Nnenna!

Nnenna[1]

 

Yazan: Adaobi Onyeakagbu[2]

 

Seksen yaşındayım, hastayım ve ölmek üzereyim. Onun sevecen elleri beni yavaşça bu dünyadan koparmakta. Gitmeye hazırım, ama onun hikâyesini paylaşmadan olmaz.

*

Onu ilk gördüğümde herhangi biri gibiydi. Ben arkadaşım Kunle ile şehir kulübünde tenis oynuyorduk. O, kucağında bir bebekle yanımızdan geçti. O, geçip kulübün restoranına girene kadar durup bekledim. Bir top vızıldayarak kulağımın dibinden geçince dönüp arkadaşım Kunle’ye alaycı bir bakış attım: “Ne?” diye sordum ilgisizce ve gidip Kunle’in dikkatsizce attığı topu aldım.

“Kime bakıyorsun Mr. Man?”

Bu sesin hiç eğlenceli yanı yoktu.

“Kız arkadaşın yok mu Chibuzor?”

Onu yok sayarak yerimi alıp servis atamaya hazırlandım.

“Kaldı ki, o kadın evlidir,” Kunle durarak, vermiş olduğu habere karşı benim tepkimi ölçmek istedi, “O asker çocukla… Uche’yle.”

Omuzlarımı silkerek hayal kırıklığımı gizlemek için “Öyleyse çok kötü,” diye yanıtladım.

*

İkinci kez onu gördüğümde her hangi bir gün değildi. İki yıl sonrasıydı. Onitşa’daki eğitimim son yılı 1966’ının sonlarına doğruydu. Facianın olduğu günün erken saatlerinde bisikletle Makurdi’den Oturkpo’ya dönüyordum. Ben ünlü Market’in önünden geçerken mavi bir Ford araba sertçe bisikletimin önünü kesti. Kunle arabadan dışarı fırladı, çığlıklar atarak “Chi-boy sen hâlâ ne yapıyorsun burada? Onlar Igboluları öldürüyor, cesetlerini Benue’ye atıyorlar. Buradan gitmelisin!” dedi. Duyduklarımı algılamaya çalışırken bisikletim yere düştü.

*

Biz o tren istasyonun kaosu ortasında oldukça emniyetteyken Kunle “Allah yardımcın olsun dostum! Yakında görüşmek üzere!” dedi. Bu benim onu son defa görüşümdü. Platformdaki son trene sürüklendim. Krema renkli bir lokomotif ve dört vagondan oluşan tren yolculuk için pek de emniyetli görünmüyordu ancak halk buna aldırmıyordu. Yaralı bir adam, kimsesiz bir kadın ve serseme dönmüş bir çocuk sıkışarak kendilerini içeri attılar. Kimse ölmek istemiyordu. O kalabalık ortasında kendime yol bulmaya çalışırken iki adam buruşuk siyah gömleğimden yakaladılar: “Sen Igbolu musun?” Çok akıcı Pidgin İngilizcesi konuşuyorlardı. Aniden saldırıya geçmişlerdi. Onları yanıtlamayı değer vermeden, omuz silkip trene yöneldim. Adamlardan biri elindeki sopayı kafama indirdi. Hemen kendime geldim ve kasığını tekmeledim. Diğer adam üzerime gelince çenesine yumruğu indirdim. Kırılan kemiğin sesine aldırmadan yere düşen sopayla ona vurup trene fırladım.

Trene adım atar atmaz bir kadın “Başın kanıyor!” dedi.

Kucağında iki yaşındaki çocuğuyla, gözlerini başıma dikip bakan kadına dönünce şaşırdım. Sanki kurgulanmış bir oyun izliyor gibiydim.

O iç çekince ben “Aaa!… fark edememişim!”

Her yan yoğun ter, sidik ve kan kokuyordu.

Aniden ona doğru fırlayarak “Seni tanıyorum,” dedim, “Kulüpten. Kocan nerde?”

O, suratını asınca keşke son soruyu sormasaydım diye geçirdim içimden.

Basit bir şekilde “Onlar öldürdüler onu!” diyerek arkasını döndü ve pencereden dışarıya daldı.

Gelişen sessizlik, hem rahatlatıcı hem de rahatsız ediciydi ve ben bu daha yeni dul kalmış kadına bir şey söylemek için kafamı çatlatıyordum. “Nereye gidiyorsun?” diye sorarken, yaralı adamın bacağından kalkıp benim başım üzerinde dönüp duran sineği kovmaya çalıştım.

“Bilmiyorum,” dedi kadın.

“Bilmiyor musun?

“Bilmiyorum!” diyerek göz ucuyla bana baktı, “ben doğudan değilim. Ben Benue’denim. Orada daha fazla kalamam.”

“Anladım…”

Kızı irileşmiş gözleriyle bana baktı. Ona gülümsedim. Çocuk bütün dişlerini göstererek bana sırıttı. Ona, “Ben Chibuzor!” dedim.

Kadın çocuğunun üzerinden doğrudan bana bakarak, “Ben de Beatrice!” dedi. Onun gözlerinde bir şeyler vardı. Benim soğukkanlı davranışımın arkasında gerçekten nasıl bir korkunun gizlendiğini görebiliyordu. Pek bir şey konuşmadık. Çevremizde olup bitenler bizi yeterince üzmüştü.

Beatrice hakkında daha fazla şey öğrenebilmek için ısrarla yerleşmesine yardım etmeye uğraştım.

Bir süre sonra birlikte Onitşa’dan uzakta, Anambra eyaletindeki Ndiowu kasabasına, karısı ve çocuklarıyla yaşayan kardeşimin evine yönelmiştik. Bir odayı Beatrice ve çocuğu Precious’la paylaşmaktan başka çarem yoktu. Ben önemsemiyordum, sonuçta az da olsa tanışıyorduk ve zaten çaresiz avare durumdaydık. Gecenin bir yarısında Beatrice öyle yüksek sesle ağladı ki bayılacağını sandım. Ne yapacağımı bilmeden, ona doğru döndüm ve sarsılan kollarımla ona sarıldım. O, hemen bana sokularak daha da hıçkırdı: “Uche’yle sorunlu bir evliliğimiz vardı… onunla mutlu olup olmadığımı bilmiyorum.” Hıçkırıkları dindiğinde fısıldıyordu. Kollarımdaki çöküp kalan kadına gözlerimi dikip bakıyordum. Onu rahatlatacak söz bulamadan o, “Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum” dedi. Precious esneyip uyanıncaya kadar öylece kaldık.

*

Beartrice’i ilk kez 1967 yılında Yeni Biafra’da savaş bütün ümitlerimizi söndürmeden önce öpmüştüm. O günler bir tek şey söylüyorduk: “Savaşı kazan!” Sığınmak için yer altı sığınaklar yapmadık, ne de olsa köyümüz sık çalılar arasında saklıydı.

Bahçede tembel tembel mangoları yolarken o, “Askerlerimizi düşünüyorum…” söylemişti. Onun “bizim” dediği gözümden kaçmamıştı.

O, kuşların yediği mangoları sepetten ayırırken, “Merak ediyorum onlara kim bakıyor?” diye sordu.

Sesimi kısarak “Umarım birileri var!” dedim ve konuyu değiştirmek için “Sanırım tırmanıp biraz daha mango koparmalıyım…” dedim.

“Hemşire olmak istiyorum… bir kadın var, ordunun hemşireye, doktora ihtiyacı olduğunu söylüyor… ve de…”

“Hangi eğitimle?” diyerek onun sözünü kestim ve yanıtını beklerken inanmazlıkla gözlerimi ona diktim.

Dudakları üzünçle titredi ve bana yaklaşarak, “Kimse aldırmıyor artık Chibuzor,” dedi ve duraksayarak ekledi: “Öğrenirim!”

Onun inatçı, güzel gözlerine baktım ve artık ona âşık olduğumu biliyordum. Hızlı bir hareketle ona yanaştım. Bir öpücükten daha fazlasıydı bu. Önce yavaş ve duygu dolu, ardından daha hızlı sanki yeterince algılayamamıştık. Ellerim belini sardı ve onun sırtını mango ağacına dayadı. Onun titreyen elleri benim ensemi bularak başımı sertçe kendine doğru çekti. Kısa süre sonra gülerek ve Precious’u uyandırmamaya çalışarak küçük odamıza geçtik.

İkinci sevişmemiz hemen ertesi günüydü, geleceğimizi konuştuğumuz gün. Ona fısıldayarak, “Seni seviyorum… kızını da seviyorum…” dedim.

O, başını yana yatırarak bana baktı ve sessizce, “Evlenelim!” dedi.

“Biz bir savaşın ortasındayız Beatrice.”

Onun sözleri düşündüğümden daha sertçe çarptı bana. Sonra kıkırdayarak, “Adımı söyleme tarzını çok seviyorum,” derken elleri karnımdan aşağı kaydı. Kanımın aşağılarıma doluşarak kasılan kaslarımda haz dolu bir acı verdiğini hissettim tekrar. O, “Bırak evlenelim!” diye tekrarladı.

*

İlk büyük kavgamız, 1968’de evliliğimizden iki gün sonraydı. Açlık içimize işliyordu ve ölüm kokusu bizi zayıf ve asık suratlı yapmıştı. Evimizde, birkaç kıza ve Beatrice’e yara bakımı ve ilaçlar hakkında bir şeyler öğreten kadın yeni başkentte daha çok hemşireye ihtiyaç olduğunu söyledi.

Ona, “Gitmene izin vermem Beatrice! Allah aşkına biz daha yeni evlendik! Ya sana bir şey olursa? Preciouse’a neler olur?” dedim.

Beatrice bir yandan ağlıyor bir yandan bağırıyordu: “Sen bencilin tekisin! Bu ben ya da Precious meselesi değil. Sen kendin gitmek istemiyorsun! Sen istiyorsun ki sevdiklerin bu… bu çalılar arasında saklansınlar! Sen hatta yeğenini de onun istemesine ve de işi bilmesine rağmen işe girmesine izin vermedin. Senin ümidine ne oldu? Millet ölüyor ve askerlerin bize ihtiyacı var!”

“Onlar senin askerlerin değil. Sen İgbo bile değilsin!” diye bağırdım. Bir an birbirimizin gözüne daldık. Gerilim elle tutulur düzeydeydi. Küçük odamızda sadece bizim ağır nefes alışlarımız duyuluyordu. Onun gözyaşlarının aktığını görünce kalbim kırıldı. Küçük Precious, yere düştüğü için ağlayarak odaya koşarak girerken ondan özür dilemek üzereydim. Az sonra üçümüz kucaklaşıp hıçkırarak ağlaştık. Biz bir ulusun umudu için, kısa zaman sonra gelecek olan kıtlık için gözyaşı döküyorduk.

O gece seviştik, son kezmiş gibi. Her şey farklı görünüyordu. Soluklarımız dinince onu sıkıca kollarımın arasına aldım.

Birbirimize sokulmuşken kulağıma fısıldadı: “Prezervatifi yıkamalısın… başka yok…”

Başımı çevirip onu görünce gülmeye başladık. O bir zamanlar bir Nijeryalı askerin karısıydı, bense bir zamanlar şehir kulübü üyesiydim. Ama şimdi, biz karneye bağlanmış tuzumuzu ve pudrayı kondomdaki yapışkanlığı temizlemek için kullanıyorduk. Yoksulluğumuzun aptallığı fakat kalbimizdeki tuhaf iç rahatlığıyla çılgınlar gibi gülüp durduk.

“Sence benim bir İgbo adım olması gerekmez mi? Ne de olsa bir İgbo’nun karısıyım,” diye şakalaştı. Onun yuvarlak yüzüne baktım ve anladım ki onun gerçekten de İgbo adı olmalı. Altına çalan teni ve dolgun güzel dudakları arkasında saklanan aralı üst kesici dişleri vardı.

“Nnenna!” dedim ona. Kalbim bu kadın için aşkla çarpıyorken ona, “Sana yakışır…” dedim.

“Beğendim,” dedi gülerek.

“Ya Precious?”

“Hmmm…”

Anlamsız savaştan dolayı her gün gerçekleşen ölümleri düşündüm. Savaşın içindekiler için acı dolu ve ondan uzak olanlar içinse tahribat yaratan savaşı… “Chimuanya. Tanrı uyumuyor,” dedi ve devamında gülmeye başladı.

*

Beatrice’i en son Kasım 1969’da gördüm. Ruhumuz uyuşmuştu. “Savaşı kazan!” dediğimizde sesimiz alay doluydu sanki. Precious’u annesini görsün diye onun hemşirelik yaptığı kampa götürmüştüm.

Beni görünce gözleri fal taşı gibi açıldı ve hiç beklemeden “Hamileyim,” dedi.

Bu haberden dolayı karmaşık duygular içindeydim, zira dünyamızın yeni bir canlıya hazır olmadığını düşünüyordum, ama sevinç kararsızlığımı alıp götürdü ve sevdiğim kadını kucakladım. Yatağa uzandık ve doğacak olan çocuğumuz için uygun olabilecek adlar hakkında ve savaş bittikten sonraki yaşayacağımız evimiz hakkında konuştuk. O gece sanki yeni bir umut doğmuştu içimize.

Sonra peş peşe gelen silah sesleri duyduk. Ardından bildiğimiz tek şey Hausa askerleri bizi paketleyip diz üstü çöktürmüşlerdi. Bulunduğumuz kampa nasıl girdiklerinin sırrını çözmeye zamanımız yoktu. Onlar zaten girmişler ve insanlarını kafalarını kurşun sıkarak patlatıyorlardı. Askerler, misyoner olduklarını tespit ettikleri hariç beyaz gazetecilerin gitmelerine izin verdiler.

Kurşunu sıkmadan soruyorlardı: “Adın ne senin?”

Anlamadım neden soruyorlardı ki, zaten oradakilerin hepsi muhtemelen doğudan geliyorlardı, Beatrice hariç. O, hemşirelerin yanında dizleri üzerindeydi. Ben bir sıra ondan ötedeydim. Tekçe yapmak istediğim onun elini elimde tutmaktı. “Bu ölüm günümüzdür!” diye düşündüğümü anımsarım.

Bir kadın askere yalvardı: “Beni öldürebilirsin, ama çocuğuma dokunma lütfen!”

Asker vicdan azabı çekiyormuş gibi Pidgin dilinde sordu: “Nerde çocuğun?”

Kadın ağlayarak iki yaşındaki çocuğunu parmakla işaret etti. Adam çocuğa doğru yürüdü ve sıraya geri dönmeden kurşunu çocuğun kafasına sıktı.

Beatrice’in “Canavar!” diye bağırdığını duyunca kalbimin durduğunu hissettim.

Askerler, duygusuzca dönüp ona baktılar. Liderleri “Ne dedin? Adın ne senin?” diye sordu.

Kalbim göğsümden çıkacak gibi atıyordu. Tüm kanım bacaklarıma saldırmıştı. Sıcak ve ağrılı gözyaşları gözlerime doldu. Gözlerimi kapattım, yanı başımdaki Precious’u tuttum.  Kıpırdayamıyordum, soluyamıyordum. Yapabildiğim tek şey onun görünmemesine çalışmaktı. İşte onun buyurgan sesini duydum: “Nnenna!”

*

Patlayan silahın sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. Bazen burada olduğuma inanmak bile istemiyorum, ama ne yazık ki buradayım.

 

[1] Avrupa’nın işgali altındaki Nijeriya’da farklı kabilelerin dini inançlar üzerine geliştirdikleri çıkar temeline dayalı soykırımlardan birinin cereyan ettiği zamana ait kısa bir öyküdür. Bu öyküyü İnglizceden çevirdim. (ÇN)

[2] Adaobi Onyeakagbu, Muhendislik öğrenimi gören 18 yaşında Nigeryalı bir kadın yazardır. Afrika edebiyat dergisi Afreda’ya göre o  birçok platformlarda bulunmuş ve ödüller kazanmıştır. Yazmadığı zamanlar modellik yapar. (ÇN)

 

igbo massacre ile ilgili görsel sonucu
Biafra’da soykırım… 1966 [Photo credit: ummkhayt.tumblr.com]

Biafran Children 4

 

Adaobi Onyeakagbu

Beyaz Mintan (Vietnam’dan bir şiir)

Huy Cá­n
Huy Cá­n (31 Mayıs 1919-19 Şubat 2005)

Kalbinle, ruhunla geldin bana
Düşsel arınlığın sade beyaz mintanı içinde
Işık sağanağındı senin eski patika yolu boyunca
Ayaklarının yeşimi, biricikliğin kızıl rayihası
 
Senin sevimli uzun ince parmakların okşadı
Güneşin öptüğü nazik yuvarlak yanaklarını
Masmavi rüzgârı doldurdun saçlarına
Ve hava dağlarını odama estirdin

Devamı »

Bill Gates ve Sosyalizm!

Dünyanın en zenginleri arasında yerini ilk üçte koruyan yazılım multi milyarderi Bill Gates, bir konuşmasında çevreyi ve doğayı ancak sosyalizm kurtarır der (Tom Cahill, Axis of Logic, 4 Eylül 2016) ve ekler: “Özel sektör yetersiz bir aptaldır.” Bill, kapitalist kuralların artık çalışmadığını ve yeryüzünü ancak sosyalizmin kurtaracağının altını çizer. (San Miguel Times, 1 Mayıs 2017).

Bunun bir şaka olduğunu sananlara Guardian’ın 15 Mayıs 2013 tarihli Daniel Ben-Ami’nin kaleme aldığı makalesinde yer verdiğiBill Gates at SXSW Bill Gates ve onun gibi Amerika’nın en zenginleri arasındaki yeri en önde gelenlerden Warren Buffet’nin sözlerine bakmalarını öneririm. Kapitalizmin tepesinde oturanlar ve bütün dünyanın zenginliğinin kaymağına sahip bu insanlar neden kapitalizme “karşılar”? Acaba oturdukları dalı mı kesmek istiyorlar yoksa bu hasta düzenin bir süre daha hayatta kalması için öneri mi veriyorlar?

Devamı »

Sözlerini Furuğ’un yazdığı o şarkı!

Kami:

“Furuğ’da şarkı sözü yazma yeteneği de vardı. Ekim 1990’da ben Şeyh Galeri’de resim sergimi acımıştım.

O sırada Mohammed Nuri Bey[1] oraya geldi.

Bana bir şiiri göstererek “Bunu Furuğ yazmış,” dedi ve bana verdi.

O şarkı budur: Sahilin suskusunda … ”

İşte o şarkı:

Gece darmadağın usulca ilerliyor kıyının suskusunda

Göğsümde çırpınır kalbim… sen gelirsin, sen gelirsin

Öpücüğün rayihası yükselir dudaklarının kızıl gülünden

Bakışların ışıldar… ne güzelsin, ne güzelsin.

Sır perdesini aralarsın, kaygılı bakışlarla

Ben kulaklarına kendi hüznümden bir şarkı söylerim

Sahilin suskusunda bu benim sahilde yapayalnız

Düşlerin kollarında uyumuş… ne rüyadır… ne rüyadır

Gece darmadağın usulca ilerliyor kıyının suskusunda

Göğsümde çırpınır kalbim… sen gelirsin, sen gelirsin

Öpücüğün rayihası yükselir dudaklarının kızıl gülünden

Bakışların ışıldar… ne güzelsin, ne güzelsin.

Sır perdesini aralarsın, kaygılı bakışlarla

Ben kulaklarına kendi hüznümden bir şarkı söylerim

Sahilin suskusunda bu benim sahilde yapayalnız

Düşlerin kollarında uyumuş… ne rüyadır… ne rüyadır

(h.h.)

 

[1] Son dönemin önemli şarkı yorumcusu Mohammed Nuri (1929-2010)

Furuğ’un biricik oğlu Kami de gitti!

Bir ömür acı ve hasret son buldu!

Acı ve hasret dolu bir ömür son buldu!

Demek Furuğ’un oğlu olmak, Perviz Şapur gibi tanınmış bir edebiyatçının oğlu olmak yetmiyormuş. İkiyüzlü toplum yapacağını yapıyor. Furuğ’un şiirlerini okur, onu alkışlar, Perviz’i takdir eder ama onların biricik oğullarına sahip çıkmazlar. Üstelik güvendiği insanlar, annesinden ve babasından ona kalan ne varsa, mektupları, resimlerı, antika sayılacak eşyaları, Furuğ’un dikiş makinesini dahil, kısaca varını yoğunu hırsızlar gibi çaldılar, elinden aldılar ve onun yüzüne güldüler. Yayıncılar annesinin kitaplarından elde ettikleri yüz binlerce dolardan ona tek kuruş ödemediler. (Kamiyar’ın kendi dediğine göre Morvarid Yayınları hariç)

Devamı »

Furuğ’un ruhsal durumu ne kadar çok şey anımsatıyor!

“Pervizciğim param olmadığı için ve Feramerz de hiçbir şekilde 40 Tumanımı (73 YTL. ç.n.) vermeye yanaşmadığı için… kitabı gönderemiyorum. Çünkü arabaya binmek için bile param yok… Perviz’im çabuk gel, çünkü bunlar sürekli beni davet ediyorlar ben de sürekli atlatıyorum ve seni bekliyorum…. (Said Nefisi) diyordu ki Rusya’daki dünya edebiyatıyla ilgili bir konferansta İran’dan dört kişinin ismi geçmiş. Biri Tevelleli, diğeri Dr. Hamidi, biri Pervin Etesami biri de Furuğ Ferruhazad… İşimde ilerledikçe ve bundan dolayı bazılarının rahatsız olduklarını gördükçe ne kadar sevindiğimi bilemezsin. Öyle bir yere gelmek istiyorum ki babam geçmişi anımsadığında kendinden utansın ve beni ailenin onur kaynağı olarak görsün…”

Devamı »

Furuğ sahnede!

Furuğ Ferrhuzad’ın yaşamı ve şiirleri sahneleniyor

Tek Perde Oyun!

FURUĞ FERRUHZAD   

Tek perde oyun

Hayatı ve eserlerinden oyunlaştıran – Harun Güzeloğlu
Oynayan – Derya Günaydın
Çeviren – Haşim Hüsrevşahi
Işık Tasarım – Alev Topal
Müzik – Karahan Kadırman
Grafik – Cem Yarkın
Hareket Düzeni – Derya Günaydın
Sahne Tasarım – Harun Güzeloğlu
Işık / Ses Kumanda – Serpil Coşkun Altuncu
Sahne Asistanları – Beril Usluduran, Seray Yıldız, Mete Eryılmaz

(ne zaman nerede sahneleneceğini yakında buradan bildireceğim)

Sen ve ben doğmamışız daha!

(Agni’ye mektuplardan sonuncusuna yakın bir mektup. Yeniden yayınlıyorum.)

 

“Sen ve ben doğmamışız daha! Ben, adı bile senin gözlerini ışıl ışıl ağlatan o nehirim. Senin gözyaşlarından oluşan nehir.

Eteklerini avuçla. Beyaz çıplak ayaklarınla gir bana. Dilim senin parmaklarını tanır, ayaklarını bilir. Topukların dilimin aşinasıdır. Serin sözcüklerim diz kapaklarına kadar yükselince eğil bana! Eğil. Siyah ve deli. Eğil ve beni geceden ödünç aldığı karasında gizle saçlarının. Beni kendi karanlığına götür. Mutlak krallığına. Ben senin saçlarında akacağım. Sen kendi acını kendi saçlarında akıtacaksın.

Devamı »

sığınak!

İlgili resim
Tanzania doğumlu, İskoç şair: Pippa Little

Ad verme. Caddeler
dövülüp silinmiş.
En eski duygularını bileyle.
Rüzgarı öğren
senin kokularını saklayarak
onun nereye gittiğini anımsa. Kamyon durakları
çatısız kiliselerdir.
yağmurda kabarıp şişmiş
yüksek gerilim hatlarına tünemiş kuşlar
ayrı düşerler.
Rahatına bak,
karanlıkta yıldızlar olacak
sana doğru yolculuk eden
küçük daha küçük.
Devamı »

gelincikler…

art of poppy ile ilgili görsel sonucu
Poppies in a field Painting by Olha Darchuk.

gelincikler tek tek göründü mü çayırlarda
işi iş kasabanın
su yüzlü çocuğun işi iş
bir de poyraza döndü mü hava
başlar masmavi damarlar fışkırmaya yanaklarından
faytonların turuncu tekerlekleri
yansır gaz tenekeleriyle çevrili bahçelerde
asılı çamaşırlarından bir tutam çivit kokusu alıp gider

Devamı »

gel benimle

gel benimle Buhara’ya gidelim
saçlarını saman kokulu rüzgara verirsin
burada tokalar kelepçeye benziyor sevgilim

gel benimle başka sokakların çocukları olalım
buranın sokakları karanlığın soluğunda çürüyor
sesini elma çiçekleri duymuyor sevgilim

gel yeniden sevelim
o romanın son satırı gibi bitelim
aklımdan çıkmadan sevgilim!

Kitâbü’t-Tavâsîn ile ilgili görsel sonucu
Hallaç Mansur’un dar edilmesi… (Tavasin kitabını kimler okudu bilinmez! h.h.)

Sindiğiniz bu topraktan kalkın artık…

Ölün siz, ölün siz bu sevdada ölün siz
bu aşkta ölürseniz ruha kavuşursunuz

Ölün siz, ölün siz, ölümden korkmayınız
bu topraktan kalkarsanız gökler bulursunuz

Ölün siz ölün siz, bu “benden” kopun siz
bu “ben” zincirdir, sizse tutsak gibisiniz

Bir balta alın elinize, vurun zindanın oylumuna
kırarsanız zindanı hepiniz şahsınız emirsiniz

Suskunsunuz, suskunsunuz, suskunluk ölümün soluğudur
yaşamdandır şimdi suskudan çığlıklarınız

Şiir: Mevlana
Söyleyen: Dariyuş
Farsçadan çeviri: Haşim Hüsrevşahi

babaların mersiyesi…

30 sene önce Halepçe’de masum insanların ve özellikle çocukların acımasızca katledilişlerini bahane ederek, bütün dünyada sermayenin çıkarları doğrultusunda sürdürülen bütün savaşları kınıyor, hayatını kaybeden o sayısız masum insanları yürek acısıyla anıyorum… 16 Mart…

Yaz teri unutulmuştu sanki alnının çizgisinde o adamın
Öyle kadim bir soluksuzluk ki açık mavi gözleriyle

Ömrünün yongaları tutuşuyordu rüzgârda
Dünya yaza dönenirken kış üşüyordu dudaklarında
Kalbinin saati durmuştu
Ektiği bütün çiçekleri unutmuştu
Kahkaha atmaması bir hataydı sanki bu sahnede…
  
Gözlerini kapatamazsın ömür boyu çocuk senin hayatın çiçekleniyor
Kelebekler içiyor gözyaşlarını maviye boyanıyor
Bu sokaklardan yine geçeceksin o adamın adım sesleriyle
Gözlerini kapatmazsın!
 
“Al işte herkesten sakındığın o hakikat”

(h.h., babaların mersiyesi, seni unutmayı öğret bana, Totem yayınları)

İlgili resim

 

Ey zindanın karanlığı…

Geçen akşam televizyonda bir film izledim. İsrail hapishanelerindeki Filistinli kadınların mücadelesi konu edilmişti. Filmin sonunda bir şarkı ilgimi çekti. Burada onu veriyorum.

Şarkının sözlerini orijinal Arapça ve çeviri İngilizce metinlerinden Türkçeye çevirmeye çalıştım.

Hatalarım affola!

(h.h.)

Ey zindanın karanlığı, kur çadırını
biz karanlıktan korkmayız
 
Geceden sonra ne var
söken zafer şafağından başka
 
Ey zincirin halkları kalbimi kıran nağmeyi yükselt
senin sesinde yas ve baskı anlamlanır
 
Ey zindanın karanlığı, kur çadırını
biz karanlıktan korkmayız
 
Geceden sonra ne var
söken zafer şafağından başka
 
Tek bir gün bile suçlu değildim tek bir gün ihanet etmedim
sadece yurdumun sevgisiydi kalbimde oluşup ayaklanan
 
yemin ettiğimiz gün hepimiz ahdettik
asla yurdumuza ihanet etmeyelim ve sevgimiz dinimiz olsun

Bu icrada olmayan ancak başka icrada aşağıdaki dizeler de seslendirilmiştir:

Ey onurların yurdu ey sana bağlı olanların yuvası
biz ölümden korkmayan gençler olarak sende yer ettik

Ey gardiyanlar lütfen
söylediklerimizi dinle

Engellenmesi suç olan havayla keyiflendir bizi
yemin olsun ki yurduma olan zulümleri unutmayacağım

Ey yıldızlar tanık olun ki ben sadıktım ve sevgili
ey zincirin halkları kalbimi kıran nağmeyi yükselt

ben de karıncayım…

yazdığım son şiir…
“… sen de karıncasın bilirim. ondan böyle durduraksız kalmışız!…”

ithaftır! 

h.h.

ben de karıncayım 

ben de karıncayım senin gibi
yangınımı yerin dibinde taşırım
kökünde kalbimin
bin yıl geçmiş her güneşe baktığımda gözlerim sanki
dört kolla sarılırım toprağa ondan
nişanlarımdan ne kaldı sana
dağılmışım tespih taneleri gibi
ben de karıncayım karınca senin gibi

Devamı »

Furuğ’un arkadaşına yazdığı mektuptan…

51 sene önce bu gün Furuğ aramızdan ayrıldı. Parlayıp sönen bir ışık gibi… ancak o aydınlık her gün daha da parlak bir şekilde zihinlere ve canlara işlemekte… 13 Şubat 1967’nin acı anısına karşın Furuğ’un arkadaşı Mehri Rahşa’ya yazdığı uzun mektuptan bir bölümünü Türkçeye çevirerek burada veriyorum:

“Canım Mehri. Umarım iyisin. Bu kadar geç mektup yazdığıma şaşırma. Sana mektup yazmamanın tadının ne olduğunu anlatmak istiyordum. Ama şaka, şaka. Sen kendin de biliyorsun ki ben öyle biri değilim. Bilmiyorum neden bu akşam canım seninle konuşmak istiyor. Hava bir tuhaf olmuş. İnsan bahar delişmenliğini cildinin altında duyumsuyor. Bir süre caddede yürüdüm. Sonra eve geldim. Sen gittiğinden beri yaşamım her gün başka biçimde. Ama genel olarak her şey olması gerektiği gibi olmakta. Demek istediğim şu ki bütün olayları oldukları biçimde ve formda kabulleniyorum ve başka beklentim de yok.

Hatırlarsan ben o konser gecesinde daha yeni yeni rahatlamıştım ve sonradan olanları da biliyorsun. Gecenin karanlığında ışıyıp sönen bir parça elmas gibiydi ve ben bittiğini sanmıştım. Bende uğursuz bir şey uyanmıştı ve ben ona teslim oldum. Bir süre kendimi boş ve boğulmuş olarak görüyordum. Bir çukurda biriken, üzerini çalıların örttüğü, kendi içinde kokuşup uçan bir avuç su gibi. Bir şeyler olabileceğini hiç düşünmüyordum ta ki geçenlerde bir gece senin eve gittim, her zaman olduğu gibi radyonun düğmesini çevirdim, yine onun sesi. Bilmiyorum nedense, uzun zamandan sonra aniden kendimi buldum. Kendim oldum. İşte o zaman onu aradım. Senin bildiğin deliliklerden işte. Onun, bir çeşit şaşkınlık ve beklenmedik sevinçle karışık telefondaki ilk sözcüğü beni sarstı, sarhoş etti ve bende saçma bir emniyet ve güven duygusu oluşturdu. Yani yine koşarak gittim ki ömrüm boyu ondan duymadığım sözleri duyayım diye. Bana, “Diğerleri su gibiler, gelirler, giderler… ama sen arkın dibindeki kumlar gibisin. Kalırsın, kalırsın ve ben tekrar baktığımda var olduğunu görürüm,” dedi. Dilsiz, belirsiz ve aşina olmayan bir durumum vardı. İlkbaharın ilk günlerinde uzun ve soğuk bir uykudan uyanan, tomurcuklarının kımıldanışını ve gelişimini ince kabuğu altında duyumsayan, sessiz ve uğultulu bir bekleyişte soluyan bir ağaç gibi olmuştum. Ondan ayrıldığımda bilmiyorum nedense caddelerde koşup kafamı duvarlara vurmak istiyordum. Bilmiyorum neden birsi yüzümü tokatlasın istiyordum. Bende bir şey uyanmıştı ve bir deniz gibi kabarıyordu ve benim cismim ona yetmiyordu. O zaman kendime dedim ki aptal, onun sana bağışladığı bunca aşk ve bunca yaşamdan sonra sen neyin hesabını gidiyorsun, neye değer veriyorsun? Bende şiir kaynıyordu ve ben yine delilik ettim. Yani sevdiğim bütün aptal insanları bir kenara attım. Bütün planlar ve inşa programları alt üst oldu. Çocukların dediği gibi, aile kurma programları, hepsi öyle kun-fe-yekun oldu.

Artık ömrümün sonuna kadar kimse beni almaz. Ama Mehrican bunun ne önemi var ki?…

…”

(h.h.)

Etkinlik:

Otomatik alternatif metin yok.

froughi

 

Şiir ve çeviri!

Ben dili anlamıyorum. Ve çok masum görünen ve insanı hemen rengârenk ışıltılarla örülen ağına çeken şiir ve çeviri gibi hilekâr ve bir o kadar fettan bir konuya yazı yazmam konusunda dostane bir davete olumlu ve samimi yanıtımı verdikten sonra şu anda siz burada değilken sizin buradalığınızda yazmakta olduğum –ki kabul görürse ben olmadan benim buradalığımla okunacak- bu yazıyı düşünürken ve yazarken, çeviri eyleminde Tsunami dalgaları gibi zavallı çevirenin zihnine saldıran iki dilin tümübirdeninin birinin diğerine nasıl çevirebilirliliği (translation) ve dönüşebilirliliği (transformation) olanaklarını ve olasılıklarını ve aynı zamanda olanaksızlığını açıklama konusundan nasıl kıvırıp sıyıracağımı düşünüyorum! Bencilce tabii. Ama düştüğüm bu cazibenin merkez çekinden kaçış olmadığına göre, konuyu alt edebilme görüntüsüne girmem açısından, kendimce şu noktadan başlamayı daha uygun buldum: Derrida der ki “… çeviri gerekli olduğu kadar imkânsızdır!”

Devamı »

Şarkısı Beyaz’ın Farsçaya çevirisi

Cemal Süreya’nın ilk ve kimine göre de ilk şiiri olan Şarkısı Beyaz adlı şiirini Farsçaya çevirdim… ola… affola!

ترانه ش سفید
شعری از جمال ثریا
ترجمه هاشم خسروشاهی

cemal süreya ile ilgili görsel sonucu
Cemal Süreya, 1931, Pülümür – 9 Ocak 1990, İstanbul

خرسبازها گذشتند، انسانهای نابخشوده گذشتند
شهرها دلسنگ بودند ترانه ش ـ سفید
انسانها رویاهای بزرگی داشتند
انسانها با مرگی مردند که
حیرتزده میان عشقها
.چنان فراموش کردند که نگو

من با تمام قدرت
بیهوده می کِشم افسار قایق را
من جدا افتاده ام
جدا افتاده ام از انسانها
این ستاره در آبی ها نمی گیرد
کارا نیست بر من نه دریا نه کف

Devamı »

yığın

Cesar Vallejo ile ilgili görsel sonucu
16 Mart 1892, Santiago de Chuco, Peru – 15 Nisan 1938, Paris, Fransa

İspanya’nın iç savaşı yıllarına ait şiirlerden!

İspanya’nın Antifaşizm savaşında safını açıkça ortaya koyan Latin Amerika şairlerin başında Pablo Neruda, Cesar Vallejo ve Oktavia Paz gelmekte. 

Bu çeviri bu üçlünün ve İspanyol özgürlük savaşçılarının anısına takdim edilmiştir!

 

saldırı sonunda savaşçı ölmüş yerde yatıyordu.
bir adam yaklaşıp ona
‘ölme! seni çok seviyorum!’ dedi.
ama ceset, heyhat, dirilmedi!

Devamı »

Ev Karadır filmindeki Furuğ’un seslendirdikleri…

Yönetmenliğini yaptığı Ev Karadır filminde

Furuğ Ferruhzad’ın seslendirdiği metnin

tümünü aşağıda veriyorum *:

 

cehennemde kimdir tanrım sana şükürler diyor?‫فروغ فرخزاد‬‎ ile ilgili görsel sonucu
cehennemde kimdir?
senin adını ey yücelerin yücesi şarkılayacağım,
senin adını on telli utla çalacağım
çünkü çok tuhaf ve korkunç yapılmışım.
 
kemiklerim senden saklı değildi gizlide oluşuyorken
ve ben yerin en dibinde biçimleniyorken …
senin defterinde benim bütün organlarım yazılmıştır
ve senin gözlerin benim ceninimi görmüştür
ey yücelerin yücesi!
senin gözlerin benim ceninimi görmüştür

Devamı »

bir yeryüzü şarkısı!

Langston Hughes’den dört şiir

İngilizceden çeviri: haşim hüsrevşahi

1-

Yeryüzü şarkısı

Related image
Langston Hughes, 1902 – 1967

bu bir yeryüzü şarkısıdır
ve ben uzun zamandan beridir
bir yeryüzü şarkısını beklerim

bu bir ilkbahar şarkısıdır
uzun zamandır beridir
bir ilkbahar şarkısını beklerim:

genç tomurcukların patlayışı gibi güçlü
yeni bir bitkinin sürgün verişi gibi güçlü
anne rahminden çıkan
ilk bebeğin gelişi gibi güçlü

Devamı »

İran Yazarlar Birliği’nin bildirisi

Muhtari ve Puyende’nin katledilişlerinin on dokuzuncu yıl dönümü nedeniyle yayımlanan

İran Yazarlar Birliği’nin bildirisi:

 

06 Aralık 2017

Özgürlük yolunda canlarından olan Mohammed Mohtari ve Mohammed Cafer Puyende’yi canice katledilişlerinin on dokuzuncu yılında saygıyla anıyoruz.

1998 sonbaharının siyasi cinayetlerinin, İran Yazarlar Birliğinin sorumlu iki üyesi Mohammed Mohtari ve Mohammed Cafer Puyende’nin fiziki silinişlerinin on dokuzuncu yıldönümünün arifesinde, o korku, dehşet ve tehdit günlerinin karanlığı, sonbaharın endamına öyle gölge düşürmekte ki bütün aydın yürekleri acıtmakta ve haksızca dökülen kanlara karşı adalet isteği bütün özgürlükçü insanların zihninde her gün biraz daha uyandırmaktadır.

Devamı »

Kenizu

moniro ravanipour ile ilgili görsel sonucu
Moniru Revanipur, DT: 24 Temmuz 1952, Buşehr, İran)

Kenizu, İran kısa öykülüğünde adından söz ettiren Moniru’nun dikkat çeken ilk öyküklerinden sayılır. Moniru bu öykülerde doğup büyümüş olduğu Körfez kenti Buşehr’i öyküler… Daha fazla bilgi için buraya tıklayınız! Bu öykü hazırlamış olduğum İran Kısa Öykü Antolojisi’nin ilk baskısında yer almıştır. (h.h.)

 

 

 

Kenizu ölmüştü. Meryem caddeye indiğinde, Tevekkülü Meyhanesi’nin adamlarını gördü; bacağı su arkından dışarıya, caddeye sarkan kadını çekiyor, gülmekten katılıyorlardı. Meyhane, Meryem’in okulunun önünden geçen caddedeydi. Okul zili çalınca çocuklar caddeye dökülürdü. Yöre kasabalarının kadınları, dolu fileleriyle pazardan gelir, meyhanenin yanından geçerken tükürür, yollarını değiştirirlerdi. Meyhanenin önünde, geniş, toprak bir meydan vardı. Günbatımlarında, adamlar, o meydanın çevresinde öbek öbek olur, otururlardı. Şişenin ağzını, ayasıyla temizler, bir kese kâğıdı dolusu fıstıkla günün yorgunluğunu çıkarırlardı.

Devamı »

evim bulutludur!

“Evim bulutludur” çağdaş Farsça şiirin teorik temelini atan ve ciddi örneklerini veren Nima Yuşic’in (11 Kasım 1897, Yuş, Mazenderan, İran- 3 Ocak 1960, Şemiran, Tahran, İran) musikisi, dize bölünmeleri, imgeleri ve içerik zenginliği açısından önemli şiirlerinden biridir.

Onun 120’nci doğum günü nedeniyle çevirerek yayınlamak istedim.

Ali Eşref Dervişiyan da gitti!

İran Yazarlar Birliği kurucu üyesi, eski Yönetim Kurulu Başkanı, İYB’nin yayınladığı ünlü 134 imzalı metinde yer alan, Kürt halkının yetiştirdiği yetkin yazar, uslanmaz mücadeleci, İran’ın özgürlüğü, refahı, bütünlüğü ve halkların mutluluğu için bir ömür emperyalizm ve gericiliğe karşı savaşan, hapis yatan, işkenceler gören ancak susmayan, oturmayan bir yazar, bir aydın, bir kültür insanı…

Kendisi hakkında ayrıntılı bilgileri daha sonra burada yazmaya çalışacağım…

Ali Eşref Dervişiyan, 3 Ağustos 1941, Kirmanşah, İran – 26 Ekim 2017, Tahran

bu yol géder Tebrize…

Ne zaman doğdum topraklar, Tebriz aklıma gelse, ne zaman bu uzun sürgün yılları omuzlarımda ağırlığını hissettirse, bu Kaşkai ezgisini dinlerim… susamışken peş peşe içilen acı şarap gibi… (h.h.)

Bu yol géder Tebrize, qend atın rize rize… Xudam bir yol vér bize, biz gédek ölkemize!

(Bu yol gider Tebriz’e, kesme şeker atın ufak ufak… Tanrım bir yol ver, biz gidelim ülkemize)

 

 

İşte halkım benim uyuyor

Kanadalı bir Yerli’nin şiirlerinden birkaçını İnglizce orijinal dilinden çevirdim… Çizdiklerinden de örnekler veriyorum!

hatalarım affola…

haşim hüsrevşahi

M.S. Stump’ın çizgilerinden

Marion Sarain Stump

Marion Sarain Staump (1945-1974)

Idaho’daki Şoşon yerleşim merkezindeki Kızılderililerden ve Saliş kabilesinden olan Saran Stump 1945 yılında Wyoming’de dünyaya geldi. Küçük yaşlarda hikayelere ilgi duyardı. Daha çocukken manav kese kağıtlarında resim çizmeye ve daha sonraki yıllarda ise, Allan Houser ve Quinchy Tahoma gibi güney batının yerli ressamlarına ilgi duymaya başladı. Kendi anlatısına göre; “Eski resimleri ve çizimleri anlamaya başladım ve giderek onların çok daha anlam ve hayat dolu olduklarını fark ettim. Bunları bana açıklayan resimler ve Kızılderililer benim gerçek öğretmenlerimdir, diye düşünüyorum.”

Devamı »

o tepelerde neler oldu? Görsel rivayet -4-

Görsel rivayetlerin ilk yazısında bu projenin yaratıcısı hakkında bilgi vermiştim. Gözden geçirmek için lütfen buraya tıklayın. BU projeden aktardığım ikinci rivayet Furuğ’un ölümüyle ilgiliydi ve üçüncüsü ise Samed behrengi‘nin Aras Nehri’nde boğulmasını konu almıştı. Bu tarihi tanık olarak görsel anlatıların dördüncüsü İran’ın Devrimci hareketinin parlak yıldızlarından Bijen Cezeni ve arkadaşlarının ölümü hakkındadır. Bijen Cezeni’nin silahlı grubu Puyan grubuyla birleşerek Şah rejimine karşı ilk silahlı gerilla mücadeleyi başlatan örgütü oluşturmuşlardı. Siyahkel Ormanı silahlı mücadelesi (1970) sonrasında İran Halkı Fedaileri Örgütü kuruldu (1971).

Azadeh_Akhlaghi_Photo-12
Bijen Cezeni ve 8 arkadaşının kurşuna dizilişi!

20 Nisan 1975 Pazar günü İran gazeteleri en önemli başlıklarından birini atıyorlardı: “9 mahpus hapishaneden kaçarken öldürüldüler!” Haberin devamında şöyle yazılıyordu: “Bu mahpuslar, bulundukları hapishaneden başka cezaevine intikal ettirilirlerken kaçmaya teşebbüs etmişler ve hepsi öldürülmüşlerdir! Öldürülenlerin adları şöyledir: Mohammed Çupanzadeh, Ahmed Celil Efşar, Aziz Sermedi, Bijen Cezeni, Hasan Ziya Kelanteri, Kazim Zulenvar, Mustafa Hoşdel, Meşuf Kelanteri, Abbas Sureki. (İttilaat Gazetesi)

Devamı »

keşke özgürlük bir şarkı söyleseydi!

ahmed şamlu ile ilgili görsel sonucu
Ahmed Şamlu ve eşi Aida

Ahmed Şamlu’dan iki yeni çevirim:

1- keşke özgürlük!

keşke özgürlük ufacık bir şarkı söyleseydi,
bir kuşun gırtlağı gibi
hiçbir yerde hiçbir yıkık duvar kalmazdı
algılamak için uzun yıllar gerekmezdi
her virane insanın yokluğuna bir işarettir çünkü
insanın varlığı imardır çünkü…

bir ömür kan damlayan bir yara gibi
bir ömür kuru bir acıya çırpınan bir yara gibi
bir narayla gözlerini dünyaya açan
bir nefretle kendinden olan

büyük kayıp böyleydi
viranenin öyküsü böyleydi
ah keşke özgürlük bir şarkı söyleseydi ufacık,
bir kuşun gırtlağından da küçük hatta!

2- sanırım

sanırım
kalbim benim asla
böyle sıcak ve kızıl olmamıştı hiç

Devamı »

İranlı yönetmenin ikinci Oskar’ını aldığında verdiği mesaj!

the film salesman, ile ilgili görsel sonucu

Seksen dokuzuncu Oskar ödülleri Şubat 2017’de belli oldu ve en iyi yabancı film dalında Satıcı adlı film İranlı Asger Ferhadi’ye ikinci Oskar ödülünü getirdi. Ferhadi daha önce, 2012 yılında Bir Ayrılık filmi ile yönetmen olarak ilk Oskar’ını kazanmıştı. Asger Ferhadi ve filmin kadın baş rolündeki Terane Alidusti, ABD başkanı Donald Trump’in KHK ile çıkardığı ve 6 Müslüman ülke vatandaşının Amerika’ya girmesini kısıtlayan yasayı protesto ederek ödül törenine katılmamışlardı. Ödülü Enuşe Ansari, Ferhadi’inin yerine kabul etmiş ve törende Ferhadi’nin bu mesajını okumuştu:

Benim orada olmamam, ülkemin insanına ve altı diğer ülke insanına hürmeten ve bu insanların Amerika’ya girişini yasaklayan insanlık dışı bir yasayı protesto etmek içindir. Dünyayı Bizler ve Düşmanlarımız diye ikiye ayırma, korku yaratır ve bu ise kaba kuvvet ve savaşı aldatıcı bir şekilde haklı göstermek içindir. Bu söylemler, şiddet ve öfkenin kurbanı olan ülkeler için demokrasi ve insan hakları yolunda engel teşkil eder.

Sinemacılar kameralarını insani ortak noktalara çevirerek etnik kökenlere ve dinlere ait yanlış klişeleri kırabilir ve dünya halkları arasında empatiyi ve dayanışmayı yaratabilirler. Bugün bizim empatiye her zamankinden daha çok ihtiyacımız var!

Devamı »

dilenci…

Bir uzun öykü:

İran öykücülüğünde büyülü realizmin ilk örneklerinden…

Yazan: Gulam Hüseyin Saedi

Görsel sonucu
5 Ocak1936 Tebriz-23 Kasım 1985 Paris

Üç ay içinde üç kez Kum kentine gidip döndüm. Sonuncusunda, işlerin kötüye gideceği içime doğmuştu sanki. Ama yine de gece yarılarken ıskarta bir arabaya atladım ve sabah güneş doğmadan Seyit Esedullah’ın kapısına vardım. Kapıyı çalınca Aziz Hanım geldi, beni görünce şaşırdı. Kapıdan çekilirken, açık kalan ağzıyla şaşkın şaşkın beni seyrediyordu: “Büyükhanım! Sen gitmemiş miydin?”

Anlamazlıktan geldim. Selam verip içeri girdim, sekiden geçtim. Avluda, uykudan yeni uyanan çocuklar havuzun kıyısında ellerini yüzlerini yıkıyorlardı. Ayağa kalkıp bana baktılar. Ben duvar kenarına oturdum, bohçamı da yanıma aldım. Öylece kaldım. Aziz Hanım yeniden sordu: “Sahi, Büyükhanım sen gitmemiş miydin?”
“Gitmiştim,” dedim, “gitmiştim nene ama yine geri geldim.”

Devamı »

Görmek için bir alıştırma!

“Görmek için bakmayı bilmeli,” sözü neredeyse klişe bir tekerlemeye dönüşmüştür. Ancak sanırım görmeyi görmek için biraz daha fazla kafa yormak gerek.

Burada bir fotoğraf paylaşacağım. Neye baktığımızı birlikte “gözden geçireceğiz”. Bu arada neler gördüğümüzü paylaşacağız ancak orada durmayacağız bir adım daha ilerleyip gördüklerimizin bize neler gösterdiğini ve fakat ondan daha önemlisi neler sakladığını irdeleyeceğiz. Bu saklamaya arka plan demek doğru değil. Arka plan, belli bir desenin planlanmış zemini olarak bu saklanan ya da gördüklerimizin görünüründe olmayandan farklıdır. İsterseniz buna görünmemesi gerekenin diyalektik karşıtı diyelim… kendi zıddını yaratan bir görünmeme! Saklanılmaya çalışılırken ortaya çıkan bir görünme! Ve biz işte bunu görmeye çalışalım!

Devamı »

iki şebboy hicranlık…

dudaklarımda senden kimse arda kalmamıştır
kaldı ki bu antika adam ölüm fermanını öyle gülerek okuyor ki
hünnap dudaklarından öpüyorum sanki
 
giderek giderek geliyor                kayıyor tan yeri omuzlarından
uçurumunda iki şebboy hicranlık
 
biliyor musun                    kıyılarımı alıp götürünce sabaha bir şey kalmaz

(ağıt kokusu geliyor, dil açmalarım, h.h.)

sil beni

sil beni duvarlarından öyle gel
oturduğun             yattığın             yürüdüğün her yerden sil
sonra al beni              anlatma fakat
öyküm güvercin ayaklarına düğümlenmiş
 
geceyi atıyorum omuzlarımdan                yıldızları sil
bin fersah ayrılık var                      sesleri de
 
odam sırt çevirmiş dolunaya
ayı da sil penceremden öyle gel
 
dilimi unutmuşum bir yerlerde                  o yeri de sil
 
sabah ağlarken gel
ya da gelmeyince al beni
uyut tepelerinin esintisinde
 
sabahsız bir güneş vakti gel
sonra yaz beni duvarlarına                        öyle git!

(dil tutulmaların, h.h.)

Hayvan Hastalığı…

Kısa öykü.

Yazan: Péyman Emaili

Geç kaldın. Günbatımına kadar beklediler. Gelmedin. Onlar da arabayı alıp yeni kampüse gittiler. Bina inşaatını yeni bitirmişler. Şimdi varırız kendin görürsün. Önceki yerimizden çok daha güzel. Herhâlde seni oraya götürmek için birisi burada kalmalıydı. Soruya ne gerek! Kendin gelsen bulamazdın. Ama keşke şoförü göndermeseydin. Şimdi bunca yolu yürümek zorundayız. Ha, evet. Söylediklerini kabul ediyorum. Geceleri pek zor sayılmaz. Gündüz olsa kebap olurduk. Gülüyorsun! İyi, gülebiliyorsun bari. Ama şanslıydık o iki paslı kıytırık karavandan kurtulduk. Mühendis yerine hayvan almışlar işe sanki. Ne banyo ne mutfak, hiç. Dediklerini kabul ediyorum. Firma derisi kalınları işe almak istiyor. Şayet senin de derin kalınsa iki seneye kalmaz yükünü tutarsın, sonra da yallah eyvallah!

Devamı »

duvardaki o delik!

Kerim, Suğra ve Ruhsara kahvaltı sofrasından kalktılar, mutfakta konuşmaya dalan İsmal ve Hamit’e fark ettirmeden hayata çıktılar. Suğra, bir an evvel Kerim’in kaçış planını öğrenmek istiyordu. Kerim’in kolunu dürterek sordu: “Damdan mı çıkacağız, kuyu mu kazacağız?”

“Biraz sabırlı olursan görürsün. Ne duvardan aşacağız, ne de kuyuya gireceğiz ne de tünel kazacağız. Daha kolay… Gel, gel.”

Ruhsara keyifsizce, “Biraz yavaş olun, size yetişemiyorum,” dedi.

Devamı »

dört şiir…

çingene falı ile ilgili görsel sonucu

Nida Ekberi’den dört şiir

1-

ikicanlı çingene
tuzlu suda
rüzgâr,
oğlan olacak
diyor
yapraklara dövme yapıyor
dalları yakıyor.

şayet oğlan kurban edilirse
dur duraksız meltem
kulaklarına tek gecelik iki hilal takacak…

eğer oğlan kurban edilirse
şaşkın rüzgâr
yağmur kandilleri yağdıracak yeşil kertine

eğer oğlan kurban edilirse
son fırtına
dolunayı evinin kapısından çalacak

oğlan kurban edilirse eğer

2-

gecenin kıyısında ağladım
ve yıldızılar gözyaşlarımla söndü
evi kara perdeler ezalı eder
ve iğdiş rüzgâr susuz iklimlerden su alır
ağaçlar
sanki terk edilmiş dar ağaçlarıdır
su unutulmuş bir rüya
ve kadınlar karanlığın tılsımında

3-

yağmur yağıyor
adamın parmakları uyuşmuş
ve kuş her zamankinden daha şen şakıyor
belirgin mavi sözcükler kadının geçiyor kalbinden

sabahın aynasında yinelenme
ve yarının duvarlarında yorgunluk
kimsenin söyleyecek bir şeyi yoktur
cadde başka bir günbatımından ıslaktır
ve benim gözlerim bulutların öte yanını ağlar
eski saatleri taraçaya diziyorum
artık toz olmayacak bir daha

4-

senin bakışlarında düşler uykudan sıçrıyor
avlu boy atıyor
ve yıldızlar serpiliyor

ikindi pencerelerinde bir adam sevdalı söylüyor
güneşin battığı duvarın yanında ağlıyorum
saçlarımı rüzgâra asıyorum
bin kelebek
bin şarkı adıyorum yalnızlığın türbesine
ve senin gözlerin çerçevesinde göz kırpıyor
göz kırpıyor.

(Dolunayda Kızıl Tef Çalan Kadınlar, İran kadın ozanlar seçkisi, Farsçadan Çeviren: Haşim Hüsrevşahi, Totem Yayınları)

Juan Gelman…

Yalnızca umudun dizleri beresizdir.
Ama yine de kanarlar.

***

“Hayatımdaki en büyük onur” diyordu Arjantinli şair Juan Gelman doğduğu mahallenin (Villa Crespo-Buenos Aires) takımı Atlanta, kulübün kütüphanesine onun adını verdiği için. Latin Amerika’nın hemen hemen bütün şiir ödüllerini alıp ardından 2007 yılında İspanya’nın en büyük edebiyat ödülü Cervantes’i onurlandıran 82 yaşında bir ihtiyar büyük şair olarak söylüyordu bunu.

Devamı »

yelelerinde hasretim…

Şiirin orijinal dili: Almanca 

Die erde unter meinen Füssen bebt
vom donnernden Hufschlag der Pferde
im Galopp stürmen sie davon
wild, ungezähmt, aufgescheucht
zur Flucht nach vorn
doch in ihren Mähnen
verfingen sich meine Wünsche
meine Schnsucht
mit ihnen zu fliehen

Pferdegeruch leigt in der Luft
und Wehmut
und ein wenig Neid
und am Horizont
tanzen kleine schwarze Punkte
und die Erde, auf der ich stehe
hat sich schon wieder beruhigt
als wäre es nur ein Traum gewesen
von Freiheit
oder
die Ahnung
von Unfreiheit

Çevirisi (h.h.)

ayaklarımın altında yer titriyor
aniden kopan fırtına gibi
dört nala geçen atların toynakvurumlarından
gem koparmış, yabansı, ürkmüş
ileriye koşan atların
yelelerine düğümlenir arzularım
hasretim
onlarla birlikte firari…

hava at kokusuyla dolu
ve acıyla
ve biraz da imrenme…
gözeriminde
küçücük siyah noktalar oynaşır
ve üzerinde durduğum bu yeryüzü
yeniden dinginliğe kavuşur
sanki bir düştü olup biten
özgürlüğün düşü
ya da
sezgisi
tutsaklığın!

(Şiir: Margot Bickel, Almancadan çeviri: haşim hüsrevşahi)