“Gebersin aydınlar!”

Türkiye’de de Türkçeleştirilerek gösterilen Savaşın Gölgesinde adlı bir film vardı, izlemişsiniz belki. Aşağıda linkini veriyorum. Orada, filmin sonuna doğru Salamanca Üniversitesi rektörlüğüne getirilen Miguel de Unamuno konuşmasının bir yerinde faşist Franco yanlılarının attıkları “Yaşasın ölüm! Entelektüellere ölüm!” sloganının nasıl bir düşünsel acizlik ve zeka yoksunluğundan kaynaklandığını açıkladığı bir sahne var. Bu sloganın doğu çevrilip çevrilmediğini anlamak için biraz internette gezindim. Prof. Dr. İlber Ortaylı, 7 Aralık 2018 tarihli Özel Gündem söyleşisinde (https://www.youtube.com/watch?v=BUQNYmlvWXs) aynı ibareleri kullanıyor. Bu arada başka bir kaynak daha ilgimi çekti. Prof. Dr. Şerafettin Can Erdem’in danışmanlığını yaptığı ve Merve Aydın’ın Türk Basınında Franco ve İspanya İç Savaşı (Yeditepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, İstanbul, 2020) başlıklı kaleme aldığı yüksek lisans tez çalışmasında “Franco’nun İktidar Yılları” bölümünde  (Sayfa: 45-46) bu konuya ayrıntılı olarak değinmiştir. İşte bu tez çalışmasının ilgili bölümünü aynen aktarıyorum. Okumaya değer.

83 Federico Garcia Lorca ideas | federico garcia lorca, lorca, garcía lorca
Garcia Lorca
Miguel De Unamuno'nun “Sis” Eserinden Güçlü Sorular ve Cevaplar / Mustafa  Kemal Gültekin - Kirpi Edebiyat ve Düşün Dergisi
Miguel de Unamuno

“Ülkenin nüfus olarak daha fazla kişisini oluşturan cumhuriyetçiler Franco rejiminden genel olarak hiçbir zaman memnun olmadılar. Memnun olmayanların en başında da akademisyenler ve aydınlar geliyordu. Birçok aydın Franco tarafından öldürüldü ya da sürüldü. 1936 yılında Madrid’den Granada’ya giden ve Altın Çağ klasiklerini tiyatro oyunu yaparak insanlara anlatmak üzere yola çıkan şair, tiyatro yazarı, ressam ve müzisyen olan Federico Lorca, Franco yanlısı militanlarca kurşuna dizildi.198 Federico Garcia Lorca hiçbir zaman anarşist ya da milliyetçilerin temellerini sarsacak bir şair olmadı. Lorca sadece cumhuriyetçilerin çok sevdiği aydın bir şairdi. Frankist düşünce biçiminin bir diğer ve en büyük kurbanı olan aydınlardan birisi de hiç şüphesiz Miguel de Unamuno’ydu. Unamuno ilk etapta Franco’nun savunduğu değerlerin Hristiyanlığın ve milli bağımsızlığın yükselmesine fırsat vereceğini düşünüyordu. Bu sebepten Cumhuriyet rejimi tarafından Salamanca Üniversitesi’ndeki rektörlüğüne dahi son verilmişti. Öyle ki Salamanca milliyetçilerin eline geçince rektörlük görevine milliyetçiler tarafından yeniden atandı. Lakin bir süre sonra özellikle Falanj hakkındaki düşüncelerini Salamanca Üniversitesi’nin akademik açılış yılı seremonisinde askerler ve onu izleyen diğer Franco yanlılarının karşısında, Falanj’ın basit bir İtalyan faşizmi taklidi olduğunu ve gelinen noktanın ayrıcı, sorgulayıcı, eleştirel zekaya nefret duyan ve bilen zihinleri öteleyen bir yer olduğunu söyleyince onu dinleyen yüksek rütbeli askerlerden tepki aldı. Salondaki askerler bu sözler üzerine “Una! Grande! Libre! Espana!”199 nidaları atmaya başladılar. Bu sözler Unamuno’nun Bask kimliğinden dolayıydı. Unamuno nidalara karşılık: “Ben bir Bask’ım fakat yıllarımı sizlere sizin hiç bilmediğiniz İspanyolcayı öğretmek için harcadım. Kendimi buna adadım.” karşılığını verdi.200 Bu sözlerden sonra salonda kargaşa başladı. Franco’nun en yakın arkadaşı ve İç Savaş’ın generallerinden olan Milan Astray, Unamuno’nun bu konuşması üzerine; “Gebersin aydınlar! Kahrolsun zekâ! Yaşasın ölüm!” diye bağırdı. O gün Salamanca Üniversitesi’nde akademik yıl açılışıyla beraber aynı zamanda Kristof Kolomb’un Amerika kıtasını keşfettiği gün olarak tarihe geçen ve ırk bayramı olarak belirtilen günün de kutlaması yapılıyordu. Franco o gün konuklar arasında değildi lakin ateşli savunucuları ve silah arkadaşları şiddetli bağırtılar eşliğinde Unamuno’nun kürsüden inmesini istediler. Milan Astray’ın koruma subayları tam Unamuno’ya saldıracakken o sırada konuşmayı ön sıradan dinleyen Franco’nun eşi Carmen Polo eserlerine büyük hayranlık duyduğu Unamuno’nun koluna girdi ve salondan birlikte ayrılarak ona bir şey olmasını engelledi. Unamuno Salamanca Üniversitesi rektörlüğü görevinden alındı, ev cezasına çarptırıldı ve birkaç ay sonra 31 Aralık 1936’da vefat etti.201

198 Ian Gibson, Lorca’nın Öldürülüşü, Çev: Murat Belge, Kavram Yayınları, İstanbul, 1994, s. 56 46

199 “Tek! Büyük! Özgür! İspanya!” 200 Preston, Franco, s. 192 201 Preston, a.g.y.

200 Preston, Franco, s. 192

201 Preston, a.g.y

Bektaş Abtin’den birkaç şiir…

Kısa süre önce elleri kelepçeli, bacakları prangalı bir şekilde yatağa zincirlenen ve hastanede hayata gözlerini yuman İran Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyesi ve eski İYB başkanı şair, yönetmen, yazar, belgesel film yapımcısı Bektaş Abtin’in anısına onun birkaç kısa şiirini üzüntüyle çevirip sunuyorum. Özgürlük yolunda canından olan tüm yazarları, şairleri, gazetecileri ve sanatçıları saygıyla anarak!

İnsan onarımı

Sensiz yaşam cehennemdir

Ey şiir! Ey insanı onarma rüyası

Seni yazıyorum ve

Bütün dünyanın kol ağızlarında

Kurşunu

Beyaz bir bayrağa dönüştüren

Bir elin peşindeyim

Böylesi bir yanılsamayı seviyorum.

Çetrefillik

Çetrefildir sınır

Çetrefildir coğrafya

Mazlum, yoksul, hoyrat üçüncü dünya

Sahildeki balinaların toplu intiharları çetrefildir

Ama sadedir

Botun içinde boğulan göçmenlerin pasaportları

Kurban edilen üçüncü dünya!

Sende ucuzdur ekmek ve ölüm

Keşke teleskoplar Mars yerine

Senin keşfine kalkışsaydı

Yaralı, hüzünlü, ölüme bulaşmış üçüncü dünya!

Büyük Yaralar

Büyük yaralardan

بکتاش آبتین

Küçük çizikler kalır

Ve senin gözlerinden

Ne söylesem!

Dirseklerinin anısı

Yatağımda çukur düşmüş!

Özgürlüğün kafasına bir şapka

Özgürlüğün kafasından şapkayı aldırıyorum[1]

Bak!

Kimdir kendi canını böyle oyuncak eden?

Gökyüzüne ve denize bakıyorum

Hüzünlü ve çekicidir dünya

Bununla bile acaba

Akanyıldızların ve balinaların

Grevi

Cesurca değil mi?

Vatan

Ağaçlar yeşil gözlerle

Güvercinler beyaz kefenlerle

Ve sen kızıl yanaklarınla

Yurdum!

Güneşin tabutu

Gökyüzünün omuzlarından

Böyle düşer yukarı!

Öldüğüm gün

Öldüğüm gün

Hava soğuktu

Ve bir anda

Sayısız gövde benimle birlikte titredi

O

Elimi sıkıca tutmuştu

İsraf eden Azrail

***

Nasıldır hali ellerimin

Senin yanaklarını

Okşadıktan sonra…?

***

Ben

Seni istiyorum

Ve bu yakınlarda

Senden daha uzak bir düş yok…

***

Vedalaşma zamanıydı

Vedalaşma zamanıydı

Ama benim can vermem için

Hiçbir el sallanmıyordu

Üzgün ve gülünç bir yüz

Güneşe sevdalanan kardan bir adamdı

Ben yaz aylarının elinde

Buz tutmuş bir arzuydum

Boşuna yazdı

Ve ben boşuna kendi anılarımla baş başa

Görünürde her şey yolundaydı

Ama ben

Her an daha da küçülüyordum.


[1] Baştan şapka almak ya da kaldırmak, kandırmak ve yolsuzluk anlamına gelir. (h.h.)

Furuğ on yedi yıl boyunca ölüyordu!

Furuğ Ferruhzad’ın 29 Aralık doğum günü bahanesiyle…

Furuğ’un kardeşi, Feridun Ferruhzad’ın[1] bir arkadaşına yazdığı mektup ve ilk şiir kitabı Tutsak‘ın yayımlanma hikayesi:

Sevgili dostum;

Bugün benden Furuğ hakkında yazmamamı istedin. Ne demek istediğini tam olarak anlamadım. Sonra eve gelince bir süre üzerinde düşündüm ve bu sonuca vardım; ben asla Furuğ hakkında sana bir şey yazamam. Biliyorsun sevgili dostum, şair olan o Furuğ senin de az çok tanık olduğun bir dünyada yaşıyordu. Benim kardeşim olan Furuğ ise asla yaşamıyordu! Furuğ on altı yaşından itibaren şairliğe soyundu ve bu yaştan itibaren de kendi sanatsal ve insanı gelişim yolunda yürümeye başladı. Ben inanıyorum ki Furuğ gelişiminin bu dönemiyle birlikte ölümün gelişim dönemine adım attı. Ve böylece her gün, her ay ve yıl ölmenin zirvesinin merkezine ya da ölüme yaklaşıyordu. Daha anlaşılır bir şekilde söyleyeyim, Furuğ on yedi yıl boyunca ölüyordu. 16 yaşından 33 yaşına kadar ve sonra da ölünce, temiz ve arın, yani tam da olduğu gibi tekrar dünyaya geldi. Şimdi öyle bir dünyada yaşıyor ki en azından sözüm ona “Sanat ve edebiyat eleştirmenlerinden” kurtulmuş rahat etmiştir.

Feridun Ferruhzad

Şayet bizim işçi ve köylü insanımız -ki yıllarca uygarlık kervanından uzak düşmüşlerdir ve sonuç olarak da daha eski ve daha çürümüş düşünce tarzına sahipler- kadın ya da erkek bir sanatçı hakkında şaşılası ve tuhaf düşününceye sahipse ve sırf bir insan sanatçıdır diye ve kendi sanatını diğerlerinden iyi ve daha iyi icra ediyor diye saldırırsa şaşmam. Dünyanın neresinde toplumun altı tabakaları sanatçılarını daha iyi anlamışlardır ki? Fakat Furuğ’u anlamayanlar ya da bilinçli olmayan ve bilinçli bir şekilde onu anlamaya meyilli olmayan toplumun alt tabakalarına mensup olanlar değillerdi, tersine dünyada hep olageldiği gibi birkaç yabancı sözcük ya da yabancı kitap ya da çeviri birkaç eserin ya da birkaç ünlü ismin arkasında saklanıp gizlenen ve bütün çabaları günlük yaşamlarında “yapabiliyor” olanları ezip ve utanmazlıkla bu güçlerini biçimlendirenlerdir.

Bak Abbas… Ben ve Furuğ, ikimiz de çocuktuk. Furuğ odaya gelir ve saatlerce ağlardı. O benim davranışlarımdan dolayı ağlamazdı, benden ya da bizden şikâyet etmezdi. Onun yakınmaları ve ağlamaları ve onun üzüncü sözüm ona daha iyi anlayanlardandı. Bu üzüntü ve bu ağlama ve rahatsızlık Furuğ’un yaşamından asla eksik olmadı… Bazı işte bu insanlardan bana “Senin hesabın başka Furuğ’unki başka!” dediklerini duyduğumda gülesim ve ağlayasım geliyor. Onlar Furuğ’un hesabını tam ve eksiksiz ödediler. Örnek olarak… Önceki yıllardan kalan gazeteler ve dergilerdir. Bunların Furuğ hakkındaki söylevleri ve vecizelerdir. Şimdi birdenbire…

Şaşıyorum. Ben ölümün bir insanı bu denli değerli ve sevgili yaptığını bilmezdim.

Furuğ’dan elimde kalan mektuplar Furuğ’un dış dünya ile ve “arkadaşları” ile olan ilişkisinin canlı tanıklarıdır. Bu mektupların çoğunda öyle “şahsiyetlerin” adı geçmektedir ki bugün Furuğ için ayrı bir hesap açmışlar ve ona sevgi sopasıyla vuruyorlar. Sopa aynı sopadır. Sadece rengi değişmiş. Bazen düşünüyorum şayet Furuğ yaşıyor olsaydı o çocuksu haliyle (ve bu çocuksu halini biz birlikte olduğumuzda ve oyuncak olduğumuzda takınırdı) hiç kuşkusuz gülmekten kırılırdı!

رازگشایی از یک جنایت مرموز؛ ردپای جمهوری اسلامی در قتل فریدون فرخزاد – PARS  TV NETWORK

Furuğ’un ölümünden sonra onu anımsayan ağıt ve ağıt yakanlar bu sonuca vardılar “Ne kadar erken öldü!” ve bu sonuca varmadılar ki o yıllarca ölmekteydi. Furuğ ölmemiş olsaydı bu üzünç şiirlerinin temasını ne kadar kaybederlerdi. Şayet Furuğ ölmemiş olsaydı onlar Furuğ’a karşı kendi ateşli ve sonsuz sevgilerini bu denli lezzetli ve sulandırılmış olarak kaydettiremezlerdi.

Kim bilir ki Furuğ gerçekten neydi, kimdi? Çevresindeki her zamanki üç beş kişinin dışında kim onun gözyaşlarını ve hüzünlü hallerini görüyordu?

Kim bilirdi Furuğ’un haftalarca ağır hasta yattığını ve doktor ve ilaç parası olmadığını ya da kışın, sobasının alevinin ayın ortasında gaz yağının yokluğu ya da mali durumumun noksanlığından dolayı söndüğünü? Furuğ, sobasının gaz yağı parasını bana eğitimim için gönderirdi ya da evlatlık edindiği çocuğuna harcardı, ya da daha çok ihtiyacı olan insanlara verirdi. Sonra saatlerce ve günlerce, yalnız, evininin kapıları kapalı odalarda kalırdı, düşünürdü, şiir yazardı ve onlarda yaşamını açıklardı.

Onun çoğu mektubunda bu cümleye rastlanır: “Siz hepiniz gittiniz ve ben burada yapayalnız kaldım ve yalnızlıktan ölüyorum.” Bu yalnızlığı kesinlikle sadece bizim yokluğumuzdan kaynaklanmıyordu. Çünkü herkesin yaşamında nihayetinde onun yalnızlığını gideren birileri bulunur. Kimler Furuğ’un yalnızlığını ondan alıyordu? Bugün bana, “Sen onun hakkında konuşma… Biz konuşuruz,” diyenler o günler neredeydiler?

Yedollah Royai[2], Furuğ’un son döneminde çoğunlukla onunla olan son insanlardandı. Ona telefon açardı ve seninle konuşmalıyım derdi, sadece konuşmak. Bazen de onunla şiir konuşurlardı.

Bunu bana Furuğ yazardı ve Royai ona benzer bir şeyler anlatırdı fakat kılıçlarını üstten bağlayan ve Furuğ’u sadece kendileri için saklayan diğer arkadaşlar… Onlar asla yoklardı.

Ve acaba bugün bu “çok anlayanlar” tarafından bu kadar sevilen Furuğ, dünkü Furuğ değil mi ki bu anlayanların elinden haftalarca evden dışarı çıkmazdı ve onları görünce ağlardı, onlardan kaçardı, kendini saklardı ve bana mektubunda “Dahası kitabın basılınca da bu sözüm ona anlayan güruh sanat eleştirisi adı altında seninle alay ederler… Budur benim hayatım,” diye yazardı? Bugün Yeniden Doğuş kitabı ya da bir bakıma Farsça edebiyatta ve çağdaş şiirde yeninden doğuş aranan ve çok satanlar arasındadır. Bu kitap hakkında, Furuğ’un bana, “Bin yalvar yakarla bin tane basıyorlar ve sonra da aylarca dükkân vitrinlerinde toz toprak yedikten sonra elli tanesi satılır,” diye yazmıştı.

İyi olurdu şayet ölüler zamanemizin zamanının ve insanlarının hareketini ve değişimini görebilselerdi. Ben henüz anlamış değilim; acaba bu Furuğ’un ölümü müydü bizim edebi düşünülerimizin düşüncelerini onun hakkında bu denli değiştiren yoksa bu bazılarının alışkanlığı mıdır ki iyi eleştirilerini sanatçının ölümünden sonra gösterime çıkarıyorlar? Bir sanatçının hayatı ve yaşantısı taviz verilmeyecek ve göz ardı edilmeyecek bir meseledir.

Furuğ gerçek bir dervişti. Gerçek bir insandı. Furuğ’un şiirsel evrimi her şeyden önce Furuğ’da oluşan insani bir gelişimin sonucuydu. “Ben asla birilerine kötülük yapmadım.” Bu Furuğ’un cümlesidir. Bazen bunu bir mektubunda yazardı. Bazen de hıçkırarak ağladığında onu dillendirirdi: “Feridun sakin olmaya çalış yani sev! Yani aşk! Hisset, dokun ve onun hatırı için doğru ve dürüst ol, sevgiyi sevgi için iste.” Ve söz tenden, bedenden değildi. Furuğ asla, hatırladığım kadarıyla, haksız yere “aşk” olarak adlandırılan ve bizim bazı sözüm ona sanat eleştirmenlerimizin de kastettikleri bir aşktan söz etmedi. Furuğ’un sözünü ettiği aşk arifane ve temizdi. O on altı yıl asla görmediği oğluna aşıktı ve yıllarca bir zamanlar onun eşi olan ve ona oğlunu görme izni vermeyerek onun hakkında en büyük haksızlığı yapan bir adamdan saygıyla söz ederdi.

Hatırlarım, yaz tatili nedeniyle Almanya’dan Tahran’a geldiğim günlerin birinde, ukalalık ya da yılların sevgisine dayanarak, Firuz Behram okuluna gittim ve okul müdüründen ısrarla dayısı olmam nedeniyle Furuğ’un oğlunu görmek istedim. Kamiyar geldi. Beni gördü ve ağladı ve beni bırakarak kaçıp gitti. (Sebebi ona Ferruhzadlarla bir işin olmamalı demiş olmalarıydı belki de)

Furuğ bana, kendisinin Kami’yi görmek istediğini söyledi. Sonraları bana anlattı, farklı bahanelerle Kami’nin okuluna gidermiş ve annesi olduğunu söylemeden onu çağırırmış ve ona, “Beni annen gönderdi,” dermiş. Kami, pekiyi, deyince Furuğ sadece, “Biliyorsun annen seni çok seviyor,” dermiş. Bu kadar. Sonra da Furuğ gider günlerce, haftalarca eve kapanır ağlardı.

Furuğ şiir söylemeye başladığı günden itibaren, haklarından yoksun oldu, çocuğunu görme hakkını ondan aldılar. Yalnız yaşama hakkını ve esasen yaşama hakkını ondan aldılar.

Kimse onu anlamıyordu ve onu anlayabilenler ve ona karşı sevecen olabilenler, toplumsal aptalca kurallar nedeniyle onu yalnız bıraktılar. Kocası, babası, arkadaşları. Herkes kendisini, kendi adını, akrabalarını, komşularını, mahalle dükkân sahiplerini ve tanıdıklarını düşünüyordu ve düşünülüp kala alınmayan sadece Furuğ’du ve onun şiiri.

Ve Furuğ gidip kayboldu. Tahran’dan Roma’ya, Roma’dan Münih’e, Münih’ten Londra’ya ve tüm bu yolculukların arasında hep mutlak yalnızlıkta ve yakınlarından ve arkadaşlarından kaçarak. Ve Furuğ yalnız ve son mutsuzluğun zirvesinde bir ipek böceği gibi kendi çevresine bir duvar ördü ve onun ortasında son derece zarif bir şekilde dünyaya geldi ve şimdi bizim aramızda ve o saçma sapan lakırdılardan, düşmanlıklardan, kin gütmelerden ve aldatmalardan uzak bir atmosferde yaşıyor. Herkes ona aşık ve ona saygı duyuyor, göz önünde bulundurmadan ki şayet Furuğ ve onun somut varlığı bizim aramızda olsaydı, mutlaka bana yazdığı mektuplar bu cümleyle başlardı: “Her zamanki gibi mutsuz ve yalnızım,” ya da “Yapabilseydim bir saniyede kendimi bu yaşamın bağlarından kurtarırdım.” Ya da “Bilmiyorum bunları sana niye yazıyorum. Yalnızım. Yalnız ve mutsuzluk bütün hayatımı sarmış. Kimse bunu bilmiyor.” Ya da “Yaşamım yoksullukla doludur, hiçbir şeyim yolunda değil. Ne kalbim doygundur ne tenim ne de bir şeye güveniyorum. Nihayetinde insan bir yere varabilmek için çokça mahrumiyetlere katlanmalı. Günümüzün en şair şairi olan Nima der ki:

              Ne görür bir dağ[3]

              Kimse bu devranda ne çırağ

Hiçbir şeyle gönül bağım yoktur. Köksüz bir insanım. Beni koruyan sadece sevmelerimdir. Ama ne fayda. Bunları sana niye yazıyorum, bilmiyorum. İçim sıkılıyor, sıkılıyor, sıkılıyor. Burada pek yalnız kaldım.”

Ve şimdi dostum! İşte bu benim tanıdığım Furuğ’dur. Yaşamımda karşılaştığım en değerli kadın, en karakterli, en hanım ve en temiz kadın.

O bana Hafız değildi ki birilerinin dediği gibi günümüzde olduğu şekliyle ve modern olarak zuhur etmiş olsun. O Mevlana’ydı ve başka bir biçimde Mevlana’nın devamı. Umarım benim ne demek istediğimi anlamışsın. Benim kastım sadece ruhun insani ve temiz yanının karşılaştırılmasıdır ki Mevlâna iyilik ve paklıkta bir denizdi ve Furuğ da.

Furuğ’un hatırası kalbimi sıkıştırıyor ve sesi gırtlağımda tınlıyor. O derdi, “Ah şayet bir denize yolum olaydı, dalıp batmaktan ne pervam olurdu.” Furuğ sadece benim kız kardeşim değildi. O hayatımda karşılaştığım en değerli yakınım, en temiz insandı. O bana “iyi” ve sevecen olmayı, kötülükleri unutmayı ve kötüleri affetmeyi ve başkalarına alay etmek için dünyaya gelenleri ayıplamamayı öğreten biricik insandı, ki yalnız sestir kalan

Ve o da bizden sonra olacaktır. Bizim bugün yaptıklarımızın ve tümü yok olup gidecek olan işlerimizin üzerine bütün kavgalar, yüzeysel ve görünürdedir. Kalıcı olan eserler fazlalık ve boşunadır. Çünkü saklayıp koruyan biz değiliz. Sonrakiler, bizden sonrakiler yargılayacaklar ve saklayacaklar ve asla geçmiştekilerin yüzeysel ve kısa görüşlü yargılarına aldırmadan, aldırmıyorlar ve aldırmayacaklar.

Bir noktaya daha değinmeliyim. Öyle insanlar vardı ki Furuğ’u gerçekten ve yürekten seviyorlardı ve ona karşı derin saygı duyuyorlardı ama onların hepsi Furuğ’dan sonra kendilerini bir kenara çektiler ve yalnızlıklarında ağladılar ve o sevgili insanın ölümünden egolarını yükseltmek için bir merdiven ve yüzde yüz edebi midelerini doldurmak için bir ekmek teknesi yapmadılar.

Onların bugünkü sevgi ve saygıları onların dünkü saygılarının devamıdır ve Furuğ’un ölümünden kaynaklanmıyor. Ben onların hepsine en samimi şekilde saygı duyuyorum.

Feridun Ferruhzad

Ocak 1970

Furuğ’un ilk şiir kitabı Tutsak hakkında:

Dr. Ali Behzadi (Sepid-o Siyah dergisi müdürü):

“Bir gün Feridun Kar daha çok yeni ergen kızlara benzeyen genç, zayıf, uçuk renkli, siyah gözlü genç bir kadınla dergideki ofisime geldi. Onu şöyle tanıttı:

  • Furuğ Ferruhzad: Yetenekli cüretkar bir şair.

Furuğ, güneyden (Ahvaz’dan) Tarhan’a dönüş yolculuklarının birinde Feridun Kar ile yakınan tanıştı. O bir süreden beri Feridun Kar ile mektuplaşıyordu. Şiir gönderiyor ve Feridun ise dergide basıyordu. Bu yolculuğunda Feridun Kar onu edebiyat topluluklarına götürdü. Onu şairlerle tanıştırdı. Sonra onu, Emir Kebir Yayınlarının iyi düşünceli Abdulrahim Caferi’nin yanına götürdü ve Emir Kebir onun ilk şiir kitabını bastı. O zamanlar kimse tanınmamış şairlerin kitabını basmazdı. Bu büyük riziko sayılırdı. (Bohara, sayı 29 ve 30, ilkbahar 2003, sayfa 355)

Abdulrahim Caferi (Emir Kebir yayınevinin kurucusu ve müdürü):

1952 yazının başlarıydı. Bir gün Feridun Kar genç, yeni şairlerden birini Nasır Hosro’daki o yıllarda Emir Kebir’in tek kitap satış dükkânı olan kitapçıya telefon ederek beni görmek istediğini söyledi. Birkaç saat sonra geldi. Genç, şık giyimli, üzerinde gök mavisi gömlek olan, enli kemerli, saçını at kuyruğu yapmış sarışın bir hanımla. Yirmi bir iki yaşında ancak olurdu. Boyu görece kısaydı ve minyon yapılı, nispeten çekik yüzlü, soluk renkli, güler yüzlü, sade, sıcak ve masum. Dil ucuyla konuşuyordu. Bu hanım Furuğ Ferruhzad’dı. Ahvaz’dan yeni gelmişti. Feridun Kar, “Ferruhzad Hanım’ın bir şiir kitabı var, bastırmak istiyor. Ben başka yayıncılarla da çalıştım. Kendisine sizin basmanızı önerdim,” dedi.

Ben Furuğ’un bazı şiirlerini değişik dergilerde, özellikle de Roşenfekr dergisinde okumuştum. Furuğ cesur ve cüretkâr bir şairdi ve onun kimi şiirleri kendi zamanında yaygara koparmıştı.

Konuştuk ve karşılıklı anlaşmayla sözleşme imzaladık ve onun şiir kitabını Tutsak adıyla ve Sayın Şucaiddin Şefa’nın önsözüyle 1500 tirajla, nefis bir baskıyla yayınlandı.

Kapak tasarımı Mohammed Behrami tarafından yapıldı. İsmiyle müsemma bir tasarım oldu; kafes ve kafeste kuş, mavi bir zemin üzerinde.

(Sabahı Ararken, birinci cilt, Ruzbehan Yayınları, 2004 ilkbahar, sayfa 492-493)

Furuğ’un Tutsak kitabının yayınlanması konusunda eşi Perviz Şapur’a yazdığı mektuplardan:

“Sevgili Perviz’im. Kitabım gelecek hafta mutlaka yayımlanacak. Feridun Kar hakkında sana ne yazacağımı bilmiyorum. O çok şerif bir insan ve sen onun hakkında kötü düşünmemelisin… […] Ben kitabım hakkında onunla konuşmaya mecburum. Tabi ben bu bir iki kez dışında onunla konuşmuş değilim. Ben şayet istersem ne onunla -ki bu işi üstlenmiş- ne de Emir Kebir ile temas kurmayabilirim. Şayet kitabım basıldıktan sonra içi yanlışlarla doluysa ne yapabilirim? Hem bana bir nüsha göndermemiş olsalardı hatalarla basılacaktı. […] Görüyorsun, son zamanlarda benim hakkımda laf edilmiyor. Sebebi de şu ki Feridun Kar asil bir gençtir ve her yerde beni savunuyor.”

Salı, 26 Temmuz 1954

“Kitabımın telif hakkıyla ilgili olarak, birkaç gün önce Emir Kebir telefon etti, gel paranı al diye. Ben de gittim. 1200 adet kitap için bana 720 Tuman verdiler. Onun 600 Tumanını hemen bankaya yatırdım ve 50 Tumana kitap aldım. Yani kendi kitabımdan 5 tanesini bana 5 Tumandan, 1 Tuman indirimle kendime sattılar. Sonra bir adet Veys ve Ramin kitabını aldım, 15 Tumana. Bir cilt Sadi’nin Golestan’ını aldım. 15 Tuman. Kalan 70 Tumanla da kendime bireyler aldım. Pervizcim kısacası biraz savurganlık yapmış olabilirim ama yemin ki 600 Tuman senindir. İstediğini yap!”

Perşembe, 27 Temmuz 1955

“Kitabımla ilgili olarak dün Emir Kebir’den aradılar. Kitabım bitmiş. Yeni baskı için izin istiyorlardı. Ben de siz bilirsiniz, dedim. Güya yarın yayımlanacak. Bir cilt de sana göndereceğim. Kendim 10 cilt alacağım. Arkadaşlarıma dağıtacağım. Önce 5 cilt dedim, baktım 5 çok az olur. Kısacası telif hakkımdan 80 Tuman kitap aldım. Yani 10 cilt. Paranın kalanı senin ve Kami’nin. Takım elbise al. Kami’ye üç tekerlekli alacağım.”

Pazartesi, 2 Ağustos, …

دانلود کتاب اسیر
Tutsak, ilk baskı

[1] Şair, gösteri sanatçısı. Gösterilerinde dini lider Humeyni’yi sert bir dille eleştirdiği için yobazlar tarafından Almanya’nın Bonn kentinde bıçak darbeleriyle katledilmiştir. (7 Ekim 1938-31 Temmuz 1992)

[2] Şair, (doğum tarihi 7 Mayıs 1932)

[3] Kızgın demirle vurulan yara, yanık, üzüntü, acı anlamında.

Bensiz gitme!

Beğeneceğinizi umduğum Hamid Hirad’ın bu icrasını aktarıyorum. Şiirlerin bir bölümü Mevlana’ya aittir.

Parçanın adı: Xoda, (Hüda, Tanrı)

Yarı gece vurdum sokaklara gittim içmelerimin peşine

Meyhane kapısına vardım sevdamın peşine

Dün gece gördüm meyhane kapısında sıralar var aşıklardan

Ah Tanrım ben size varmışım mey şarap içmeden

Ya rab Sevgilim aşkının hüznünden sonunda deli oldum

Kendimden oldum meyhanenin yolunun tuttum

O kadar mey içeyim ki sarhoş olup harap olayım

Ne dost tanıyayım artık ne kadeh ne şarap tanıyayım

Hoş süzülerek gidiyorsun ey canımın canı bensiz gitme

Süzülen servimsin canımda gönlümde bensiz gitme

Bu dünya seninle güzeldir o dünya seninle güzel

Bu dünyada bensiz olma o dünyaya bensiz gitme

Yaaaaar

Caaaaan

Sızlayan kalbimin munisi sen

Ey sen ki varım yokum oldun

Ya rab ya rab ya rab ya rab

Dur duraksız kalbimin merhemi sen

Ey sen ki varım yokum oldun

Ya rab ya rab ya rab ya rab

Ya rab ey gönül sevdan bana sabır direnç verir

Itırın senin seher vakti hüzünden kurtarır beni

Ya rab bu gece yağmur çiselemesi yaz bana

İki üç gece sokaklarda başı boş dolaşmasını yaz bana

Ya rab bu gece yağmur çiselemesi yaz bana

Hoş süzülerek gidiyorsun ey canımın canı bensiz gitme

Süzülen servimsin canımda gönlümde bensiz gitme

Bu dünya seninle güzeldir o dünya seninle güzel

Bu dünyada bensiz olma o dünyaya bensiz gitme

(Farsçadan çeviri: h.h.)

Dahi matematikçi Meryem’in bir görüşü:

Fields Madalyalı ilk kadın matematikçiyi genç yaşta kaybettik: Ah Meryem  Mirzakhani! | Bilim ve Gelecek
Meryem Mirzahani

2014 yılında “Matematiğin Nobeli” sayılan Fields madalyasını alarak bu ödülü kazanan ilk kadın unvanını kazanan genç yaşta kaybettiğimiz büyük matematikçi, Prof. Dr. Meryem Mirzahani son derece özgün bir metin var elimizde. Matematik dehası ve sevdalısı “Yaşamda karşılaştığımız problemlerin çözüm yolları nelerdir?” sorusuna matematik yoluyla yani rakamlarla yanıtlıyor:

Önce İngilizce alfabeyi yazıyor:

A B C D E F G H I J K L M N O P Q R S T U V W X Y Z

Sonra her harfe karşılık sıra sayısı:

1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26

Sonra ihtimalleri hesaplıyor. Meryem Mirzahani şöyle yazıyor:

“Bu harfler ve sayılar birbirlerine eşitler. Şimdi, acaba sevinmek ve başarı için sıkı ve çık çalışma yeterli mi? Çok ve sıkı çalışmak= Hard work

H + a + r + d + w + r + k

8 + 1 + 18 + 4 + 23 + 15 +18 + 11 = %98

Acaba bilgi bizi başarıya götürür mü? (Knowledge)

K + n + o + w + l + e + d + g + e

 11+14 + 15 + 23 + 12 + 5 + 4 + 7 + 5 = 96%

Ya aşk? (Love)

L + o + v + e

12 + 15 + 22 + 5 = 54%

Para? (Money)

13 + 15 + 14 + 5 + 25 = 72%

Evet bunlar yeterli değil. En zirveye çıkmak için ne yapmalı? Ne gerek?

Evet bakış açısı: (Attitude)

A + t + t + i + t + u + d + e

1 + 20 + 20 + 9 + 20 + 21 + 4 + 5 = 100%

Evet, şayet bakış açımız (tutum ve davranışımız) bilgi, sevgi, dürüstlük, cesaret, olumluluk ve spor[1] ile birlikte olursa daha güzel olur.”


[1] Arapça matematik anlamında kullanılan Riyadiyat aynı zamanda Riyade Spor anlamına gelir. (h.h.)

Alkışlar size!

Dünya Kadınlar Hentbol Karşılaşmaları 1 Aralık 2021’de başlamış ve 19 Aralık Pazar gününe kadar bütün heyecanıyla İspanya’da devam edecektir. Dünyada bu karşılaşmalara 32 ülke katılabilmeyi başarabilmiştir.

A: Fransa, Angola, Dağlık Karabağ, Slovani

B: Rusya, Kameron, Sırbistan, Polonya

C: Norveç, Romanya, Kazakistan, İran

D: Hollanda, İsveç, Porto Riko, Özbekistan

E: Almanya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Slovakya

F: Danimarka, Güney Kore, Kongo, Tunus

G: Brezil, Japonya, Hırvatistan, Paraguay

H: İspanya, Arjantina, Austurya, Çin

C grubunda yer alan Norveç şimdiye kadar 2 kez Olimpiyat şampiyonluğu, 3 dönem Dünya şampiyonluğu ve 8 kez Avrupa şampiyonluğu kazanmış kadın hentbol tarihinin zirvesinde yer almaktadır.

İki gün önce Norveç-İran karşılaşması gerçekleşti. İran kadınları ilk kez bu platforma yükselebilmişlerdi. İran İslam devletine rağmen, bu devletin dayattığı o tuhaf müsabaka giysilerine rağmen, hatta bir hazırlık maçı için tek kuruş harcamayan İran Hentbol Federasyonu ve devletine rağmen İran kadınları savaşarak İspanya’ya gelebilmişlerdi. Norveç karşısında şansları sıfırdı. Nitekim de öyle oldu: 41-9.

Norveç takımı sahada grubu geçtikleri için haklı sevinçlerini yaşarlarken hoparlörden sürpriz sayılabilen bir anons duyuldu: Karşılaşmanın en değerli oyuncusu İran kalecisi Fatemeh Halili!

Fatemeh bu anonsu duyunca sahanın ortasında çöküp gözyaşı döktü. Sevinç ve üzünç gözyaşları. Takım arkadaşları onu ortalarına alıp tebrik ettiler. Onlar da gözyaşı döktüler. Ancak bu kızların gözyaşı kaybettikleri için değildi, sadece Fatemeh’nin en iyi oyuncu seçilmesine de değildi. Enerjilerinin büyük bölümünü başörtülerinin kaymamasına harcayan, o garip giysilerin içindeyken kıvrak hareketler için kat kat daha fazla enerji harcayıp çaba gösteren bu kahraman kadınların mazlum düşmüşlüklerine gözyaşı döktü Fatemeh ve takım arkadaşları. Onların gözyaşı tüm İran kadınlarınaydı. Baskı, baskı ve baskı altındaki kadınlara! Fakat tüm baskılara rağmen tüm alanlarda savaşan ve halkının aydınlık geleceğini müjdeleyen mücadeleleri sürdüren kadınlara! Milyarlarca dolar bu milletin servetinden yolsuzlukla, hırsızlıkla çalan, çırpan, şatafatlarına, kumarlarına, savaşlarına, yurtdışındaki eğlencelerine ve diğer kepazeliklerine harcayanlar kadınlara, sanata ve kültüre gelince sadece kendi uydurdukları şeriat kanun ve kuralları, bütçe yokluğu, iffet, namus martavalları öne süregelmişlerdir. O kahramanların gözyaşları İran halkınaydı. Ama onlar bir şey daha bildirdiler: Biz kadınlar meydanlardayız! Size rağmen ayaktayız! Size rağmen karanlığın perdesini yırtıp çöpe atacağız.

Çok geçmeden Norveç takımındaki kızlar da İran takımını ortalarına aldılar. Gözyaşlarını tutamadılar. İlginçtir; karşılaşmayı izleyenler de gözyaşlarını tutamadılar! Ne tuhaf bir duygu seli! İki takımın kızları el ele verdiler. Hiç görülmemiş bir şekilde iki takım yan yana durarak hatıra fotoğrafı çektiler. Norveç Hentbol Federasyonu, kadın milli takımının bütün bireylerinin imzasını taşıyan milli formayı Fatıma’ya takdim etti. Norveç Hentbol Federasyonu resmi Twitter sayfasından şu mesajı yayımladı: “Tebrikler Fatemeh! Bugün hepimiz kazandık, birlikte. Biz sana ve İran’a gelecekteki oyunlarda en iyisini diliyoruz!”

Alkışlar size İran Kadın Hentbol takımının bireyleri! Alkışlar size İran kadınları… Alkışlar size Norveç hentbol takımı ve o ülkenin hentbol federasyonu!

Resim
Resim

Hilmi Haşal: Teras okumaları-2

HAŞİM HÜSREVŞAHİ’DEN SENİ UNUTMAYI ÖĞRET BANA

Kent yaşamının gerilimini azaltmanın yol ve yöntemlerinden biri hatta ilk akla geleni kitapla kurulan soyut bağdır. Kitaba bağlanma, bir bakıma yaşantıyı sakinleştirme, musibetlerden korunma etkinliği…  Kent kaosu, kötülüklerle örülü, amansız tüketim koşusuna zorlar çünkü çağdaşımız insanı. Roman, öykü daha kolay terapi aracıdır belki… ama şiir kitabı özel çaba, geniş ve derinlikli, handiyse girift ebru bezemelerine yönelmişçesine dikkat ve yoğunlaşma ister; “içimde mavi cam kırıkları” demiş şiir kişisinin davetine karşılık…  Şiirin kitabı, şairi de okuru da sözcükler deryasında arayışa sürüklenmenin serüveniyle sınar, dense yanlış olmaz.  Dil, her iki gezgini buluşturur; imge ve ileti, anlam denen dertlenme dalgasının dilidir ki, o buluşmanın konumunu, zamanını hayatlara dahil eder. Ne doğduğu yer ne de doyduğu yer, sözcüklerin yükünü algılamaktan, sorgulamaktan alıkoymaz gezgin kişiyi. İnsani dertler, dertlenmeler, gittiği yön, kat ettiği mesafe (ömür) süresince ortaktır: şairin yurdu hüznüdür o minvalde, okurun da keza… Haşim Hüsrevşahi,  Seni Unutmayı Öğret Bana (Totem Yayınları, Ankara, 2016, ISBN: 978-9944-330-26-8) kitabında, bir araya getirdiği şiirlerle düşündürmektedir, yer, zaman, aşk ve hüzün kavramlarını…  Birçok örnek dize nakledilebilir ama ipucu ya da tadımlık babında; “ne zaman sokağa çıksam mavi bir cam kırılır içimde” diye başlayan, “kızıl yeminlerimiz vardı yeşil kefaretimiz” (s.21) şiiri öncelikle okunmalı diye önerilebilir.

İmece… [hapisteki kadınlara bir şiir]

Kadın insan hakları için mücadele eden ve bu nedenle hapsedilen Aliye Egdamdust, Ronak Seffarzade, Zeynep Bayezdi ve nice kadın aktivist için yazılan ve onlara ithaf edilen şiirlerden bir örnektir. Bu şiirlerin birkaçını daha çevirip burada yayımlayacağım.

İmece

Elham Melekpur

وقتی شاعر سکوتش را می‌شکند، از رادیو زمانه
Elham Melekpur

hiçbir olay olmasın diye uğraşıyoruz

biz hiçbir bomba yapılmasın diye uğraşıyoruz

biz yürekten ümit ediyoruz bayraklar kendi renklerinde  dalgalansın diye

biz biziz işte çabalayan

ellerimizdeki ışıltı mucizelere güler

ve sapa yollardan kestirme gideriz ana yollara

biz teröristiz

ve vadilerde Arapça marşlar söyleniyor

biz hep teröristiz

biz hiçbir olay olmasın diye uğraşıyoruz

karar veriyoruz ve eve dönüyoruz

biz mutlaka eve döneriz

hiç kuşkusuz

her gün güzel bir şiir okumalı

her gün güzel bir müzik dinlemeli

her gün güzel bir resim görmeli

her gün bir film yapılmakta

benim kendi filmim var

geceleri sabahlara boş oturmam

bu benim misyonumdur

her gün her gün her gün

damdan düşmek

ve toplu mezarlarda toplanmak

ve eril haşiyelere yardım etmek

ve peş peşe bulutların inmesine

sizin gözleriniz yorulur

benim çocuklarım yorulur

küçük beyaz atlar yorulur

bildiriler ve masalar yorulur

ve dolma kalem

bazen kendi içime uğrarım

kalmaya çalışırım ve müstehcen olmaya

çocuklarımın canı cehenneme

Cuma sabahları defin merasimi var

benim kendi filmim var

her gün iyi bir filim seyretmeli

ben bütün insanlarla paramparça olmaya uğraşıyorum

büyük bağırsağım küçük bağırsağımı yesin diye uğraşıyorum

her an bana tecavüz edilsin diye uğraşıyorum

her an annemi öldürmeye uğraşıyorum

ben teröristim ve bu bir sorun değil

benim kendi filmim var

Elham Malekpoor.jpg
Elham Malekpur (1983, İran. Halen Hollanda’da yaşamakta. Görme engelli şair, yazar, toplumsal aktivist)

Neler yapıyorum?

Son Beş Yılda Neler Yaptım?

Bazen insan kendi kendine soruyor işte ne yapıyorsun diye… Ben de “Ne yapıyorum bu yaşamda?” diye soruyorum bazen. Aile konuları dışında nelerle uğraşıyorum? Geziler, fotoğraflar, okumalar, film izlemeler, doğa yürüyüşleri, yemek yapmalar vs dışında yani? Çevremle ve çevremdeki insanlarla ilgileniyorum tabi herkes gibi. Ama mesleki olarak ne yapıyorum ne ile uğraşıyorum? sorusuna yanıt vermek için son beş yılın çok çok kısa bir özetini çıkardım. Paylaşmak istedim:

  1. Hekim Olarak:

Bir çocuk kalp hastalıkları uzman hekimi olarak son beş yılda yaklaşık on bin çocuğun kalbini muayene ettim, hastalıklarına tanı koymaya çalıştım, sağlıkları için uğraştım.

Tabip olarak kendimi güncel tutmaya çalıştım ve editörler kurulunda olduğum yurt dışı tıbbi dergilere makaleler ve yazılar gönderdim, yurt içi ve yurt dışı bazı çocuk kardiyoloji kongrelerine katıldım…

2. Edebiyatçı olarak:

  • Kendimce önemli bulduğum ya da yazdıklarıma yardımcı olacak okumalar yaptım
  • Kimi edebiyat dergilerine makale, şiir ve çeviri şiir ve öykü gönderdim.
  • Az da olsa bazı şiir dinletilerine katıldım…
  • Ama en önemlisi de yazma ve çeviri eylemlerime devam ettim. Bunların bir kısmını Edebiyat Pencerem olarak adlandırdığım sardunyalar.com’da yayınladım, bir kısmını ise kitaplaştırdım.
  • Son beş yılda kitaplaştırdığım çalışmalarım:

1- Seni Unutmayı Öğret Bana, Şiir, Haşim Hüsrevşahi, 2016

2- Bana Aydınlıkta Söz Et, Çeviri şiir, Ahmed Şamlu, 2016

3- Sırrı Giz Eylediler, Çeviri şiir seçkisi, Hafız-Hayyam-Mevlana, 2016

4- Yalnızlığımın Çinisi, Çeviri şiir, Sohrab Sepehri, , 2017

5- Beyel’in Yas Tutanları, Çeviri roman, Gulam Hüseyin Saedi, 2017

6- Önce Ben Öleceğim, Furuğ Ferruhzad’ın yazdığı öyküler, makaleler ve yaptığı söyleşiler, 2019

7- Mavi Ses, Sohrab Sepehri’nin düz yazılarından oluşan Mavi Oda ve diğer yazıları ve yazarın hakkında söyleşiler. 2021.

8- Dolunayın Çocukları, Roman. Haşim Hüsrevşahi, 2021, Yayınevine gönderildi.

9- 18. Hücre, Ali Eşref Dervişiyan, Roman, 2021

10- Şeyh Bedrettin Destanı, Nazım Hikmet, Farsçaya Çeviri, Mehri Publications, Londra, 2021

  • Şu günler ne yapıyorum?

Bahçemle uğraşıyorum, yürüyüşlere devam ediyorum, güzel filmleri izlemeye devam

Çocuk kalp hastalarına yardım etmeye çalışıyorum.

Okumalarıma devam ediyorum

Dördüncü romanımı bitirmek üzereyim

Dördüncü şiir dosyamı düzenliyorum

Sylvia Plath ve Furuğ Ferruhzad şiiri üzerine karşılaştırmalı bir inceleme yaptım makalesini bitirmek üzereyim. (Sylvia’nın şiirlerini orijinal dilinden kendim çevirdim)

Bir çeviri romanın yarısını bitirdim

Bir çeviri romanın editörial düzeltisini yapıyorum

100 Türkçe yazan Türkiyeli kadın şairin şiirlerini Farsçaya çevirme projeme başladım

Şimdilik aklıma gelen bunlar… Sonra başka bir şeyler anımsarsam eklerim. Hepinize güzel günler diliyorum 🙂

Ses. Misak. Gerçek: bir aborjin şiir

Şiir: Dan Davis

İngilizce orijinal versiyonundan çeviri: Haşim Hüsrevşahi

SES, ne kadar güzeldir, duyulmayacağımızda.

Yükselttiğimizde sesimizi, adaletsizliğimizi anlat, bizim sözcüklerimizi söyle.

Katliamlardan konuştuğumuzda, bize nasıl davranıldığı hakkında

Kolay lokma, kolayca mağlup edildiğimizde, gece ve gündüz nasıl öldürüldüğümüzde.

Yaşlılar, erkekler, kadınlar, çocuklar, bebekler, yeni doğanlar.

Kaçma şanları yok, yas tutma şanları yok.

Onların laneti olagelen derilerinin rengi için işkence edildiler.

Beyaz adamlarca ırzlarına geçildi, sonra işkenceler edildi ya da çok daha beter.

Restin görüldüğü gece!

Taylan rakı bardağını masaya neredeyse çarparak bırakıp suyundan bir yudum alınca “Onun gönlü başkasındaydı… Ben yanılmışım!” dedi.

“Yuh! Daha neler! İnanmıyorum…”

Taylan susunca Mehşid bu kez gülerek, “Yoksa gönlü bende miydi? Söyle lan…” dedi. Taylan da gülümsedi.

“Çok komiksin! Senin neyini sevecekti lan salak?”

Mehşid susunca Taylan’ın de yüzü ciddileşti.

“Valla bak… Ben onu sevdim…”

Zalimi yaratan mazlumdur: Sıfır Ritim Deneyi

Yıl 1974. Deneyi yapan Marina Abramoviç. Sonuç: İnsanlar vahşet yaratmada birbirini tetkikler (yığın taşkınlıklarında olduğu gibi) ve birbirine güç verirler. Ancak esasta mazlumum tepkisiz kalması bütün olayları geliştirir.

İlk videoda Mirina deneyimini anlatıyor, ikinci videoda (2011) diğer performansını sergiliyor.

Bu deneyimleme hakkında birçok yazı yazılmıştır. Buraya tıklayabilirsiniz

Sadık Hidayet: otobiyografik notu.

Sadık Hidayet’in el yazısı ile kendisi hakkında yazdığı otobiyografik notun fotoğrafını aşağıda veriyorum. Kâğıt başlığında Tahran Üniversitesi yazılıdır:

Ben kendi yaşamımı yazmaktan Amerikanvari reklamlar karşısında ürktüğüm kadar ürküyorum. Acaba benim doğum tarihimi bilmek kimin ne derdine değer? Şayet bu bilgi nüfus cüzdanı çıkartmak için ise sadece beni ilgilendirmeli, gerçi sizden gizli saklı değil defalarca müneccimlerle danışmışım, ama onların öngörüleri hiçbir zaman doğru değildi. Şayet okurların ilgisi içinse o zaman onların genel oylamasına başvurmalı çünkü herkesten önce ben yaparsam sanki kendi yaşamımın aptalca ayrıntılarına pek bir değer veriyormuşum gibi olur. Kaldı ki birçok ayrıntı var ki insan başkalarının bakış açısıyla kendisini yargılamaya çalışır ve bu nedenle de onların görüşlerine baş vurmak daha uygun olur. Örneğin beden ölçülerimi elbiselerimi diken terzi çok daha iyi biliyor ve sokak başındaki ayakkabı tamircisi de bilir ayakkabımın hangi yanı sürtünüp yenmiştir. Bu açıklamalar bana hep yaşlı bir atı satışa çıkardıkları ve müşteri çekmek içinde onun özellikleri ve kusurlarını saydıkları büyükbaş hayvan satış pazarlarını anımsatır. Kaldı ki benim yaşamöykümün hiç öyle kayda değer bir yanı yoktur. Ne önemli bir olay olmuş ne bir unvanım olmuş ne önemli bir diplomam olmuş ne de okulda parlak bir öğrenciydim. Tam tersi hep başarısızlıkla karşı karşıyaydım. Çalıştığım devlet dairelerinde hep silik ve kayıp biriydim ve müdürlerim elimden kan ağlarlardı öyle ki istifa ettiğimde onu coşkun bir sevinçle karşılamışlardır. Genel olarak çevremin benim hakkındaki kanısı itilmiş, istenmeyen, işe yaramaz biri olmamdır ve belki de hakikat budur.

[Otobiyografi, yazarın el yazısı]
خانه صادق هدایت تهران
[Yazarın evi, Tahran]

خانه‌ی رو به ویران صادق هدایت | توانا
[Yazarın odası, Tahran’daki evi]

عکس/ پیکر صادق هدایت پس از خودکشی
[Paris, son uyku]

Kundaklandık: içimizdeki yangın sönmedi daha!

Sevgili Lütfiye Aydın‘ın facebook sayfasından alıp onun izniyle aşağıda verdiğim yazı 2 Temmuz 1993 dehşeti ve vahşetinin bir özetidir. Özel yazışmamızda kendisi bir notu da eklememi istedi:

Bu olayın yazarlığımın yörüngesini değiştirdiğini de ekleyin. Çünkü okuma yazmayı yeniden öğrendikten sonra, yangın kokusunu unutmak, külleri üfleyip yepyeni dünyalar kurgulamak bile sorun…

O’nun için Madımak yangını hâlâ sürüyor. Ya sizin için?..

LÜTFİYE AYDIN

2 Temmuz 1993 olaylarında, yani Madımak vahşetinde yanmadan önce, kendini aşağı atarak kurtarmış ve hafızasını kaybetmiş bir edebiyat öğretmeni..

Madımak Oteli’nin 109 ve 110 numaralı odaların pencerelerinden karşı binaya geçiş vardı.

Buradan kaçan 31 kişi kurtuldu.

Kendini, eşiyle birlikte, otelin boşluğuna atan yazar Lütfiye AYDIN’ın trajik hikâyesi bugün hâlâ sürüyor..

Alevler giderek yükseliyor.

Herkes çığlık çığlığa can derdinde.

KADIN OLMANIN ŞİİR HALİ: Furuğ

KADIN OLMANIN ŞİİR HALİ

Yazan: Sidal Gökalp

08.02.2016

(Gazetebilkent.com’dan alınmıştır, hiçbir değişiklik yapılmamıştır.)

İnsan dünyaya gönderilmeden önce yaratılış aşamasından geçti. Tanrı, Adem’i çamurdan şekillendirip ona ruhundan üfledi. Adem’in insanlığını tamamlamak için ona en büyük imtihanını sundu daha sonra Tanrı, ademin sol kaburgasından “kadın”ı yarattı. Yılan kadınla sınadı Adem’i, Tanrı kadına yönelik koydu yasaklarını; kadın Adem’in en zayıf yanı, en solu, en içi, en şeytanı oldu. Kadın “karanlık bir ayet” oldu.

Dünya üzerindeki dinlerin büyük bir kısmında kadın, erkek için bir imtihan unsuru olmuş, baştan günahlı soydan şeytan kabul edilmiştir. Kadına en değer veren dinler bile erkeklerine “Min şerrin-nisa” (Beni kadının şerrinden koru!) dedirtmiştir. Kadın her daim baskılanmış, cinsiyet ayrımcılığına uğrayarak öğütülmüştür.

Şeriatla yönetilen, kadının zevk ve nesil sürdürme aracından başka bir şey olarak görülmediği bir toplumdan, edebiyatın en kadınsı sesinin çıkması ironik karşılanabilir. Fakat o kadın, kadınsılığı özümsemiş, yaralarının aşktan olduğunu haykırmaktan, kadınlığını savunmaktan çekinmemiştir.

“arsızlıkla damgalanan

boş kinayelere gülen bendim

kendi varlığımın sesi olayım

istedim, yazık ki ‘kadın’dım”

Füruğ’dur bu, Füruğ. İsmi gibi duru, ismi gibi ahenkli şiirlerini anadili olan Farsça’da yazmıştır. Bu misk kokan, geniz yakan şiirleri bizimle ilk olarak Onat Kutlar ve Celal Hosrovşahi buluşturmuş olsa da, Türkçe yazsa böyle yazardı diyebileceğimiz çevirileri Haşim Hüsrevşahi yapmıştır. Hüsrevşahi, bir dönem Türkiye’de yaşamış İranlı bir doktor. Füruğ’nun o baharat çarşıları, tozlu sokaklar ve “karanlık susku dolu zula”lar kokan şiir diline en çok yaklaşan çeviridir zannımca onunki. Daha sonradan basılan, Can Yayınları’ndan çıkan sayın Makbule Aras’ın çevirileri, onun tutkulu anlatımına göre çok yalın ve sönük kalmış diye düşünmekteyim. Füruğ, sanatının sıkıntısını iliklerinde hissetmiş bir kadındır.

Yadımdan çıx!

yadımdan çıx héy dilimin ucunda qal

ya da gel birbirimizin daşında sınaq

calanaq birbirimize

yél olaq birbirimizde esek

birbirimizin torpağına qarışaq

gel sözümüz menasını birbirinde itirsin

eslen gel birbirimizin küçlerinde qaçaq

ya da gizelnpaç oynıyaq birbirimizde

sen mende gizelne men sende…

gel birbirimizin dağında nefes nefese düşek

denizinde birbirimizin nefessiz qalaq

sévişek terimiz birbirine qarışsın

birbirimizin ağzında dincelek sonra

bir çay kimi ya da zencirini qoparan bir sél kimi

birbirimizde axaq suyumuz birbirine qarışsın

ya da eslen men sende eriyip qurtulum

sen élece bax

bilirsen ki sen yanımda olanda menim yanım yox olar

menim yanımda olanda sen eslen men yoxam

men sende itende dilinde tap meni

tapanda öp meni

tapmaca dé mene

sen menim möcüzem ol

yadımdan çıx héy dilimin ucunda qal

haşım xisroşahi

[unutayım seni dilimin ucunda kal

ya da gel birbirimizin taşında kırılalım
boca olalım birbirimize
rüzgar olalım eselim
karışalım birbirimizin toprağına

sözlerimiz anlamını yitirsin birbirinde
iyisi birbirimizin sokaklarında koşalım
saklambaç oynayalım ya da

sen bende gizlen ben sende…

gel birbirimizin dağında soluk soluğa kalalım
denizinde soluksuz kalalım birbirimizin
sevişelim terimiz karışsın birbirine
birbirimizin ağzında soluklanalım sonra
bir ırmak gibi ya da zinciri koparan bir sel gibi

birbirimizde akalım
suyumuz karışsın birbirine
ya da en iyisi ben sende eriyeyim kurtulayım sen öylece bak!

biliyorsun sen yanımdayken benim yanım yok olur
yanımdayken sen ben yokum aslında
ben sende kaybolduğumda dilinde beni bul
bulduğunda öp beni
bulmaca söyle bana
mucizem ol
unutayım seni sonra hep dilimin ucunda kal!]

Aşıklar meclisinde raks edenler!

Nisan’ın bu günleri unutulmaz bir kahramanın öyküsünü anımsatır biz Tebrizlilere.

Geçenlerde birisi bir medya hesabında bir not düşmüş. Korona’yla mücadele eden Tebriz’de bir hastanedeki sağlık çalışanlarının giysilerinin arkasında şöyle yazılıymış:

Şayet biz kesilen baştan korkuyor olsaydık / Aşıklar meclisinde raksa kalkmazdık!

Aslında bu dizelerin önemli tarihi bir hikayesi var. Yüz yılı aşkın geçmişe dayalı bir hikâye. Şiir şöyle başlar:

Yat yorganın altında uyanmak yasaktır!

Tebriz’de Ayrılmaz adlı halk şairi ve aşık, bir ev meclisinde, misafirlikte söylediği şiiri okuyor:

Zülmün kasası başdan aşıb daşdı Amirza!

Mundan bu yana işlerimiz yaşdı Amirza

Sen qıl namazı tut orucu éyle sevabi

Qoy kafir aparsın aci içqiyle şerabi

Erbablara Allah yaradıb cüce kebabi

Yoxsulların artıq yediyi aşdı Amirza

Mundan bu yana işlerimiz yaşdı Amirza

Yaz! Hakkını savunan idam edilir!

Temmuz 2012’de İranlı sinema oyuncusu Golşifte Ferahani’nin çıplak fotoğraflarının önce Fransız gazetesi Le Figaro’nun internet sitesinde ve daha sonra da birçok sosyal medya mecralarında yayınlanınca İran’da ve dışarıda büyük yankılara ve geniş tartışmalara yol açtı. Ferahani 2008 yılında Leonarda DiCaprio ile rol aldığı Yalanların Bedeni (Yalanlar) adlı filmde kısa süreyle tek memesini gösterdiği için İran’a girişi yasaklanmıştı. Golşifte kadınlara karşı uygulanan cinsiyetçi tutumları protesto için Jean B. Monidno’nun “Bedenler ve Ruhlar” adlı çalışmasına katılmış ve çıplak pozlar vermişti.

tuhaf bir mevsimdir

tuhaf bir mevsimdir

şarlatanlarla aptallar mevsimi

pınar başında haramiler

nar yarılması bir yağmurdan

nar kızılından ne beklenir?

putlarla kuzular mevsimidir
dünya büyüklüğünde bir çan olsan çalsan
secde saati geldi sanır putlar

salhaneye koşar kuzular
 
leylak sokağından ne beklenir?

şiir: h.h.

Sürü Psikolojisi: Bir Beyin Uyuşukluğu | KreatifBiri
<p value="<amp-fit-text layout="fixed-height" min-font-size="6" max-font-size="72" height="80">

Orhan Veli’den bir şiir çevirdim: Dalgacı Mahmut

محمود دلقک

کار و بارم اینه

هر صبح آسومونو رنگ می زنم

وقتی همتون خوابین

بیدار که می شین می بینین آسمون آبیه

ـــ

یه وقتهایی دریا جِر می خوره

نمی دونین کی می دوزدش؛

من می دوزم

ـــ

گاهی وقتهایی دستتون میندازم

اون هم وظیفه منه؛

یه سر فکر می کنم تو سرم

یه معده فکر می کنم تو معده م

یه پا فکر می کنم تو پام

نمی دونم چه غلطی بکنم

ـــ

شعر از اورهان ولی

ترجمه ار تورکی: هاشم خسروشاهی

DALGACI MAHMUT

İşim gücüm budur benim,
Gökyüzünü boyarım her sabah.
Hepiniz uykudayken.
Uyanır bakarsınız ki mavi.

Deniz yırtılır kimi zaman,
Bilmezsiniz kim diker;
Ben dikerim.

Dalga geçerim kimi zaman da,
O da benim vazifem;
Bir baş düşünürüm başımda,
Bir mide düşünürüm midemde,
Bir ayak düşünürüm ayağımda,
Ne haltedeceğimi bilemem

Furuğ: çirkinliğin somut anlamı yoktur

Roşenfekr Dergisi’nin[1] Ev Karadır filmi üzerine Furuğ Ferruhzad ve İbrahim Golestan’la yaptığı söyleşinin tümünü daha önce yayına vermiştim (Önce Ben Öleceğim, Totem Yayınları, 2019). Burada Furuğ’un o söyleşide dile getirdiklerinin kısa bir bölümünü veriyorum:

Roşenfekr Dergisi: Cüzamlılardan duyduğunuz ilk cümleler nelerdi?

Furuğ Ferruhzad: Çok şeyler duydum. Örneğin ilk gün oraya girdiğimizde bir adam gördüm. Bütün vücudu felçti. Alt dudağı da felçti. Ne zaman konuşmak istese dudağı düşerdi. Adam eliyle dudağını alır, yerine koyar, konuşurdu. Bu adam bana ve diğerlerine, “Ben kaç kez dilekçe yazmalıyım, bırakın karım yanıma gelsin diye? Doğru ben hastayım, o sağlıklı ama o benim yanımda yaşamak istiyor ve benimle yaşlanmak istiyor. Size ne!” Öyle kadınlar gördüm ki cüzam her iki gözünü yemiş bitirmişti. Göz yerine sadece bir kırmızı çizgi kalmıştı yüzlerinde. Ama yine de bu gözün üzerine dikkatle sürme çekiyorlardı. Doğrusu cüzamlılar evinin kadınları görmeye değer. Hepsinin kaç tane bileziği ve kolyesi var. Benim bileziklerimi ve kolyemi de orada benden aldılar. Bütün odalarda, en çok da ayna var. Çoğunun ağzı, burnu ve kulağı olmayan bu cüzamlılar kendilerini aynada seyretmeyi seviyorlar.

Böyle biliniz. İyidir o!

“Alaca atlı yol tanrısı ben. Gündüz gece koştururum (atımla) ben. Güleryüzlü iki insanoğluna denk gelmiş, insanoğulları korkmuş. ‘Korkma’ demiş. ‘Kut vereceğim ben’ demiş. Böyle biliniz. İyidir o.”

“Ak benekli doğan kuşum ben. Sandal ağacı üzerinde oturarak mutluyum ben. Böyle biliniz. İyidir o.”

Altın kanatlı yırtıcı kartalım ben. Tenimin tüyleri büyümemişken, denizde yatarak dilediğimi tutarım ben, sevdiğimi yerim ben. Ondan güçlüyüm ben. Böyle biliniz. İyidir o.”

Neme déyiren?

Sümerologlar, Türkologlar ve birçok uluslararası arkaik dilbilmciler Hurriler, Kaslar, İskitler, Mannalar, Sakalar, Masajetler, İlamlar ve başka birçok eski kavimlerin dillerinin Sümerlerin diliyle ilişkisini ve bugünkü Türkik grup dillerle akrabalığını açıkça göstermiştir. Ünlü Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’ın da eserlerinde verdiği ortak sözcükler bu kanıyı güçlü bir şekilde desteklemektedir. Konu bu değil.

Geçenlerde Azerbaycan Türkçesi’nin Tebriz ve yöresi ağzıyla yazılmış bir metni okurken bir arkadaşımın bir itirazı üzerine yeniden konuya baktım. Metinde “Üş” sözcüğüne arkadaşımın itirazı vardı. Diyordu ki bunu Anadolu Türkçesinde doğru olarak geçen Üç sözcüğü şeklinde kullanmalıyız. Baktım. Bu sözcük Sümerce ve Mannaca Uş olarak geçer, dediğim gibi bizim Azerbaycan Türkçesinde Üş ve Anadolu Türkçesinde Üç.

İran’da bizim evde ev işlerine yardımcı olan bir Nenemiz vardı. Anne gibiydi çocuklar için. Neredeyse 40 sene birlikte yaşadık. Nur içinde yatsın. Ondan çok masallar dinledik, çok tekelemeler. Neyse bizim bu Neneye bir şey söylendiğinde o anlamadıysa “Neme déyiren?” derdi. Yani “Ne diyorsun?” İlgimi çeken “Neme” soru zarfıydı. Nene, Azerbaycan’ın Zengan şehrinin bir köyündendi. Çok fazla araştırmaya gerek kalmadan eski Sümercede bu sorunun “Name” soru zarfıyla sorulduğunu gördüm! İlginç değil mi? Sümercedeki “Silik” sözcüğü bizim Azerbaycan Türkçesinde arın, temiz ve Anadolu Türkçesinde sili, temiz, iffetli olması, Mannaca Qaya Azerbaycan’da aynen “qaya” ve Anadoluda “kaya” şeklinde kullanılması gibi. Çok var bu sözcüklerden. Mesela anne sözcüğü. Ama (Sümerce), Ana (İlamca), Ana, Aba (Azerbaycan Türkçesi) ve Anne, ana (Anadolu Türkçesi). İlamca, Anadolu ve Azerbaycan Türkçesinde “ata” olarak geçen sözcük Sümerce “ada” olarak geçer. İlginç olan burada ayrıca Sümercedeki Ama’nın m’si maman, mama, meme gibi sözcüklerde olduğu gibi Ada’daki d de dede sözcüğünde tekrarlanmakta.

Benim esas hoşuma giden bir de “Ha” soru zarfının kullanımı var Azerbaycan Türkçesinde: Haçağ/Haçan (Ne zaman), Havax (Ne vakit, ne zaman), Hara/haraya (nereye), Harda (nerede), Hani (Nerede), Hansi (hangi).

Sözcüklerle oynamak sayılarla oynamak kadar güzeldir!

Furuğ’un doğum günü…

Bu gün 29 Aralık senin doğum günündür. Nüfus cüzdanına baktığımda “Dey ayının 8, 1313, Muhammed Ferruhzad ve Turan Veziri Tebar’dan doğma, Tahran’ın 5 nolu ilçesinde kayıtlı, 678 nolu nüfus cüzdan sahibi Furuğ-uz-zaman” diye geçiyor! Puran’ın dediği gibi kimi kaynakçalarda senin doğum günün Dey ayının 15’i, 1313 (5 Ocak 1935) diye geçer. Ama doğrusu 29 Aralık…

Olsun ben bugüne de yarına da 5 Ocak’a da senin doğum günün diyorum… İyi ki doğdun şiirin sönmez ışığı, parlayan Furuğu!

Aşağıdaki slaytları seni bir kez daha analım diye düzenledim…

h.h.

Kaybolmaktan son anda kurtulan o fotoğraf

Furuğ Ferruhzad’ın evlatlığı Hüseyin Mansuri anlatıyor:

Furuğ öldükten sonra kız kardeşi rahmetli Gloria’nın tekçe evladı, kızı sevgili Judit Münih’ten Tahran’a gitti ve döndüğünde bir plastik poşet verdi elime. Poşeti boşalttım. Buruşturup atmak isterken poşette bir şey olduğunu hissettim. Poşeti yeninden açtım. Dibinde birkaç tane slayt vardı. Slaytları ışığa doğru tuttum. Hiçbir şey belli değildi. Simsiyahtı. Işık aldıkları, bozulduklarını düşündüm. Hepsini poşete attım. Birkaç gün sonra atık kağıtlarla birlikte dışarı götürüp atmak istedim. Son anda slaytları anımsadım. Bu kez daha güçlü ışığa karşı tuttum. Bir fark görmedim. Hepsi siyahtı. Ancak slaytlardan birinde çok silik bir mavi ışık görünüyordu. Bilemiyorum nedense bu mavi ışık içimi titretti. Belleğimin karanlık diplerinde ne söylediğini anlamadığım bir şey beni çağırıyordu… Çok meraklandım. Slaytları fotoğrafçıya götürdüm. Tabettiler. 1964 Nevruz’uydu.

Görüntünün olası içeriği: 5 kişi
Soldan sağa: Hüseyin Mansuri (Furuğ’un cüzamhaneden evlat edindiği çocuğu), Furuğ Ferruhzad, MOhammed Ferruhzad (Furuğ’un babası), Gloria Ferruhzad (Mohammed Bey’in ikinci evliliğinden olan kızı), Mehran Ferruhzad (Furuğ’un kardeşi). Fotoğraftakilerden sadece Hüseyin yaşamakta.

Soğuk mevsimin başlangıcı: Furuğ ve Puran

ve bu benim

yalnız bir kadın

soğuk bir mevsimin eşiğinde,

başlangıcında yeryüzünün kirlenmiş varlığını anlamanın

ve gökyüzünün yalın ve hüzünlü umutsuzluğunun

ve bu beton ellerin güçsüzlüğünün…

zaman geçti

zaman geçti ve saat dört kez çaldı

saat dört kez çaldı

bugün aralık ayının yirmi biridir[1]

ben mevsimlerin gizini biliyorum

ve anların sözlerini anlıyorum

kurtarıcı mezarda uyumuştur

ve toprak, ağırlayan toprak,

dinginliğe bir işarettir.

zaman geçti ve saat dört kez çaldı

sokakta rüzgar esiyor

sokakta rüzgar esiyor

ve ben çiçeklerin çiftleşmesini düşünüyorum

cılız, kansız saplarıyla goncaları,

ve bu veremli yorgun zamanı

ve bir adam ıslak ağaçların yanından geçiyor

damarlarının mavi urganı

ölü yılanlar gibi boynunun iki yanından

yukarı süzülmüş

ve allak bullak şakaklarında o kanlı heceyi

yineliyor

– selam

– selam

ve ben çiçeklerin çiftleşmesini düşünüyorum.

Furuğ’un kehanetlerinden söz ederken onun İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına adlı şiirinden de bir çıkarım yapmıştım.[2] Burada giriş bölümünü aldığım bu şiirde Furuğ kış aylarının, soğuk mevsimin başlangıcında olduğunu anlatıyor ve ardından zamanın geçtiğini ve saatin dört kez çaldığını bildiriyor. Adından söz ettiğim kitapta da değindiğim gibi Furuğ kaza geçirdiği gün saat 4 gibi stüdyoya dönmek için annesinden ayrılmış. Furuğ bu önemli şiirinin sonunda o “genç ellerin” nasıl karın altında toprağa verildiğini anlatarak “belki de gerçek o iki genç eldi, o iki genç el / durmadan yağan karın altında gömülmüş olan” diyor. Ve gerçek şu ki Furuğ’un ablası şair, araştırmacı yazar Puran da bir kış günü (30 Ocak 1932) gözlerini bu dünyaya açmış ve yine bir kış günü (29 Aralık 2016) bu hayata gözlerini yummuştur. Furuğ ondan iki sene sonra yine bir kış günü (5 ocak 1935) dünyaya gelmiş ve karlı soğuk bir kış günü (13 Şubat 1967) yaşamını yitirmiştir.[3]

selam sana ey yalnızlığın garipliği,

odayı sana bırakıyorum

kara bulutlar her zaman çünkü

arınmanın yeni ayetlerinin peygamberleridir

ve bir mumun şahadetinde

apaydın bir giz var onu

o sonuncu ve o en uzun yalaz iyi biliyor

inanalım

soğuk mevsimin başlangıcına inanalım

düş bahçelerinin yıkıntılarına inanalım

işsiz devrik oraklara

ve tutsak tanelere.

bak nasıl da kar yağıyor…

belki de gerçek o iki genç eldi, o iki genç el

durmadan yağan karın altında gömülmüş olan

ve bir dahaki yıl, bahar

pencerenin arkasındaki gökyüzüyle seviştiğinde

ve teninde fışkırdığında

uçarı yeşil saplı fıskiyeler,

çiçek açacak olan o iki genç el

sevgili, ey biricik sevgili

inanalım soğuk mevsimin başlangıcına.[4]

Yukarıda sunduğum klipte Furuğ “İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına” adlı şiirini okumakta. (h.h.)


[1] 21 Aralık sonbaharın bitimi ve kış aylarının başlangıç tarihidir. 21 Aralık gecesi ise yılın en uzun ve en karanlık gecesi olan Çille Gecesi ya da Yelda Gecesi’dir.

[2] Önce Ben Öleceğim, Çeviri ve Derleme, Haşim Hüsrevşahi, Totem Yayınları, 2019

[3] Furuğ’un kocası Şapur (27 Mayıs 1923- 6 Ağustos 1999) ve yaşamı derbederlik ve sefaletle geçen oğlu Kamyar Şapur (19 Haziran 1952 – 16 Temmuz 2018) kış aylarının soğukluğunda Furuğ’a ortak olmamışlar. Bir söyleşide Kamyar’a anne sevgisi sorulunca, tüm içtenliği ve duyduğu acıyla, “Mezar taşı insana anne olmaz ki!” diye yanıtlamıştır.

[4] Yaralarım Aşktandır, Çeviri Haşim Hüsrevşahi, 7. Baslı Totem Yayınları, 2018

ölen lamba nerde ışıldayan güneş nerede…

İşin salahı nerde ah harap olan ben nerede            

yolun farkına bak o yol nerde bu yol nerede

İçim sıkıldı havradan ikiyüzlü hırkadan canım               

mugan diyarı nerde tortusuz şarap nerede

Salahın sakınmanın rintlik ile ne ilgisi var            

vaazın semahı nerde rebab nağmesi nerede

Düşmanın yüreği ne anlar dostun halinden           

ölen lamba nerde ışıldayan güneş nerede

Eşiğinizin tozu gözümüzün sürmesidir                 

nereye gidelim buyur bu cenaptan nereye

Bakma yüzündeki gamzeye yolda derin kuyu var          

nereye gidersin ey canım bu hızla sen nereye

Oldu, kavuşma günlerinin anısı hoş olsun hoş               

o işve nereye gitti o öfkeler nereye

Sükûnu uykuyu Hafız’dan esirgeme ey dost         

sükûn nedir, sabır nerde ah uykular nerede

Şiir: Şirazlı Hafız, Çeviri: h.h.

Sırrı Giz Eylediler, Totem Yayınları, 2016

قطعات حافظ

sarhoşların gözünden utansın…

Yüreği kan olanların halini kim dillendirir yine

Testinin kanının hesabını felekten kim sorar yine

Mey içenlerin gözünden utansın

Şayet sarhoş nergis biter de açarsa yine

Şarap testisinde oturan Eflatun’dan başka

Hikmetin sırrını yine kim söyler bize

Kim ki lale gibi kadeh dolaştıran olsa

Bu cefadan yüzünü kanla yıkar yine

Kalbim bir gonca gibi açmaz şayet

Bir kadeh dudağından öpmezse yine

O kadar çengi perdede söyledi sözü

Kes saçlarını ki ağlayıp inlemesin yine

Hafız testi Beytü’l Haramı çevresinde

Ölmezse çevresinde başla döner yine

Okumaya devam et “sarhoşların gözünden utansın…”

onlar büyüktüler…

onlar büyüktüler…

yaşamımdan kesitler!

haşim hüsrevşahi

Öğretmenler günü nedeniyle birkaç öğretmenimden söz etmek istedim: onlar büyüktüler!

Rıza Beraheni

Hiç kuşku yok ki herkes ömrü boyunca kimi önemli insanlarla karşılaşma şansı yakalar ya da o şansı kaçırır. Önemli dediğim bulunduğu alandaki evrensel anlamda yarattığı değerler ölçeğinde. Ben hem mesleğim olan hekimlik alanında hem de hayatımın en önemli yerini kapsayan edebiyat yaşamımda bu şansı yakaladım ve bir kısmında ise kaçırdım.

Okumaya devam et “onlar büyüktüler…”

son basamak…

Büyük şair, yazar, çevirmen, düşünür, yazın kuramcısı, eleştirmen Rıza Beraheni

Son basamak

ölmek için

beni şebboyların nergislerin ortasına koyma

bırakma beni                     dünya sularına

galaksilere de          bırakma beni

beni önce o verev süzülen bakışın bileziğinden geçir

ve kırık dökük taş merdivenlerden gölgeleri rüzgarda esen eski ağaçlara doğru  yukarı kaldır öte yana

kimseye gösterme beni ne kızıma ne kardeşlerime ne kız kardeşime ne oğullarıma

odada yataklarında uyuyanların ne kadar tuhaf suratları var

ne kadar yorgunum

beni son basamağa koy ve aşağı in

ve meyve ve çiçek ve hurmayı al götür

yeri burası değil

senin ayak seslerin dünyanın sonu yapraklarının dökülüş mevsimindeki turna kanatlarının telekleridir

senin gidişinin sesi bitti şükürler olsun

ne kadar yorgunum

uzun dinlenmeye ihtiyacım var

beni çölün ruhunun sırtına bindir

git

ertesi gün gelmek istersen gel ve bir ayna da getir bana

benim iç çekişlerimin resimlerini de gör

gör seksen yaşındaki küçük kız                   kumaştan oyuncak bebek            nasıl yüzü koyun yerde

sonra beni benim etrafımda döndür

ve o verev süzülen bakışın bileziğinin ortasında durdur

durdur ve döndür

ki ben

yokmuşm.

Bir Yaradılışın Öyküsüdür!

Tarihe bir not olsun diye yazdım bu kısa öyküyü… yıllar önce!

Yıllar önce yazdığım bir kısa öykü! (h.h.)

 

“Sana mürtet oluyorum, sana ulaşmanın tadına yeniden varayım diye!”

Tebriz’li Şems

Seni ilk ne zaman gördüm bilmiyorum, unutmuşum, 1976 mıydı?  Hayır o ilk zamandı. Zamanın başlangıcı ve sen ilk kadındın, başlangıcın kadını. Hayat da oradan başlıyordu. Bunu sonra fark ettim. Sen: “Bu bizim Tebriz, Petersburg’un ikiz kardeşidir!” demiştin. Şehrin ortasından geçen Kuru Çay üzerindeki Taş Köprü’nün korkuluğuna dayanmıştın. Bir Mayıs gecesiydi. Yüzünde ay ışığı nereden başlıyor nerede bitiyor, kestiremiyordum. Gülmüştüm ve ilk zamanın mutlak karanlığı kalkmıştı ve yaradılışımın altı günü başlamıştı. “Ne?” diye sorunca gülmüştün. O gün Tebriz ayaklanmış, biz ölümden kaçmış, birkaç cop darbesiyle kurtulmuştuk. Bayraklarımız da yırtılmıştı. Köprübaşına ben geç kalmıştım. Sen: “Nerdeydin deli oğlan merak ettim.” demiştin ve elimden sıkıca tutmuştun. Sanki bıraksan Erk Meydanı’ndaki bütün güvercinler oradan uçuvereceklerdi.

View original post 705 kelime daha

…توان گفتنم نیست

ترجمه شعری از اورهان ولی

Orhan Veli’den bir şiir çevirim: Anlatamıyorum!

اگر که بگریم آیا می شنوید؟

آیا می توانید لمس کنید

درون مصرع های من اشکم را؟

نمی دانستم ترانه ها این چنین زیبایند

و واژگان بدینسان نا رسا

!پیش از آنکه دچار این درد شوم

جائیست آنجا می دانم

می توان همه چیز را به زبان آورد

خیلی نزدیک شدم، می شنوم اما

!توان گفتنم نیست

(ترجمه از توركي: هاشم خسروشاهي)

Anlatamıyorum

Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?

Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.

Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.
17 Maddede Bir Garip Şair Orhan Veli Kanık | ListeList.com

havaya sıksam kurşunu…

Sanaz Davoodzadeh Far’dan 4 şiir

1-

gelmeyişinin havası

yağmur olur

bütün anılarına şemsiye açarım

tüm anılarını kanla yazmışım

geç anladım

giderken bu şemsiyeye

kurşun yağdırdığını

2-

kurşun dolu

şarjör gibi

göz kırpsam

öldürür seni kurşunlarım

kırpmasam

moleküllerim barut dolu sırt çantası

omuzda

bomba olurum

havaya sıksam kurşunu

kendim delik deşik

ölmek için savaşıyoruz ikimiz de

yürüyorum

kurşun sesi

uyuyorum

kurşun sesi

ölüyorum

kuşun sesi

barut kokuyor

insanların ağzı

3-

pencere

benim için duvarın gülümsemesidir

ben ki uçmayı sadece

renkli kalemle denerim

pencere

uçuşun başlangıcıdır

4-

eksikliğin

bir yüz oldu tuvalde

dudaksız

gözlerimin karası ağlıyordu ellerimde

ve saçlarımın her bir teli

rüzgarın elinde karahindiba

kaçıyordu benden

gelmedin

bu tablo nasıl da iyi satıldı

(Farsçadan çeviri: h.h.)

Sanaz Davoodzadeh far, Iran | IWA BOGDANI
Sanaz Davoodzadeh Far

diri öldüm

öldüm

ama kalbim hala atıyordu

dilim tutulmuştu

ama bir ses yankılanıyordu içinde

kördüm

ama içimdeki göz görüyordu dışarıyı

kımıltısızdım

ama kıvrak düşler götürdü beni kilometrelerce uzağa

öldüm

ama diri diri…

İngilizceden çeviri: h.h.

Harriet Anena - Wikipedia
Şiir: Harriet Anena (Uganda)
Genç Ugandalı şair Harriet: bir performans
Harriet Anena kendini anlatıyor…

Adalet benim!

Gita’dan pasajlar

Goswani Tulsidas: (1532-1623)

Sri Krishna’dan Arjuna’ya[1]

Arjuna

Adalet benim: duru ve yansız [2]

Yaratıklar doğar ve yaratıklar kaybolur gider

Ben, sadece ben gerçeğim Arjuna,

Derinlerden, keyifle izleyerek

Tüm yaratıkların gözlerinin içinde.

Benim tüm bilgilerin amacı

Dünyanın babası, annesi dünyanın

Her şeyin kaynağı, tüm arın olmayanların

Ve arın olanların, kutsal olanların ve dehşetin.

Okumaya devam et “Adalet benim!”

Bugüne bak

Bugüne bak:

Onun kısa geçişinde

Yaşam olduğu için, yaşamın ta kendisi

Tüm gerçekler ve senin varlığın saklıdır

Büyümenin neşesi

Devinimin görkemi

Başarmanın şaşası

Zamanı deneyimlemeden başka nedir

Dün bir rüyadır

Yarınsa bir evham

Bugün iyi yaşanmışsa

Dünü mutlu bir düş yapar

Ve her yarını umudun hayali

Öyleyse bugüne iyi bak

Böyledir her yeni günün selamlaması!

A poetic genius

(Hint şair Kalidasa, 170 M.Ö., İngilizceden ç: h.h.)

Furuğ: günümüz şiiri!

Günümüz şairinin aşk meselesine bakışı yüzde yüz hizipçidir. Günümüz şiirinde aşk, biraz temenna, azıcık ah vah ve nihayet birkaç kelimede de her şeyin sonu olan vuslattan ibarettir. Hâlbuki her şeyin başlangıcı olabilir. Aşk yeni düşünsel ve duyumsal dünyalara, fikirlere, ufuklara bir delik açmamıştır ve hâlâ insani kalıplarından ayırdığınızda bomboş imgelerden başka bir şey olmayan göz, kaş, güzel baldır bacak düzeyinde seyrediyor. Günümüz şiiri, genel bir kuşağı; taşların, bitkilerin ve doğanın aşkını, aylak kadınların ve pis kokulu sokakların ve yalın ayakların aşkını ve iki insanın aşkını unutmuştur ve yaşamın hüzün dolu güzelliklerine dikkat etmemekte.

Günümüz şiirini sadece olumsuz yönleriyle asil ve başarılı şiir olarak kabul etmek mümkündür. Düşünsel ve ruhsal avarelikler, mutlak güvensizlik ve inançsızlık, ümitsizlik ve kuşku, şiirin kalbini fethetmiş olan kavramlardır ve şair, bizim kuşağımızın en umumi derdi olan onmaz inzivasından, melankoliyalarını kâğıt üzerinde çizmekte ve sadece bu yoldandır ki şiir zaman zaman yücelme ve özel bir parıltı göstermekte.

Günümüz şiirinde epik içeriklerin de yeri görünüyor. Bu alanda sunulan -örneğin Kesari Bey’in Okçu Areş şiiri örnek olarak gösterilebilir- kendi doğuşu için şerefli kandan, gururdan ve inançtan kaynaklanan bir epik eserden çok gevşek ve sölpük bir ninniye daha çok benzemekte.

Buna karşın günümüz şiiri büyük ölçüde kendisini asla şairane olamayacak fazlalıklardan kurtarmış, şiirin çekirdeği ve temel kavramına yaklaşmıştır. Günümüz şiiri artık vaaz, öğüt, yargı ve hikâye anlatımı aracı değil. Şiir, şiir yaratmaya yönelmiştir. Bu yoldaki başarısı çok naçiz olsa da artık enerjisini sapaklarda harcamamakta ve kendi ikliminin sınırlarını bilmekte, bu ise etkili ve takdire şayan bir adımdır. Bugünün Farsça şiirinin içeriğini bir kenara bırakırsak benim büyük eleştirim orada kullanılmakta olan dildir.

Günümüz şiirinin dili yalancı, tembel ve temkinlidir. Aktarma görevini üstlenmiş olan duyguların anlatımında kendi geniş olanaklarından yararlanmamakta. Günümüz şiirinin dilinin iki yönü var. Ya çok böbürlenen, fadılca ve geçmişin kurallarına bağlıdır ya da çok dağınık, başıboş ve sokak işidir. Genel bir çizgide benzer anlamları taşıya sözcükler ancak her biri başlı başına bağımsız anlamları ifade etmekteler. Günümüz şiirinde kullanılması sırasında bunlar, kulağa en güzel ve en hoş gelenin lehine kenara itilmekteler.

Günümüz şairi, sözcüğün güzelliğine dikkat ediyor, ifade ettiği anlama değil. “Alımlı” sözcüğünün yerine “güzel” sözcüğü asla kullanılamaz zira alımlı ve güzel eşit anlamlı olsaydı asla iki sözcük olarak ortaya çıkmazdı.

Günümüz şiiri yeni sözcüklere ihtiyacı var ve onları kendisinde yer etme cesareti bulmalıdır. Sözcüğün gerçek anlamını tanımak ve onu doğru bir biçimde kullanmakla günümüz şiir diline bir sıcaklık ve yeni bir hayat verilebilir ancak.

En kaba ve en çirkin sözcükler, kendilerine gereksinim duyulduğunda sırf daha önce şiirde kullanılmadıkları için bir kenara itilmemeli. Ne yazık ki günümüz şairi bunu yapmakta.

Füruğ Ferruhzad - Vikipedi

(Önce Ben Öleceğim, h.h., Totem Yayınları, 2019)

Seher Kuşu

Seher Kuşu. Şiir: M. Taki Bahar (Melikişşüera Bahar), Müzik: Morteza Neydavud, Söyleyenler: Homayun Şeceryan (İran), Abir Nehme (Lübanan)

Acımı tazele

Ateş püsküren ahınla bu kefesi

Kır, alt üst et

Ey kanatları bağlı bülbül kafes köşesinden kalk

İnsanoğlunun özgürlüğünün şarkısını söyle

Bu toprak yığını yeryüzüne bir solukla

Ateş düşür, alev eyle!

Zalimin zulmü, avcının cevri

Yuvamı dağıttı

Ey Tanrı, ey felek, ey tabiat

Bizim karanlık gecemizi seher eyle! 

(Ç: h.h.)

Meryem Mirzahani Ödülü

Bilimde çığır açan ilerlemeyi güden Breakthrough Vakfı’nın genç matematikçiler ödülü, Matematiğin Nobeli sayılan Fields Madalyası sahibi ünlü matematikçi adına dayanarak Maryam Mirzakhani New Frontiers (Yeni Sınırlar) Ödülü olarak adlandırıldı. Özellikle genç kadın matematikçileri teşvik amaçlı Yeni Sınırlar adı altında 50,000 dolarlık bu ödül 40 yaşın altındaki bilim insanlarına verilecektir.

Bu yılki temel fizik dalındaki Breakthrough 3 milyon dolarlık ödül Meryem Mirzakhani’nin yakın çalışma arkadaşı Alex Eskin’e verildi. Alex ödülü aldığı törende Meryem’le birlikte çalışmış olduğundan büyük onur duyduğunu dile getirmiştir. Bu ödül daha önce Jocelyn Bell Burnell, Stephen Hawking gibi yedi CERN bilim insanına verilmişti.

İran’ın harika çocuğu Meryem Mirzahani’yi ve diğer harika çocukları taşıyan otobüs, İran’da düzenlenen bir bilim yarışması sonrasında Tahran’a dönerken kaza geçirmiş, birçok harika çocuk hayatını kaybetmiş ve Mirzakhani mucize eseri kurtulmuştur.  Bu kaza, harika çocukları uçakla değil sıradan bir otobüsle taşıdıkları için, İran hükümetine karşı büyük öfke duyulmasına yok açmıştır. Matematik Olimpiyatları kahramanı Meryem, Tahran Şerif Teknik Üniversitesi’nden lisansını aldıktan sonra Harvard’da doktora çalışmalarını başarıyla sürdürmüş ve sonrasında Princeton ve Stanford üniversitelerinde öğretim üyesi matematikçi bilim insanı olarak çalışmıştır.

Meryem özellikle hiperbolik ve sarmal yüzeyler üzerindeki çalışmalarla matematikte yeni çığırlar açmıştır. 13 Ağustos 2015 yılında Meryem Mirzahani, Riemann Yüzeyleri dinamiği ve geometrisi ve moduli uzaylar teorileri üzerindeki çalışmaları dolayısıyla matematiğin Nobeli olan Fields ödülüne layık görülmüştür. Fields ödülünü alan ilk kadın matematikçi olarak tarihe geçen Meryem (3 Mayıs 1977-15 Temmuz 2017 ) 40 yaşında meme kanserinden hayatını kaybetmiştir.

Matematiğin Nobel'ini alan tek kadın öldü
Meryem Mirzakhani

bir şeyler yazmalıyım…

Firuze Mohammedzade’den bir şiir

bir şeyler yazmalıyım
ölüm gibi
beklentimi karşılayan bir şey
hiçbir şeyden korkmayayım diye
ölüm haberimi kendinden önce getirme ihtimali olan
kargadan bile

bir şeyler yazmalıyım
onca kar katmanları altında Tebriz’in ateşi çıksın diye
kürenmeliyim ve yükselmeliyim kendimden
ya da değil?
iğne,
ceketimin yamalarının sıcak hayallerini dikeyim diye

neden bunca kimsenin sesi dertten çıkmaz?
neden bunca tek kişilik hücrelerin derdi ve aspirinler bedava eczanelerde tozlanır?
ben neden aspirinin derdine değmiyorum?
ben bunca üşüyorum burada
ve sen orada onca ölümsün ve işe yaramıyorsun neden?
Tebriz’in evlerinin duvarı olabilir mi?
benimle aynı evde yaşayan evler
birlikte avare ettiğimiz evler
duvarlarından fotoğraflarımızı kıran evler
ve biz sorduk
bunca ev arkadaşı olmanın nedenini
yanıtlamayan o evler…
evin başına çökmeli ki evin anlamını anlayasın da

ben neler yazıyorum ki bunca üşüyorum?
bunca yanan orman uzaktan ısıtmıyor beni
şayet güney Arizona’da bir orman yanıyorsa
mutlaka bir söz
bir sözcük
bir tümce
Tebriz’in bağlarında bir akkavağın kalbini kırmıştır.

(Farsçadan çeviri: h.h.)