katı, üçüncü hanede üç katı ve sonraki hanelerde o hanenin kendi katı… beşinci hanede bu hanedekinin beş katı!”

“Kolay bu… Verildi say!”

“Sayamam… Çünkü sen de sayamazsın!”

“Bu ne cüret?”

“Cüret değil gerçek! Ne saraydaki ne ülke buğday depolarındaki buğday yetmez borcunu ödemeye!”

“Niye ki?”

“Beşinci hanede 256 adet buğday olacak, altıncı hanede 256×256!, Yedinci hanede 4.294.967.296 tane olacak ve sekizinci hanede 4.294.967.296 x 4.294.967.296 tane! Yani 184.467.440.737.096.000.00! Sonra dokuzuncu haneyi düşün! Devam edelim mi?”

“Gerek yok!”

“Daha ilk hükümranlığın ilk sekiz ikliminde sayı budur düşün 64.cü hanede rakamın dehşetini!”

“Haklısın. Bunca buğday bulunmaz değil bizim sarayımızda, ülkemizde dahi!”

“Öyleyse sır bende kalır!”

“Yazık!”

“Yazık!”

Padişah oyunu oynamayı öğrendi lakın sır bir sır olarak kalakaldı. Bir gün padişah huzura çağırdı mülkünün en akıllı, en hekim, en bilge, en hilekar ve en şakacı adamlarını. Padişah, “Satranca karşı bir oyun isterim sizden! Satranca karşı bir oyun! Bir sırra karşı bir sır! Hiç bilinmeyen bir oyun!” dedi.

Zaman geçti ve gün geldi en akıllı, en hekim, en bilge, en hilekar ve en şakacı adamlar huzura çıktılar. Ellerinde dikdörtgen yayvan ahşap bir kutu. Padişah sabırsızca, ““Anlatın nedir bu? Satranca nasıl karşı koyacak?”

En bilge olan kutunun iki kanadını iki yana açtı ve padişahın önüne serdi. Sonra elindeki siyah kesede on beş siyah pul, beyaz keseden 15 beyaz pul çıkardı ve bir düzen içinde dizdi tahtanın içinde çizilmiş bölümlere. Elinde iki zar. Ve sonra söze başladı: “Bu basit bir oyundur. Ne basitliği anlaşılır ve ne de sırrı!”

“Anlatın!”

“Bu gördüğünüz insanın yaşamıdır. Oyun başlarken açılır ve yaşam bitince kapanır! Gördüğünüz gibi 30 taş var. 30 gün. 15’i gecedir siyah, 15’i gündüzdür beyaz. Her kanat ikiye bölünmüş, toplam 4 hane, dört mevsim. Toplam hane sayısı 24’tür.  24 saat. Her mevsim 3 geceli gündüzlü 3 ay. Her yanda 12 hane, on iki ay. Oyunun gayesi bir baştan başlayıp bahardan, sonra yaz mevsimi, sonra güz ve en son kış mevsiminde pullarımızı toplarız, teker teker hayat sahnesinden dışarı çıkarırız. Doğarız, ilerleriz son haneye. İlerlemek zorunludur. İlerlememiz zarlarla olur. Zar kaderdir, şanstır. İmkandır o anda, sadece o anda tanınır. Başka zaman başka şans. Kaderin her yüzünün toplamı 7’dir. 7 kainat, 7 yer yüzü, 7 yerin dibi. 7 haftanın günü! Bir yüz diğerine benzemez onu tekmil eder, tamamlar. Zar ki kaderdir ne gösterirse onunla ilerlemeye mahkumuz. Hangi haneye konmaksa, hangi oyunu oynamaksa oyuncunun iradesine bırakılmış. Ancak zaman gelir kaderin, şansın tanıdığı imkan karşı insanın kaderindeki haneyle kapanmış olur. İlerleyemezsin. Son mevsimin son günlerine gelince ve gecelerimizi ve gündüzlerimizi oyun sahnesinin dışına atınca oyunu kazanırız! Biri kazandığında mutlaka diğeri kaybeder. Bu sahnede iki zafer yoktur. Bir daha şans tanınır! Bir daha… ve sonra biter!”

“Ama günlerin tümünü oyunun dışına atmak ömrün sonu değil midir?”

“Sonudur!”

“Bu ölüm değil midir?”

“Ölümdür!”

“Ölüm için mi oynuyoruz?”

“Biz oyunun içindeyiz ve ölümle sonlanırız. Ve oyunla birlikte ömrümüz de son bulur.”

“Gönderin öyleyse satrancı bize getirenlere… Söyleyin oyunuzun sırrı buradadır. Keşfedilmiştir! Bu kez siz düşünün! Biz bildik ki yaşam ölüm içinde, ölüm yaşam içinde!”

“Gönderilir!”

“Adı nedir bu oyunun?”

“Oyun Tahtası![1]

“Yaşam bir tahttır, bir tahta! Ve oyunla meşgul olmamız için pullar ve zarlar! Peki ya sırrı nedir?”

“Sır söylenmedikçe sırdır! Ve belki de bu oyunu oynamakta olan karşımızdaki bizim ta kendimizdir. Ya da düşün ki kendi kendimizle oynarız bu oyunu. Aynadır belki sahnemiz. Evet sır dillendirilmedikçe sırdır.”


[1] Farsça Taht-i Nerd denir. Tavla.

shelter

Credit goes to Angela Brittain; “A word in your ear.”

Sığınak!

Eski bir şiirime yeni düzen:

Credit goes to Art Gallery of Art Majeur

Savaş atım / My war horse!

Ben gidiyorum savaş atım

bu meydanda çocuklar oynamalıydı

oysa cesetler çürümeye bırakılmış

arsız akbabaları görmekten yoruldu gözlerim

*

ben gidiyorum… sen de gel benimle savaş atım

bak benim dilimde konuşuyorum seninle

bilmiyorum nerede hangi şarkıyı söyler sevgilim

bu dağın ötesi yeşil bir vadi

emin değilim sonrasından

*

Gözlerin de güzeldir savaş atım

bakışlarındaki hüzün afyonlu

sözlerin akar bana o camdan

yağmur dinmiyor bir türlü

*

Aynayı yandan tutuyorum yüzüne

rüzgar yelende kararsız

başımı boynuna yaslıyorum

senin dilinle konuşuyorum suskun

birisi buna aptalca diyor hayvanca!

ah benim dilsiz “le cheval de guerre[1]

silahsızdım oysa sürüklendiğim bu savaş meydanında


[1] Claire Parnet’in Gilles Deleuze ile yaptığı söyleşiye (1996) gönderi. Fransızca “savaş atı” demek.

I’m leaving, my war horse

children should be playing in this field

instead, corpses are left to rot

my eyes are tired of seeing vultures

*

I’m leaving… come with me, my war horse

look, I’m speaking to you in my language

I don’t know where or which song my sweetheart sings

beyond this mountain lies a green valley

I’m not sure what comes after

*

Your eyes are so beautiful my war horse

the sorrow in your gaze opium-full

your words flow to me through that glass

the rain just won’t stop

*

I hold the mirror to your face from the side

the wind on your mane blows uncertainly

I rest my head on your neck

I speak in your language silent

someone calls this foolish, animalistic!

o, my de-tongued le cheval de guerre[1]

I was unarmed, yet I was dragged into this battlefield.


[1] Addressed to the Claire Parnet’s interview with Gilles Deleuze (1996)


While creating the Literature of Silence!

Hashem Khosroshahi (Haşim Hüsrevşahi)

  1. There is no doubt that we are living in an age of great decay. A decayedness that encompasses the entire world without exception! What is decaying? What is causing the decay? What is the most defining feature of our era? Today, our world is governed by the laws of the capitalist system. The foundation of this system is based on a production and consumption relationship geared toward profit. Those who dominate this system strive to spread the idea among people that it will continue indefinitely. Since they also claim that what exists forever is the god they believe in, they seek to imbue the capitalist system—profit-driven production and consumption—with a divine yet illusory hue. People, regardless of their class, live by the dictates of these laws. Nothing, absolutely nothing, exists outside this order. Bread, education, health, information, technology, religion, love, honour, rebellion, morality, anger, literature, art, and everything else we can think of is redefined within this order, this wheel. What can be put on the market is put on the market; what is objectionable is suppressed. Wars are the product and the result of this order. Armies, police, courts, and prisons exist to protect this order. This is a scenario.
  2. We are living in an age of great decay. Those who hold economic and political power are recreating and reorganizing universal moral values according to their own interests in order to maintain their dominance. In the name of the human rights (!) and democracy (!) they have newly shaped, they are raining chemical, biological, and nuclear bombs on millions of people in countries that do not belong to them, kidnapping innocent people and beheading them, gouging out children’s eyes, ripping open soldiers’ chests, removing their hearts, and eating them (and doing it on camera!), they are stabbing pregnant women’s wombs with bayonets and impaling their babies on bayonet tips, kidnapping hundreds of thousands of underage girls and turning them into prostitutes, cutting down forests to create drug fields, making people addicted to various drugs, replacing workers with the technology they produce, condemning millions to starvation, shaping education from elementary schools to universities according to their own worldview, they are ruthlessly continuing their mental and cultural wars by controlling communication, the media, and all means of communication… All for a handful of dollars and hegemony! This is a novel.
  3. We are living in an age of great decay. According to data from the Credit Suisse Global Wealth Databook 2012, the world’s super-rich make up only 0.5% of the world’s population and directly own 40% of the world’s wealth. Together, the super-rich and the rich make up 8% of the world’s population, and this handful of wealthy families own 82% of the world’s wealth. What does this mean? It means that if there are 100 pieces of bread and 100 people in the world, 8 people eat 82 of the pieces, and the remaining 18 pieces are distributed unequally among 92 people. Unequally, because 70 of these 92 people get only 3 pieces (1 piece for every 30 people)! A study conducted in the United States a few years ago showed that in this country with a population of 310 million, 40% of all wealth belongs to only 1% of the population. Approximately 40% of the population owns nothing, absolutely nothing. In other words, in America, 40 out of 100 loaves of bread go to just one person, while 40 people get nothing, and the remaining 60 loaves are shared among approximately 60 people. So, one person gets 40 loaves, 60 people get one loaf each, and 40 people get zero loaves! This is the source of the rot I mentioned, and it is dominated by a handful of bosses, 0.5%. They don’t just own the means of production and the profits; they own the earth; they own the people on earth… This is a joke! No, it’s a nightmare, and we are all prisoners in this nightmare!
  4. We are living in an age of great decay. There are two camps in this order: on one side are those who have everything, on the other are those who have absolutely nothing! Of course, these camps will have their own language, their own literature, and their own art. On one side, there is literature that desires the continuation of the system and helps to achieve it; on the other side, there is literature that desires the destruction of this system and helps to achieve it. One of the most important characteristics of the former is that it is geared towards rapid consumption and profit. This rapid consumption also aims to alienate people from the inhuman order of life they live in, to keep them from perceiving it. Subjugation is one of the most fundamental elements of this effort. Bowing one’s head is sanctified. Rebellion is a crime, a mental illness, a sin… those who rebel must be imprisoned, treated in closed wards, burned in hell. The literature of submission to the laws of decay develops in a language that is appropriate and unique to itself. The language and literature of the second stage is the literature of rebellion, revolt, and a new world that breaks through the hard shell of a peach pit fallen to the ground and emerges from the soil, and of course, it has its own unique language and develops within that language.
  5. We are living through an age of great decay. The language of this decay has created a deep rift, an abyss, between people and the reality that actually exists. This is a real crisis. The language of decay strives to keep this reality away from the eyes, ears, perceptions, and consciousness. The curtain of noise grows thicker every day. The curtains are filled with colourful illusions. Within the “language” of these curtains, the literature of this crisis and deception is developed, along with the appropriate marketing and feeding phenomena and methods. The noise created by decay deafens the ears, prevents other sounds from being heard, and leaves everyone “speechless,” pushing them into “silence,” condemning them. Michael Strawser from the Philosophy Department at the University of Florida quotes a paragraph from Kierkegaard in his article “Gifts of silence from Kierkegaard and Derrida” (Soundings 89-1-2, Spring-summer 2006): “Ah, everything is so noisy… and man, this clever fellow, seems to have become sleepless in order to invent even new instruments to increase noise, to spread noise and insignificance with the greatest possible haste and on the greatest possible scale. Yes, everything is soon turned  upside down: communication is indeed soon brought to its lowest point with regard to meaning, and simultaneously the means of communication  are indeed brought to their highest with regard to speedy and overall circulation; for what is publicized with such hot haste and, on the other hand, what has greater circulation than – rubbish! Oh, create silence!”  What is that emerging from and within the noise resulting by decay? Silence! Those who pull the plug! Those who turn off televisions, flip radio switches opposite direction, stick out their tongue at newspapers, march with rally grounds behind them, block out advertisements, lose the addresses of shopping malls, and engage in similar active silence! A silence filled with sound, repeating “la la la la laaa la” as if it were meaningless, creating a childish, chirpy cacophony against their aged noise, thumbing its nose at their speeches, creating and spreading humour against their seriousness, and acting as if its ears cannot hear. The oppressed classes resist this rotten literature with the noisy, meaning-twisting, emotion-driven literature of the feminine language, countering the masculine language of the oppressors. This is the continuation of the story. There is more to come!

6-    Albert Camus, in his essay “The Rebel: Man and Rebellion” (1951), states: “In default of inexhaustible happiness, eternal suffering would at least give us a destiny. But we do not even have that consolation, and our worst agonies come to an end one day.”  What is the language of this cessation, this end, and how does it emerge? Nietzsche says: “Reason” in language – oh, what an old deceptive female she is! I am afraid we are not rid of God because we still have faith in grammar.” The literature of the oppressed primarily attacks the grammatical structure of the sanctified masculine language. It begins to strike it at its most vulnerable point. It uses a talkative language. It is vocal. It is polyphonic. It escapes the dominance of the center and authority. Words gradually lose their nominal and referential prestige. Silence and, consequently, feelings come to the fore. The eloquent language of the oppressed in their rebellion becomes silent as the dominant “language” of the rebellion’s victory. This silence is not a lack of communication, nor is it mute, of course. It is not the silence of submission born of fear—of any kind of fear. This silence is, in a way, a declaration of the inadequacy of words that have lost their grammatical authority. Thus, speech (voicing, vocalization) and silence (quietness, silence) form, in a sense, the mutable boundaries of language. The prerequisite for this transformation is that social development does not proceed in a linear fashion but rather in a cyclical, spiral progression. From the noise of decay emerges the world’s new, vibrant language of silence. The evolving and revolving society takes place within its own language, and language renews itself! Wittgenstein’s states, “Whereof one cannot speak, thereof one must be silent” (Ludwig Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus).

The boundary “between” silence and speech is the geography ‘between’ “being and non-being,” as I have expressed elsewhere (Genderless Language, Timeless Narrative, and The Eve of the Second Commune, October-November-December 2011, Patika Magazine, October-November-December 2011, issue 75). As Heidegger said, “To keep silent does not mean to be mute!” (Martin Heidegger, Being and Time) The silence referred to is a form of expression (call it silent speech if you will). Youru Wang, in his article discussing language, silence, and speech in the context of Western and Eastern philosophy, explains the silent communication of Zen masters as follows: “We should not mistakenly perceive the views of the Hongzhou Zen masters as a return to logocentric speech. After the words are spoken, ‘the silence of Tatagata speaks like his speech’… silence is certainly not a silence opposed to speech, but silence is undoubtedly a strategy of denying and rejecting the duality between speech and silence.” (Liberating oneself from the absolutized boundary of language: a liminological approach to the interplay of speech and silence in Chan Buddhism. Philosophy East & West, V. 51, No. 1, January 2001, pp. 83-99) “Denying duality” conflicts with Susan Sontag’s view: “Silence” never ceases to imply its opposite and to demand on its presence. Just as there can’t be “up” without “down” or “left” without “right,” so one must acknowledge a surrounding environment of sound or language in order to recognize silence. Not only does silence exist in a world full of speech and other sounds, but any given silence takes its identity as a stretch of time being perforated by sound.” In her essay titled “The Aesthetics of Silence,” Susan Sontag examines the many forms, situations, and meanings—or lack thereof—of silence. She asks the question: “How literally can the notion of silence be used with respect to art?” and answers by drawing on codes from various thinkers: “Silence exists as a decision – in the artist’s perfect suicide (Kleist, Lautermont)… Silence also exists as a punishment—self-punishment, in the perfect madness of artists (Horderlin, Artaud), where one’s great intelligence is perhaps the reward for crossing the acceptable limits of consciousness…”, “However, the choice of permanent silence does not deny that it works.”… … “Pure silence is impossible—neither as a concept nor in reality… The artist who creates silence or emptiness must present something dialectical: complete emptiness, enriched emptiness, resonant or uplifting silence. Silence inevitably remains a form of speech (in many cases, of complaint or assertion) and an element of dialogue.” It seems that whether it is the silence born of the inadequacy of words in the presence of Zen masters, or the silence defined by Sontag as resonant emptiness, ultimately a transition from one to the other is possible and, moreover, inevitable. Perhaps it is not out of place to repeat Derrida’s words here: “Silence plays the irreducible role of that which bears and haunts language, outside and against which alone language can emerge-“against” here simultaneously.” (Derrida, Jacques Writing and Difference. Chicago: University of Chicago Press. 1978:54) This is listening to the language of nature, listening to the music of nature, feeling its silence. Perhaps this is part of John Cage’s magnificent silence performance, which he first performed in 1952 and which they called a scandal. This is a perspective. A design.

7-     We are living through an age of great decay. This decayedness and rottness also bring us good news! The rottenness of this system, which is on the verge of extinction, is undoubtedly a harbinger of a new order to come. New lives and orders will spring forth from the seed of the fruit that has fallen to the ground and rotted. In place of the putrid language, a new language; in place of putrid relationships, a new relationship; in place of the literature of the language of putridity and decay, the literature of the feminine language sprouting from this order and the hermaphroditic language evolving from it, and finally, the literature of the genderless silence ‘language’ as a unique part of nature where feelings reign supreme, will develop. This is a longing.

Furuğ’un Ses(ler)i: Ev Karadır’ı anımsama

İran sinema tarihinin en güçlü filmlerinden birini yirmi sekiz yaşında, hiç de sinemacı olması düşünülmeyen ve bu filmden başka karnesinde başka filmi bulunmayan bir kadın yapıyor. Ama Ev Karadır hakkındaki temel nokta, Furuğ’un kendi sesini bu filmde buluyor/yaratıyor olmasıdır. Ev Karadır, Furuğ’un en iyi şiirlerinden biri belki de en önemli şiirdir. Sadece bir eleştirmenin dediği gibi onun bu poetik belgeseli, edebiyattaki şairanelikle filmdeki şairaneliğin karması olması değil, aynı zamanda Furuğ’un Yeniden Doğuş’u onun İran’ın kuzey batısındaki cüzamlılar evinde on iki gün ikamet ettiği sırada gerçekleşmiş olmasıdır. Orada Furuğ’un sesi Eski Ahit düz yazı çevrisi ve onun filmin medyumuyla çatışması sonucunda dünyaya gelmiştir.

Furuğ işte bu cüzamlılar evinde Eyyûb’un Kitabı’nın satırlarında bir karşılık bulur: “Anımsa ki benim yaşamım rüzgardır ve gözlerim asla iyiliği görmeyecektir. Beni gören kimsenin gözü bir daha bana ağlamayacaktır ve gözlerin bana bakacak ve ben olmayacağım.” (Yedinci Bab, yedinci ve sekizinci ayetler) İlginç olan şu ki Yeryüzü Ayetlerinin dölü burada atılmıştır. Bu Kara Ev’dedir ki o “Umutsuzluğun Görkemi”nden, “Mahpus Ses”ten söz etmekte ve bu “lanetlenmiş geceden / ışığa bir yol açmaya çabalamıştır. Yeniden Doğuş’un her satırında dalgalanan tuhaf dişil-peygamberimsi sesin tınısı, o tuhaf düz yazının tercümesi ve bu tuhaf medyumun çakışması sonucudur:

‘Don’t forget!/ I beg you, God, don’t forget!/ My life is just a breath,/ and trouble lies ahead./ I will vanish from sight,/ and no one, including you,/ will ever see me again.’,

Dikey Sevgi

Daniela AndonovskaTrajkovska 3 Şubat 1979, Bitola, Kuzey Makedonya doğumlu şair, bilim insanı, editör, edebiyat eleştirmeni, pedagoji doktoru ve üniversite profesörüdür. Bitola Eğitim Fakültesi, St. “Kliment Ohridski” Üniversitesi-Bitola, Kuzey Makedonya Cumhuriyeti’nde çalışmakta ve Dil Sanatları Öğretimi Metodolojisi, Yaratıcı Yazma, Eleştirel Okuryazarlık, Erken Okuma ve Yazma Öğretimi Metodolojisi vb. dersleri vermektedir. Üniversite Edebiyat Kulübü “Denicija PFBT UKLO” ve Eğitim Fakültesi-Bitola’daki Edebiyat, Sanat, Kültür, Retorik ve Dil Merkezi’nin kurucularından biridir. Makedonya Yazarlar Birliği ve Bitola Edebiyat Çevresi üyesidir ve Makedonya Bilim Derneği Yayın Kurulu başkanlığını (iki dönem) yapmıştır. Bitola Edebiyat Çevresi tarafından yayınlanan “Rast”/‘Büyüme’ adlı edebiyat dergisinin genel yayın yönetmenidir ve ayrıca Uluslararası Dergi “Çağdaş Diyaloglar” (Makedonya Bilim Derneği) dergisinin genel yayın yönetmenliğini ve “Literary Elements” (Perun Artis) dergisinin editörlüğünü yapmaktadır. Ayrıca birçok şiir ve düz yazı kitabı bulunmaktadır. Bir düz yazı kitabı yayınlamıştır: “Kahve, Çay ve Kırmızı Gökyüzü” (2019),

2019 Ulusal “Karamanov” Şiir Ödülü, Makedon Edebiyat Avant-garde (2020), “Abduvali Qutbiddin” (üçüncülük, 2020, Özbekistan), İtalya’da Premio Mondiale “Tulliola- Renato Filippelli” (2021) ve şiir dalında en önemli ulusal ödül olan “Aco Shopov” (Makedonya Yazarlar Birliği tarafından 2021 yılında “Math Poetry” kitabı için verilmiştir).

Şiirleri yurt içinde ve yurt dışında birçok antoloji, edebiyat dergisi ve gazetede yayınlanmış olup, eserleri 38 dile çevrilmiştir: İngilizce, Sırpça, Slovence, Hırvatça, Boşnakça, Bulgarca, Arnavutça, Romence, Lehçe, Çince, Arapça, Türkçe, Vietnamca, Özbekçe, Bengalce, Almanca, İtalyanca, Felemenkçe, İspanyolca, Fransızca, Portekizce, Sicilya dili, Yunanca, Çince, Hintçe, Japonca, Farsça, İzlandaca, Rusça, Filipince, İbranice, Tamilce, Bengalce, İrlandaca, Ermenice, Endonezce, Malayca, Katalanca. İngilizce, Sırpça ve Bulgarca dillerinden Makedonca’ya ve Makedonca’dan İngilizceye birçok edebi eseri çevirmiştir. Şiirler yazar tarafından Makedonca’dan İngilizceye çevrilmiştir.

Dikey Sevgi

Kurma adımlı oyuncak bebek!

koridorda parıldayan uykulu ayak izleri

ve CO2 ile dolu döşemeli duvarlar

benim tanıklarımdır

senin dokunduğunda ağlayan

oyuncağın olmak istemedim

avuçlarıma ipler dikmeni istemedim

midenle benimle konuşmanı istemedim

ne de sırtımda basamaklar kurmanı

Ama hiçbir şey söylemedim

başımı öne eğdiğimde

senin düşüncelerinin yanında