rüzgarlı ağaca asıldığımı düşünürüm…

Akşam olmuştu, dışarıda kar yağıyordu. Sessiz. İki yaşlı çocuk, kanepeye oturmuş konuşmuş, konuşmuş, konuşmuşlar… yılların yapraklarını çevirmişler; defter bitmemiş, masal bitmemiş, ama adam kadının o tatlı masalını dinlerken uykuya dalmış. Kadın bir battaniye getirip sermiş adamın üzerine. Omuzlarında bacaklarına kadar. Ona bakmış, bakmış. Sonra onun yanında kanepede bacaklarını altına toplamış, oturmuş. Sonra sigarasını yakmış, adam uyansın diye beklemiş. Adam rüyasında kadını görmüş, gel otur yanı başıma demiş ve ona bir masal anlatmış. Rüyasındaki kadın dinlemiş, dinlemiş. Sonra uyku, kadını rüyalar diyarına götürmek üzere onun gözlerine girmiş. Adam bir battaniye getirmiş sermiş kadının üzerine. Omuzlarından bacaklarına kadar. Onu seyretmiş durmuş. Alnına, saçlarına bir öpücük kondurmuş. Kanepede kadının yanına oturmuş. Kadının başını usulca dizlerine kendi dizlerine kaydırmış. Bir pipo yakmış, kadın uyansın diye beklemiş. Adamın rüyasında hâlâ kar yağıyormuş. Kadın gittiği düş dünyasında gördüklerini bir masal gibi adama anlatmış. Adam dinlemiş, dinlemiş ve gözlerine ağırlık çökmüş…

“Masal bitti. Far-li-mas kalktı ve Sali’ye doğru gitti. Sali de ona doğru ve ‘Bırak şu dudakların öpeyim, o tatlı sözlerin çıktığı dudakları…’ dedi.  Dudaklarından öperken ‘Bırak bana güç veren şu gövdeye sarılayım,’ dedi. Kucaklaştılar, kolları bacakları sarıldı, uyuyanlar arasında yüreklerini oynatan mutlulukla uyanıktılar. Sali sevinçle ‘Yolu anladın mı?’ diye sordu. ‘Evet,’ dedi öteki… … … kral tapınaktaki ateşi söndürdü ve kentteki babalar kendi ocaklarındaki ateşi söndürdüler. Sali yeni bir ateş yaktı ve kendin bütün bakireleri gelip bu ateşten aldılar. Ve o günden sonra Napata’da insan kurban olmadı.”

Sonra bir masalcı Havailerden, geldi ve şöyle fısıldadı: Dışbudak ağacı Tanrıların her gün yargıda bulunduğu en büyük  ve ulu ağaçtır. Dalları bütün dünyaya yayılır ve göklerin üstüne uzanır. Kökleri yer altına varır. Ve adı Ygg-darasil, ‘Yegg’in atı’ demektir. Öteki adı Odin’dir. Çünkü bu yüce Tanrı bir kez kendini kurban etmek için bu ağaçta dokuz gün asılmıştır.

Rüzgarlı ağaca asıldığımı düşünürüm,
tam dokuz gece orada asıldığımı;
Mızrakla yaralanmıştım ve Odin’e kurban etmiştim . kendim kendimi.
Bu ağaçta olanı kimse bilemez köklerinin nereye uzandığını

Böylece çocuklar, mistagoglar üçlüsü tarafından yönlendirilerek yurtlarının güzel kadınlarına evlenilebilir erkekler olarak tanıtılmış oldular. Daha önce onları uzaklaştırmış olan çıplak sirenler şimdi hoş biçimde işmar ederek “Kutta, kutta, kutta” diye ötüşüyorlardı. Kadınların rolünü şair İbsen’in Peer Gynt’ teki Solveig’le karşılaştırabiliriz. Solveig, uzun erkek çılgınlığından sonra kendisine dönen ruhsal maceracıya beşik şarkısı söylüyordu:

Seni sallayacağım, seni gözleyeceğim;
Uyu ve rüya gör, sevgili çocuğum!

(h.h.)

İlk paragrafın dışındaki metin İlkel Mitoloji, Tanrının Maskeleri adlı eserden alınmıştır. Çeviren: Kudret Emiroğlu, İmge Kitabevi Yayınları.
The Nature of the Womb by Alex Stoddard
Credit goes to: https://tr.pinterest.com/pin/293015519486127824/

 

atlarla dans!

Tımarhane Notları / Atlarla Dans!

Yazan: Ayla Balbao

Farsçaya çeviri: Haşim Hüsrevşahi

رقص با اسبها

 نویسنده: آیلا بالبائو
ترجمه: هاشم خسروشاهی

می دوم… چهار پا دارم دوتاش بی نعل… پاهای بی نعلم خیلی درد می کنند زیرا زیرا سنگها که می خورند آه… نمی دانی… صدای پاهایم پاهایم که می دوند آهنگی دارند گاهی و ریتمی ندارند گاهی … اگر صداها ریتمی نداشته باشند یعنی که اگر همه چیز درهم و برهم هستند یعنی که می دوی انگار و انگار قایقی قیژ قیژ می کند و گاهی صدای موتور اما موتوری که دارد غرق می شود و لحظه ای بعد خواهد ایستاد ولی نمی ایستد ممتد و کاشکی بایستد لعنتی بایستد و اگر نمی ایستد!
و هنوز می دوی اگر و از نعلها دو نعل نداری ولی از طرفی دو نعل داری اگر و اگر دور و برت پُر است از انسانهایی که هیچ نعل ندارند… و اگر می دوی… با انساههایی که نعل ندارند رفتاری داری که انگار تو هم نداری ولی گاهی می روی به یک توالت عمومی و از نعلهایت معذرت می خواهی و می گویی که نمی خواستم اینطور بشود زیرا واقعا نمی خواهی اینطور بشود اگر… اگر می دوی… و نمی دانی درون بدنت کدام عضوت باقی مانده است و در اصل نمی دانی که این را نمی دانی ولی بعدا یکی می آید به یاد تو می آورد که تو قلبی داری و در لحظه ای که به یاد ت می آید که قلبی داری قلبت شروع می کند به طپیدن و تو می ترسی که آن چنان می طپد… اگر می ترسی… از چیزهای دیگر بیشتر ترسیده ای اگر و دلت می خواهد تنها از این بترسی یعنی که متوجهی که شانس نترسیدن نداری ولی التماس می کنی که دیگر نام واهمه هایت عوض شوند و نمی دانی که به چه کسی التماس می کنی و به این پشیزی نمی دهی و چونکه دیده ای هیچ التماسی بدردی نخورده است و بخود گفته ای که ایکاش ندیده بودم و اگر دیگر از چشمهایت چشم پوشیده ای…
عنودانه می دوی اگر… اگر تلاش می کنی به سرعتی بدوی که هیج صدائی نتواند به تو برسد ولی صداها نیز می دوند اگر و اگر صداها خیلی سریعترند و تو می دانی که نور از صداها سریعتر است ولی تو نور نیستی زیرا گوش داری و گوشهایت در حالی که می دوی نیز می شنوند و ایکاش گوشهایت زیر پاهایت بودند و در دورترین نقطه از عقلت می ماندند ولی نمی مانند!
یعنی صداها اینچنین نزدیکند اگر و اگر تو برای آنکه نشنوی تندتر می دوی و با هر لحظه دویدن هر لحظه به لحظه سنگینتر می شوی و نمی توانی خود را بکِشی ولی نمی ایستی زیرا نمی دانی چه ها خواهد اتفاق افتاد و ندانستن تاریک است اگر… و اگر تاریک است ندانستن و تو کوری و با چشمهای کورت و در تاریکی و در اصل دنبال اسب سیاهی هستی در سیاهی که در آنجا نیست… البته که پیدایش نمی کنی اگر ولی یا اگر پیدایش شود!
یعنی اگر می دوی که یا اگر پیدایش شود… و برای آنکه به دویدن ادامه دهی خود را به زیر تازیانه می گیری اگر و تازیانه هایت همه دروغی است و اگر به دروغ بیشتری نیاز داری و در اصل هیچ دروغی تو را مجاب نمی کند و برای یافتن دروغی که تو را مجاب کند حاضری جانت را بدهی و یعنی که تو هم جانی داری و نمی توانی به هیچ عنوانی ثابت کنی که تو هم جانی داری و دیگر تلاش نمی کنی که ثابت کنی اگر و اگر فهمیده ای که فایده ای ندارد…
ولی اگر می دانی و می دوی… درونت رمه ی اسبهاست اگر… یالهاشان به گردنت می پیچد و اگر یالها تنگ می پیچند به جایی که می پیچند و از زیر پاهایت گرد و غبار بلند می شود اگر و چشمهات جایی را نمی بینند و دهانت کف می کند و انگار که نفست دارد می بُرد اگر… و اگر انگار نفست دارد می بُرد و پاهایت می لرزند و شکمت چاک می خورد و خونت اگر به رگهایت نمی گنجد و دستی نداری اگر زیرا چهار پا داری و رگهای ورم کرده ات که انگارهر لحظه می خواهند بشکافند در گردنت هستند که یالها سخت پیچیده اند و دندانهایت نزدیکی گردنت هستند اگر و اگر باید که بدوی و تو دیگر نخوانی توانست که بدوی اگر آن خون از بدن بیرون نریزد

!جای دندان دور گردنم از اینروست دکتر

Atlarla Dans!

Koşuyorum. 4 ayağım var ve ikisi nalsız. Nalsız ayaklarım koşarken çok acıyor çünkü çünkü taşlar battıkça ah.. Bilemezsin. Ayak seslerimin, koşarkenki ayak seslerimin bir ritmi var ve bazen bir ritmi yok. Eğer seslerin bir ritmi yoksa yani her şey birbirine karışıyorsa yani mesela koşuyorsan ama sanki kayık gıcırdıyor gibi oluyorsa ve bazen de motor sesi ama boğulan motor sesi yani birazdan duracak ama bir türlü durmuyor ve keşke dursa Allah kahretsin dursa! Ve eğer durmuyorsa!

Hala koşuyorsan, nallarının ikisi yoksa ama beri yandan da iki nalın varsa ve etrafın hiç nalı olan insanlarla doluysa… Koşuyorsan… Nalları olmayan insanlara nalların yokmuş gibi davranıyorsan ama bazen umumi bir tuvalete girip nallarından özür diliyorsan ve böyle olsun istemezdim diyorsan çünkü sahiden böyle olsun istemiyorsan… Koşuyorsan… Gövdenin içinde hangi organlarının kaldığını bilmiyorsan ve aslında bunu bilmediğini bile bilmiyorsan ama sonra biri gelip sana bir kalbin olduğunu hatırlatıyorsa ve hatırladığın anda kalbin çarpıyorsa ve o öyle çarpıyor diye sen korkuyorsan… Korkmuyorsan! Başka şeylerden çok fazla korkmuşsan ve artık sadece bundan korkmak istiyorsan yani korkmamak gibi bir lüksünün olmadığının farkındaysan ama artık korkularının ismi değişsin diye yalvarıyorsan ve kime yalvardığını bile bilmiyorsan ve bunu umursamıyorsan çünkü hiçbir yalvarışın işe yaramadığını görmüşsen ve görmez olsaydım demişsen ve artık gözlerinden vazgeçmişsen…

İnatla koşuyorsan… Hiçbir sesin sana yetişemeyeceği hızda koşmaya çalışıyorsan ama sesler de koşuyorsa ve sesler çok hızlıysa ve sen ışığın sesten daha hızlı olduğu bilgisine sahipsen ama ışık değilsen! Işık değilsen çünkü kulakların varsa ve kulakların koşarken de duyuyorsa ve kulakların keşke ayaklarının altında olsa ve böylece aklından en uzakta tutulsa! Ama tutulmuyorsa!

Yani sesler bu kadar yakınsa ve sen duymamak için daha da hızlı koşuyorsan ve koştukça ağırlaşıp kendini taşıyamıyorsan ama durmuyorsan çünkü durursan ne olacağını bilmiyorsan ve bilmemek karanlıksa… Ve bilmemek karanlıksa ve etrafın karanlıksa ve sen körsen ve kör gözlerinle ve karanlıkta ve aslında orda olmayan kapkara bir atı arıyorsan… Elbette bulamıyorsan ama ya bulursan!

Yani ya bulursan diye ısrarla koşuyorsan… Koşmaya devam edebilmek için kendi kendini kamçılıyorsan ve kamçıların yalandansa ve artık daha fazla yalana ihtiyacın varsa ve aslında hiçbir yalan seni ikna etmiyorsa! Hiçbir yalan seni ikna etmiyorsa ve seni ikna edecek bir yalan bulmak için canını vermeye hazırsan ve yani sen de bir can taşıyorsan ama bunu bir türlü ispatlayamıyorsan ve zaten artık ispatlamaya da çalışmıyorsan çünkü yorulmuşsan ve faydası olmadığını anlamışsan…

Ama yine de bile bile koşuyorsan… İçinde atlar varsa… Yeleleri boynuna dolanıyorsa ve o yeleler dolandığı yeri alabildiğine sıkıyorsa ve ayaklarının altından tozlar yükseliyorsa ve göz gözü görmüyorsa ve ağzın köpürüyor ve nefesin kesilecek gibi oluyorsa… Ve nefesin kesilecek gibi oluyorsa ve bacakların titriyorsa ve karnın çatlıyorsa ve kanın damarlarına sığmıyorsa ve ellerin yoksa çünkü 4 ayağın varsa ve patlayacak kadar şişen damarların o yelelerin dolandığı boynundaysa ve dişlerin boynunun yakınlarındaysa ve koşman lazımsa ve sen artık koşamayacaksan o kan o damardan akmadıkça!!

Boynumdaki diş izleri bu yüzden Doktor.

 

Görüntünün olası içeriği: açık hava

Image may contain: 1 person, outdoor

Aylin Balbao

Buradalık sözcüğü ile ne(yi) anlatıyoruz?

Buradalık sözcüğünü ilk kez 1999 yılında, Yaralarım Aşktandır’ın ön sözünde kullandım. Daha sonra kullanılabilirliği iznini Türkçe hocamız Emin Özdemir’den aldım ve kullanmaya başladım. Bu sözcükle birlikte yeni ürettiğim iki sözcüğün de kullanma iznini almıştım: Yenibaştanlamak (baştanlamak), herzamanlığına. Bunlara belki başka bir zaman değinirim.

Buradalık sözcüğünün kullandığım makalelerden bir kısmı:

  • Yaralarım aşktandır, Beraheni önsöz, çeviri, 1999, Öteki Yayınları
  • Fars şiirinde dilin isyanı, 06–Ocak-2003, Öteki-siz dergisine
  • Farsça şiirde dil, MorTaka, Kış 2007-2008, Ss: 52-65
  • Penceredeki yalnız kadın: Furuğ Ferruhzad, Dahiler ve aşkları, 3. baskı, 2009 (1. Baskı 2008), Ss: 175-216
  • Farsça şiirde görsellik, MorTaka dergisi, mart 2009, Ss: 45-49
  • Furuğ şiirinin cinsiyeti ve cinselliği, 2009, Özgür Edebiyat (2008’de Türkiye Yazarlar Sendikası’nın Ankara Kanguru Kültür Merkezi’nde düzenlediği toplantıda konuşma, Sardunyalar.com’da yayımlandı)
  • Şiir ve çeviri, Akbük Edebiyat Dergisi, Mart 2010
  • Behçet Necatigil hepimizi kandırmıştır!, Konferans, Nisan 2010 (Sardunyalar.com’da yayımlandı)
  • Cinsiyetsiz dil, zamansız anlatı ve ikinci komünün arifesi, Patika Dergisi, Ekim-kasım-aralık, sayı: 75. 2011, (Sardunyalar.com’da yayımlandı)

Martin Heidegger, felsefesinin temel taşlarından Dasein’ı kullandı ve sözcük üzerine yüzlerce makale yazıldı. Almancada “da” hem burada hem orada anlamını taşır. “Sein” ise en azından olmak (İngilizce to be) anlamına gelir. Bir şeyin varlığının hem burada hem orada olması aslında ne burada ve ne de orada olduğunu (ya da her yerde olduğunu) gösterir. Bu varoluş ise kaçınılmaz olarak süremle (zamanla) ilinti gösterir. Nitekim Dasein İngilizcede Being and Time (olmak ve zaman) olarak ele alınmakta. Ben bunu Türkçedeki “var ile yok arası” deyiminden yararlanarak anlamaya çalışmaktayım ve bu ikisi arasındaki o kritik mekânsal ve zamansal (süremsel) berzahtaki, yarıktaki “varlığı” buradalık sözcüğü ile açıklamayı yeğliyorum.

Devamı »

girmişem otağına…

 

“Sonra mahallemizde, bir deli peydahlandı. Eve uğrar, kızların biriyle yatardı. Adını söylemezdi hiç. Hep sarhoş, hep avare. Güzel de sesi vardı. Betül Abla beni sakınırdı ondan. Beni hep paralı pulluların siga karısı yapardı. Bir gece yine uğradı adam. Hepimiz oturuyorduk. Betül Abla’ya beni göstererek adımı sordu. Sen onu boş ver, dedi Betül Abla. Adam ısrar edince mecburen söyledi. Adam, kan dökülmesini istemiyorsan vereceksin bana Leyla’yı, dedi. Betül Abla, hayatta olmaz dedi, idde tutmakta. O da, çekti kuşağındaki kamayı, başlarım şimdi senin iddenden lan, dedi. Adam sonunda zorla kolumdan tutup yukarı kata çıkarırken Betül öfkeyle, zigasız olmaz, diye bağırıyordu arkamızdan. Betül Abla kızdığında, s’lere z derdi. Adam da, dar merdivenlerden ikimizi zorla yukarı çekerken, ben okurum, diye homurdanıyordu. Yarı sarhoş. Betül Abla bu olayı kızlara ne zaman anlatsa gülerdi.

Devamı »

seni yeniden seveceğim!

seni yeniden seveceğim
damdaki kuşları bulutlara uçurduktan sonra
hırsız babam fahişe annemi öpüp boğduktan sonra
enseme inen son yumruktan sonra
kırık kaburgalarım bir elimde öptüğüm zarlar ötekinde
seni yeniden seveceğim
 
sanki bahar yeni gelmiş gibi
güneş yeni parlıyormuş gibi yağmur sonrası bir ormanda
kuşlarımın ölüsünü sana göstermeden gideceğim
döndüğümde bekler bulacağım seni
yeniden seveceğim saçlarını koklamadan
bir öykü anlatacaksın gibi bakacaksın gözlerin ıslak
sümüğünü çekerek güleceksin
 
dişlerini öpeceğim yeniden
alaca bir mavilik esecek alnından
sanki martılar köpüklü dalgalara inip kalkıyormuş gibi
dudaklarım dudaklarından kanat çalacak
seni yeniden seveceğim


(son şiirimden bir parça!, h.h.)

İlgili resim
credits go to http://tranquilitygoddess.tumblr.com/

“sıcak bir öpücük gibi… kızıl bir gonca…”

Nazım Hikmet:

Çağdaş Farsça Şiirin Yol Işığı

1- Türkiye’ye gelmeden önce Türkiye’den ne biliyordum? İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi 4. sınıftayken Şah’ın gizli polisi SAVAK tarafından İstanbul’daki evinde yakılarak öldürülmeden önce amcamın oğlu Sadık ve onun yanında “okusun da adam olsun” diye babamın İstanbul’a gönderdiği ağabeyim Hasan yaz aylarında İran’a geldiklerinde hediye olarak getirdikleri, üzerinde zeytin dalı olan küçük yeşil teneke kutulardaki zeytinyağından ve beş-on litrelik bidonlardaki o meşhur üç harfli limon kolonyalarından başka ne duymuştum Türkiye hakkında? Ortaokulu bitirip de “büyüyüp” dergileri karıştırmaya başlayınca tanımadığım bu komşuya ait kulağıma başka sözcükler de değmeye başladı: Atatürk… Aziz Nesin… Zeki Müren… ve Nazı Hikmet! Atatürk, büyük bir savaş sonrasında Türkiye Cumhuriyetini kurmuştu, o kadar! Aziz Nesin (Samin Bahçeban’ın çevirileriyle) güldürürdü, o kadar! Zeki Müren (Kırık Plak filmindeki gözyaşlarıyla) “müthiş” şarkı söylerdi, o kadar. Ya Nazım?

nazım

Devamı »

kıyamet anca kör olanları seçiyor Hatçe!

“sağır mı oldun Hatçe?
kıyamet anca kör olanları seçiyor !”
(alıntı)

bükülmüş bir gündeyiz
birimiz Dicle birimiz Fırat
birleşiriz elbet ölmeden ve dökmeden önce acılarımızı ummanlara

kahrını ezberlemiş kaç şiir yazar bu günbatımı
suskunu bilen kaç masal?
hep bir pencere var orada dolunaya açılır
rüzgar ve ateş kıvrılarak vurur camına
biz bükülmüş bir günün sonunda

bu evde “çok bulutlar birikti”
anımsamak isterim kendimi sende
sen kıyametin ilk günü…
(23 Nisan 2017, h.h.)

Kıyamet- John Martin (1789 – 1854), Credit goes to http://www.art-prints-on-demand.com

adımı söyle bana!

“Sen ne Prometeus’tun ne yerin karanlık diplerinde akan beş kardeşten biri ateş ırmağı Phlegethon… ne yanıp kül olan ve kendi külünden doğan Anka kuşu ne o yangılı ruh semender… sen ne kutsal ateşin bekçisi bakireydin ne kendi büyülü bahçelerini yakan Armida! Sen Agni, yaşamı ölüm içinde ve ölümü yaşam içinde sunan çift başlı elçi! Şimdi saçlarından tüten kimin dumanıdır? Kimdi cennete yükselip inen? Kimdi rüzgârı avuçlarıyla toplayan? Kimdi suyu giysisiyle sarıp sarmalayan?

Biz kendi topraklarımızın fatihi, yenilen krallarıydık. İki kişilik ordularıydık kendimizin. Ordular kanın sadık hizmetkarlarıdır Agni bilirsin… kanı asla sokaklarımızdan silemeyeceğiz… biz ölümün vurgunları, kendi cesetlerimizin aşıkları… Annelerimiz bebeklerinin kundaklarına sıçrayan kanın ağıtını sonlandıramayacaklar.

Adım neydi benim? Adımı ne zaman kaybettim? Yoksa hiçbir zaman hiçbir adım olmamış mıydı? Hiç bir ad bebek kulaklarıma fısıldanmadı mı? Sen adımı büyülü rüzgarlarına vermedin mi? Adımı söyle bana!”

(h.h., Agni’ye Mersiye, Bu hepimizin hikayesidir!) 

tuhaf bir mevsim…

şarlatanlarla aptallar mevsimidir
pınar başında haramiler
sen nar kızılından ne beklersin
nar yarılması bir yağmurdan?!
 
putlarla kuzular mevsimidir
dünya büyüklüğünde bir çan olsan çalsan
secde saati geldi sanır putlar
salhaneye koşar kuzular
 
sen leylak sokağından ne beklersin?!

(13/03/2017, h.h.)

sürü psikolojisi ile ilgili görsel sonucu

 

Yalan

13 Mart Melih Cevdet Anday’ın doğum günüdür. Ustayı yeniden anımsamak için…

 

melih cevdet anday şiirleri ile ilgili görsel sonucu
13 Mart 1915, İstanbul – 28 Kasım 2002, İstanbul
Ben güzel günlerin şairiyim
Saadetten alıyorum ilhamımı
Kızlara çeyizlerinden bahsediyorum
Mahpuslara affı umumiden…
Çocuklara müjdeler veriyorum
Babası cephede kalan çocuklara…

Fakat güç oluyor bu işler
Güç oluyor yalan söylemek…

Fahişeliği bırakıp yeni bir iş arayışına giren Firdevs!

Bizi Köleleştiren İsteklerimiz, Umutlarımız, Korkularımızdır/ Neval El Seddavi

8 Mart nedeniyle sanatkaravani.com’a yazan:

Sevil Ateş

Şeyhe eş olarak verilen Firdevs, babasının evinde yaşadığı hayata kaldığı yerden devam etmiş. Şeyh’in ayaklarını yıkamış, ona yemek yapmış, evi temizlemiş, tecavüze uğramış ve dayak yemiş

Makalenin tamamı için aşağıdaki bağlantıyı tıklayın lütfen:

http://sanatkaravani.com/bizi-kolelestiren-isteklerimiz-umutlarimiz-korkularimizdir-neval-el-seddavi/

Furuğ: bir ropörtajdan…

  • “Ey Şanlı Vatan”da, gerçi bu kimi ”bilenler”ce pek “şiir”den sayılmadı –ve iyi de oldu- yaşamla yakınlığınız, övülecek ölçüdedir. Tüm olayların içinden konuşuyorsunuz, yaşamın kendisinden. Bırakın şiir ve “şiirsel öz”, kimi zaman “içtenliğe” feda olsun. Siz öç alınız…
  • Ben şiir hakkında hiçbir zaman sınırlı düşünmüyorum. Şiir her şeyde var diyorum, ancak onu duymalı ve duyumsamalıdır. Sahip olduğumuz bunca Divan’a bakınız. Şiir konularımızın ne denli kısıtlı olduğunu görürüz. Ya insancıl olmayacak kadar “yüce” olan maneviyattan laf ediyor yahut da öğüt ve nasihat, ağıt ve taşlama… Dil ise özel oturmuş bir dildir. Pekiyi, ne yapalım yani. Bizim dünyamız başka bir dünyadır. Biz aya gidiyoruz –tabii biz değil, başkaları-. Bu konunun sadece çok “bilimsel” olduğunu mu düşünüyorsunuz? Hayır… Şimdi gel de uzay mekiği hakkında bir şiir yaz! “Bilenler” hayır diyorlar… Öyle ise şairin kendisi nerede? Sanki bu “kendi öz” denilen şey, bir avuç şiirsel ahlama ve acıklı sızlamalar, yahut da sürekli dertli ve mutsuz bir “kendi öz” dür. Dokunulunca, sadece “ben çok acı çekiyorum” demesini bilen bir “kendi öz, “Ey Şanlı Vatan” da ki bu “kendi öz” bir toplumdur. Ciddi laflarını haykıramıyorsa, en azından şaka veya soytarılıkla söyleyebilen bir toplum. Bu şiirde ben, bir avuç kaba, kokmuş ve aptalca sorunla karşı karşıyayım. Tüm şiirlerin parfüm kokması gerekmez ki… Bırakın kimileri, bir mektupta sevgiliye yazılıp gönderilecek kadar şiirsel olmasın! Bana ne! Söyleyin kendilerine bu şiirin yanından geçerken burunlarını tıkasınlar. Bu şiirin kendi dili ve kendi biçimi vardır. Ben, sidik kokan bir sokaktan söz etmek istediğimde, hoş kokuların listesini önüme koyup, bu kokuyu anlatmak için en hoş olanını seçemem ki. Bu şarlatanlık olur. Öncelikle insanın kendine ve daha sonra başkalarına karşı bir şarlatanlık.

– uzun bir söyleşiden kısa bir bölüm… h.h.

‫گفتگو با فروغ فرخزاد‬‎ ile ilgili görsel sonucu

Kara Balık denizden dönmedi: görsel rivayet -3-

Samed Behrengi’ye ne oldu?!

Azade Ahlaki’nin görsel rivayetinde Samed Behrengi’nin ölümü canlandırılmıştır. Bu proje hakkında daha önce bu yazı dizisinin birinci bölümünde bilgi verilmiştir.

‫صمد بهرنگی – ۱۲ شهریور ۱۳۴۷ – رودخانه ارس، ایران | Samad Behrangi – ۰۳ September 1968 – Aras River, Iran | Detail‬‎ ile ilgili görsel sonucu

Araz Araz ay Araz sultan Araz xan Araz
Seni görüm yanasan bir derdimi qan Araz

Araz’ı ayırdılar, qumuyla doyurdular
Men senden ayrılmazdım, zoruyla ayırdılar

Araz senden kim kéçdi, kim qerq oldu kim kéçdi
Felek gel sabit éyle, hansi günüm xoş kéçdi

Haraylar ay haraylar, bir ulduzlar bir aylar
Deryada bir gül bitib, susuzundan haraylar!

Samed gelir güle güle, bax döşünde qızıl güle
Her elinde bir kitap, çönderir bizim dile

Samed Behrengi’nin trajedisi 3 Eylül 1968 yılında cereyan etti. Hadise duyulduğunda aydınlar arasında herkes “Şah, Samed’i öldürdü!” söylentisi yayıldı. Celal Al Ahmed o zamanki Areş Dergisi’nde “Samed yüzme bilmezdi ki! Neden bu mevsimde Aras’ta yüzmeye gitsin?” diye yazdı. İran şoktaydı. Azerbaycan köylerinin çocukları öğretmenlerini yitirmişlerdi. Küçük Kara Balık denizden çıkamamıştı!

Devamı »

Furuğ’un ölüm sahnesi: bir proje!

Kimi arkadaşlar Furuğ’un kaza sonrası hayatını kaybettiğini gösteren sahnenin “sahte” olduğunu söylediklerini duydum.

Bunun bir “sanatsal -fotoğrafik- reprodüksiyon” olduğunu bilen arkadaşlar bilirler ve benim de bu sayfalarda yazdığım gibi bu görüntü fotoğraf sanatçısı ve Roman Anlatısıyla Polanski‘nin Farsça çevirmeni Azade Ahlaki’nin büyük bir projesinin bir parçası olarak yaratılmıştır. Bunu ben sardunyalar.com’da  17 Görsel Rivayet -1- başlığıyla tanıtarak anlatmıştım. Bu Rivayet’in ikinci bölümünde Furuğ’la ilgili çalışmayı yayınlamıştım. Yakında diğer bölümleri de yayınlamaya çalışacağım. Bir yanlışlık olmasın diye bu notu düşmek zorunda kaldım.

 

Furuğ: babam derdi ki…

Babam, “Kadın uzun saçlı, iri gözlü olmalı!” derdi. Ama annemin ne uzun saçları vardı ne de iri gözleri. Annem erkeğin güzel olmaması gerektiğine inanırdı. Ona göre güzellik erkeklere yakışmazmış. Erkeğin ellerinin kaba, yanaklarının ise kavruk olması gerekirmiş. Ama babam hem güzeldi hem de çekici. Ne elleri kabaydı ne de kavruk yanakları vardı. Onlar yan yana mutlu değillerdi. Zira kafalarındaki karşı cinse ait düşünceleri yaşamlarındaki karşı cinsle tam bir çelişki içindeydi. Onlar asla kadın aşık olmalı ve erkek bu aşka değer olmalı demediler… onlar aşkı -bu gereği- yaşamlarında sansür ettiler. Ve ben yıllarca hurafeler içinde savaşarak anladım ki aşksız ne uzun saçlarım güzeldir ne de iri gözlerim… ne de kaba elleri ve kavruk yanakları ile bir erkek benim mutluluğumu garanti edecek!

Furuğ Ferruhzad

‫عکسهای جدید فروغ فرخزاد‬‎ ile ilgili görsel sonucu
Foto: Pendar News’dan alınmıştır. (Resmin üzerindeki Farsça yazı: Péndar News)

 

می شنوید صدایم را؟: Orhan Veli’den!

می شنوید صدایم را اگر گریه کنم؟
‫اورهان ولی‬‎ ile ilgili görsel sonucuبند بند شعرهایم را
می توانید لمس کنید آیا
اشکهایم را با دستهاتان؟
نمی دانستم ترانه ها اینچنین زیبا
و واژگان اینچنین نارسایند
پیش از آنکه دچار این درد شوم…
می دانم جائی ست
می توان همه چیز را به زبان آورد
بسیار نزدیک شده ام، حس می کنم
!نمی توانم بیان کنم

(ترجمه: هاشم خسروشاهی)

ağlasam sesimi duyar mısınız,
mısralarımda;
dokunabilir misiniz,
gözyaşlarıma, ellerinizle?
bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
bu derde düşmeden önce.
bir yer var, biliyorum;
her şeyi söylemek mümkün;
epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
anlatamıyorum!..

(Orhan Veli)

bu şarkıyı hep seslendir: düşün!

düşün!
düşünmesi bile zor olsa 
bir dünya düşün
tüm insanlar orada mutlular
bir dünya ki orada para, ırk, güç değersizdir
dayanışmanın yanıtı özel tim polisi değil
ne atom bombası var orada,
ne savaş uçağı ne humbara
artık orada çocuklar
bacaklarını mayın tarlasında bırakmazlar
herkes özgürdür, herkes dertsizdir
gazetelerde okumazsın
balinalar intihar etmiş bu dünyada…
 
diktatör zulmü yoktur,
ne korku ne de tabut

bir dünya düşün, gülüşlerle özgürlüklerle dolu dünya
çiçeklerle öpücüklerle dolup taşmakta,
imarın tekrarı var orda
düşün ki düşünmesi bile suçtur
ismini ağzına alırsan boğazın sürmeyle doldurulmakta
düşün bir dünya ki zindan orda söylence
bütün savaşlarda ateş kes
kimse dünyanın efendisi değil
insanlar eşittirler
her insanın payı bir buğdayın teni orda
sınırsız hatsız, vatan yani ki bu dünya
düşün… sen tabir olmuşsun bu rüyaya
(İcra: Siyaveş Gomeyşi
Farsça metinden çeviri: h.h.)

sokağımızın masalı!

sokağımız kayısı çiçeği koktuğunda
arıların ve sineklerin güneşte vızıltılı saatinde
bir adam yaşamı yasakladı kendinden başka
bir adam bir köpek gibi başka sokakların kemikleri ağzında
sokağımızdaki çocuklara hırladı 
Hatice ana başörtüsünü rüzgâra açtı ağlarken
İbrahim amca sokağımızın tam köşesinde çöktü duvara yaslanarak
susmayı terk etmemizi öğretti gözlerini kısıp dişlerini sıkarak

Devamı »

ben sana ne yazabilirim!

kalbimin paslı bıçağı, ruhumun hep bahar mevsimi, gözyaşım, kahrım, yaşama küskünlüğüm, yaşama sarılmalarım, adını bilemediğim, nar gülüm, gençliğim, mezarım, yastığım, boyun şalım, kalemim, dilim, sabır taşım, duru pınarım, kasırgam, güne bakanım, gün batımım, selim, ırmağım, dağ eteklerim, gecelerim, tan atmalarım, ihanetlerim, yiten adresim, ayamın çizgileri, alın yazım, senden sonralarım, kendimden öncelerim, çocukluğum, gizlim, saklım, ayanım beyanım, ekmeğim, masalım, efsanem, şarkılarım, ejderhalarım, perilerim, şahadetim, ilk şiirim, son sözüm, hatunum, kadınım, dostum, kardeşim, sevdalım, sevdam… ben sana ne yazabilirim!

ben sana ne yazabilirim susmalarımdan başka!
böyle yazdım böyle bilinsin.
şimdi ne fark eder! şimdi ne fark eder! şimdi ne fark eder!
ayrılık; bir uçurumun iki kıyısı.
ben bir sürgün serüveniyim! sen olamadıktan sonra ben yitik bir neferim; buruşturulmuş bir kâğıt parçası, tarihi olmayan mektup! adsız tayfanın masalını sürükleyen deniz dalgalarında kaybolan şişe.
bakışlarım ayaklanmış siyah mezar taşlarına benzer!
ben buyum işte! ben buyum! ben, seninle doluyken senden uyanan bir düş, tepetaklak bir dize, bir kuyu, bir kumarbaz, hilekar, hain!
ben sana daha ne yazabilirim!

Devamı »

Yazdıklarımın/Çevirdiklerimin bir bölümü

Bu kitapların bir kısmı tükenmiş ve yeni baskıları için çalışmalarımı sürdürüyorum. Bazılarının son baskılarına ait görselleri olmadığı için koyamadım…
Özellikle İran Öykü Antolojisi‘ni eklediğim yeni çeviri öykülerle daha kapsamlı bir kitap haline getirdim. Sadık Çubek’in Sabır Taşı romanını da yeni baskıya hazırladım… sırayla ve yayın evlerinin kararlarına bağlı olarak umarım yakında raflarda yerlerini alırlar!
Aşağıda görsellerini verdiğim kitapların dışında onlarca dağınık çeviri ve yazım dergilerde yayınlanmıştır. O yazıları da kitap haline getirmeye çalışıyorum. Tüm bunlar yaklaşık 30 sene emeğin üründür… sevgiler (h.h.)
dil-tutulmalarim
dil tutulmalarım-şiir
dil-acmalarim
dil açmalarım-şiir
seni-unutmayi-ogret-bana
seni unutmayı öğret bana- şiir
olumu-gozleirnden-gordum
Ölümü Gözlerinden gördüm-roman
Azalya
Azalya-roman

yalinizligimin-cinisi

Devamı »

Put nedir ve nasıl oluşur?

kabedeki putlar ile ilgili görsel sonucu

Put tapılan bir nesnedir. Put tapılan bir nesneye atfedilmiş olan putu yapan bireyin değerlerinin tümübirdenidir. Put tapılmayı süreğen kılan tapan tarafından içeriğine göre değersiz nesneden yapılmış hükümranlık-kölelik ilişkisinin sürdüğü yaratılmış zihinsel bir alandır. Put boyun eğmeye gönüllü olan tarafından yaratılan boyun eğmenin simgesidir. Put, kendisine yaratan tarafından atfedilen ve kökleri yapanın korkularından su içen dokunulmazlıkların bütünsel somutlaşması ve bunun devamlılığını sağlama aracıdır.

Putu tanımlamaya devam edebiliriz, ancak putun ne olduğundan daha önemlisi onun ortaya çıkışının sürecini tanımlamaktır. Birey (ve de aynı zihinsel değerler ve inanış paylaşımı olan bireylerden oluşan toplum) bir çamurdan, tahta parçasından, taştan veya başka bir maddeden bir şekil, bir heykel, bir simge oluşturur. Bunu oluştururken zamanını harcar, emeğini harcar, ruhsal ve zihinsel enerjisini harcar ve bunu gönüllü olarak yapar. O taş parçası, bir taş parçası olmaya devam eder ta ki onu yontan, biçimlendiren ve oluşmasına emek harcayan tarafından görünmez bir değer aktarımıyla ona bir erk kazandırılıncaya kadar.

Devamı »

ben sana ihanet eden son Yahuda!

2013-01-23-16-41-24
Boğaz’dan geçiş-1, h.h.

Sanki hep aksak bulutlar vardı. Hep eksik yağmurlarda sevindik. O kalaycı çingene demişti: “senin hikayen başlamadan bitecek!”

Sen de bana yalanı öğrettin. Korkularını kapının öte yanına kovduğunu düşündüğün yalanlar. Ama her yalanla alevlerini yitirmeye yüz tutmuş tapınak mumları gibi biraz daha eksiliyordun ve ben alev püsküren ejderha ağzımla geliyordum. Sen de yok olmak için geldiğinde, püskürttüğüm ateşle önce seni küle çeviriyordum ve sonra küllerimizde uzanıp gözlerimizi kapatıyorduk. Gözyaşlarımız gözlerimizin derinlerine geri akıyordu. Güneş doğduğunda senin küllerinin sunağında kurban gidiyordum.

Biz tekrarlanan söylenceydik; izini kendi içlerindeki sarsıntılarda yitirmiş kavimlerin söylencesi. Öyle sokuluyordum ki memelerinin acısına; yangın yemiş anızlar arasında kıvranıp süzülen öksüz bir yılan gibi… Sokacak kimseyi bulamazken gözyaşlarımız birbirine karışırdı. Biz zehir akıtan dişlerimizi kendi etimize geçiren yalnız yılanlardık. Ateş çemberiyle kuşatılmış öfkesinde suskun akrepler!

Sen bende bir cinayet işledin. Bunu şişedeki son şarabı kadehe doldururken biliyordun. Benim denizlerimde günbatımını beklerdin. Sahilimde durup izledin. Ölü balıkların dansı olmaz. Bunu biliyordun. Attığın çığlıkların durdu duracaktı. Dudaklarımdan öptün. Gülümsedin. Bir katil kurbanını nereye kadar izleyebilir? Nereye kadar öper onu? İpuçlarını teker teker yaktın. Tanıklarının ayaklarına kayalar bağlayıp denizlerime attın. Ben senin cesedin, senin suç ortağın, senin cinnetinin alevli dansı, senin rüya gören sol gözün ve ağlayan sağ gözündüm. Ben sana ihanet eden son Yahuda!

(h.h.)

2013-01-23-16-50-50
Boğaz’dan geçiş-2, h.h.

Sedna söylencesi

Igloolik kayak ile ilgili görsel sonucu

Kanada’nın Igloolik bölgesi yerlilerine ait Sedna söylencesi!

Bir kız varmış, kocaya gitmek istemiyormuş. Sonunda babası ona çok kızmış ve bir köpekle evlenmesi gerektiğini söylemiş. Bir gece bir köpek gelmiş ve kızı kendine eş olarak alıp götürmüş.

Kız, hamile kalınca babası onu alıp küçük bir adaya bırakmış. Ancak köpek, kızı görmek ve kızın babasından aldığı ve hurca doldurduğu etleri ona götürmek için yüzmek zorundaymış. Kızın birkaç insan şeklinde, birkaç da köpek şeklinde çocukları olmuş. Bir gün kızına çok üzülen baba, hurcu taşla doldurup üzerine de etler yerleştirmiş. Köpek yüzüp adaya gitmek için suya atlayınca batmış ve boğulmuş. Bunun üzerine baba, eti alıp adaya götürmüş.
Devamı »

ben atlardan indria’nın atıyım!

Sen ve ben doğmamışız daha! Ben, adı bile senin gözlerini ışıl ışıl ağlatan o nehirim. Senin gözyaşlarından oluşan nehir.

Eteklerini avuçla. Beyaz çıplak ayaklarınla gir bana. Dilim senin parmaklarını tanır, ayaklarını bilir. Topukların dilimin aşinasıdır. Serin sözcüklerim diz kapaklarına kadar yükselince eğil bana! Eğil. Siyah ve deli. Eğil ve beni geceden ödünç aldığı karasında gizle saçlarının. Beni kendi karanlığına götür. Mutlak krallığına. Ben senin saçlarında akacağım. Sen kendi acını kendi saçlarında akıtacaksın.

Eğil! Gözlerinin dehşeti gördüğü anki güzelliğiyle eğil bana! Şimdi gördüklerini asla anlatma! Dilin dilimde huzur bulunca sus! Bizim doğmamış olmamızın sırrını açık etme!

Eğil! Sözcüklerimi dişlerinin arasına al. Benim senin kasıklarını ısırdığım gibi ısır sözcüklerimi. Ben ölmeyeceğim. Sen de ölmeyeceksin. Doğmamış olan gerçekler ölümsüz gerçeklerdir.

Eğil! Gözlerini gözlerime göm! Gözlerimdeki dağları görüyor musun? O dağın yeşil eteğindeki ahşap evi görüyor musun? O evin tek odasındaki yatakta o kitabı görüyor musun? O kitabı gözlerimizin rahlesinde aç ve oku! Eskil sedir ağacının teninden akan kanın duasını okur gibi oku! Sadece ikimizin kulaklarına fısılda! Senin fısıltın sisli dağlarda koşan rüzgarlara uğultuyu öğretecek.

Beni ram ettiğin günü anımsa kadınım! Dört nala toynak vurduğumuz kayalıklarda asi ve perişan saatlerimizi anımsa. “Ben atlardan İndria’nn atıyım, insanlardan kralım,” demiştim. Ve sen son rüzgarı saçlarına alarak gecenin içinden götürmüştün bizi. O yeşil dağların sonunda uçuruma geldiğimizde, dehlemiştin beni, uç demiştin. Ve şimdi asırlardır o dipsiz uçurumda sen ve ben asılı, sen ve ben uçan iki bilinmeyen, anlamını yitirmiş iki sözcük!

Eğil bana! Ben sana yalanı öğreteceğim! Sana yalanların tatlı rehavetini de sunacağım. Bu yatakta yat diyeceğim. Kızıl kadifesinde unutmanın. Öyle derin bir uykuya dalacaksın ki uyanmak acı gelecek. Masallarımı da alıp götüreceksin. Çünkü sen bana yeniden doğmayı öğrettin. Sana eğildiğimde beni döl yatağına götürdün. Üç kez. Öp memelerimi dedin. Üç kez. Ve ben seni parmaklarından başlayarak gezindim.

Bunların hepsini anımsa şimdi. Zira anımsayarak canın acıyacak, yaşadığını düşüneceksin ve tekrar seni ezberleyen gözlerimin içine bakmaya kalkacaksın…

(h.h.)

black and white horses ile ilgili görsel sonucu

Agni’ye son mersiye!

Beni kayınların arasına göm, senin kanatlarının gölgesine Agni! Karalar bağlama sakın, saçlarının kokusunu unutmak zor gelir. Gelirken ateşi parmaklarının ucunda getir. Suyu ağzında. Rüzgar bizi sarınca beni derinlerine göm. Gözlerindeki küsküyü orada bırak tam gözlerimin yanına. Soluklarını tut. Ateş püsküren soluklarını… Ay kayınların üzerinden akacak Agni. Sen şarkı söyleyeceksin ve benim kemiklerim uluyacak. Dişlerini etime geçir o zaman öyle git. Ya da gitme Agni son şiirlerini oku bana.

Anımsarsın ne zaman bardaklarımızı rakıyla doldursak şarkı söyle bana derdim, sen gülerdin… şiir söyle bana derdim Agni, sen susardın ben dinlerdim seni. Sonra elini kanatlarının altından çıkarır ateş yakardın yuvamızın ortasında. Aç bana derdin ağzını. Açardım. Akreplerimi alır ateşin ortasına atardın. Aç ağzını derdin açardım. Ağzımdan yenilmiş yıldızları toplardın, masanın üzerine, mumun yanına dizerdin. Ben ağladığımda kulaklarına mavi hindiba çiçekleri takardın. . Sabah ezanı okunduğunda sarı andızlar açardı avuçlarında. Sen ağladığında Agni, yalazlar bir yanaklarında oynardı bir memelerinde. Ben susardım.

Öyleyse Agni bana son şiirlerini oku. Son şarkılarını. Sen şarkı söylerken ben dolunaya ağacağım. Derisi çürümüş dolunayı seyreden penceredeki o fahişe kız ayağa kalkacak. Aynaya bakacak. Yüzünün çürümüşlüğünü unutacak. Yüreğinin çürümüşlüğünü unutacak Agni. O fahişe kız bize gerçek hikâyeyi anlatacak. Bize kandan arınmış pınarın suyunu içirecek. Eteğini rüzgârda savurduğunda on iki mevsimin on iki krallığının on iki yıldızı eriyecek. Saçlarını tarayacak ve eriyen yıldızlar akacak saçlarına.

Şarkılarını söyle bana Agni. Şimdi suyun büyüsü sarmış beni, kayınlara doğru gidiyorum. Toprağımdan ateş böcekleri uçuşuyor Agni. Elini kanatlarının altına sok ve alnıma sür! Aaaah benim kırk kanatlı, çift başlı ruhum, aaah benim dişi Agnim! Aaah ateş çiçeklerinin tapındığı kutsal fahişem! Bu benim sana söyleyeceğim son mersiyedir! 

(h.h.)