ben sana ihanet eden son Yahuda!

2013-01-23-16-41-24
Boğaz’dan geçiş-1, h.h.

Sanki hep aksak bulutlar vardı. Hep eksik yağmurlarda sevindik. O kalaycı çingene demişti: “senin hikayen başlamadan bitecek!”

Sen de bana yalanı öğrettin. Korkularını kapının öte yanına kovduğunu düşündüğün yalanlar. Ama her yalanla alevlerini yitirmeye yüz tutmuş tapınak mumları gibi biraz daha eksiliyordun ve ben alev püsküren ejderha ağzımla geliyordum. Sen de yok olmak için geldiğinde, püskürttüğüm ateşle önce seni küle çeviriyordum ve sonra küllerimizde uzanıp gözlerimizi kapatıyorduk. Gözyaşlarımız gözlerimizin derinlerine geri akıyordu. Güneş doğduğunda senin küllerinin sunağında kurban gidiyordum.

Biz tekrarlanan söylenceydik; izini kendi içlerindeki sarsıntılarda yitirmiş kavimlerin söylencesi. Öyle sokuluyordum ki memelerinin acısına; yangın yemiş anızlar arasında kıvranıp süzülen öksüz bir yılan gibi… Sokacak kimseyi bulamazken gözyaşlarımız birbirine karışırdı. Biz zehir akıtan dişlerimizi kendi etimize geçiren yalnız yılanlardık. Ateş çemberiyle kuşatılmış öfkesinde suskun akrepler!

Sen bende bir cinayet işledin. Bunu şişedeki son şarabı kadehe doldururken biliyordun. Benim denizlerimde günbatımını beklerdin. Sahilimde durup izledin. Ölü balıkların dansı olmaz. Bunu biliyordun. Attığın çığlıkların durdu duracaktı. Dudaklarımdan öptün. Gülümsedin. Bir katil kurbanını nereye kadar izleyebilir? Nereye kadar öper onu? İpuçlarını teker teker yaktın. Tanıklarının ayaklarına kayalar bağlayıp denizlerime attın. Ben senin cesedin, senin suç ortağın, senin cinnetinin alevli dansı, senin rüya gören sol gözün ve ağlayan sağ gözündüm. Ben sana ihanet eden son Yahuda!

2013-01-23-16-50-50
Boğaz’dan geçiş-2, h.h.

Suyun ayak sesi

Sohrab Sepehri’nin en uzun şiiri:
(Sohrab çevirim baskıya girdi…: yalnızlığımın çinisi)

‫نقاش های سهراب سپهری‬‎ ile ilgili görsel sonucu
Sohrab Sepehri’nin tablolarından.

Kaşanlıyım
fena sayılmaz yaşamım…
bir parça ekmeğim, bir parça zeka, iğne ucu zevkim var
bir anam var yapraktan daha iyi
dostlarım var akan sulardan daha hoş
ve bir tanrım var buralarda bir yerde
bu şebboyların arasında, bu uzun çamın altında
suyun bilinci üzerinde, yasasında bitkilerin.

ben Müslümanım
kıblem bir kızıl gül
namaz yerim pınardır, alın koyduğum yerse ışık.
ovalardır seccadem.
ben pencerelerin kalp atışıyla alırım abdesti
namazımda ay akar
onda ışık tayfı akar
namazımın arkasında taş görünür
namazımın tüm zerreleri billurdan
ne zaman ki rüzgar servilerde ezan okur
kılarım ben namazı
ben namazı otların tekbirinden sonra
dalgaların kad-kametinden sonra kılarım
Kabe’m su kenarındadır
Kabe’m akasyaların altında
Kabe’m benim bir meltem gibidir
bahçeden bahçeye, şehirden şehre gider
benim Hacerül Asved’im bahçenin aydınlığıdır.

Read More »

sitemizin ziyaretçi durumu!

Sitemizin istatistik durumu hakkında kısa bilgi vermek istiyorum.

Geçen sene sitemiz 5 yılını doldurdu. Bu süre içinde toplam 111,832 kez başvurulmuştur. Şu anda sardunyalar.com‘u 1201 kişi doğrudan takip etmekte. Takip eden ve tıklama sayıları yıllara göre aşağıdaki grafikte gösterilmiştir.

sardunyalar-1

 

Ülke (ilk 10) Tıklama Sayısı
Türkiye 36852
Almanya 955
Amerika 875
Rusya 607
Azerbaycan 540
İngiltere 218
Hollanda 187
Fransa 183
İsviçre 140
Avrupa Birliği 125

Nice paylaşımlarda buluşmak üzere!

h.h.

 

sor bana!

sen!
şimdi ayağa kalk
kalk ve sor bana!
neden ölüler gibi suskundum?
şehir yanarken,
ev yanarken,
kardeş yanarken,
havuzdaki balıklar yanarken ve denizdekiler
ormanlar yanarken ve ırmak kıyısındaki yosunlar?
 
kalk ve sor bana!
ben ki seninle aynı döl yatağını aynı anda paylaşanım
ben ki senin ciğerlerinle soludum
başımı senin koyduğun yastığa koydum
senin sevdiğin kızı sevdim
ve senin sevdiğin toprağı
ve seninle aynı şarkıyı söyledik sokaklarda
ve aynı dağın zirvesinde şafağa şiir yazdık
 
kalk şimdi sor bana!
neden
neden ölüler gibi suskundum?
ben ki senin aynanım
elbet yanıtını bulacaksın…
ve unutma
sıktığın yumruğun avucunu kanattığında benim canım yanacak…
 
şimdi kalk
ve pencereyi aç ve bak!
kar yağıyor
dinle suskuyu
her suskunun altında yeşerecek taneler var
o patlayan volkan da suskundu bir gün!

h.h.
08/01/2017

geçiş

Birkaç günden beri kimi arkadaşların şiir üzerine görüşlerini okuyorum. Bunun üzerine dil açmalarım adlı şiir kitabımda yer alan eski bir şiirimi -uzun olmasına rağmen olduğu gibi- yayınlıyorum.
Tabi ki tartışılsın!
 (Dizelerin formatı bozulduğundan Pdf formunda burada okuyabilirsiniz gecis)

geçtim beklemekten       uzun hikayedir
gece bana gündüzleri uğramaz

gece    uykudayken     gelir         şşşşşşt deyince ağzı şarap tadındadır       hatıralarım karışır

o hep kızar    söylenir öper koklar ve hep kızar
çağırır beni       kollarının beşiğine yatırır
sallar bebek gibi         dudaklarının dualarını üfler yüzüme       ve hep kızar
dudakları ipek çiçeği cinsindendir      hünnap kasidesi      okur     ben anlamam
ben anlamamı yitirmişim

Read More »

Sedna söylencesi

Igloolik kayak ile ilgili görsel sonucu

Kanada’nın Igloolik bölgesi yerlilerine ait Sedna söylencesi!

Bir kız varmış, kocaya gitmek istemiyormuş. Sonunda babası ona çok kızmış ve bir köpekle evlenmesi gerektiğini söylemiş. Bir gece bir köpek gelmiş ve kızı kendine eş olarak alıp götürmüş.

Kız, hamile kalınca babası onu alıp küçük bir adaya bırakmış. Ancak köpek, kızı görmek ve kızın babasından aldığı ve hurca doldurduğu etleri ona götürmek için yüzmek zorundaymış. Kızın birkaç insan şeklinde, birkaç da köpek şeklinde çocukları olmuş. Bir gün kızına çok üzülen baba, hurcu taşla doldurup üzerine de etler yerleştirmiş. Köpek yüzüp adaya gitmek için suya atlayınca batmış ve boğulmuş. Bunun üzerine baba, eti alıp adaya götürmüş.

Çok sinirlenen kız, köpek şeklindeki yavrularına babasının kayığına saldırmalarını söylemiş. Ancak baba kaçmayı başarmış ve bir daha adaya gitmemeye karar vermiş. Böyle olunca, kız köpek şeklindeki çocuklarını bir kayığa koymuş ve onlar beyaz insanın babaları olmak üzere denize doğru sürüklenmişler. Kız, insan şeklindeki çocuklarını başka bir kayığa koymuş. Bu çocuklar da Chipewyan Yerlileri olmak üzere bir kara parçasına sürüklenmişler. Tüm bu olanlardan sonra kız, baba evine dönmüş ve yeniden anne babasıyla yaşamaya başlamış.

Bir gün kızın babası avlanmak için evden uzaklaşmışken, bir kano gelmiş, hoş, büyükçe bir adam kızdan dışarı çıkmasını ve onunla oradan uzaklaşmasını istemiş ve kız da öyle yapmış. Yolları, yüzen buz parçalarıyla kesilince, adam dışarı çıkmış ve güneş gözlüğünü çıkarmış. Bunun üzerine,  çirkin gözlü ve insan şeklindeki gülünç dev kutup fırtına kuşunu görünce kız gözyaşlarına boğulmuş. Kız ve dev kutup fırtına kuşu fok derisinden yapılı çadıra geçmişler, orada yaşamışlar ve bir çocukları olmuş.

Bu arada kızın yaşlı babası bir kayığa oturarak kızını aramaya çıkmış. Sonunda dev kutup fırtına kuşunun avda olduğu bir gün çadıra varmış. Adam kızını kayığa alarak oradan uzaklaşmış. Kuş şekline dönüşen dev kutup fırtına kuşu hızla havalanmış ve onların başucunda öyle bir pike yapmış ki kayık az kalsın alabora olup batacakmış. Baba, korku içinde, kızını kayıktan denize, kocasına atmış. Fakat kız küpeşteye sıkıca tutunmuş. Bunun üzerine baba kızının bir parmağını doğramış. Kesilen parmağın dilimleri denize düşünce ufak fok balıklarına dönüşmüş. Kız tekrar kayığın kıyısına tutunmuş, bunun üzerine babası onun diğer parmağını da doğramış ve kızın kesilen parmağı sakallı foka dönüşmüş. Kız bir kez daha kayığa tutunmak istemiş, ancak babası bir parmağını daha kesmiş. Ve bu kez kesilen parmak deniz ayısına dönüşmüş. Sonunda kayığa tutunamayan kız denize düşüp boğulunca bir ruha, deniz canavarına dönüşmüş. Kızın babası eve dönmüş fakat o pişmanlık ve vicdan azabıyla, bir derinin altında su kıyısına uzanmış, sonunda dalgalar onu alıp denize, kızının ve denizin dibinde evi olan bir köpeğin yanına götürmüş.

(İngilizceden Ç: h.h)

Igloolik kayak ile ilgili görsel sonucu

ben atlardan indria’nın atıyım!

Sen ve ben doğmamışız daha! Ben, adı bile senin gözlerini ışıl ışıl ağlatan o nehirim. Senin gözyaşlarından oluşan nehir.

Eteklerini avuçla. Beyaz çıplak ayaklarınla gir bana. Dilim senin parmaklarını tanır, ayaklarını bilir. Topukların dilimin aşinasıdır. Serin sözcüklerim diz kapaklarına kadar yükselince eğil bana! Eğil. Siyah ve deli. Eğil ve beni geceden ödünç aldığı karasında gizle saçlarının. Beni kendi karanlığına götür. Mutlak krallığına. Ben senin saçlarında akacağım. Sen kendi acını kendi saçlarında akıtacaksın.

Eğil! Gözlerinin dehşeti gördüğü anki güzelliğiyle eğil bana! Şimdi gördüklerini asla anlatma! Dilin dilimde huzur bulunca sus! Bizim doğmamış olmamızın sırrını açık etme!
Eğil! Sözcüklerimi dişlerinin arasına al. Benim senin kasıklarını ısırdığım gibi ısır sözcüklerimi. Ben ölmeyeceğim. Sen de ölmeyeceksin. Doğmamış olan gerçekler ölümsüz gerçeklerdir.
Eğil! Gözlerini gözlerime göm! Gözlerimdeki dağları görüyor musun? O dağın yeşil eteğindeki ahşap evi görüyor musun? O evin tek odasındaki yatakta o kitabı görüyor musun? O kitabı gözlerimizin rahlesinde aç ve oku! Eskil sedir ağacının teninden akan kanın duasını okur gibi oku! Sadece ikimizin kulaklarına fısılda! Senin fısıltın sisli dağlardaki koşan rüzgarlara uğultuyu öğretecek.

Beni ram ettiğin günü anımsa kadınım! Dört nala toynak vurdurduğun kayalıklarda asi ve perişan saatlerimizi anımsa. “Ben atlardan İndria’nn atıyım, insanlardan kralım,” demiştim. Ve sen son rüzgârı saçlarına alarak gecenin içinden götürmüştün bizi. O yeşil dağların sonunda uçuruma geldiğimizde, dehlemiştin beni, uç demiştin. Ve şimdi asırlardır o dipsiz uçurumda sen ve ben asılı, sen ve ben uçan iki bilinmeyen, anlamını yitirmiş iki sözcük!

Eğil bana! Ben sana yalanı öğreteceğim! Sana yalanların tatlı rehavetini de sunacağım. Bu yatakta yat diyeceğim. Kızıl kadifesinde unutmanın. Öyle derin bir uykuya dalacaksın ki uyanmak acı gelecek. Masallarımı da alıp götüreceksin. Çünkü sen bana yeniden doğmayı öğrettin. Sana eğildiğimde beni döl yatağına götürdün. Üç kez. Öp memelerimi dedin. Üç kez. Ve ben seni parmaklarından başlayarak gezindim.

Bunların hepsini anımsa şimdi. Zira anımsayarak canın acıyacak, yaşadığını düşüneceksin ve tekrar seni ezberleyen gözlerimin içine bakmaya kalkacaksın…

(h.h.)

black and white horses ile ilgili görsel sonucu

Agni’ye son mersiye!

Beni kayınların arasına göm, senin kanatlarının gölgesine Agni! Karalar bağlama sakın, saçlarının kokusunu unutmak zor gelir. Gelirken ateşi parmaklarının ucunda getir. Suyu ağzında. Rüzgar bizi sarınca beni derinlerine göm. Gözlerindeki küsküyü orada bırak tam gözlerimin yanına. Soluklarını tut. Ateş püsküren soluklarını… Ay kayınların üzerinden akacak Agni. Sen şarkı söyleyeceksin ve benim kemiklerim uluyacak. Dişlerini etime geçir o zaman öyle git. Ya da gitme Agni son şiirlerini oku bana.

Anımsarsın ne zaman bardaklarımızı rakıyla doldursak şarkı söyle bana derdim, sen gülerdin… şiir söyle bana derdim Agni, sen susardın ben dinlerdim seni. Sonra elini kanatlarının altından çıkarır ateş yakardın yuvamızın ortasında. Aç bana derdin ağzını. Açardım. Akreplerimi alır ateşin ortasına atardın. Aç ağzını derdin açardım. Ağzımdan yenilmiş yıldızları toplardın, masanın üzerine, mumun yanına dizerdin. Ben ağladığımda kulaklarına mavi hindiba çiçekleri takardın. . Sabah ezanı okunduğunda sarı andızlar açardı avuçlarında. Sen ağladığında Agni, yalazlar bir yanaklarında oynardı bir memelerinde. Ben susardım.

Öyleyse Agni bana son şiirlerini oku. Son şarkılarını. Sen şarkı söylerken ben dolunaya ağacağım. Derisi çürümüş dolunayı seyreden penceredeki o fahişe kız ayağa kalkacak. Aynaya bakacak. Yüzünün çürümüşlüğünü unutacak. Yüreğinin çürümüşlüğünü unutacak Agni. O fahişe kız bize gerçek hikâyeyi anlatacak. Bize kandan arınmış pınarın suyunu içirecek. Eteğini rüzgârda savurduğunda on iki mevsimin on iki krallığının on iki yıldızı eriyecek. Saçlarını tarayacak ve eriyen yıldızlar akacak saçlarına.

Şarkılarını söyle bana Agni. Şimdi suyun büyüsü sarmış beni, kayınlara doğru gidiyorum. Toprağımdan ateş böcekleri uçuşuyor Agni. Elini kanatlarının altına sok ve alnıma sür! Aaaah benim kırk kanatlı, çift başlı ruhum, aaah benim dişi Agnim! Aaah ateş çiçeklerinin tapındığı kutsal fahişem! Bu benim sana söyleyeceğim son mersiyedir! 

(h.h.)

Göğün kutsal fahişesine selam deriz!

Ben ne bir edebiyatçı, ne de bir oyun yazarıyım. Amacım bu yolda çalışanlara, binlerce yıl önceye götürecek bir kapıyı açmak. Başarabilirsem ne mutlu bana!”

Muazzez İlmiye Çığ
8 Eylül 1995

Sümerde Kutsal Evlenme

Aşk Tanrıçası İnanna ile Çoban Tanrısı Dumuzi’nin Evlilik Öyküsü

(3 Perdelik Opera)

Yazan: Muazzez İlmiye Çığ

Birinci Perde’den kısa bir bölüm:

Bir Sümer tapınağının içi. İki tarafta renkli mozaiklerle süslenmiş yuvarlak sütunlar, ikisinin arasında, biraz arkada bir niş içinde Tanrıça İnanna’nın heykeli. Önünde bir sunak bulunuyor. Sütunların ön kısmında, bir tarafta Sümerli kıyafetleri giymiş kadın ve erkeklerden oluşan koro, diğer tarafta arp, lir, flüt ve def çalan çalgıcılar var. Ayrıca birkaç çeşit davul ve davulcu.

Read More »

ben ırmağım akıp giderim…

ben ırmağım akıp giderim
gölgeni saklarım salkımsöğüt
sesimi bırakırım sana …
 
ben ırmağım akıp giderim
kanat çal benimle gel mavi kuş
salkımsöğüt bizi izler bu şarkıda
 
ben ırmağım akıp giderim
yıldızlı karanlık inince
öykümü anlatırım salkımsöğütle mavi kuşa
 
ben ırmağım akıp giderim
denizlere bırakırım koynumdaki balıkları
sesim kalır arkamda bir de salkımsöğütle mavi kuş…

(h.h., 10-11/10/2016)

fotography Salix babylonica ile ilgili görsel sonucu
Credit goes to mirkwood.wordpress.com

 

Yakup’a anlatalım!

Yakup’a gittim yeniden
aç gözlerini ihtiyar dedim
bu kuyu Yusuf’un için değil
seni bitimsiz kör etmek içindir
dedim ve yıldızlar yanıtladı
bu aydır ve bu güneş
yani bildiğin rüya Yakup!

Yakup’un kaşları senin kaşlarındı
sözleri senin sarhoşluğunun öyküsü
üçüncü katın penceresinden dalıp giden
bakışına benziyordu bakışı
Yakup’un gözleri senin gözlerinin içinde
tabutunda salınan unutulmuş bir ölü

Read More »

Gece İşi

Yazan:  Joanita Male*

( It’s a Night Job)

İngilizceden çeviri: Haşim Hüsrevşahi

 

Anlamalısınız, bu hayatı ben seçmedim, o beni seçti. Bu işi bir bakıma çocukluğum bana hazırladı, tabi bir iş olarak sayarsanız. Annem, onun annesi… aynı işi yaparlardı. Sanırım ondan kaçamadım.

Soğuk bir akşamüstüdür, saat 7 civarında. Eminim bugün yağmur yağmayacak. Yağmur yağınca iş hemen hemen sıfıra iniyor. Bilirsiniz, sağanak sırasında kaldırımlar durulacak yer değil. Serpilmiş birkaç yıldızla gökyüzü koyu maviye bürününce anlarım yağmur yağmayacak. Derler ki yıldızların görünmesi gökyüzünün yağmaması için kendini tutacağına en güvenilir işarettir. Şükürler olsun.

Read More »

aydın sanatçı olmak ya da olmamak, soru budur!

Tarık Akan
13 Ekim 1949 İstanbul – 16 Eylül 2016, İstanbul

Soytarılar en çok da kralları güldürmüştür tarih boyunca! Kralların önünde hoplayıp zıplamakla, eğilip, bükülüp, sürünmekle, maskaralıklar sergilemekle servete kavuşulabilir, şan, şöhret, mevki elde edilebilir ancak sanatçı olunamaz! Soytarılar oyunbaz olabilirler ancak sanatçı olmaları hele hele halkın sanatçısı olmaları öyle soytarılıklarla mümkün olmaz!

Read More »

Faşizm hep iğrenç olmuştur!

victora jara ile ilgili görsel sonucu

Eylül 1975’ti. İngiltere’nin Bradford kentinde, üniversitenin büyük konferans salonunda yüzlerce gençle birlikteydim. Şilili dostlarımızla İranlı öğrenci hareketi olarak birlikte bir anma töreni düzenlemiştik. Amerika’nın “bizim çocuklar” cinsinden Pinoşe adlı faşist bir generalin marifetleri konuşuluyordu. Allende anıldı, Neruda okundu… ve katledilen binlerce vatanseverin yanı sıra şarkılarıyla faşistlerin kalbini korkudan titreten bir adam: Victor Jara (Viktor Hara) anıldı ve yayımlanan yüzlerce insanın eşlik ettiği şarkıları salonu inletti. Hani gitarı kafasında kırılan, ibreti alem olsun diye bilekleri baltayla kesilip Stadyum’un kapısına asılan, sonra da 16 Eylül’de öfke, kin ve nefret kusan faşistlerin makinelileriyle gövdesi delik deşik edilen o esmer gülüşlü adamı andık!

Read More »

bir kere Aristo’nun hocası olmuştum!

Nedense İhsan Yüce’nin bu şiirini bu güzel yazıda okuduktan sonra buraya aktarmak istedim… güzel insanları unutmamak güzeldir!

İhsan Yüce, Sinema ve tiyatro oyuncusu, senarist, yönetmen ve şair (23 Ocak 1929, Elazığ — Ölüm: 15 Mayıs 1991, İstanbul)

 

Ekmek şarap sen ve ben
bir de sabahın dördü
dışarda kar
odamız ılık
gözlerin ılık ılık damlarken boş kadehe
anlattın bana ağzı sarımsak kokan bir oğlanla yattığını
aşkı tattığını, karım dediğini ve aldattığını

Read More »

acıların şarkısı!

Gana’dan bir şair ve yazardı Prof. Kofi Awoonor. 21 Eylül 2013 yılında Kenya’nın Nayrobi kentindeki bir alışveriş merkezinde teröristlerin saldırısında katledilen 39 insandan biriydi 78 yaşındaki Kofi. O şiirlerinde içinden çıktığı Ewe halkının şiir geleneği ile modern ve dini sembolizmi birleştirmiştir. George Awoonor Williams adıyla yazmaya başlamıştır. O bir yandan Gana Üniversitesi’nde edebiyat derslerine girerken bir yandan da Gana Film Şirketi’ni yönetiyordu. Gana’nın tiyatro evini kuran Kofi, Okyeame edebiyat dergisinin editörüydü. Şiir kitaplarından birkaçı: Kanımın Gecesi, Sür Beni, Anı, Denizden Ev, Latin Amerika ve Karayiplerin Not defteri. Toplu şiirleri Sonraki Güne Kadar adı altında yayımlandı. Amerika’da kaldığı sürede Yeryüzü, Kardeşim, Kanım adlı oyunları kaleme almıştır.

İngilizceden çevirdiğim bir şiirini veriyorum:

Dzogbese Lisa öyle davrandı ki bana…
bana ormanın iğneleri arasında yol gösterdi
geri dönüşü mümkün değil
ilerlemek çok zor
bu dünyanın işleri bukalemun dışkısına benzer
içine bastığım
temizlediğimde silinmeyen

Read More »

my terra incognita!

Türkçe yazılmış aynı adlı şiirimin çevirisidir

(the original version of this poem has been written in Turkish lnaguage):

Terra incognita, by SHA-1. http://sha-1.deviantart.com/art/Terra-incognita-171199149

I came to you with my greetings            with my tears
with love verses by my heart              with my ayaths
with my most impassionate kisses          with my moaning
 
I came to you with myths I’ve stolen from flames           with my prays
to you with broken autumn eves            I came with my lilac-scented streets

Read More »

bu destan unutulmamalı!

Nazım Hikmet Ran:

Şeyh Bedreddin Destanı

 

1

Sedirde al yeşil, dal dal bursa ipeklisi,
duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,
gümüş ibriklerde şarap,
bakır leğenlerde kızarmış kuzular nar idi.
Öz kardeşi Musa’yı ok kirişiyle boğup
yani bir altın leğende kardeş kanıyla abdest alarak
Çelebi Sultan Mehmet tahta çıkmış hünkar idi.
Çelebi hünkar idi amma
Al Osman ülkesinde esen
bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgar idi.
Köylünün göz nuru zeamet
alın teri timar idi.
Kırık testiler susuz
su başlarında bıyık buran sipahiler var idi.
Yolcu yollarda topraksız insanın
ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
Ve yolların sonu kale kapısında kılıç şakırdar
köpüklü atlar kişner iken
çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi
tarümar idi
Velhasıl hünkar idi, timar idi, rüzgar idi
ahüzar idi.

Read More »

anımsama!

Bu iki şiiri Latoya’nın Mentalnotes1 adlı blogundan aldım. Kendisi çevirip yayınlamama izin verdi:

Anımsama

Auğustos’tan hatırlarım seni
salla uyuyayım öyle unutabilirim

Şiiri özgün dilinde okumanız için yukarıdaki fotoğrafı tıklayın lütfen!

 

Beklerim seni

Daha ne kadar bekleyebilirim seni
Güneşin kül rengine dönüşmesini görmek için
Senin gecelerinin benim gündüzlerime karışması için

Read More »

Şah İsmail Hatayi’den bir gazel…

Şah İsmail Hatayi ve sevgili eşi Gülüzar Hatun

Gétdi o mehru yanımdan yüz cefa qaldı mene
Cövr bilmen kim, belayi münteha qaldı mene
 
Éy peri çox işveyi hevesinen meğrur olma kim
Mülkü fani sanma ki ne sene qaldı mene
 
Ta kim o xurşid rux gétdi gözümden su teki
Gözyaşım onun üzünden aşina qaldı mene
 
Sen gédenden beru ancaq zaru feqan étmişem
Yér ve göy ins-u melek cümle baxa qaldı mene
 
Dilberin gétdi Xetayi sen nédirsen dünyanı
Çünkü can gétdi bu ten ya reb niye qaldı mene

***

Gitti o ay yüzlü yanımdan yüz cefa kaldı bana
Cefa bilmem ki sonsuz bela kaldı bana

Ey peri işvelerinde çok mağrur olma ki
Fani mülk sanma ne sana ne kaldı bana

O güneş yüzlü gidince yüzümden su gibi
Gözyaşım onun yüzünden aşina kaldı bana

Sen gittin gideli inleyip figan ettim ancak
Yer ve gök insan melek cümle bakakaldı bana

Sevgilin gitti Hatayi ne edersin dünyayı sen
Çünkü can gitti bu ten ya rab niye kaldı bana

 

Şiir: Şah İsmail Hatayi, Azerbaycan Türkçesi

Anadolu Türkçesi: h.h.

sohrab: burada kuş vardı

https://mentalnotes1.wordpress.com/2013/05/23/if-i-could-be-anything-id-be-a-bird-mental-note/

ey ince geçiş
anlamlandır kanadı!
yansın diye benim zekam kıskançlıktan
 
ey şiddetli yaşam
senin köklerin
ışığın fırsatından su içer
insanoğlu
bu hüzünlü oylum
zamanın kıyısında
havuzunun dolgunluk gününü düşler
 
ey gerçeklikten azıcık yukarı çıkmış olan
içgüdünün yumuşacık sarsıntısıyla
biçimlerin karanlık irsi senin kanatlarından boca olmakta
uçuşun sersemlemiş sililiği
salınan bir çizgi gibi
havanın  oyuklarından giz serpmekte
 
ben
yeryüzünün nakışlarının varisiyim
ve şadırvanın tüm eğimleri
o bakır kasenin şekli gibi
benimle yol yoldaşıydı
içgüdüselliğin hoyrat yerlerinden
bugünün yontulmuş vicdanlarına değin

şiir: sohrab sepehri
ç.: h.h.

5 Chinese bird flower parrot
http://www.oilpaintingfactory.com/english/oil-painting-147394.htm

petunya yapraklarına ne oldu…

“Gece yarıyı aşmıştı. Yağmur dinmiş, her yan sessizliğe gömülmüştü. Sokak başındaki sarı lambanın arnavut taşları üzerindeki yansısını kara bir gölge bölüyordu. Kara gölge sigarasından bir soluk alınca, alnına yapışmış ıslak saçlarının altından parıldayan panter bakışını kımıldatmadı: “Hepinizden iğreniyorum!” Dumanı yere tükürür gibi üfledi. Paltosunun yakasından çıkan kedinin kafasından öptü. Yoluna devam etti. Sokak nedense ondan boşalamıyordu. Caddeye yakın sokaktan gelen sarhoş şarkılara uzaktan duyulan iki el ateş sesi karıştı. Sabahtan beri cebinde taşıdığım ıslak, ezilmiş petunya taçyapraklarını parmaklarımın arasında sıktım. O an her şey olabilirdi. Peşine takıldım. Rampayı inerken ayın sokağa serpildiğini fark ettim. Sokağın sonunda karanlığa bürünmüş denizin göğsünde gümüş bir titreşim serilmişti. Karanlığa karıştım.”

(h.h.)

Ve seni sevmekten korkmuyorum!

Yağmur kırbaçlıyor yüzümü, omuzlarımı
Bir fırtına uğulduyor çakıllar üzerinde
Sürüp sürüklüyorsun tenimi ve ruhumu
Bir boranın sürüp sürüklediği gibi yelkenliyi

Asla bilmek istemiyorum
Sonrasında neler olacak bana
Acılarıma karşı ezilecek miyim
Yoksa mutluluğa mı fırlatılacağım
Korku ve neşeli kıvançla
Fırtınanın içinden geçen bir yelkenli gibi

Seni gördüğüme pişman değilim
Ve seni sevmekten korkmuyorum

Şiir:Bella Akhmadulina
İngilizceden Ç.: h.h.

 

ve kendi sesiyle şiirlerinden örnek:

sohrab: birisi…

birisi bu sabırlı buradalıktan
bahçenin usul yolculuklarına söz etmeli
birisi bu küçücük oylumu anlamalı
onun elini çevrenin kalp atışları için anlamlamalı
muhatapsız bu yüze
bir damla zaman serpmelidir
birisi bu mutlak noktayı
elementler bilincinin yörüngesinde döndürmelidir
birisi aydın kapılardan girmelidir
dinle!
birisi olayların gözkapaklarında koşmakta,
bir çocuk buraya doğru gelmekte!
(Sohrab Sepehri, h.h.)

http://www.runic.com/artwork/leaf-charmer.html

8 Nisan Didem Madak için bir şiirinin çevirisi!

   دیدم ماداک متولد 8 آوریل 1970 شهر ازمیر، فارغ التحصیل رشته حقوق از دانشگاه 9 ایلول ازمیر. وفات 24 ژوئن 2011

ANNEMLE İLGİLİ ŞEYLER 

didem madak

چیزهایی در رابطه با مادرم

شعر: دیدم ماداک

ترجمه: هاشم خسروشاهی

 


مادر عزیزم

در نبودنت هزاران بار باز شدم، هزاران بار بسته

مانند یک گل باد غولناک

ایستاده انگار که هر لحظه بخواهد ناف سیاهش را پرتاب کند به زمین

 

Read More »

Zaha Hadid’i kaybettik!

BU MAKALEYİ okurken dünya modern mimarisinin liderlerinden Zaha Hadid’in [1950 Bağdat – 31 Mart 2016 Amerika’nın Miami kenti] dünyaya gözlerini yumduğunu ve sihirli çizgilerini insanlığın ortak kazanımı olarak geride bıraktığını öğrendim. Yaşam hikayesine göz atmak için lütfen BURAYI tıklayın! Onun sayısız eserlerinden örnekleri internette bulabilirsiniz.

Büyük kayıp! Saygıyla anıyoruz!

Read More »

bir nevruz daha geçti!

Biz İran Türklerinin (Azerbaycan Cumhuriyetinde de), diğer İran halkları gibi bir geleneğimiz var, 21 Mart Nevruz’un gelişini kutladıktan sonra donattığımız bereketli ve uğurlu şeylerin “yedisini” ve bunlardan oluşan yiyecek ve eşyayı, evin en güzel köşesinde tutarız. Bu sofraya halk arasında yedisi sofrası denir. En çok da sumak, elma, para, ayna, canlı balık, kutsal kitap vs’nin yanında bir de tabakta buğday ya da mercimek yeşertilir ve doğanın yeşilliğine simge olarak sofraya konur. (Farslar heftsin [yedi sin] derler. Burada yanlışlıkla Yedi Sin olarak algılanır. “Sin” Arapça S harfinin okunuşudur. Bu nedenle de Farslar S ile başlayan yedi yenecek ya da uğurlu eşya koyalar bu sofraya) Nevruz’un (bu yıl 2 Nisan’a denk geldi) 13. günü halk şehri terk eder ve kırlara vurur. Oynar, şenlik eder ve gün batımına doğru yeşerttikleri sebzeyi akar suya atarlar. herkes bir niyet tutarak! 1 Nisna 2012’de -bir sene sonrasında kaybedeceğim- 1 Nisan doğumlu Vehdan ablamla Kastamonu’da bu ritüeli yaşamıştık. Gelini de vardı! Dün Nevruz sebzesini artık Vehdan’ın olmadığı bir dünyada akar suya attım 😦

yeddisi sofrasıDSC_0012

DSC_0038