İran Roman Anlatısında Modernite

  1. Arap Mansur -İkinci Abbasi halifesi- bir emir verir, Sofyan bin Muaviye o emri yerine getirir. İranlı düşünür, yazar ve çevirmen Ruzbeh Purdadviye’nin (Abdullah bin Mukaffa) daha otuz dokuz yaşındayken vücudu parçalanarak tandıra atılıp yakılır. Yıl MS 759.

Ruzbeh’in Farsçadan Arapçaya çevirdiği onlarca eser arasında Kelile ve Dimne ve Farsça özgün adı Hézar Efsan (Bin Söylence) olan Binbir Gece Masalları, o güne kadar görülmemiş bir anlatı türüyle sadece İran edebiyatında değil dünya edebiyatındaki anlatı sanatına derin etkileri olmuştur. Kelile ve Dimne, dünya fabl anlatısına öncülük ederken özellikle Binbir Gece Masalları iç içe geçmiş çoklu anlatının tek bir anlatı içinde yer almasıyla bu eseri eşsiz kılmıştır. O günden bugüne binlerce anlatı eseri barındıran görkemli İran edebiyatında “anlatı” ya manzum ya da düzyazı biçiminde olmuştur.

Daha çok mesnevi (değişik bahirlerde) ve kaside biçiminde yazılan manzum eserlere birkaç örnek vermek istersek Firdevsi’nin epik Şehname’si, Mevlana’nın Mesnevi’si ve yine o güne kadar benzeri görülmemiş ve çağdaş İran edebiyat anlatısına ışık tutacak özellikler taşıyan ve değerinin yeterince anlaşılmadığını düşündüğüm Nizami Gencevi’nin Yedi Heykel manzumesi ve Nişarburlu Ferididdin Attar’ın Kuşların Dili (Mantıku’t-Tayr) eserlerini saymak mümkündür. Şirazlı Sadi’nin Gülistan eseri yer yer kafiyeli düzyazı ve yer yer manzum, Bustan ise tamamen mesnevi şeklinde bir anlatıdır.

Düzyazı anlatılar arasında siyasi tarih, kronik ve anı özelliklerini bir arada barındıran Ebulfezl Beyhaki’nin Târîh-i Beyhaki (5. yüzyıl) adlı eserinin yanı sıra anlatı türü söylencesel anlatıya dayalı kıssalar bütünü olarak kabul edilen Emir Unsurülmeali Keykavus’un nasihatname ve siyasetname içerikli Kabusname adlı eserinden söz etmek mümkündür. İran’ın Taberistan bölgesinde bulunan Amol kentinde doğan İbn Cerir et-Taberî’nin kaleme aldığı ünlü Tarih-i Taberi adlı eseri ise Ebu Ali Muhammed Belâmî tarafından 9. yüzyılın sonlarına doğru Arapçadan Farsçaya çevirisi ve yeniden kurgulanmış hâli diye kabul edilir. Merzuban Bavendi tarafından 10. yüzyılın sonlarına doğru aslı İran’ın Mazi (Taberi) dilinde yazılan ve sonra Deri Farsçasına çevrilen Merzübanname[1], ahlak dersleri ve siyasi öğütler içeren ve fabl tarzında kaleme alınan bir yapıttır. Tüm bunlar İran düzyazı anlatı okyanusundan birkaç damla olarak kabul edilebilir.

  • Modern İran edebiyatında roman türü anlatının başlangıcı 19. yüzyıl sonlarına rastlar. Çoğu Batı romancılığına öykünerek kaleme alınsa da İran’ın kendi toplumsal yapısı ve bu yapılara uygun kurgular giderek daha çok yer bulmaya başlamıştır. Bu gelişim neredeyse 60 senelik bir süreci kapsar. Modern anlamdaki ilk kısa öykü Mohammad Ali Cemalzadeh’nin 1921 yılında Berlin’de yayımladığı Bir Varmış Bir Yokmuş adlı eseri olarak bilinir. Özellikle 1930 ve sonrasında gazetelerde, haftalık dergilerde tefrika şeklinde yayımlanan kısa ve uzun öyküler o günün İran toplumunda özgün bir yer bulabilmiştir. Çok sade ve duru bir Farsça ile kaleme alınan ve sıradan olayları konu eden bu popüler anlatıların babası Hüseyinguli Mustean’dır. İran polisiye öykü ve romanı başlatan Amir Aşiri altmışlı yıllarda yaygın bir üne kavuşmuştur. Bu popüler/arabesk/romantik (pembe/beyaz) öyküler alanında Eronagi Kermani, Cevad Fadıl, Mohammed Hecazi, Sadraddin Elahi, Racapali Etamai (R. Etemad) kendilerinden söz ettirmişlerdir.
  • Hasan Mirabidini, İran modern roman yazarlığını toplumda baş gösteren önemli sosyal-siyasal olaylara paralel olarak ortaya çıktığını ileri sürer. Ona göre İran’ın ilk çağdaş romanı, Mirza Feteheli Ahundzade’nin İran Türkçesinde 1874 yılında yazdığı Kandırılmış Yıldızlar- Şah Serrac Yusuf’un Hikâyesi adlı kısa tarihi eseridir. Bu kısa roman Safeviler Dönemi’ne ait bir anlatıdır. Yazar, daha sonra Kaçar Şahı Fethali Şah’ın oğlu Celalettin Mirza’ya bir mektup ileterek bu romanın konuşma dilinde Farsçaya çevrilmesini ister ve roman Mirza Cafer Karacadaği tarafından çevrilir.

Yirminci yüzyıl İran’da toplumsal çalkantılarla başlamıştır ve on yıllar boyunca, dünyadaki önemli sosyal olaylar ve toplumsal değişimlerin de etkisi ile devam etmiştir. 1905-1911 İran Meşrutiyet Devrimi, ardından patlak veren Birinci Paylaşım Savaşı, 1917 Rusya’da Ekim Devrimi sonrası dünyada ilk sosyalist devletin kuruluşu, otuzlu yıllarda Avrupa’da faşizmin ve Nazizm’in yükselişi ve devamında İkinci Paylaşım Savaşı, ardından yirmi yıl süren Büyük Yürüyüş sonrasında Ekim 1949 tarihinde Çin Halk Cumhuriyeti’nin doğuşu, 1953 Ağustos’unda CİA darbesiyle İran Başbakanı Musaddık’ın devrilmesi ve Şah diktatörlüğünün ikinci döneminin başlaması, Ocak 1959 yılında Küba Devrimi zaferi, 1963 yılında Şah’ın ilan ettiği Ak Devrim, Mayıs 1966’da Çin Kültür Devrimi, Mayıs 1968’de patlak veren ve hızla bütün Avrupa’yı saran Paris kitlesel ayaklanmaları, 1973’te Amerika’nın General Pinochet eliyle gerçekleştirdiği darbe sonucunda Şili’de Allende’nin devrilmesi, Nisan 1975’te yirmi yıl süren mücadele sonrasında Vietnam halkının ve aynı zamanda Kamboçya zaferi, Latin Amerika’da Diktatörlüklere Karşı Sivil ve Gerilla Direnişleri (1970-1980’ler), ardından İran ve komşularından özellikle Türkiye’de hızla biçimlenen silahlı kırsal ve kentsel gerilla hareketleri ve Şah rejiminin bu hareketlere karşı korkunç bir baskı uygulaması, sansür, hapis, işkence ve idamların yoğun bir şekilde devam etmesi, 11 Eylül 1979 yılında Nikaragua’da Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin ABD destekli acımasız Somoza diktatörlüğünü devirmesi, 1979 yılında İran halkının ayaklanmasıyla gerçekleşen ve Şah’ın devrilmesine yol açan görkemli Şubat Devrimi ve emperyalistlerin girişimiyle yenilgiye uğratılıp molla rejimin egemen kılınması ve ardından emperyalistlerin güç birliği ile Saddam Hüseyin rejiminin İran’a saldırması ve sekiz yıl süren yıkım savaşı ve bu dönemde eşi benzeri görülmemiş hapis ve idamların devamı, halkı ve onun aydınlarını sindirilmesi harekâtının hiç kuşku yok ki İran modern roman anlatısında derin etkileri olmuştur.

  • Modern roman anlatısının en önemli bileşenlerini belki birkaç başlıkta özetlemek mümkündür:
  • Roman anlatısında zaman: Klasik romanlarda zaman düz çizgisel bir anlatıyı izlerken modern romanlarda zamanı kesintiye uğratma, iç içe geçirme, geciktirme, öne arkaya atma ve benzeri teknikler kullanılır. Romanda zaman birkaç bölümde irdelenir: metnin yazılış süresi, olayların gerçekleştiği süre, karakterlerin zihinsel anlatılarında geçen süre ve okurun bir tüketici olarak değil, metni okuma ve olayların içinde yaşayarak onu yeniden yazma süresi. Bu zamanlardaki farklılık, modern anlatı zamanının farklılığı olarak anlatı zamanının tanımlanması açısından önemli rol oynar. Özellikle serbest bilinç akışı tekniğinde anlatının kesintilere uğratılması, dil bilgisi kurallarını yıkılarak (noktalama işaretlerinin reddi) ve tamamen serbest çağrışımlarla bir bütün oluşturulması, zamanın doğrusallıktan çıkması, mantık bağlarının kopması ve okuyucuya aracısız ulaşımı gerçekleşir.
  • Roman anlatısında dil: Klasik anlatıdaki şaşalı, şatafatlı, dilbilgisel kuralları sıkı sıkıya bağlılık ve benzeri özellikler gösteren roman dilinin aksine modern anlatıda dil sadeleşmekte ve anlatı sokak dilinde, halkın dilinde, karakterin yaşamına ve kişiliğine uygun dilde işlev gösterir. Bir katil, katil gibi konuşur, bir esnaf esnaf gibi ve bir çocuk çocuk gibi!
  • Roman anlatısında birey: Modern anlatıda karakterlerin iç dünyaları kendine yer bulmakta. Polifonik (çoksesli) modern anlatıda karakterlerin her birinin, başkasının gölgesinde olmadan (romanda toplumsal özgürlük) kendi sesini duyurması ve benzeri ögeler önem kazanmakta. Romanın karnavalesktik ortamında dahi birey kendi bireyselliğini korur.
  • Romanda olaylar: Modern anlatıda olayların gerçekliliği, gerçek dışlılığı, tekrarı, beklenir olması ya da olmaması, atlanması vb. o anlatıya özgünlük kazandırır.
  • Romanda kadınlar: Klasik roman anlatısında eril dil kullanılırken ve olaylar santripedal (merkezçek) özelliği ile belli bir odağa yönelikken modern anlatıda “kadın”; sadece bir karakter unsuru olmanın ötesinde, anlatım tekniklerini, dil yapısını, tematik derinliği ve romanın yapısal dönüşümünü belirleyen en dinamik güçlerden biri olarak rol oynar ve dişil dil kullanımına yol açarak santrifugal (merkezkaç) özelliğiyle, yan karakterlerin de öne çıkışına yol açarak daha demokratik bir anlatı ortamının yaratılmasına katılır.
  • Tüm bu bileşenler farklı anlatı ekollerinde farklı biçimlerde kendini gösterir.
  • Vladimir Propp, Claude Lévi-Strauss, Roland Barthes’ın temsilciliğini yaptığı yapısalcı anlatıda olayların akışından ziyade, bölümlerin ve kurgunun bir mimari gibi tasarlanması ön plandadır; dilin öne çıkması, anlamın içeride gizlenmesi önem kazanması ve yalnızca metnin kendi içindeki parçaların birbirleriyle olan ilişkisinde arayan bir anlatı tekniği ve örüntüsü söz konusu olmaktadır. Örnek olarak: Gülün Adı (Umberto Eco), Anayurt Oteli (Yusuf Atılgan), Seluç’un Yeri Görünüyor (Mahmud Devletabadi), İdrisilerin Evi (Gazale Alizade)
  • Viktor Şklovski, Roman Jakobson gibi yazınsal kuramcıların geliştirdikleri formalist anlatıda, içeriğin (öykünün) ne olduğundan çok, o hikâyenin nasıl anlatıldığına odaklanılır. Metnin biçimi ön plandadır. Bu tür modern anlatıya örnek olarak Ulysses (James Joyce), Mrs. Dalloway (Virginia Woolf) Kayıp Zamanın İzinde (Marcel Proust), Solgun Ateş (Vladimir Nabokov), Gece (Bilge Karasu), Tutunamayanlar (Oğuz Atay), Gizli Rol (Muhammed Muhammedali)[2] saymak mümkündür.
  • Post-yapısalcı akımda, Jacques Derrida yapısöküm kavramını geliştirirken Michel Foucault söylem (discourse) kavramını, Roland Barthes: Yazarın Ölümü düşüncesini ve Julia Kristeva ise Metinlerarasılık (intertexuality) prensibini ortaya atarak roman anlatısına farklı perspektifler kazandırmışlardır. Post-yapısalcı romana örnek olarak New York Üçlemesi (Paul Auster), Tehlikeli Oyunlar (Oğuz Atay), Ayaz Bey’in Cehennemlik Günleri (Rıza Berheni), Ölüler Senfonisi (Abbas Marufi)[3] verilebilir.
  • Modern İran romanında, yukarıda kısaca başlıklar hâlinde verilen tarihsel ve toplumsal olaylar ve koşullar içinde ve sonrasında karakterlerinin iç dünyalarını ele alan yazarların eserleri çıkmaya başlamıştır. Birinci Paylaşım Savaşı sonrasında bütün dünyada olduğu gibi İran’da da vatanseverlik ve kahramanlık temalarında kimi romanlar kaleme alınmıştır. Örnek olarak Mürteza Muşfik Kazemi’nin 1925 yılında yayımlanan Korkunç Tahran adlı romanından söz etmek mümkündür. Sadık Hidayet’in Hindistan’da sayılı nüshada el yazısı ile yazıp 1936 yılında İran’a gönderdiği Kör Baykuş, İran romancılığında yeni çığır açmıştır. Kör Baykuş, serbest bilinç akışı anlatısıyla İran edebiyatında büyülü gerçekliğin ilk nüvelerini taşıyan gerçeküstü tarzı bir novelladır. Zaman ve mekân iç içe geçmiş, çoğu kez belirsiz ve silikleşmiştir. Dil görünüşte sadedir ancak okur çok yoğun bir göstergesel anlatı (semiyotik) ile karşı karşıya kalarak gizli anlamları kendisi çözümleyerek romanın yapısına katılır. Kör Baykuş İran roman yazarlığına derin etki bırakmıştır. Hiç kuşku yok ki bu anlatıda, yazarın kısa öykülerinde olduğu gibi kadınlar var olsa da hepsi dilsiz bırakılmıştır.[4]
  • Bu dönemde Sosyalist Sovyet’in siyasi-toplumsal ve yazınsal etkisi İran roman yazarlığında ve genel olarak modern anlatıda öne çıkmıştır. Sosyalist realism akımının en önemli temsilcilerinden Mahmud İtimadzade (M. A. Behazin), güçlü eleştiri kalemiyle Celal AlAhmed gibi yazarların yanı sıra Bozorg Alevi’nin, sosyalist gerçeklik, psikolojik derinlik ve sade bir dille kaleme aldığı ve 1952 yılında yayımlanan Gözleri adlı romanı ile büyük ses getirmiştir. Bu eserle ilk kez İran kadını romanlarda dil açmıştır. Adları geçen diğer yazarlar gibi sosyalist düşünce sahibi Sadık Çubek’in Tengsir adlı eserinden üç sene sonra yayımladığı başyapıtı sayılan Sabır Taşı[5] (1966) yazarlara yeni görüş alanları ve anlatı olanakları sağlamıştır. Yoksul halkın farklı bireylerinin monologları, tam bir karnavalesktik eser olmasa da usta işi bir örüntüyle birbirine bağlanmıştır. Behram Sadiki’nin satirik eserlerinin yanında İran romancılığında Mohammed Ali Afgani’nin sosyal gerçekçi (toplumsal gerçekçi) ve karakter odaklı özellikle de kadın haklarına dayalı ve psikolojik gerçeklik türü bir anlatıyla okurla buluşan Ahu Hanım’ın Kocası çok önemli trajik roman olarak İran modern edebiyat tarihinde yerini almıştır. İlk modernist kadın romancı unvanına sahip Simin Daneşver, anlatılarında simgesel gerçekçilik ve yer yer feminist duyarlılık sergileyen ve arka planı tarihi ve siyasi gerçekliğe dayalı anlatılarıyla öncü bir yazardır. Simin’in en önemli eseri belki de kocası Celal AlAhmet’e ithaf ettiği Soveşun adlı romanıdır (1969). Simin’in dili eşi Celal AlAhmed’in aksine daha temkinli, “temiz” ve oturaklıdır. Bu bakımdan modernist dile oldukça mesafeli durmakla birlikte roman örüntüsü çağdaş yapıya sahiptir. Behram Sadiki Melekut (1970) adlı eseri yapısalcı dil kullanımı ve gerçek üstü olay örüntüsüyle İran romancılığında önemli yer alır. Rıza Beraheni kendine özgü bir dille, serbest bilinç akışı tekniği, post-modern teknik ve polifonik bir anlatı tarzıyla İran edebiyatına çok önemli eserler kazandırmıştır. En önemli eseri Ayaz Bey’in Cehennemlik Günleri adlı eseri birçok Batı diline çevrilmiştir. Bu eser İran’da yayımlanır yayımlanmaz Şah rejimi tarafından toplatılmış ve tüm nüshaları imha edilmiştir. Sayfalarca noktalama işareti olmayan bu romanın girişi şöyledir: “Testereyi yukarı kaldır!” dedi. Ve ben ötekinin kuru, sıska, toza toprağa ve kana bulaşmış bacaklarını görüyorken ve seyrediyorken ve korkuyorken ve salyam ağzımda kurumuşken ve soluğum çıkmazken keskin ve iri ve kaba ve acımasız dişleri olan büyük ve beyaz ve parlak ve vahşi testereyi bir elimde tuttum ve diğer elimle merdivenin basamaklarına birer birer tutundum ve seyrederek ve şaşırarak ağır soluğu olan ve…” Beraheni’nin Azadeh Hanım ve Yazarı, Yurdumun Sırları adlı eserleri kendinden çokça söz ettirmiştir.
  • Şubat Devrimi’nden sonra yaşanan kısa süreli demokratik ortam sonrasında egemen olan ağır bir baskı ve sansür havası dolayısıyla yazarlar daha çok göstergesel anlatıya yönelmiştir. Devrimin etkisiyle roman yazarlığında ve özellikle kadın romancılar arasında çok geniş ve yoğun bir artış yaşanmıştır. Onlarca önemli eser yayımlanmıştır. Devrim sonrası İran roman yazarlarının sayısının çokluğu nedeniyle onları teker teker değil ele almak, adlarını bile vermek olası değil. Bu nedenle sadece temsil gücü en olan birkaçına işaret etmekle yetinmek gerekecek.
  • Nadir İbrahimi’nin kendine özgü sade bir anlatı diliyle kaleme aldığı Bir Kez Daha Sevdiğim O Şehir (1966)[6] adlı kısa romanından sonra Dumansız Ateş (1980) adlı uzun romanı yedi ciltte yayımlanmıştır. Bu eserde yine sade bir dille arka planında doğa ve toplumsal mücadeleleri gerçekçi bir dille öyküsünü anlatmıştır. Bu eser yazarın yaklaşık otuz yılını almıştır.
  • Gulam Hüseyin Saedi, büyülü realizm türünde Gabriel Marquez’den yaklaşık dört beş sene önce eserini yayımlayan bir oyun ve roman yazarıdır. (Beyel’in Yas Tutanları, 1964; Yüzyıllık Yalnızlık, 1967) İran romanında büyülü realizmin ilk örneği olarak bilinir.[7]
  • Cafer Müderris Sadıki’inin Gavhuni (1983) adlı eseri modernitenin sağladığı olanaklarla toplumsal yanı ağır basan ve geleneği eleştiren, hayal ile gerçek, rüya ile uyanıklık arasında salınan bir anlatı ile gerçeküstü bir üslupla kaleme alınmıştır.
  • Şehrnuş Parsipur birkaç önemli eserinin arasında adından daha çok söz ettiren tarihi gerçeklik üzerinde kurulan Tuba ve Gecenin Anlamı (1989) adlı romanı olmuştur. Dili sade, zaman ve mekân kırıklıkları sık olmasa da okuru yer yer savuran bir eserdir. Büyülü gerçekçilik tarzı anlatıyla gerçekçi tarihsel olaylar ile mistik, doğaüstü ve felsefi ögeler iç içe geçer. Tuba’nın içsel dünyasındaki dinginlik arayışı (birey ve toplum çatışması) dış dünyada sürekli değişen ve acımasızca akan siyasi gerçeklikle sert bir şekilde bölünür.
  • Gazale Alizade’nin İdrisilerin Evi (1991), yazarın ölümünden sonra ödül alan önemli bir eserdir. Geçmiş ile günümüzü, ileri ile geriyi, gelenekle devrimi karşı karşıya getiren ve eşraf bir ailenin tepesinde yer alan Edrisi Hanım’ın Aşkabad adlı bir kentte bulunan köşkünün kızıl ordular tarafından işgal edilişini konu almıştır. Okurun zihnini sürekli bir çatışmanın ateşinde diri tutan ve yazarın tek önemli eseridir. Yazar 47 yaşındayken ve kanser hastalığı ile savaşırken İran’ın kuzeyinde bir ormanda kendi asarak 12 Mayıs 1996 yılında hayatına son vermiştir.
  • Mahmud Devletabadi, hiç kuşkusuz İran’ın en önemli roman yazarları arasındadır. Onun on ciltlik Keleyder adlı eseri yazarının İran edebiyatındaki yerini pekiştirmiştir. Yaşar Kemal romanlarını anımsatan ayrıntılı anlatımıyla olaylar örüntüsünün dili, Horasan’ın tantanalı Farsçasına uygun olarak eski klasik eserleri çağrıştırır. Devletabadi’nin modern anlamda belki de en önemli eseri Seluç’un Yeri Görünüyor (1979) romanıdır.
  • Huşeng Golşiri’nin Şazde İhticap (1969) adlı eserinin yanında, iç içe geçmiş iki anlatıdan oluşan ve İran toplumunu ve yazarlığını eleştirel bir dille ve gerçekçi bir anlatı ile kaleme aldığı Kapılı Ayna adlı eserini 1992 yılında yayımlamıştır.[8]
  • Feriba Vefi günümüz İran romanında önemli yer edinmiştir. Feriba’nın dili sade, samimi, kadın iç dünyasına kolaylıkla giren ve onların yaşamlarını gerçekçi bir dille anlatan önemli yazarlardan biridir. Benim Kuşum (2002), Terlan (2004), Tibet Rüyası (2005) ve diğer eserleri eleştirmenlerin ilgisini çekmiştir.
  • Son yıllarda ortaya çıkan ve çok önemli eserler veren çoğu kadın yazarların tümünün ele alınması olası değil, ancak denebilir ki postyapısalcı, büyülü gerçekçi, karnavelestik, polifonik eserlerin çokluğu dikkat çekmektedir.

[1] Merzübanname 14. yüzyılda Şeyhoğlu Sadreddin Mustafa tarafından Düstur-ı Şahi adıyla Türkçeye çevrilmiştir.

[2] Bu roman Haşim Hüsrevşahi tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Kapı Yayınları, 2006

[3] Bu roman Haşim Hüsrevşahi tarafından Türkçeye çevrilmiş, yayınevine gönderilmiştir.

[4] Bakınız: Yazarın Gölgesi: Sadık Hidayet; Ölüm, Kadın ve Kör Baykuş’un Yeniden Yazılışı. Rıza Beraheni, Haşim Hüsrevşahi, Saba Kırer, Kavis yayınları, 2011

[5] Bu roman Haşim Hüsrevşahi tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Kavis Yayınları, 2011

[6] Bu eser Helya adıyla Haşim Hüsrevşahi’nin çevirisiyle 2006 yılında Türkiye’de Kapı Yayınları tarafından yayınlamıştır.

[7] Beyel’in Yas tutanları, GH Sadedi, çeviren Haşim Hüsrevşahi, Totem Yayınları, 2017

[8] Bu yazarın Karanlık El, Aydınlık El adlı toplu öykü eseri Haşim Hüsrevşahi’nin çevirisiyle Vatan Kitap tarafından 2006 yılında yayımlanmıştır.

İran Roman Anlatısında Modernite

Yazan: Haşim Hüsrevşahi

  1. Arap Mansur -İkinci Abbasi halifesi- bir emir verir, Sofyan bin Muaviye o emri yerine getirir. İranlı düşünür, yazar ve çevirmen Ruzbeh Purdadviye’nin (Abdullah bin Mukaffa) daha otuz dokuz yaşındayken vücudu parçalanarak tandıra atılıp yakılır. Yıl MS 759.

Ruzbeh’in Farsçadan Arapçaya çevirdiği onlarca eser arasında Kelile ve Dimne ve Farsça özgün adı Hézar Efsan (Bin Söylence) olan Binbir Gece Masalları, o güne kadar görülmemiş bir anlatı türüyle sadece İran edebiyatında değil dünya edebiyatındaki anlatı sanatına derin etkileri olmuştur. Kelile ve Dimne, dünya fabl anlatısına öncülük ederken özellikle Binbir Gece Masalları iç içe geçmiş çoklu anlatının tek bir anlatı içinde yer almasıyla bu eseri eşsiz kılmıştır. O günden bugüne binlerce anlatı eseri barındıran görkemli İran edebiyatında “anlatı” ya manzum ya da düzyazı biçiminde olmuştur.

Daha çok mesnevi (değişik bahirlerde) ve kaside biçiminde yazılan manzum eserlere birkaç örnek vermek istersek Firdevsi’nin epik Şehname’si, Mevlana’nın Mesnevi’si ve yine o güne kadar benzeri görülmemiş ve çağdaş İran edebiyat anlatısına ışık tutacak özellikler taşıyan ve değerinin yeterince anlaşılmadığını düşündüğüm Nizami Gencevi’nin Yedi Heykel manzumesi ve Nişarburlu Ferididdin Attar’ın Kuşların Dili (Mantıku’t-Tayr) eserlerini saymak mümkündür. Şirazlı Sadi’nin Gülistan eseri yer yer kafiyeli düzyazı ve yer yer manzum, Bustan ise tamamen mesnevi şeklinde bir anlatıdır.

Düzyazı anlatılar arasında siyasi tarih, kronik ve anı özelliklerini bir arada barındıran Ebulfezl Beyhaki’nin Târîh-i Beyhaki (5. yüzyıl) adlı eserinin yanı sıra anlatı türü söylencesel anlatıya dayalı kıssalar bütünü olarak kabul edilen Emir Unsurülmeali Keykavus’un nasihatname ve siyasetname içerikli Kabusname adlı eserinden söz etmek mümkündür. İran’ın Taberistan bölgesinde bulunan Amol kentinde doğan İbn Cerir et-Taberî’nin kaleme aldığı ünlü Tarih-i Taberi adlı eseri ise Ebu Ali Muhammed Belâmî tarafından 9. yüzyılın sonlarına doğru Arapçadan Farsçaya çevirisi ve yeniden kurgulanmış hâli diye kabul edilir. Merzuban Bavendi tarafından 10. yüzyılın sonlarına doğru aslı İran’ın Mazi (Taberi) dilinde yazılan ve sonra Deri Farsçasına çevrilen Merzübanname[1], ahlak dersleri ve siyasi öğütler içeren ve fabl tarzında kaleme alınan bir yapıttır. Tüm bunlar İran düzyazı anlatı okyanusundan birkaç damla olarak kabul edilebilir.

  • Modern İran edebiyatında roman türü anlatının başlangıcı 19. yüzyıl sonlarına rastlar. Çoğu Batı romancılığına öykünerek kaleme alınsa da İran’ın kendi toplumsal yapısı ve bu yapılara uygun kurgular giderek daha çok yer bulmaya başlamıştır. Bu gelişim neredeyse 60 senelik bir süreci kapsar. Modern anlamdaki ilk kısa öykü Mohammad Ali Cemalzadeh’nin 1921 yılında Berlin’de yayımladığı Bir Varmış Bir Yokmuş adlı eseri olarak bilinir. Özellikle 1930 ve sonrasında gazetelerde, haftalık dergilerde tefrika şeklinde yayımlanan kısa ve uzun öyküler o günün İran toplumunda özgün bir yer bulabilmiştir. Çok sade ve duru bir Farsça ile kaleme alınan ve sıradan olayları konu eden bu popüler anlatıların babası Hüseyinguli Mustean’dır. İran polisiye öykü ve romanı başlatan Amir Aşiri altmışlı yıllarda yaygın bir üne kavuşmuştur. Bu popüler/arabesk/romantik (pembe/beyaz) öyküler alanında Eronagi Kermani, Cevad Fadıl, Mohammed Hecazi, Sadraddin Elahi, Racapali Etamai (R. Etemad) kendilerinden söz ettirmişlerdir.
  • Hasan Mirabidini, İran modern roman yazarlığını toplumda baş gösteren önemli sosyal-siyasal olaylara paralel olarak ortaya çıktığını ileri sürer. Ona göre İran’ın ilk çağdaş romanı, Mirza Feteheli Ahundzade’nin İran Türkçesinde 1874 yılında yazdığı Kandırılmış Yıldızlar- Şah Serrac Yusuf’un Hikâyesi adlı kısa tarihi eseridir. Bu kısa roman Safeviler Dönemi’ne ait bir anlatıdır. Yazar, daha sonra Kaçar Şahı Fethali Şah’ın oğlu Celalettin Mirza’ya bir mektup ileterek bu romanın konuşma dilinde Farsçaya çevrilmesini ister ve roman Mirza Cafer Karacadaği tarafından çevrilir.

Yirminci yüzyıl İran’da toplumsal çalkantılarla başlamıştır ve on yıllar boyunca, dünyadaki önemli sosyal olaylar ve toplumsal değişimlerin de etkisi ile devam etmiştir. 1905-1911 İran Meşrutiyet Devrimi, ardından patlak veren Birinci Paylaşım Savaşı, 1917 Rusya’da Ekim Devrimi sonrası dünyada ilk sosyalist devletin kuruluşu, otuzlu yıllarda Avrupa’da faşizmin ve Nazizm’in yükselişi ve devamında İkinci Paylaşım Savaşı, ardından yirmi yıl süren Büyük Yürüyüş sonrasında Ekim 1949 tarihinde Çin Halk Cumhuriyeti’nin doğuşu, 1953 Ağustos’unda CİA darbesiyle İran Başbakanı Musaddık’ın devrilmesi ve Şah diktatörlüğünün ikinci döneminin başlaması, Ocak 1959 yılında Küba Devrimi zaferi, 1963 yılında Şah’ın ilan ettiği Ak Devrim, Mayıs 1966’da Çin Kültür Devrimi, Mayıs 1968’de patlak veren ve hızla bütün Avrupa’yı saran Paris kitlesel ayaklanmaları, 1973’te Amerika’nın General Pinochet eliyle gerçekleştirdiği darbe sonucunda Şili’de Allende’nin devrilmesi, Nisan 1975’te yirmi yıl süren mücadele sonrasında Vietnam halkının ve aynı zamanda Kamboçya zaferi, Latin Amerika’da Diktatörlüklere Karşı Sivil ve Gerilla Direnişleri (1970-1980’ler), ardından İran ve komşularından özellikle Türkiye’de hızla biçimlenen silahlı kırsal ve kentsel gerilla hareketleri ve Şah rejiminin bu hareketlere karşı korkunç bir baskı uygulaması, sansür, hapis, işkence ve idamların yoğun bir şekilde devam etmesi, 11 Eylül 1979 yılında Nikaragua’da Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin ABD destekli acımasız Somoza diktatörlüğünü devirmesi, 1979 yılında İran halkının ayaklanmasıyla gerçekleşen ve Şah’ın devrilmesine yol açan görkemli Şubat Devrimi ve emperyalistlerin girişimiyle yenilgiye uğratılıp molla rejimin egemen kılınması ve ardından emperyalistlerin güç birliği ile Saddam Hüseyin rejiminin İran’a saldırması ve sekiz yıl süren yıkım savaşı ve bu dönemde eşi benzeri görülmemiş hapis ve idamların devamı, halkı ve onun aydınlarını sindirilmesi harekâtının hiç kuşku yok ki İran modern roman anlatısında derin etkileri olmuştur.

  • Modern roman anlatısının en önemli bileşenlerini belki birkaç başlıkta özetlemek mümkündür:
  • Roman anlatısında zaman: Klasik romanlarda zaman düz çizgisel bir anlatıyı izlerken modern romanlarda zamanı kesintiye uğratma, iç içe geçirme, geciktirme, öne arkaya atma ve benzeri teknikler kullanılır. Romanda zaman birkaç bölümde irdelenir: metnin yazılış süresi, olayların gerçekleştiği süre, karakterlerin zihinsel anlatılarında geçen süre ve okurun bir tüketici olarak değil, metni okuma ve olayların içinde yaşayarak onu yeniden yazma süresi. Bu zamanlardaki farklılık, modern anlatı zamanının farklılığı olarak anlatı zamanının tanımlanması açısından önemli rol oynar. Özellikle serbest bilinç akışı tekniğinde anlatının kesintilere uğratılması, dil bilgisi kurallarını yıkılarak (noktalama işaretlerinin reddi) ve tamamen serbest çağrışımlarla bir bütün oluşturulması, zamanın doğrusallıktan çıkması, mantık bağlarının kopması ve okuyucuya aracısız ulaşımı gerçekleşir.
  • Roman anlatısında dil: Klasik anlatıdaki şaşalı, şatafatlı, dilbilgisel kuralları sıkı sıkıya bağlılık ve benzeri özellikler gösteren roman dilinin aksine modern anlatıda dil sadeleşmekte ve anlatı sokak dilinde, halkın dilinde, karakterin yaşamına ve kişiliğine uygun dilde işlev gösterir. Bir katil, katil gibi konuşur, bir esnaf esnaf gibi ve bir çocuk çocuk gibi!
  • Roman anlatısında birey: Modern anlatıda karakterlerin iç dünyaları kendine yer bulmakta. Polifonik (çoksesli) modern anlatıda karakterlerin her birinin, başkasının gölgesinde olmadan (romanda toplumsal özgürlük) kendi sesini duyurması ve benzeri ögeler önem kazanmakta. Romanın karnavalesktik ortamında dahi birey kendi bireyselliğini korur.
  • Romanda olaylar: Modern anlatıda olayların gerçekliliği, gerçek dışlılığı, tekrarı, beklenir olması ya da olmaması, atlanması vb. o anlatıya özgünlük kazandırır.
  • Romanda kadınlar: Klasik roman anlatısında eril dil kullanılırken ve olaylar santripedal (merkezçek) özelliği ile belli bir odağa yönelikken modern anlatıda “kadın”; sadece bir karakter unsuru olmanın ötesinde, anlatım tekniklerini, dil yapısını, tematik derinliği ve romanın yapısal dönüşümünü belirleyen en dinamik güçlerden biri olarak rol oynar ve dişil dil kullanımına yol açarak santrifugal (merkezkaç) özelliğiyle, yan karakterlerin de öne çıkışına yol açarak daha demokratik bir anlatı ortamının yaratılmasına katılır.
  • Tüm bu bileşenler farklı anlatı ekollerinde farklı biçimlerde kendini gösterir.
  • Vladimir Propp, Claude Lévi-Strauss, Roland Barthes’ın temsilciliğini yaptığı yapısalcı anlatıda olayların akışından ziyade, bölümlerin ve kurgunun bir mimari gibi tasarlanması ön plandadır; dilin öne çıkması, anlamın içeride gizlenmesi önem kazanması ve yalnızca metnin kendi içindeki parçaların birbirleriyle olan ilişkisinde arayan bir anlatı tekniği ve örüntüsü söz konusu olmaktadır. Örnek olarak: Gülün Adı (Umberto Eco), Anayurt Oteli (Yusuf Atılgan), Seluç’un Yeri Görünüyor (Mahmud Devletabadi), İdrisilerin Evi (Gazale Alizade)
  • Viktor Şklovski, Roman Jakobson gibi yazınsal kuramcıların geliştirdikleri formalist anlatıda, içeriğin (öykünün) ne olduğundan çok, o hikâyenin nasıl anlatıldığına odaklanılır. Metnin biçimi ön plandadır. Bu tür modern anlatıya örnek olarak Ulysses (James Joyce), Mrs. Dalloway (Virginia Woolf) Kayıp Zamanın İzinde (Marcel Proust), Solgun Ateş (Vladimir Nabokov), Gece (Bilge Karasu), Tutunamayanlar (Oğuz Atay), Gizli Rol (Muhammed Muhammedali)[2] saymak mümkündür.
  • Post-yapısalcı akımda, Jacques Derrida yapısöküm kavramını geliştirirken Michel Foucault söylem (discourse) kavramını, Roland Barthes: Yazarın Ölümü düşüncesini ve Julia Kristeva ise Metinlerarasılık (intertexuality) prensibini ortaya atarak roman anlatısına farklı perspektifler kazandırmışlardır. Post-yapısalcı romana örnek olarak New York Üçlemesi (Paul Auster), Tehlikeli Oyunlar (Oğuz Atay), Ayaz Bey’in Cehennemlik Günleri (Rıza Berheni), Ölüler Senfonisi (Abbas Marufi)[3] verilebilir.
  • Modern İran romanında, yukarıda kısaca başlıklar hâlinde verilen tarihsel ve toplumsal olaylar ve koşullar içinde ve sonrasında karakterlerinin iç dünyalarını ele alan yazarların eserleri çıkmaya başlamıştır. Birinci Paylaşım Savaşı sonrasında bütün dünyada olduğu gibi İran’da da vatanseverlik ve kahramanlık temalarında kimi romanlar kaleme alınmıştır. Örnek olarak Mürteza Muşfik Kazemi’nin 1925 yılında yayımlanan Korkunç Tahran adlı romanından söz etmek mümkündür. Sadık Hidayet’in Hindistan’da sayılı nüshada el yazısı ile yazıp 1936 yılında İran’a gönderdiği Kör Baykuş, İran romancılığında yeni çığır açmıştır. Kör Baykuş, serbest bilinç akışı anlatısıyla İran edebiyatında büyülü gerçekliğin ilk nüvelerini taşıyan gerçeküstü tarzı bir novelladır. Zaman ve mekân iç içe geçmiş, çoğu kez belirsiz ve silikleşmiştir. Dil görünüşte sadedir ancak okur çok yoğun bir göstergesel anlatı (semiyotik) ile karşı karşıya kalarak gizli anlamları kendisi çözümleyerek romanın yapısına katılır. Kör Baykuş İran roman yazarlığına derin etki bırakmıştır. Hiç kuşku yok ki bu anlatıda, yazarın kısa öykülerinde olduğu gibi kadınlar var olsa da hepsi dilsiz bırakılmıştır.[4]
  • Bu dönemde Sosyalist Sovyet’in siyasi-toplumsal ve yazınsal etkisi İran roman yazarlığında ve genel olarak modern anlatıda öne çıkmıştır. Sosyalist realism akımının en önemli temsilcilerinden Mahmud İtimadzade (M. A. Behazin), güçlü eleştiri kalemiyle Celal AlAhmed gibi yazarların yanı sıra Bozorg Alevi’nin, sosyalist gerçeklik, psikolojik derinlik ve sade bir dille kaleme aldığı ve 1952 yılında yayımlanan Gözleri adlı romanı ile büyük ses getirmiştir. Bu eserle ilk kez İran kadını romanlarda dil açmıştır. Adları geçen diğer yazarlar gibi sosyalist düşünce sahibi Sadık Çubek’in Tengsir adlı eserinden üç sene sonra yayımladığı başyapıtı sayılan Sabır Taşı[5] (1966) yazarlara yeni görüş alanları ve anlatı olanakları sağlamıştır. Yoksul halkın farklı bireylerinin monologları, tam bir karnavalesktik eser olmasa da usta işi bir örüntüyle birbirine bağlanmıştır. Behram Sadiki’nin satirik eserlerinin yanında İran romancılığında Mohammed Ali Afgani’nin sosyal gerçekçi (toplumsal gerçekçi) ve karakter odaklı özellikle de kadın haklarına dayalı ve psikolojik gerçeklik türü bir anlatıyla okurla buluşan Ahu Hanım’ın Kocası çok önemli trajik roman olarak İran modern edebiyat tarihinde yerini almıştır. İlk modernist kadın romancı unvanına sahip Simin Daneşver, anlatılarında simgesel gerçekçilik ve yer yer feminist duyarlılık sergileyen ve arka planı tarihi ve siyasi gerçekliğe dayalı anlatılarıyla öncü bir yazardır. Simin’in en önemli eseri belki de kocası Celal AlAhmet’e ithaf ettiği Soveşun adlı romanıdır (1969). Simin’in dili eşi Celal AlAhmed’in aksine daha temkinli, “temiz” ve oturaklıdır. Bu bakımdan modernist dile oldukça mesafeli durmakla birlikte roman örüntüsü çağdaş yapıya sahiptir. Behram Sadiki Melekut (1970) adlı eseri yapısalcı dil kullanımı ve gerçek üstü olay örüntüsüyle İran romancılığında önemli yer alır. Rıza Beraheni kendine özgü bir dille, serbest bilinç akışı tekniği, post-modern teknik ve polifonik bir anlatı tarzıyla İran edebiyatına çok önemli eserler kazandırmıştır. En önemli eseri Ayaz Bey’in Cehennemlik Günleri adlı eseri birçok Batı diline çevrilmiştir. Bu eser İran’da yayımlanır yayımlanmaz Şah rejimi tarafından toplatılmış ve tüm nüshaları imha edilmiştir. Sayfalarca noktalama işareti olmayan bu romanın girişi şöyledir: Testereyi yukarı kaldır!” dedi. Ve ben ötekinin kuru, sıska, toza toprağa ve kana bulaşmış bacaklarını görüyorken ve seyrediyorken ve korkuyorken ve salyam ağzımda kurumuşken ve soluğum çıkmazken keskin ve iri ve kaba ve acımasız dişleri olan büyük ve beyaz ve parlak ve vahşi testereyi bir elimde tuttum ve diğer elimle merdivenin basamaklarına birer birer tutundum ve seyrederek ve şaşırarak ağır soluğu olan ve…” Beraheni’nin Azadeh Hanım ve Yazarı, Yurdumun Sırları adlı eserleri kendinden çokça söz ettirmiştir.
  • Şubat Devrimi’nden sonra yaşanan kısa süreli demokratik ortam sonrasında egemen olan ağır bir baskı ve sansür havası dolayısıyla yazarlar daha çok göstergesel anlatıya yönelmiştir. Devrimin etkisiyle roman yazarlığında ve özellikle kadın romancılar arasında çok geniş ve yoğun bir artış yaşanmıştır. Onlarca önemli eser yayımlanmıştır. Devrim sonrası İran roman yazarlarının sayısının çokluğu nedeniyle onları teker teker değil ele almak, adlarını bile vermek olası değil. Bu nedenle sadece temsil gücü en olan birkaçına işaret etmekle yetinmek gerekecek.
  • Nadir İbrahimi’nin kendine özgü sade bir anlatı diliyle kaleme aldığı Bir Kez Daha Sevdiğim O Şehir (1966)[6] adlı kısa romanından sonra Dumansız Ateş (1980) adlı uzun romanı yedi ciltte yayımlanmıştır. Bu eserde yine sade bir dille arka planında doğa ve toplumsal mücadeleleri gerçekçi bir dille öyküsünü anlatmıştır. Bu eser yazarın yaklaşık otuz yılını almıştır.
  • Gulam Hüseyin Saedi, büyülü realizm türünde Gabriel Marquez’den yaklaşık dört beş sene önce eserini yayımlayan bir oyun ve roman yazarıdır. (Beyel’in Yas Tutanları, 1964; Yüzyıllık Yalnızlık, 1967) İran romanında büyülü realizmin ilk örneği olarak bilinir.[7]
  • Cafer Müderris Sadıki’inin Gavhuni (1983) adlı eseri modernitenin sağladığı olanaklarla toplumsal yanı ağır basan ve geleneği eleştiren, hayal ile gerçek, rüya ile uyanıklık arasında salınan bir anlatı ile gerçeküstü bir üslupla kaleme alınmıştır.
  • Şehrnuş Parsipur birkaç önemli eserinin arasında adından daha çok söz ettiren tarihi gerçeklik üzerinde kurulan Tuba ve Gecenin Anlamı (1989) adlı romanı olmuştur. Dili sade, zaman ve mekân kırıklıkları sık olmasa da okuru yer yer savuran bir eserdir. Büyülü gerçekçilik tarzı anlatıyla gerçekçi tarihsel olaylar ile mistik, doğaüstü ve felsefi ögeler iç içe geçer. Tuba’nın içsel dünyasındaki dinginlik arayışı (birey ve toplum çatışması) dış dünyada sürekli değişen ve acımasızca akan siyasi gerçeklikle sert bir şekilde bölünür.
  • Gazale Alizade’nin İdrisilerin Evi (1991), yazarın ölümünden sonra ödül alan önemli bir eserdir. Geçmiş ile günümüzü, ileri ile geriyi, gelenekle devrimi karşı karşıya getiren ve eşraf bir ailenin tepesinde yer alan Edrisi Hanım’ın Aşkabad adlı bir kentte bulunan köşkünün kızıl ordular tarafından işgal edilişini konu almıştır. Okurun zihnini sürekli bir çatışmanın ateşinde diri tutan ve yazarın tek önemli eseridir. Yazar 47 yaşındayken ve kanser hastalığı ile savaşırken İran’ın kuzeyinde bir ormanda kendi asarak 12 Mayıs 1996 yılında hayatına son vermiştir.
  • Mahmud Devletabadi, hiç kuşkusuz İran’ın en önemli roman yazarları arasındadır. Onun on ciltlik Keleyder adlı eseri yazarının İran edebiyatındaki yerini pekiştirmiştir. Yaşar Kemal romanlarını anımsatan ayrıntılı anlatımıyla olaylar örüntüsünün dili, Horasan’ın tantanalı Farsçasına uygun olarak eski klasik eserleri çağrıştırır. Devletabadi’nin modern anlamda belki de en önemli eseri Seluç’un Yeri Görünüyor (1979) romanıdır.
  • Huşeng Golşiri’nin Şazde İhticap (1969) adlı eserinin yanında, iç içe geçmiş iki anlatıdan oluşan ve İran toplumunu ve yazarlığını eleştirel bir dille ve gerçekçi bir anlatı ile kaleme aldığı Kapılı Ayna adlı eserini 1992 yılında yayımlamıştır.[8]
  • Feriba Vefi günümüz İran romanında önemli yer edinmiştir. Feriba’nın dili sade, samimi, kadın iç dünyasına kolaylıkla giren ve onların yaşamlarını gerçekçi bir dille anlatan önemli yazarlardan biridir. Benim Kuşum (2002), Terlan (2004), Tibet Rüyası (2005) ve diğer eserleri eleştirmenlerin ilgisini çekmiştir.
  • Son yıllarda ortaya çıkan ve çok önemli eserler veren çoğu kadın yazarların tümünün ele alınması olası değil, ancak denebilir ki postyapısalcı, büyülü gerçekçi, karnavelestik, polifonik eserlerin çokluğu dikkat çekmektedir.

[1] Merzübanname 14. yüzyılda Şeyhoğlu Sadreddin Mustafa tarafından Düstur-ı Şahi adıyla Türkçeye çevrilmiştir.

[2] Bu roman Haşim Hüsrevşahi tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Kapı Yayınları, 2006

[3] Bu roman Haşim Hüsrevşahi tarafından Türkçeye çevrilmiş, yayınevine gönderilmiştir.

[4] Bakınız: Yazarın Gölgesi: Sadık Hidayet; Ölüm, Kadın ve Kör Baykuş’un Yeniden Yazılışı. Rıza Beraheni, Haşim Hüsrevşahi, Saba Kırer, Kavis yayınları, 2011

[5] Bu roman Haşim Hüsrevşahi tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Kavis Yayınları, 2011

[6] Bu eser Helya adıyla Haşim Hüsrevşahi’nin çevirisiyle 2006 yılında Türkiye’de Kapı Yayınları tarafından yayınlamıştır.

[7] Beyel’in Yas tutanları, GH Sadedi, çeviren Haşim Hüsrevşahi, Totem Yayınları, 2017

[8] Bu yazarın Karanlık El, Aydınlık El adlı toplu öykü eseri Haşim Hüsrevşahi’nin çevirisiyle Vatan Kitap tarafından 2006 yılında yayımlanmıştır.

Şayet edebiyatçıysan… Korkma!

Bayanlar ve baylar,

Bu ödülün bana bir insan olarak değil, yapıtlarıma –insan ruhunun acısı ve teri içinde, şan şöhret ve hele ki kazanç için değil, insan ruhunun özünden daha önce var olmayan bir şey yaratmak için harcanan bir ömürlük emeğe– verildiğini hissediyorum. Bu yüzden bu ödül bana sadece emanettir. Parasal kısmını, kaynağının amacına ve önemine layık bir yere adamak zor olmayacaktır. Ancak bu anı, zaten aynı acı ve çabaya gönül vermiş olan ve aralarından birinin günün birinde benim durduğum bu yerde duracağı genç erkek ve kadınlar tarafından sesimin duyulabileceği bir zirve olarak kullanarak, kazanılan bu takdir için de aynısını yapmak isterim.

Bugünkü trajedimiz, artık dayanabileceğimiz kadar uzun süredir devam eden genel ve evrensel bir fiziksel korkudur. Artık ruhun sorunları kalmadı. Sadece şu soru var: Ne zaman havaya uçurulacağım? Bu yüzden, bugün yazan genç erkek veya kadın, insan kalbinin kendisiyle olan çatışmasını unuttu; oysa iyi bir yazıyı var edebilecek tek şey budur, çünkü yazmaya, bu acıya ve tere değecek tek şey odur.

Bunları yeniden öğrenmelidir. Kendine, her şeyin en aşağılığının korkmak olduğunu öğretmeli; ve bunu kendine öğretirken, kalbin o eski sarsılmaz gerçeklerinden ve hakikatlerinden –ki bunlar olmadan her hikaye gelip geçicidir ve yok olmaya mahkumdur– yani aşk, onur, acıma, gurur, şefkat ve fedakarlıktan başka hiçbir şeye yazıhanesinde yer bırakmayarak korkuyu sonsuza dek unutmalıdır. Bunu yapana kadar, bir lanet altında çalışır. Aşktan değil şehvetten, kimsenin değerli bir şey kaybetmediği yenilgilerden, umutsuz ve en kötüsü de acıma ya da şefkatten yoksun zaferlerden yazar. Onun kederleri hiçbir evrensel kemik üzerinde yas tutmaz, arkasında hiçbir iz bırakmaz. Kalpten değil, salgı bezlerinden yazar.

Bu şeyleri yeniden öğrenene kadar, sanki insanların arasında durmuş insanlığın sonunu izliyormuş gibi yazacaktır. Ben insanın sonunu kabul etmeyi reddediyorum. İnsanın sadece katlandığı (dayandığı) için ölümsüz olduğunu söylemek yeterince kolaydır: Kıyametin son çanı, o son kızıl ve ölen akşamda gelgitsiz asılı duran o son değersiz kayadan yankılanıp sustuğunda bile, orada hala bir ses daha olacaktır: Onun o cılız, tükenmez, hala konuşan sesi.

Bunu kabul etmeyi reddediyorum. İnsanın sadece dayanmakla kalmayacağına, galip geleceğine inanıyorum. O, yaratıklar arasında sadece tükenmez bir sese sahip olduğu için değil; şefkat, fedakarlık ve dayanma gücüne sahip bir ruha sahip olduğu için ölümsüzdür. Şairin, yazarın görevi bu şeyler hakkında yazmaktır. İnsanın kalbini yücelterek, ona geçmişinin görkemi olan cesareti, onuru, umudu, gururu, şefkati, acımayı ve fedakarlığı hatırlatarak dayanmasına yardımcı olmak onun ayrıcalığıdır. Şairin sesi sadece insanın durumun betimleyici anlatıcısı olmak zorunda değildir; onun dayanmasına ve galip gelmesine yardımcı olan dayanaklardan, sütunlardan biri olabilir.

O my steed!

I’m packing my bags, catching that midnight train, my steed
Yeah, I’m leaving this town, my noble steed…
Children should be jumping, dancing in this open field
But there’s nothing left but corpses under this iron shield
My eyes are so heavy, so tired of the vultures’ greed


I’m cutting out tonight… come hit the road with me, my steed
Listen to my whisper, I’m speaking the language we need
My sweet baby’s singing somewhere, but I lost her tune
They say a green valley’s waiting right past that lonely moon
But I’m staring at the dark, don’t know what’s across that bridge


Your eyes are so beautiful, my faithful steed
Got that smoky sorrow, that opium-heavy gaze
Your silent words bleed through this window-pane haze
And the rain… oh, the rain just won’t stop crying on the street


I hold the mirror sideways, catching your lonely face
The wind blows through your mane, losing its steady pace
I rest my heavy head right down upon your neck
We talk in a silent language, standing on a burning deck


Some fool calls it crazy, some jive-talker laughs at the view…
Oh, my silent warhorse, they stole the words from you
I was standing unarmed, no weapon in my hand
But they dragged me down, yeah they dragged me…
Straight into this killer’s band.

I’m a river and I flow away

Şarkıya burada ulaşabilirsiniz:

*

The Agni Verses: Two Ambiguous Words in Mid-Flight

By: Hashem Khosroshahi (Haşim Hüsrevşahi)

  • What a blessed abomination it was! She, who is the daughter of the moon goddess! The wind had brought the whisper of yellow wheat to your hair! Your hands, newly returned from hell, had finally touched the soil; they were to bring fertility to the earth, to my face, and to this city, which had memorized the resonance of your footsteps patiently telling that ancient tale… Ah, my eternal holy whore, with whom I made love hundreds of times, for whose icon I lit candles, by the poison of whose tongue I went mad, and upon whose altar I was sacrificed every sunset when the fear of death plundered your breast! The moisture of your lips seeps into my lifespan… Your sweat, the water of life flowing from between your thighs, washes away my sins. The scent of wild thyme on your skin, like barbarian hordes, tramples my soul beneath its hooves. Now the moon, your mother, sits by the window, gazing at us and at this orphaned city! That moon-woman, whom you named Simla in your own lore, now wanders these streets. Now she sits within the shadows of this bright night, listening to the voices of the fishermen who sailed out to sea and the musicians. And those young girls, those boys dancing in colorful skirts under the moon’s tambourine, they are singing your songs… One side of you is Sadri Alışık, the other is Borges! Ah, my Al Yazmalim, until eternity!
  • As I wander inside you, your hand leaves its tenderness upon my hair. I, who believed in you, will now sacrifice to you my poem, whose soul I distilled in blind wells. My first voice, my first poem… Listen now! At the end of this voice, you may drink my blood. For I have bled my blood into this poem of mine. Before the blind gaze and decayed flesh of Simla, I slit the throat of my first poem, my firstborn child. Now rub your wings against my blood and hear it for the very first time! When I was still a child, two cruel hands ripped the wings right from my shoulders.
  • The soil of your shoulders is bitter. A mere touch of the tongue would burn. Inanna had told you that you could fly. Your wings will bloom with every single tear. Black tears and blue… She would journey into the underworlds by night. That is why the rivers of pain flow within your palms. Rub your newly blooming wings against my eyes. Rest your head upon my chest when night falls. On that first night, looking at your stars, I suck your fingers… You laugh… “I did not take you as a slave, my love!” We were born on a Sunday morning in Ankara. We got up and walked down together to buy bread.

O ağlamalarım!

Karşılaştığım kimi nedenlerden dolayı bu eski yazımı yeniden yayınlıyorum. İranTürkçesinde daha önce burada yayınlamıştım.

Haşim Hüsrevşahi

Çünkü sen biliyorsun “başkalarının” özgürlüğü için ayaklanmayanlar her daim tutsak kalacaklar…

Zerrin!

ben senin dilinin yılanını özledim
zehirlerini akıt masalımıza
gülen dişlerinin ortasından
otur da yaz sonra unutma
dolunaysız penceremiz var
aynayı al da gel!

tek başına bir akıncı ordususun
meydanlarımda çift başlı ejderha agni
atlıların naralarla çarpar göğsümde
gece ve gündüz

İngilizce şiirime yapılan bu besteyi beğendim!

there are verses of whispering nights read in the morning
your eyelashes evoke of rain with no umbrella
dark clouds under your gaze
while sheltering under your earlobes.

or let’s say it in this way
sidle to my rocky harbours
let’s move our tavern to your southern beach
your northern lips had always bloody words
set sail on the open seas unfurl

it’s hard to differ the shining sun from generous cursing out at that very moment
as if plucking an apple from its branch
come on now,
almost a bitter jouissance the wind!

sensiz geçen yıl olmaz olsun!

Gül ki güller açsın al yanağında
Yanım sola dönük, yar yatam sağında (Arzumanım kaldı kız gözünün ağında)
Firdevs’i âlâ’da, İrem bağında
Sana benzemiyen gül olmaz olsun

Yılda iki bayram gözüme görün (Senede bir bayram gözüme görün)
Hasretine dayanamam ölürüm
Bedir saçı belik belik örgülüm
Varsın sensiz geçen yıl olmaz olsun

Dağladın sinemi göz göre göre
Bir günün içinde yar öldüm bin kere
Çunacağım yoktu çundurdun ele
Elde senin gibi de yar olmaz olsun

Ettin Kul Duran’ı derde müptelâ
Açtın şu sinemde sağılmaz yara
Yetmiye muradın göğsünde kala
Her dem iki yakan bir olmaz olsun

kabus dolu bir gölet

Yazan: Bijen Necdi

Farsçadan Ç: Haşim Hüsrevşahi

Yirmi yıl sonra, Mürteza doğduğu şehre ilk adımını attığında bir kuğuyu öldürme suçundan (onu görmüşlerdi, bir kuğuyu bacaklarından tutmuştu, kuğunun uzun boynu sarkıyordu, kuğunun gagası karın beyazlığı üzerine çizik atıyordu) tutuklandı.

Karakola kadar donan yol boyunca (bazen de buz kırılıyor ve polislerin botları suyla doluyordu) polislerin hiçbiri (topu topu iki kişiydiler) Mürteza’ya kelepçe takmadılar.

Karakolun avlusu hapishane kokmadığı halde hapishane avlularını anımsatıyordu. Kırmızı diş etleri ve dişsiz ağzıyla yaşlı bir kadın bağırıyordu: “Neredesin? Meş İsmal?”

Mürteza doyuncaya kadar yaşlı kadını izlemek için durdu. Polislerden biri: “Yürü! O delidir!” dedi.

Diğer polis, “Senin Meş İsmal yaşıyor mu?” dedi.

Yaşlı kadın: “Meş İsmal yaşıyor olsaydı! Eğer Meş İsmal…” dedi.