İşte halkım benim uyuyor

Kanadalı bir Yerli’nin şiirlerinden birkaçını İnglizce orijinal dilinden çevirdim… Çizdiklerinden de örnekler veriyorum!

hatalarım affola…

haşim hüsrevşahi

M.S. Stump’ın çizgilerinden

Marion Sarain Stump

Marion Sarain Staump (1945-1974)

Idaho’daki Şoşon yerleşim merkezindeki Kızılderililerden ve Saliş kabilesinden olan Saran Stump 1945 yılında Wyoming’de dünyaya geldi. Küçük yaşlarda hikayelere ilgi duyardı. Daha çocukken manav kese kağıtlarında resim çizmeye ve daha sonraki yıllarda ise, Allan Houser ve Quinchy Tahoma gibi güney batının yerli ressamlarına ilgi duymaya başladı. Kendi anlatısına göre; “Eski resimleri ve çizimleri anlamaya başladım ve giderek onların çok daha anlam ve hayat dolu olduklarını fark ettim. Bunları bana açıklayan resimler ve Kızılderililer benim gerçek öğretmenlerimdir, diye düşünüyorum.”

Utah’daki Santa Fe Kızılderili Okulu ve Intermountain Kızılderli Okulu Çağdaş Yerli Ressamlar (The Intermountain Indian School, (1950–1984)) ve diğer sanatçılar Stump’ı etkilemişlerdir. Avrupalılardan o Picasso ve Hieronymous Bosch’u ilginç bulmuştur, gerçi ona göre “Picasso birçok bizim ve zencilerin eserlerini ve Okyanusyalıların oymalarını almıştır…”

Stump, Kızılderili Kültür Merkezinde resim öğrencileri ile

İleri yıllarında daha çok Alberta’da (Kanada) bir çiftlik işçisi ve Saskatchewan’da Saskatchwan Kızılderili Kültür Merkezi’nde sanat eğiticisi olarak yaşadı. Görsel sanatların yanı sıra Dan Candy’nin Yasası adlı filmde ve Kanada’nın birçok yerinde birçok yapımda rol aldı. Stump 20 Aralık 1974 yılında Mexico’da suda boğularak hayatını kaybetti.

Stump, resimlerle süslenmiş İşte Halkım Benim Uyuyor adlı kitabını 1970 yılında yayımladı. Onun eserleri geniş bir şekilde sergilenmiş ve 1974 yılında TAWOW (Vol, 4:3)[1] özel baskının editörlüğünü yapmıştır. O, şiirlerinde karmaşık zihinsel durumları çağrıştırmak için daha çok günlük dil ve somut imgeler kullanmıştır.[2]

Kanada Ansklopesidisi’nin (Canadian Encyclopedia) yaydığı bilgiye göre, yerli adının Sok-a-ca-vu (Sock-a-jaw-wu, Kayığı Çeken Adam) olan ressam ve şair Marian Stump’ın çok az resmi eğitimi olmuş, yaşlı Şoşon Kızılderililerden öğrenmeye teşvik edilmiştir. 1964 yılında Kanada’nın Alberta eyaletine göç etmiş ve orada ilk eseri olan İşte Halkım Benim Uyuyor (1969) için resim çizmeye ve şiir yazmaya başlamıştır. O genç yerlilere kendi geleneksel değerlerini ve görüşlerini sunmuş ve onların kendi kültürel miraslarıyla gurur duymalarını sağlamıştır. Şoşon kabilesinin dili Uto-Aztek ailesine ait olduğundan Stump kendi değimiyle Aztec kökenleriyle ilgilenmiştir. Onun resimleri, Kızılderililerin Yerli dinleri, tarihleri ve çağdaş kırsal mücadelerini yansıtan sosyal realizm temalarını içerir.[3]

Ve işte halkım benim uyuyor
Ve işte halkım benim uyuyor
Uzun zamandan beridir
Ama sadece düşler değil
Motorsuz eski arabalar
Evin önünde park ediyor
Ya da öfkeli sözcükler kafa dinlenmeyi emrediyor
Ya da senin hayrına senden kim çalıyor
Ve sana neler borçlu olduğunu anımsamak istemiyor
Bazen ben de uykuya dalmak istiyorum
Gözlerimi her şeye kapatarak
Ama yapamıyorum
Yapamıyorum…
(1970)


Dehşetledir, bazen
Dehşetledir bazen
Beni çağırdıklarını duymam
Ama bir panterin uçarı sekmesidir
Beni yerden koparıyor
Yalnız bırakmak için beni çılgın gücümle
Ta ki güneşi yapanlara varırım
Ve kendimi bulurum yeniden
Yeni bir yerde
(1970)

Kafamdaki küçük izler
Kafamdaki küçük izler
Beni doğduğum yere geri getirdi
Hiçbir açıklaması yoktu
Sadece sırtım sarsıldı
Ölen annemin haykırışıyla
(1970)

Yıldızları ve kumu karıştırıyordum
Yıldızları ve kumu karıştırıyordum
Onun önünde
Fakat o anlayamıyordu

Ben şimşeği gök gümbürtüsünü
Saklıyordum para kesemde
Tam onun önünde
Fakat o anlayamıyordu

Ve ben binlerce kez öldürülmüştüm
Tam da onun ayağı ucunda
Fakat o anlayamamıştı

Uzaklara gidiyor
Uzaklara gidiyor
Çok uzaklara
Kuyruğunda kimseler olmadan
Yılan dişleri, kuş kanatları
Şaman çok uzaklara gidiyor

Evin üstünde kayalarda yedi adam
Evin üstünde kayalarda yedi adam
Ölü adamın kafası gülüyor
Hatalarıma benim
Gök yüzünde kargaların tembel uçuşu
Alıp götürüyor beni dönüşü olmayan kaçışa
Güz rügarıyla sürüklenen kızıl yapraklar gibi
Demir bir bıçakla
Kayanın kalbine yazamaya çalışıyorum
Onları güler görme umuduyla
Onları ağlar görme umuduyla

Küçük eller gibi
Küçük eller gibi
Çiçekler
Toprağı yarıp çıkar
Çalmak için
Güneşin küçük damlalarını

Yuvarlak Dans
Bu halkayı koparma
Şarkı bitmeden
Çünkü bizim halkımız
Çok uzak zaman önce gidenler bile
Tutuyor bu elleri!

(1974)

 

 

Terk edildikten sonra Intermountain Indian School… Hayalet Sanat Merkezi olarak ünlendi! 2013 yılında tamamen yıkıldı. Bazı eserler duvarlardan alınarak kurtarıldı, bazı eserler digital ortama alınıp restore edilerek saklandı. Ancak bir tarih yok edildi.

İlgili resim
Yıkılan Intermountain Indian School’un duvarından bir örnek
intermountain indian school of  art ile ilgili görsel sonucu
Intermountain Indian School yıkımdan önce
İlgili resim
Yıkılan Intermountain Indian School

 

[1] Kanada devleti tarafından Yerlilerin İşleri ve Kuzeyin Gelişimi departmanı tarafından periyodik olarak yayımlanan bir dergi.

[2] Native Poetry in Canada: A Contemporary Anthology editör: Jeannette Armstrong, Lally Grauer, Ss. 80-85

[3] http://www.thecanadianencyclopedia.ca/en/article/sarain-stump/

o tepelerde neler oldu? Görsel rivayet -4-

Görsel rivayetlerin ilk yazısında bu projenin yaratıcısı hakkında bilgi vermiştim. Gözden geçirmek için lütfen buraya tıklayın. BU projeden aktardığım ikinci rivayet Furuğ’un ölümüyle ilgiliydi ve üçüncüsü ise Samed behrengi‘nin Aras Nehri’nde boğulmasını konu almıştı. Bu tarihi tanık olarak görsel anlatıların dördüncüsü İran’ın Devrimci hareketinin parlak yıldızlarından Bijen Cezeni ve arkadaşlarının ölümü hakkındadır. Bijen Cezeni’nin silahlı grubu Puyan grubuyla birleşerek Şah rejimine karşı ilk silahlı gerilla mücadeleyi başlatan örgütü oluşturmuşlardı. Siyahkel Ormanı silahlı mücadelesi (1970) sonrasında İran Halkı Fedaileri Örgütü kuruldu (1971).

Azadeh_Akhlaghi_Photo-12
Bijen Cezeni ve 8 arkadaşının kurşuna dizilişi!

20 Nisan 1975 Pazar günü İran gazeteleri en önemli başlıklarından birini atıyorlardı: “9 mahpus hapishaneden kaçarken öldürüldüler!” Haberin devamında şöyle yazılıyordu: “Bu mahpuslar, bulundukları hapishaneden başka cezaevine intikal ettirilirlerken kaçmaya teşebbüs etmişler ve hepsi öldürülmüşlerdir! Öldürülenlerin adları şöyledir: Mohammed Çupanzadeh, Ahmed Celil Efşar, Aziz Sermedi, Bijen Cezeni, Hasan Ziya Kelanteri, Kazim Zulenvar, Mustafa Hoşdel, Meşuf Kelanteri, Abbas Sureki. (İttilaat Gazetesi)

Devamı »

keşke özgürlük bir şarkı söyleseydi!

ahmed şamlu ile ilgili görsel sonucu
Ahmed Şamlu ve eşi Aida

Ahmed Şamlu’dan iki yeni çevirim:

1- keşke özgürlük!

keşke özgürlük ufacık bir şarkı söyleseydi,
bir kuşun gırtlağı gibi
hiçbir yerde hiçbir yıkık duvar kalmazdı
algılamak için uzun yıllar gerekmezdi
her virane insanın yokluğuna bir işarettir çünkü
insanın varlığı imardır çünkü…

bir ömür kan damlayan bir yara gibi
bir ömür kuru bir acıya çırpınan bir yara gibi
bir narayla gözlerini dünyaya açan
bir nefretle kendinden olan

büyük kayıp böyleydi
viranenin öyküsü böyleydi
ah keşke özgürlük bir şarkı söyleseydi ufacık,
bir kuşun gırtlağından da küçük hatta!

2- sanırım

sanırım
kalbim benim asla
böyle sıcak ve kızıl olmamıştı hiç

duyumsuyorum
bu ölümcül gecenin en kötü dakikalarında
binlerce güneş ırmağı
kalbimde
kaynar kuşkusuzdan

duyumsuyorum
bu umutsuzluk tuz çölünün her köşe bucağında
binlerce neşeli orman
aniden
fışkırır yerden

aaah ey yitik kuşkusuz, ey kaçış balığı
ayna göletlerinde kaymıştır sen sana
ben duruluk bataklığıyım! aşkın büyüsüne
ayna göletlerinden yol al bana!

sanırım
ellerim benim
asla olmamıştı
bu denli büyük ve neşeli

duyumsuyorum
gözlerimde
kızıl gözyaşlarımın şelalesinde
batımı olmayan bir güneş bir şarkıyla nefes alır

duyumsuyorum
damarlarımda
kalbimin atışlarına
şimdi
bir kervanın uyanışı çanlar çalar

bir gece çıplağım kapıdan girdi
suyun ruhu gibi
göğsünde iki balık ve elinde aynası
yosundu ıslak saçları, yosun gibi yosuna

haykırdım ben umutsuzluk eşiğinden
ah ey kuşkusuz bulunan, bırakmam seni bir daha!

(Farsçadan çeviri: haşim hüsrevşahi)

İranlı yönetmenin ikinci Oskar’ını aldığında verdiği mesaj!

the film salesman, ile ilgili görsel sonucu

Seksen dokuzuncu Oskar ödülleri Şubat 2017’de belli oldu ve en iyi yabancı film dalında Satıcı adlı film İranlı Asger Ferhadi’ye ikinci Oskar ödülünü getirdi. Ferhadi daha önce, 2012 yılında Bir Ayrılık filmi ile yönetmen olarak ilk Oskar’ını kazanmıştı. Asger Ferhadi ve filmin kadın baş rolündeki Terane Alidusti, ABD başkanı Donald Trump’in KHK ile çıkardığı ve 6 Müslüman ülke vatandaşının Amerika’ya girmesini kısıtlayan yasayı protesto ederek ödül törenine katılmamışlardı. Ödülü Enuşe Ansari, Ferhadi’inin yerine kabul etmiş ve törende Ferhadi’nin bu mesajını okumuştu:

Benim orada olmamam, ülkemin insanına ve altı diğer ülke insanına hürmeten ve bu insanların Amerika’ya girişini yasaklayan insanlık dışı bir yasayı protesto etmek içindir. Dünyayı Bizler ve Düşmanlarımız diye ikiye ayırma, korku yaratır ve bu ise kaba kuvvet ve savaşı aldatıcı bir şekilde haklı göstermek içindir. Bu söylemler, şiddet ve öfkenin kurbanı olan ülkeler için demokrasi ve insan hakları yolunda engel teşkil eder.

Sinemacılar kameralarını insani ortak noktalara çevirerek etnik kökenlere ve dinlere ait yanlış klişeleri kırabilir ve dünya halkları arasında empatiyi ve dayanışmayı yaratabilirler. Bugün bizim empatiye her zamankinden daha çok ihtiyacımız var!

İlgili resim
Asger Ferhadi, Bir Ayrılık adlı filmin yönetmeni olarak 2012 yılında aldığı ilk Oskar ödülüyle…

 

‫اصغر فرهادی‬‎ ile ilgili görsel sonucu
Bir Ayrılık filmi yönetmene ve baş rollerdeki kadın ve erkek oyunculara Berlin’de AltınAyı Ödülü’nü getirmişti…

Bu yılki Oskar töreninde Asger Ferhadi’nin mesajını okuyan İranlı-Amerikalı Enuşe Ensari (Anushe Ansari), Prodea Sistemleri’nin kurucusu ve başkanıdır. Onun daha önceki başarılarından Telecom Technologies, Inc. (TTI) kurucuları arasında bulunması ve bu şirketin CEO’su olarak görev yapması sayılır. Enuşe 40.nci yaş gününü kutladıktan kısa bir süre sonra NASA’nın uzay mekiği ile uzay istasyonuna giden ilk İranlı, ilk Müslüman kadın, bu yolculuğun masraflarını kendisi üstlenen dördüncü kişi ve ilk kadın olarak uzay istasyonlar tarihine adını yazdırmıştır.

Anushe ansar salesman, ile ilgili görsel sonucu
Enuşe Ensari (Anushe Ansari) Satıcı film ödülünü Ferhadi’nin yerine kabul etmiştir.

dilenci…

Bir uzun öykü:

İran öykücülüğünde büyülü realizmin ilk örneklerinden…

Yazan: Gulam Hüseyin Saedi

Görsel sonucu
5 Ocak1936 Tebriz-23 Kasım 1985 Paris

Üç ay içinde üç kez Kum kentine gidip döndüm. Sonuncusunda, işlerin kötüye gideceği içime doğmuştu sanki. Ama yine de gece yarılarken ıskarta bir arabaya atladım ve sabah güneş doğmadan Seyit Esedullah’ın kapısına vardım. Kapıyı çalınca Aziz Hanım geldi, beni görünce şaşırdı. Kapıdan çekilirken, açık kalan ağzıyla şaşkın şaşkın beni seyrediyordu: “Büyükhanım! Sen gitmemiş miydin?”

Anlamazlıktan geldim. Selam verip içeri girdim, sekiden geçtim. Avluda, uykudan yeni uyanan çocuklar havuzun kıyısında ellerini yüzlerini yıkıyorlardı. Ayağa kalkıp bana baktılar. Ben duvar kenarına oturdum, bohçamı da yanıma aldım. Öylece kaldım. Aziz Hanım yeniden sordu: “Sahi, Büyükhanım sen gitmemiş miydin?”
“Gitmiştim,” dedim, “gitmiştim nene ama yine geri geldim.”

Devamı »

Görmek için bir alıştırma!

“Görmek için bakmayı bilmeli,” sözü neredeyse klişe bir tekerlemeye dönüşmüştür. Ancak sanırım görmeyi görmek için biraz daha fazla kafa yormak gerek.

Burada bir fotoğraf paylaşacağım. Neye baktığımızı birlikte “gözden geçireceğiz”. Bu arada neler gördüğümüzü paylaşacağız ancak orada durmayacağız bir adım daha ilerleyip gördüklerimizin bize neler gösterdiğini ve fakat ondan daha önemlisi neler sakladığını irdeleyeceğiz. Bu saklamaya arka plan demek doğru değil. Arka plan, belli bir desenin planlanmış zemini olarak bu saklanan ya da gördüklerimizin görünüründe olmayandan farklıdır. İsterseniz buna görünmemesi gerekenin diyalektik karşıtı diyelim… kendi zıddını yaratan bir görünmeme! Saklanılmaya çalışılırken ortaya çıkan bir görünme! Ve biz işte bunu görmeye çalışalım!

Resimde açık bir havada, bulutsuz beyaz bir gökyüzünün zemin oluşturduğu bir karede, yeşil ağaçlar dikkat çekiyor. Ve çoğumuz tarafından bilinen bir heykel. “Nerede bu heykel?” diye ilk akla gelen soruyu fotoğraf ipuçları vererek yanıtlıyor. Sol tarafta Türk bayrağı ve sağ alt köşede metal akordeon biçimindeki çit üzerinde yazılan yazıdan “Ankara Büyükşehir Belediyesi” yazısından anlaşılıyor! Yani fotoğraf Türkiye’nin Başkent’inde çekilmiş. Ankara’yı bilenler bilir bu ünlü okuyan insan heykeli Yüksel Caddesi’ndedir. Yine Yüksel Caddesi’ni bilenler bilir ki orası sıklıkla demokratik protestoların merkezidir ve çevik kuvvetler hemen hemen her zaman orada hazır ol durumdadır. Bu protestolar işte bu heykelin yanında pratiğe geçer (di). Öyleyse bu çitler neden çekilmiş sorusunu böylece yanıtlamış oluyoruz: Protestoların bu caddedeki fiziksel coğrafyasının merkezi ablukaya alınarak eylemler “temelden” önlenmiş olur düşüncesi nedeniyle yapılmıştır.

Biraz dikkat edince çitlerin ayaklarının altında yığınla çöp toplandığını, hatta bir şişe ve bir de teneke bira kutusu bırakıldığını görüyoruz. Çitler merdivenleri işgal ettiğinden, heykel ve çitlerle ilgilenmeyen bir vatandaşın sol tarafta engelliler için ayrılan yoldan sahneye girdiğini ve tam o anda başka bir vatandaşın sağ tarafta sahneden ayrıldığını görüyoruz. Karşı tarafta, uzun bir caddede heykele doğru yürüyen beş, altı genç vatandaştan sadece gözlüklü olanın heykele ve belki de çitlere baktığını görüyoruz. Yani şu ana kadar sadece 1/7 kişi ablukaya baktığını, onunla ilgili göründüğünü tespit edebiliyoruz. Ancak gözlüklü vatandaşın yanındakiler belki de biz onlara bakmadan önce heykele ve çitlere bakmışlar ve şu anda kendi aralarında konuşuyorlar (kim bilir!).

Biraz daha bakalım. Fotoğraf karesinde bir şey daha cereyan etmekte: Abluka genişçe bir alanı içermekte… Bu ne demek? Şayet bu ablukayı uygulayanların zevksizliği ve özensizliği söz konusu değilse “Değil sadece kitap okuyanı, ona yanaşanları da ablukaya alırız!” demektir. Zira ulaşamamak da ablukaya alınmışlıktır. Biri içeriden diğeri dışarıdan. Ama mesele burada bitmiyor. Çitlerin iç bölümünde ablukaya alınanların arasında iki öge daha öne çıkmakta: Güneşli gökyüzüne yükselen bir ağaç ve heykelin üzerine eğilerek ışığını –ki şimdi söndürülmüştür- kitap okuyan insanın üzerine saçmak isteyen lamba. Bunlar da abluka altında. Kitap okuyan insan diyorum ama aslında burada kitap okuyan bir kadın söz konusu… kitap ve kadın.

Özetleyelim: Başkent’te, Yüksel Caddesi’nde, Güneşe yükselen yeşil ağaç, kitaba eğilen ışık, kitabı özenle dizleri üzerinde tutan insan/kadın, kitap ve dolu olması gerekiyorken şimdi insandan boş kalan bir alan çevrelenerek ablukaya alınmıştır.

Sözü ben burada kesiyorum… bakmaya, görmeye ve gördüklerimizi yeniden görmeye devam edebiliriz… herzaman!

(h.h.)

 

 

 

 

 

iki şebboy hicranlık…

dudaklarımda senden kimse arda kalmamıştır
kaldı ki bu antika adam ölüm fermanını öyle gülerek okuyor ki
hünnap dudaklarından öpüyorum sanki
 
giderek giderek geliyor                kayıyor tan yeri omuzlarından
uçurumunda iki şebboy hicranlık
 
biliyor musun                    kıyılarımı alıp götürünce sabaha bir şey kalmaz

(ağıt kokusu geliyor, dil açmalarım, h.h.)

sil beni

sil beni duvarlarından öyle gel
oturduğun             yattığın             yürüdüğün her yerden sil
sonra al beni              anlatma fakat
öyküm güvercin ayaklarına düğümlenmiş
 
geceyi atıyorum omuzlarımdan                yıldızları sil
bin fersah ayrılık var                      sesleri de
 
odam sırt çevirmiş dolunaya
ayı da sil penceremden öyle gel
 
dilimi unutmuşum bir yerlerde                  o yeri de sil
 
sabah ağlarken gel
ya da gelmeyince al beni
uyut tepelerinin esintisinde
 
sabahsız bir güneş vakti gel
sonra yaz beni duvarlarına                        öyle git!

(dil tutulmaların, h.h.)

Hayvan Hastalığı…

Kısa öykü.

Yazan: Péyman Emaili

Geç kaldın. Günbatımına kadar beklediler. Gelmedin. Onlar da arabayı alıp yeni kampüse gittiler. Bina inşaatını yeni bitirmişler. Şimdi varırız kendin görürsün. Önceki yerimizden çok daha güzel. Herhâlde seni oraya götürmek için birisi burada kalmalıydı. Soruya ne gerek! Kendin gelsen bulamazdın. Ama keşke şoförü göndermeseydin. Şimdi bunca yolu yürümek zorundayız. Ha, evet. Söylediklerini kabul ediyorum. Geceleri pek zor sayılmaz. Gündüz olsa kebap olurduk. Gülüyorsun! İyi, gülebiliyorsun bari. Ama şanslıydık o iki paslı kıytırık karavandan kurtulduk. Mühendis yerine hayvan almışlar işe sanki. Ne banyo ne mutfak, hiç. Dediklerini kabul ediyorum. Firma derisi kalınları işe almak istiyor. Şayet senin de derin kalınsa iki seneye kalmaz yükünü tutarsın, sonra da yallah eyvallah!

Devamı »

duvardaki o delik!

Kerim, Suğra ve Ruhsara kahvaltı sofrasından kalktılar, mutfakta konuşmaya dalan İsmal ve Hamit’e fark ettirmeden hayata çıktılar. Suğra, bir an evvel Kerim’in kaçış planını öğrenmek istiyordu. Kerim’in kolunu dürterek sordu: “Damdan mı çıkacağız, kuyu mu kazacağız?”

“Biraz sabırlı olursan görürsün. Ne duvardan aşacağız, ne de kuyuya gireceğiz ne de tünel kazacağız. Daha kolay… Gel, gel.”

Ruhsara keyifsizce, “Biraz yavaş olun, size yetişemiyorum,” dedi.

Devamı »

dört şiir…

çingene falı ile ilgili görsel sonucu

Nida Ekberi’den dört şiir

1-

ikicanlı çingene
tuzlu suda
rüzgâr,
oğlan olacak
diyor
yapraklara dövme yapıyor
dalları yakıyor.

şayet oğlan kurban edilirse
dur duraksız meltem
kulaklarına tek gecelik iki hilal takacak…

eğer oğlan kurban edilirse
şaşkın rüzgâr
yağmur kandilleri yağdıracak yeşil kertine

eğer oğlan kurban edilirse
son fırtına
dolunayı evinin kapısından çalacak

oğlan kurban edilirse eğer

2-

gecenin kıyısında ağladım
ve yıldızılar gözyaşlarımla söndü
evi kara perdeler ezalı eder
ve iğdiş rüzgâr susuz iklimlerden su alır
ağaçlar
sanki terk edilmiş dar ağaçlarıdır
su unutulmuş bir rüya
ve kadınlar karanlığın tılsımında

3-

yağmur yağıyor
adamın parmakları uyuşmuş
ve kuş her zamankinden daha şen şakıyor
belirgin mavi sözcükler kadının geçiyor kalbinden

sabahın aynasında yinelenme
ve yarının duvarlarında yorgunluk
kimsenin söyleyecek bir şeyi yoktur
cadde başka bir günbatımından ıslaktır
ve benim gözlerim bulutların öte yanını ağlar
eski saatleri taraçaya diziyorum
artık toz olmayacak bir daha

4-

senin bakışlarında düşler uykudan sıçrıyor
avlu boy atıyor
ve yıldızlar serpiliyor

ikindi pencerelerinde bir adam sevdalı söylüyor
güneşin battığı duvarın yanında ağlıyorum
saçlarımı rüzgâra asıyorum
bin kelebek
bin şarkı adıyorum yalnızlığın türbesine
ve senin gözlerin çerçevesinde göz kırpıyor
göz kırpıyor.

(Dolunayda Kızıl Tef Çalan Kadınlar, İran kadın ozanlar seçkisi, Farsçadan Çeviren: Haşim Hüsrevşahi, Totem Yayınları)

Juan Gelman…

Yalnızca umudun dizleri beresizdir.
Ama yine de kanarlar.

***

“Hayatımdaki en büyük onur” diyordu Arjantinli şair Juan Gelman doğduğu mahallenin (Villa Crespo-Buenos Aires) takımı Atlanta, kulübün kütüphanesine onun adını verdiği için. Latin Amerika’nın hemen hemen bütün şiir ödüllerini alıp ardından 2007 yılında İspanya’nın en büyük edebiyat ödülü Cervantes’i onurlandıran 82 yaşında bir ihtiyar büyük şair olarak söylüyordu bunu.

Devamı »

yelelerinde hasretim…

Şiirin orijinal dili: Almanca 

Die erde unter meinen Füssen bebt
vom donnernden Hufschlag der Pferde
im Galopp stürmen sie davon
wild, ungezähmt, aufgescheucht
zur Flucht nach vorn
doch in ihren Mähnen
verfingen sich meine Wünsche
meine Schnsucht
mit ihnen zu fliehen

Pferdegeruch leigt in der Luft
und Wehmut
und ein wenig Neid
und am Horizont
tanzen kleine schwarze Punkte
und die Erde, auf der ich stehe
hat sich schon wieder beruhigt
als wäre es nur ein Traum gewesen
von Freiheit
oder
die Ahnung
von Unfreiheit

Çevirisi (h.h.)

ayaklarımın altında yer titriyor
aniden kopan fırtına gibi
dört nala geçen atların toynakvurumlarından
gem koparmış, yabansı, ürkmüş
ileriye koşan atların
yelelerine düğümlenir arzularım
hasretim
onlarla birlikte firari…

hava at kokusuyla dolu
ve acıyla
ve biraz da imrenme…
gözeriminde
küçücük siyah noktalar oynaşır
ve üzerinde durduğum bu yeryüzü
yeniden dinginliğe kavuşur
sanki bir düştü olup biten
özgürlüğün düşü
ya da
sezgisi
tutsaklığın!

(Şiir: Margot Bickel, Almancadan çeviri: haşim hüsrevşahi)

 

 

ey yargıçlar!

“Yargıçlar, inanır mısınız? Doğruyu söylemeye utanıyorum; ama söylemeliyim. O şairlerin, eserleri hakkında dedikleri, orada bulunan hemen herkesin diyebileceğinden daha iyi değildi. O zaman anladım ki şairler eserlerini bilgilerinden değil, bir çeşit içgüdü ile Tanrıdan gelme bir ilhamla yazıyorlar, tıpkı bir sürü güzel şeyler söyleyip de dediklerinden bir şey anlamayan tanrı- sözcüleri, biliciler gibi. Şairler için de öyle olduğunu gördüm; üstelik onlar, kendilerinde şairlik var diye, bilmedikleri şeylerde de insanların en bilgini olduklarını sanıyorlar. Yanlarından ayrılırken anlamıştım ki, devlet adamları karşısında nasıl bir üstünlüğüm varsa, onlardan da böylece üstünüm.

Devamı »

diyorum mesela…

diyorum mesela
sen yalandan gelsen
ben sahiden gülsem
sen şaşırsan
ben sussam
sonra kavga etsek
sonra sen benim dilimde sussan
ben senin koynunda şaşırsam
sonra bir kap vişne yesek
kırda çiçek toplasak
orada kırda koşsak
kırda sevişsek
sen sahiden sevsen
ben yalandan ölsem
sonra gözümüzü açsak ki kabus bitmiş
dört nala özgür yaban atlarız mesela
komşularımız da hep yaban at sürüsü
yeleleri güneşli rüzgarda
avlanma kaygısı olmayan serçeler ya da…
 
diyorum mesela
sen sahiden gelsen
ben sahiden açsam kollarımı
ben karlı stepler olup yayılsam eteklerine
sen kartal misali dağlarımın arasında süzülsen
sonra ben çay demlesem
sen Şehrazat’ı kıskandırsan
anlatsan bana uçmanın masalını
yani öyle yuvarlanıp gitsek işte
uçurumlarımızdan…

h.h.
26/06/2017

horses and nature ile ilgili görsel sonucu

 

İlgili resim
Özgürlüğe Dönüş… [Return to Freedom] Credit goes to: http://www.kimerleecuryl.com/return-to-freedom-sanctuary-one

rüzgarlı ağaca asıldığımı düşünürüm…

Akşam olmuştu, dışarıda kar yağıyordu. Sessiz. İki yaşlı çocuk, kanepeye oturmuş konuşmuş, konuşmuş, konuşmuşlar… yılların yapraklarını çevirmişler; defter bitmemiş, masal bitmemiş, ama adam kadının o tatlı masalını dinlerken uykuya dalmış. Kadın bir battaniye getirip sermiş adamın üzerine. Omuzlarından bacaklarına kadar. Ona bakmış, bakmış. Sonra onun yanında kanepede bacaklarını altına toplamış, oturmuş. Sonra sigarasını yakmış, adam uyansın diye beklemiş.

Devamı »

atlarla dans!

Tımarhane Notları / Atlarla Dans!

(Farsça/Türkçe)

Türkçe Yazan: Aylin Balboa

Farsçaya çeviren: Haşim Hüsrevşahi

رقص با اسبها

 نویسنده: آیلین بالبوآ
ترجمه: هاشم خسروشاهی

می دوم… چهار پا دارم دوتاش بی نعل… پاهای بی نعلم خیلی درد می کنند زیرا زیرا سنگها که می خورند آه… نمی دانی… صدای پاهایم پاهایم که می دوند آهنگی دارند گاهی و ریتمی ندارند گاهی … اگر صداها ریتمی نداشته باشند یعنی که اگر همه چیز درهم و برهم هستند یعنی که می دوی انگار و انگار قایقی قیژ قیژ می کند و گاهی صدای موتور اما موتوری که دارد

Devamı »

Buradalık sözcüğü ile ne(yi) anlatıyoruz?

Buradalık sözcüğünü ilk kez 1999 yılında, Yaralarım Aşktandır’ın ön sözünde kullandım. Daha sonra kullanılabilirliği iznini Türkçe hocamız Emin Özdemir’den aldım ve kullanmaya başladım. Bu sözcükle birlikte yeni ürettiğim iki sözcüğün de kullanma iznini almıştım: Yenibaştanlamak (baştanlamak), herzamanlığına. Bunlara belki başka bir zaman değinirim.

Buradalık sözcüğünün kullandığım makalelerden bir kısmı:

  • Yaralarım aşktandır, Beraheni önsöz, çeviri, 1999, Öteki Yayınları
  • Fars şiirinde dilin isyanı, 06–Ocak-2003, Öteki-siz dergisine
  • Farsça şiirde dil, MorTaka, Kış 2007-2008, Ss: 52-65
  • Penceredeki yalnız kadın: Furuğ Ferruhzad, Dahiler ve aşkları, 3. baskı, 2009 (1. Baskı 2008), Ss: 175-216
  • Farsça şiirde görsellik, MorTaka dergisi, mart 2009, Ss: 45-49
  • Furuğ şiirinin cinsiyeti ve cinselliği, 2009, Özgür Edebiyat (2008’de Türkiye Yazarlar Sendikası’nın Ankara Kanguru Kültür Merkezi’nde düzenlediği toplantıda konuşma, Sardunyalar.com’da yayımlandı)
  • Şiir ve çeviri, Akbük Edebiyat Dergisi, Mart 2010
  • Behçet Necatigil hepimizi kandırmıştır!, Konferans, Nisan 2010 (Sardunyalar.com’da yayımlandı)
  • Cinsiyetsiz dil, zamansız anlatı ve ikinci komünün arifesi, Patika Dergisi, Ekim-kasım-aralık, sayı: 75. 2011, (Sardunyalar.com’da yayımlandı)

Martin Heidegger, felsefesinin temel taşlarından Dasein’ı kullandı ve sözcük üzerine yüzlerce makale yazıldı. Almancada “da” hem burada hem orada anlamını taşır. “Sein” ise en azından olmak (İngilizce to be) anlamına gelir. Bir şeyin varlığının hem burada hem orada olması aslında ne burada ve ne de orada olduğunu (ya da her yerde olduğunu) gösterir. Bu varoluş ise kaçınılmaz olarak süremle (zamanla) ilinti gösterir. Nitekim Dasein İngilizcede Being and Time (olmak ve zaman) olarak ele alınmakta. Ben bunu Türkçedeki “var ile yok arası” deyiminden yararlanarak anlamaya çalışmaktayım ve bu ikisi arasındaki o kritik mekânsal ve zamansal (süremsel) berzahtaki, yarıktaki “varlığı” buradalık sözcüğü ile açıklamayı yeğliyorum.

Devamı »

seni yeniden seveceğim!

seni yeniden seveceğim
damdaki kuşları bulutlara uçurduktan sonra
hırsız babam fahişe annemi öpüp boğduktan sonra
enseme inen son yumruktan sonra
kırık kaburgalarım bir elimde öptüğüm zarlar ötekinde
seni yeniden seveceğim
 
sanki bahar yeni gelmiş gibi
güneş yeni parlıyormuş gibi yağmur sonrası bir ormanda
kuşlarımın ölüsünü sana göstermeden gideceğim
döndüğümde bekler bulacağım seni
yeniden seveceğim saçlarını koklamadan
bir öykü anlatacaksın gibi bakacaksın gözlerin ıslak
sümüğünü çekerek güleceksin
 
dişlerini öpeceğim yeniden
alaca bir mavilik esecek alnından
sanki martılar köpüklü dalgalara inip kalkıyormuş gibi
dudaklarım dudaklarından kanat çırpacak
seni yeniden seveceğim


(son şiirimden bir parça!, h.h.)

İlgili resim
credits go to http://tranquilitygoddess.tumblr.com/

“sıcak bir öpücük gibi… kızıl bir gonca…”

Nazım Hikmet:

Çağdaş Farsça Şiirin Yol Işığı

1- Türkiye’ye gelmeden önce Türkiye’den ne biliyordum? İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi 4. sınıftayken Şah’ın gizli polisi SAVAK tarafından İstanbul’daki evinde yakılarak öldürülmeden önce amcamın oğlu Sadık ve onun yanında “okusun da adam olsun” diye babamın İstanbul’a gönderdiği ağabeyim Hasan yaz aylarında İran’a geldiklerinde hediye olarak getirdikleri, üzerinde zeytin dalı olan küçük yeşil teneke kutulardaki zeytinyağından ve beş-on litrelik bidonlardaki o meşhur üç harfli limon kolonyalarından başka ne duymuştum Türkiye hakkında? Ortaokulu bitirip de “büyüyüp” dergileri karıştırmaya başlayınca tanımadığım bu komşuya ait kulağıma başka sözcükler de değmeye başladı: Atatürk… Aziz Nesin… Zeki Müren… ve Nazı Hikmet! Atatürk, büyük bir savaş sonrasında Türkiye Cumhuriyetini kurmuştu, o kadar! Aziz Nesin (Samin Bahçeban’ın çevirileriyle) güldürürdü, o kadar! Zeki Müren (Kırık Plak filmindeki gözyaşlarıyla) “müthiş” şarkı söylerdi, o kadar. Ya Nazım?

nazım

Devamı »

adımı söyle bana!

“Sen ne Prometeus’tun ne yerin karanlık diplerinde akan beş kardeşten biri ateş ırmağı Phlegethon… ne yanıp kül olan ve kendi külünden doğan Anka kuşu ne o yangılı ruh semender… sen ne kutsal ateşin bekçisi bakireydin ne kendi büyülü bahçelerini yakan Armida! Sen Agni, yaşamı ölüm içinde ve ölümü yaşam içinde sunan çift başlı elçi! Şimdi saçlarından tüten kimin dumanıdır? Kimdi cennete yükselip inen? Kimdi rüzgârı avuçlarıyla toplayan? Kimdi suyu giysisiyle sarıp sarmalayan?

Biz kendi topraklarımızın fatihi, yenilen krallarıydık. İki kişilik ordularıydık kendimizin. Ordular kanın sadık hizmetkarlarıdır Agni bilirsin… kanı asla sokaklarımızdan silemeyeceğiz… biz ölümün vurgunları, kendi cesetlerimizin aşıkları… Annelerimiz bebeklerinin kundaklarına sıçrayan kanın ağıtını sonlandıramayacaklar.

Adım neydi benim? Adımı ne zaman kaybettim? Yoksa hiçbir zaman hiçbir adım olmamış mıydı? Hiç bir ad bebek kulaklarıma fısıldanmadı mı? Sen adımı büyülü rüzgarlarına vermedin mi? Adımı söyle bana!”

(h.h., Agni’ye Mersiye, Bu hepimizin hikayesidir!) 

Furuğ: bir ropörtajdan…

  • “Ey Şanlı Vatan”da, gerçi bu kimi ”bilenler”ce pek “şiir”den sayılmadı –ve iyi de oldu- yaşamla yakınlığınız, övülecek ölçüdedir. Tüm olayların içinden konuşuyorsunuz, yaşamın kendisinden. Bırakın şiir ve “şiirsel öz”, kimi zaman “içtenliğe” feda olsun. Siz öç alınız…
  • Ben şiir hakkında hiçbir zaman sınırlı düşünmüyorum. Şiir her şeyde var diyorum, ancak onu duymalı ve duyumsamalıdır. Sahip olduğumuz bunca Divan’a bakınız. Şiir konularımızın ne denli kısıtlı olduğunu görürüz. Ya insancıl olmayacak kadar “yüce” olan maneviyattan laf ediyor yahut da öğüt ve nasihat, ağıt ve taşlama… Dil ise özel oturmuş bir dildir. Pekiyi, ne yapalım yani. Bizim dünyamız başka bir dünyadır. Biz aya gidiyoruz –tabii biz değil, başkaları-. Bu konunun sadece çok “bilimsel” olduğunu mu düşünüyorsunuz? Hayır… Şimdi gel de uzay mekiği hakkında bir şiir yaz! “Bilenler” hayır diyorlar… Öyle ise şairin kendisi nerede? Sanki bu “kendi öz” denilen şey, bir avuç şiirsel ahlama ve acıklı sızlamalar, yahut da sürekli dertli ve mutsuz bir “kendi öz” dür. Dokunulunca, sadece “ben çok acı çekiyorum” demesini bilen bir “kendi öz, “Ey Şanlı Vatan” da ki bu “kendi öz” bir toplumdur. Ciddi laflarını haykıramıyorsa, en azından şaka veya soytarılıkla söyleyebilen bir toplum. Bu şiirde ben, bir avuç kaba, kokmuş ve aptalca sorunla karşı karşıyayım. Tüm şiirlerin parfüm kokması gerekmez ki… Bırakın kimileri, bir mektupta sevgiliye yazılıp gönderilecek kadar şiirsel olmasın! Bana ne! Söyleyin kendilerine bu şiirin yanından geçerken burunlarını tıkasınlar. Bu şiirin kendi dili ve kendi biçimi vardır. Ben, sidik kokan bir sokaktan söz etmek istediğimde, hoş kokuların listesini önüme koyup, bu kokuyu anlatmak için en hoş olanını seçemem ki. Bu şarlatanlık olur. Öncelikle insanın kendine ve daha sonra başkalarına karşı bir şarlatanlık.

– uzun bir söyleşiden kısa bir bölüm… h.h.

‫گفتگو با فروغ فرخزاد‬‎ ile ilgili görsel sonucu

Kara Balık denizden dönmedi: görsel rivayet -3-

Samed Behrengi’ye ne oldu?!

Azade Ahlaki’nin görsel rivayetinde Samed Behrengi’nin ölümü canlandırılmıştır. Bu proje hakkında daha önce bu yazı dizisinin birinci bölümünde bilgi verilmiştir.

‫صمد بهرنگی – ۱۲ شهریور ۱۳۴۷ – رودخانه ارس، ایران | Samad Behrangi – ۰۳ September 1968 – Aras River, Iran | Detail‬‎ ile ilgili görsel sonucu

Araz Araz ay Araz sultan Araz xan Araz
Seni görüm yanasan bir derdimi qan Araz

Araz’ı ayırdılar, qumuyla doyurdular
Men senden ayrılmazdım, zoruyla ayırdılar

Araz senden kim kéçdi, kim qerq oldu kim kéçdi
Felek gel sabit éyle, hansi günüm xoş kéçdi

Haraylar ay haraylar, bir ulduzlar bir aylar
Deryada bir gül bitib, susuzundan haraylar!

Samed gelir güle güle, bax döşünde qızıl güle
Her elinde bir kitap, çönderir bizim dile

Samed Behrengi’nin trajedisi 3 Eylül 1968 yılında cereyan etti. Hadise duyulduğunda aydınlar arasında herkes “Şah, Samed’i öldürdü!” söylentisi yayıldı. Celal Al Ahmed o zamanki Areş Dergisi’nde “Samed yüzme bilmezdi ki! Neden bu mevsimde Aras’ta yüzmeye gitsin?” diye yazdı. İran şoktaydı. Azerbaycan köylerinin çocukları öğretmenlerini yitirmişlerdi. Küçük Kara Balık denizden çıkamamıştı!

Devamı »

Furuğ’un ölüm sahnesi: bir proje!

Kimi arkadaşlar Furuğ’un kaza sonrası hayatını kaybettiğini gösteren sahnenin “sahte” olduğunu söylediklerini duydum.

Bunun bir “sanatsal -fotoğrafik- reprodüksiyon” olduğunu bilen arkadaşlar bilirler ve benim de bu sayfalarda yazdığım gibi bu görüntü fotoğraf sanatçısı ve Roman Anlatısıyla Polanski‘nin Farsça çevirmeni Azade Ahlaki’nin büyük bir projesinin bir parçası olarak yaratılmıştır. Bunu ben sardunyalar.com’da  17 Görsel Rivayet -1- başlığıyla tanıtarak anlatmıştım. Bu Rivayet’in ikinci bölümünde Furuğ’la ilgili çalışmayı yayınlamıştım. Yakında diğer bölümleri de yayınlamaya çalışacağım. Bir yanlışlık olmasın diye bu notu düşmek zorunda kaldım.

 

Furuğ: babam derdi ki…

Babam, “Kadın uzun saçlı, iri gözlü olmalı!” derdi. Ama annemin ne uzun saçları vardı ne de iri gözleri. Annem erkeğin güzel olmaması gerektiğine inanırdı. Ona göre güzellik erkeklere yakışmazmış. Erkeğin ellerinin kaba, yanaklarının ise kavruk olması gerekirmiş. Ama babam hem güzeldi hem de çekici. Ne elleri kabaydı ne de kavruk yanakları vardı. Onlar yan yana mutlu değillerdi. Zira kafalarındaki karşı cinse ait düşünceleri yaşamlarındaki karşı cinsle tam bir çelişki içindeydi. Onlar asla kadın aşık olmalı ve erkek bu aşka değer olmalı demediler… onlar aşkı -bu gereği- yaşamlarında sansür ettiler. Ve ben yıllarca hurafeler içinde savaşarak anladım ki aşksız ne uzun saçlarım güzeldir ne de iri gözlerim… ne de kaba elleri ve kavruk yanakları ile bir erkek benim mutluluğumu garanti edecek!

Furuğ Ferruhzad

‫عکسهای جدید فروغ فرخزاد‬‎ ile ilgili görsel sonucu
Foto: Pendar News’dan alınmıştır. (Resmin üzerindeki Farsça yazı: Péndar News)

 

ben sana ne yazabilirim!

kalbimin paslı bıçağı, ruhumun hep bahar mevsimi, gözyaşım, kahrım, yaşama küskünlüğüm, yaşama sarılmalarım, adını bilemediğim, nar gülüm, gençliğim, mezarım, yastığım, boyun şalım, kalemim, dilim, sabır taşım, duru pınarım, kasırgam, güne bakanım, gün batımım, selim, ırmağım, dağ eteklerim, gecelerim, tan atmalarım, ihanetlerim, yiten adresim, ayamın çizgileri, alın yazım, senden sonralarım, kendimden öncelerim, çocukluğum, gizlim, saklım, ayanım beyanım, ekmeğim, masalım, efsanem, şarkılarım, ejderhalarım, perilerim, şahadetim, ilk şiirim, son sözüm, hatunum, kadınım, dostum, kardeşim, sevdalım, sevdam… ben sana ne yazabilirim!

ben sana ne yazabilirim susmalarımdan başka!
böyle yazdım böyle bilinsin.
şimdi ne fark eder! şimdi ne fark eder! şimdi ne fark eder!
ayrılık; bir uçurumun iki kıyısı.
ben bir sürgün serüveniyim! sen olamadıktan sonra ben yitik bir neferim; buruşturulmuş bir kâğıt parçası, tarihi olmayan mektup! adsız tayfanın masalını sürükleyen deniz dalgalarında kaybolan şişe.
bakışlarım ayaklanmış siyah mezar taşlarına benzer!
ben buyum işte! ben buyum! ben, seninle doluyken senden uyanan bir düş, tepetaklak bir dize, bir kuyu, bir kumarbaz, hilekar, hain!
ben sana daha ne yazabilirim!

Devamı »

Yazdıklarımın/Çevirdiklerimin bir bölümü

Bu kitapların bir kısmı tükenmiş ve yeni baskıları için çalışmalarımı sürdürüyorum. Bazılarının son baskılarına ait görselleri olmadığı için koyamadım…
Özellikle İran Öykü Antolojisi‘ni eklediğim yeni çeviri öykülerle daha kapsamlı bir kitap haline getirdim. Sadık Çubek’in Sabır Taşı romanını da yeni baskıya hazırladım… sırayla ve yayın evlerinin kararlarına bağlı olarak umarım yakında raflarda yerlerini alırlar!
Aşağıda görsellerini verdiğim kitapların dışında onlarca dağınık çeviri ve yazım dergilerde yayınlanmıştır. O yazıları da kitap haline getirmeye çalışıyorum. Tüm bunlar yaklaşık 30 sene emeğin üründür… sevgiler (h.h.)
dil-tutulmalarim
dil tutulmalarım-şiir
dil-acmalarim
dil açmalarım-şiir
seni-unutmayi-ogret-bana
seni unutmayı öğret bana- şiir
olumu-gozleirnden-gordum
Ölümü Gözlerinden gördüm-roman
Azalya
Azalya-roman

yalinizligimin-cinisi

Devamı »

Put nedir ve nasıl oluşur?

kabedeki putlar ile ilgili görsel sonucu

Put tapılan bir nesnedir. Put tapılan bir nesneye atfedilmiş olan putu yapan bireyin değerlerinin tümübirdenidir. Put tapılmayı süreğen kılan tapan tarafından içeriğine göre değersiz nesneden yapılmış hükümranlık-kölelik ilişkisinin sürdüğü yaratılmış zihinsel bir alandır. Put boyun eğmeye gönüllü olan tarafından yaratılan boyun eğmenin simgesidir. Put, kendisine yaratan tarafından atfedilen ve kökleri yapanın korkularından su içen dokunulmazlıkların bütünsel somutlaşması ve bunun devamlılığını sağlama aracıdır.

Putu tanımlamaya devam edebiliriz, ancak putun ne olduğundan daha önemlisi onun ortaya çıkışının sürecini tanımlamaktır. Birey (ve de aynı zihinsel değerler ve inanış paylaşımı olan bireylerden oluşan toplum) bir çamurdan, tahta parçasından, taştan veya başka bir maddeden bir şekil, bir heykel, bir simge oluşturur. Bunu oluştururken zamanını harcar, emeğini harcar, ruhsal ve zihinsel enerjisini harcar ve bunu gönüllü olarak yapar. O taş parçası, bir taş parçası olmaya devam eder ta ki onu yontan, biçimlendiren ve oluşmasına emek harcayan tarafından görünmez bir değer aktarımıyla ona bir erk kazandırılıncaya kadar.

Devamı »

ben sana ihanet eden son Yahuda!

2013-01-23-16-41-24
Boğaz’dan geçiş-1, h.h.

Sanki hep aksak bulutlar vardı. Hep eksik yağmurlarda sevindik. O kalaycı çingene demişti: “senin hikayen başlamadan bitecek!”

Sen de bana yalanı öğrettin. Korkularını kapının öte yanına kovduğunu düşündüğün yalanlar. Ama her yalanla alevlerini yitirmeye yüz tutmuş tapınak mumları gibi biraz daha eksiliyordun ve ben alev püsküren ejderha ağzımla geliyordum. Sen de yok olmak için geldiğinde, püskürttüğüm ateşle önce seni küle çeviriyordum ve sonra küllerimizde uzanıp gözlerimizi kapatıyorduk. Gözyaşlarımız gözlerimizin derinlerine geri akıyordu. Güneş doğduğunda senin küllerinin sunağında kurban gidiyordum.

Biz tekrarlanan söylenceydik; izini kendi içlerindeki sarsıntılarda yitirmiş kavimlerin söylencesi. Öyle sokuluyordum ki memelerinin acısına; yangın yemiş anızlar arasında kıvranıp süzülen öksüz bir yılan gibi… Sokacak kimseyi bulamazken gözyaşlarımız birbirine karışırdı. Biz zehir akıtan dişlerimizi kendi etimize geçiren yalnız yılanlardık. Ateş çemberiyle kuşatılmış öfkesinde suskun akrepler!

Sen bende bir cinayet işledin. Bunu şişedeki son şarabı kadehe doldururken biliyordun. Benim denizlerimde günbatımını beklerdin. Sahilimde durup izledin. Ölü balıkların dansı olmaz. Bunu biliyordun. Attığın çığlıkların durdu duracaktı. Dudaklarımdan öptün. Gülümsedin. Bir katil kurbanını nereye kadar izleyebilir? Nereye kadar öper onu? İpuçlarını teker teker yaktın. Tanıklarının ayaklarına kayalar bağlayıp denizlerime attın. Ben senin cesedin, senin suç ortağın, senin cinnetinin alevli dansı, senin rüya gören sol gözün ve ağlayan sağ gözündüm. Ben sana ihanet eden son Yahuda!

(h.h.)

2013-01-23-16-50-50
Boğaz’dan geçiş-2, h.h.

Sedna söylencesi

Igloolik kayak ile ilgili görsel sonucu

Kanada’nın Igloolik bölgesi yerlilerine ait Sedna söylencesi!

Bir kız varmış, kocaya gitmek istemiyormuş. Sonunda babası ona çok kızmış ve bir köpekle evlenmesi gerektiğini söylemiş. Bir gece bir köpek gelmiş ve kızı kendine eş olarak alıp götürmüş.

Kız, hamile kalınca babası onu alıp küçük bir adaya bırakmış. Ancak köpek, kızı görmek ve kızın babasından aldığı ve hurca doldurduğu etleri ona götürmek için yüzmek zorundaymış. Kızın birkaç insan şeklinde, birkaç da köpek şeklinde çocukları olmuş. Bir gün kızına çok üzülen baba, hurcu taşla doldurup üzerine de etler yerleştirmiş. Köpek yüzüp adaya gitmek için suya atlayınca batmış ve boğulmuş. Bunun üzerine baba, eti alıp adaya götürmüş.
Devamı »

ben atlardan indria’nın atıyım!

Sen ve ben doğmamışız daha! Ben, adı bile senin gözlerini ışıl ışıl ağlatan o nehirim. Senin gözyaşlarından oluşan nehir.

Eteklerini avuçla. Beyaz çıplak ayaklarınla gir bana. Dilim senin parmaklarını tanır, ayaklarını bilir. Topukların dilimin aşinasıdır. Serin sözcüklerim diz kapaklarına kadar yükselince eğil bana! Eğil. Siyah ve deli. Eğil ve beni geceden ödünç aldığı karasında gizle saçlarının. Beni kendi karanlığına götür. Mutlak krallığına. Ben senin saçlarında akacağım. Sen kendi acını kendi saçlarında akıtacaksın.

Eğil! Gözlerinin dehşeti gördüğü anki güzelliğiyle eğil bana! Şimdi gördüklerini asla anlatma! Dilin dilimde huzur bulunca sus! Bizim doğmamış olmamızın sırrını açık etme!

Eğil! Sözcüklerimi dişlerinin arasına al. Benim senin kasıklarını ısırdığım gibi ısır sözcüklerimi. Ben ölmeyeceğim. Sen de ölmeyeceksin. Doğmamış olan gerçekler ölümsüz gerçeklerdir.

Eğil! Gözlerini gözlerime göm! Gözlerimdeki dağları görüyor musun? O dağın yeşil eteğindeki ahşap evi görüyor musun? O evin tek odasındaki yatakta o kitabı görüyor musun? O kitabı gözlerimizin rahlesinde aç ve oku! Eskil sedir ağacının teninden akan kanın duasını okur gibi oku! Sadece ikimizin kulaklarına fısılda! Senin fısıltın sisli dağlarda koşan rüzgarlara uğultuyu öğretecek.

Beni ram ettiğin günü anımsa kadınım! Dört nala toynak vurduğumuz kayalıklarda asi ve perişan saatlerimizi anımsa. “Ben atlardan İndria’nn atıyım, insanlardan kralım,” demiştim. Ve sen son rüzgarı saçlarına alarak gecenin içinden götürmüştün bizi. O yeşil dağların sonunda uçuruma geldiğimizde, dehlemiştin beni, uç demiştin. Ve şimdi asırlardır o dipsiz uçurumda sen ve ben asılı, sen ve ben uçan iki bilinmeyen, anlamını yitirmiş iki sözcük!

Eğil bana! Ben sana yalanı öğreteceğim! Sana yalanların tatlı rehavetini de sunacağım. Bu yatakta yat diyeceğim. Kızıl kadifesinde unutmanın. Öyle derin bir uykuya dalacaksın ki uyanmak acı gelecek. Masallarımı da alıp götüreceksin. Çünkü sen bana yeniden doğmayı öğrettin. Sana eğildiğimde beni döl yatağına götürdün. Üç kez. Öp memelerimi dedin. Üç kez. Ve ben seni parmaklarından başlayarak gezindim.

Bunların hepsini anımsa şimdi. Zira anımsayarak canın acıyacak, yaşadığını düşüneceksin ve tekrar seni ezberleyen gözlerimin içine bakmaya kalkacaksın…

(h.h.)

black and white horses ile ilgili görsel sonucu

Agni’ye son mersiye!

Beni kayınların arasına göm, senin kanatlarının gölgesine Agni! Karalar bağlama sakın, saçlarının kokusunu unutmak zor gelir. Gelirken ateşi parmaklarının ucunda getir. Suyu ağzında. Rüzgar bizi sarınca beni derinlerine göm. Gözlerindeki küsküyü orada bırak tam gözlerimin yanına. Soluklarını tut. Ateş püsküren soluklarını… Ay kayınların üzerinden akacak Agni. Sen şarkı söyleyeceksin ve benim kemiklerim uluyacak. Dişlerini etime geçir o zaman öyle git. Ya da gitme Agni son şiirlerini oku bana.

Anımsarsın ne zaman bardaklarımızı rakıyla doldursak şarkı söyle bana derdim, sen gülerdin… şiir söyle bana derdim Agni, sen susardın ben dinlerdim seni. Sonra elini kanatlarının altından çıkarır ateş yakardın yuvamızın ortasında. Aç bana derdin ağzını. Açardım. Akreplerimi alır ateşin ortasına atardın. Aç ağzını derdin açardım. Ağzımdan yenilmiş yıldızları toplardın, masanın üzerine, mumun yanına dizerdin. Ben ağladığımda kulaklarına mavi hindiba çiçekleri takardın. . Sabah ezanı okunduğunda sarı andızlar açardı avuçlarında. Sen ağladığında Agni, yalazlar bir yanaklarında oynardı bir memelerinde. Ben susardım.

Öyleyse Agni bana son şiirlerini oku. Son şarkılarını. Sen şarkı söylerken ben dolunaya ağacağım. Derisi çürümüş dolunayı seyreden penceredeki o fahişe kız ayağa kalkacak. Aynaya bakacak. Yüzünün çürümüşlüğünü unutacak. Yüreğinin çürümüşlüğünü unutacak Agni. O fahişe kız bize gerçek hikâyeyi anlatacak. Bize kandan arınmış pınarın suyunu içirecek. Eteğini rüzgârda savurduğunda on iki mevsimin on iki krallığının on iki yıldızı eriyecek. Saçlarını tarayacak ve eriyen yıldızlar akacak saçlarına.

Şarkılarını söyle bana Agni. Şimdi suyun büyüsü sarmış beni, kayınlara doğru gidiyorum. Toprağımdan ateş böcekleri uçuşuyor Agni. Elini kanatlarının altına sok ve alnıma sür! Aaaah benim kırk kanatlı, çift başlı ruhum, aaah benim dişi Agnim! Aaah ateş çiçeklerinin tapındığı kutsal fahişem! Bu benim sana söyleyeceğim son mersiyedir! 

(h.h.)