Karşılaştığım kimi nedenlerden dolayı bu eski yazımı yeniden yayınlıyorum. İranTürkçesinde daha önce burada yayınlamıştım.
O Ağlamalarım
Haşim Hüsrevşahi
Çünkü sen biliyorsun “başkalarının” özgürlüğü için ayaklanmayanlar her daim tutsak kalacaklar…
Kim ki Seyit Hamze Kabristanı’na gitmemiş, ki yaz olsun, öğlen saati olsun, rüzgar da hafiften essin, o rüzgar ki sadece mezarların tozuna toprağına gücü yeter, yetsin ve kaldırsın mezarların tozunu toprağını ve akkavakların -ki birileri onlara Tebrizli der- dalına yaprağına kondursun ve o dallar ağır ağır kımıldasın ve toprağın altındaki Tebrizliler şarkılar söylesin ve o birisi ki bu şarkıyı duymamış ve çevresine örülmüş olan görünmeyen o büyülü ağı görmemiş, gurbetin ne olduğunu anlamaz!
Gurbet sadece uzaklık değil! Uzaklıktır. Sokaklardan, heyatın ve avlunun günbatımına yakın kokusundan, seni, çok uzaklarda kalmış olan seni kendi oyunlarının içine sürükleyen çocukların çığırtılı cıvıltısından, yakın uzak zamanlardaki varlardan nişan ve nişane olan şimdiki yoklardan uzaklıktır… Kaldı ki bu da değil! Gurbet uzaklara gitmek, uzak düşmek, uzak kalmak, uzaklara atılmak da değil sadece. Gurbet fırlatılmışlıktır da! Çizgilerden, anlamlardan, kelimelerden ve kelamdan fırlatılmışlık, zamandan…
Madem şimdi gurbet uzaklığı yutmuş ve karnında barındırıyor onu, ya da o ki, ya da onlar ki erkektiler ya da kadındılar, onu yatırmışlar zamanın teneşirine ve dölyatağına tecavüz etmişler ve uzaklığın dölünü atmışlar içine ve uzaklık sözcüğü doğmuş; bu doğumla baiit[1] yeni bir boyut kazanmıştır! Şimdi o ki Seyit Hamze Kabristanı’na gitmiş ve o tozun toprağın kokusunu kazımış kendi tarihsel zihnine anlar ki tab’id[2] bu türden bir kavramdır; kendi özel, bireysel ve tekil tarihinden sürgün! Kendi dilinden, bireyinle ilişkini sağlayan ve sağlayamadığın ve sağlatmadıkları dilinden sürgün! Bir zamanlar sahip olduğun ve artık onu senin ağzından ve sözcüklerinden çaldıkları sesten sürgündür ki bir sürü hileci ve iki yüzlü kavat o haramiliğin bekçiliğine kalkmışlardır…