Put nedir ve nasıl oluşur?

Lüzum üzerine!

Sardunyalar

kabedeki putlar ile ilgili görsel sonucu

Put tapılan bir nesnedir. Put tapılan bir nesneye atfedilmiş olan putu yapan birey(ler)in değerlerinin tümübirdenidir. Put tapılmayı süreğen kılan tapan tarafından içeriğine göre değersiz nesneden yapılmış hükümranlık-kölelik ilişkisinin sürdüğü yaratılmış zihinsel bir alandır. Put boyun eğmeye gönüllü olan tarafından yaratılan boyun eğmenin simgesidir. Put, kendisine yaratan tarafından ona atfedilen ve kökleri putu yapanın korkularından/inanışlarından su içen dokunulmazlıkların bütünsel somutlaşması ve bunun devamlılığını sağlama aracıdır.

Putu tanımlamaya devam edebiliriz, ancak putun ne olduğundan daha önemli oaln onun ortaya çıkışının sürecini tanımlamaktır. Birey (ve de aynı zihinsel değerler ve inanış paylaşımı olan bireylerden oluşan toplum) bir çamurdan, tahta parçasından, taştan veya başka bir maddeden bir şekil, bir heykel, bir simge oluşturur. Bunu oluştururken zamanını harcar, emeğini harcar, ruhsal ve zihinsel enerjisini harcar ve tüm bunları gönüllü olarak yapar. O taş parçası, bir taş parçası olmaya devam eder ta ki onu yontan, biçimlendiren ve oluşmasına emek harcayan birey(ler) tarafından, görünmez bir değer aktarımıyla…

View original post 394 kelime daha

Hayyam ne dedi?

Bir dostun isteği üzerine Hayyam’dan yapmış olduğum çevirilerden bir bölümünü burada veriyorum!

Ölünce beni badeyle şarapla yıkayın
telkinimi o köhne şaraba bulayın
Mahşerde şayet bulmak ister iseniz eğer
beni meyhanenin toprağında arayın

Toprak halıda çok uyuyanlar gördüm
altında yerin ne saklananlar gördüm
Yokluk çölüne baktığımda ben heyhat
hiç gelmemiş ile gitmiş olanlar gördüm

Dünyanın sırları defterimizde, kimse bilemez
boynumuzun vebalidir o söylenemez
Bu cahil insanlarda bulunmadıkça bir ehli
hatırımızda kalandır asla dillenemez

Bir süre çocuktuk sonra üstat olduk
bir an üstatlığımızdan nice şen şâd[1] olduk
Sözün sonrasını dinle n’oldu bize bak
topraktan gelmiş idik sonunda barbâd[2] olduk

Eğer tanrı gibi elimde olsaydı felek
yok ederdim onu kalmasında ne gerek
Sonra yeni bir felek ederdim inşa
azadeler onda hep bulsunlardı erek

Dün çarşıda bir testici gördüm ben de
bir parça çamura vururdu hep tekme
O parça çamur kendi diliyle söylendi
bir gün ben de senin gibiydim etme
 

Bir testiciden testiyi aldım bâri
o testi açık etti bütün esrarı
Altın kadehi tutan elim vardı benim
şimdi testiyim beklerim o hummâri[3]

Ey göz kör değilsen mezarı bir dem gör
bu fitne figan coşku dolu âlem gör
Şahlar da çamur altındadır nice başlar da
ay yüzlüyü köstebeğe bir yem gör
 
İç şarabını ölümsüz ömür işte budur
gençlikten elinde kalan işte budur
Çiçekler ve şarap vaktidir dostlar sarhoş
hoş ol ki bütün yaşam işte budur

Ey müftüsü şehrin senden daha çalışkanız
bu sarhoşlukla bile senden ayığız
Sen halkın kanını içersin biz asma kanı
insaf ile söyle hangimiz kan emeniz?

Bir kadehtir akıl yaratan ki vurur o
sevgi öpücükleri alnımıza kondurur o
Dünyanın testicisidir bu narin kadehi
yapar ancak yere vurur savurur o

Ey dost gel yarını gam etmeyelim
ömrün bu kısa demin ganimet bilelim
Yarın bu fani diyardan göçünce hepimiz
binlerce seneliklerle yoldaşlık edelim

Bir testçinin işliğine gittim dün
gördüm binlerce testi konuşkan, suskun
Bir testi haykırdı aniden ki hani
nerde testi yapan testi alan testi satan

Biz, mey, çalgıcı bir de bu güşe harap
can, yürek, bir de kadeh dolusu bu şarap
Rahmet umudu azap korkusundan kurtulmuş
bağlamaz bizi toprak ne yel ne od ne de ab[4]

O saray ki Cemşit onda cam aldı
ahu yavruladı tilki onda kam aldı
Bir ömür av yakalardı Behram
gördün nice av ki Behram aldı

Var olandan yok elde rüzgardan başka
var ise ne varsa eksik ve kırıklardan başka
Varların tümü yok alemindedirler sanki
yoklarsa yok sanki bu alemde olandan başka

Olur biz olmayız dünya olacaktır
Bizden ne bir ad ne bir nişan kalacaktır
Bundan önceleri yoktuk bir eksiklik yoktu
bundan sonra olmasak da aynı olacaktır

Birliktelik elini bir birine koymalıyız
neşe tekmesini bu hüzne biz vurmalıyız
Kalkıp tan atmadan ah soluk almalıyız
yoksa tan atar bizse soluksuz kalırız

Hayyam eğer şarapla sarhoşsan hoş ol
ay yüzlü bir güzelle oturmuşsan hoş ol
Zira ki cihanın sonu yokluktur yok
yoksun diyelim eğer ki varsan hoş ol

(Farsçadan çeviren: h.h.)

[1] Şad: sevinçli.
[2] Berbat olmak: rüzgarda savrulmak, fenaya gitmek.
[3] Hummar: şarap içen
[4] Ab: su

Furuğ: O, Ağaçlar öyküsünü benim için yazdı!

Ağaçlar

Yazan: İbrahim Golestan[1]

Ark, Duvar ve Susuz toplu öykü kitabından

 

Mavi ladinin yanında dalları arasında sürgün vermişti. Tomurcukken yassı yaprakları arasında görünmezdi. Kim ki meyveyi tatmıştı, yemişti meyveyi ya da, çekirdeği arkın kenarına ya da değil daha uzak çeşmenin başına fırlatmıştı ve su sürüklemişti çekirdeği, getirmiş yarpuzların arasına. Sonra çekirdek toprağın altına gitmişti, ya da işte bu yarpuzların arasında çatlamış sürgün vermişti, kök salmıştı, sonra kar ölü yılın üzerine yağmıştı.

Sonrası bahar bir fidandı dört yaprağıyla. Dayanmıştı, büyümüştü, çamın dalları arkasında boy atmıştı o.

Devamı »

İbrahim Golestan’dan kısa bir not

Aşağıdaki kısa notun görüntüsü ilk kez 30 Aralık 2013 tarihinde yayımlandı. Bu metin “Ark, Duvar ve Susamış” adlı kitabın başındaki sayfaya, Furuğ’un ölümünden kısa süre sonra yazılmıştır. İbrahim Golestan kitabını Koli (Çingene) diye adlandırdığı Furuğ’un kız kardeşi Gloriya’ya hediye etmiştir.

 

“Koli,

Bu kitabı hediye alacak Furuğ yok. O seni severdi ben de seni seviyorum ve bu nüshayı sana veriyorum. Furuğ bütün bu öyküleri okumuştu, “Ağaçlar”ın son satırı ve son öykünün tümü hariç. Ben onun yerine gitmiş olsaydım belki o bir şey yazmak için kalmazdı ama keşke ben gitmiş olsaydım ve bunları o okumadan gitti ve sadece gidişiyleydi ki onlar yazıldı, o yazmış olsaydı. Ben gitmiş olsaydım o kalmazdı ama ben kaldıysam, onu kendimde diri tutabilecek kadar kaldım. Şayet bu yaşamsa ki değildir, bir etkisi de olmalıdır. Bu nedenle de bu var olmakta ya da olmamakta ben o kaç satırı ve o öyküyü yazdım ve bu toplu öyküyü bastırdım ve bu nüshayı tüm bu işlerin nişanı olarak ve onların hepsini vermek yerine sana veriyorum.

İmza

16 Eylül 1967

(sayfanın altındaki yazı: Bütün hakları İbrahim Golestan için saklıdır / Birinci baskı 1967)

 

(Golestan’ın Ağaçlar öyküsünü yakında burada yayınlayacağım, h.h.)

‫ابراهیم گلستان‬‎ ile ilgili görsel sonucu

Filistin’den şiirler çevirdim

Bu şiirler ya Filistinli çocuklar tarafından ya da Filistinli çocuklara yazılmış…

 

Siz ey Gazze’nin haylaz çocukları

Siz ey Gazze’nin haylaz çocukları
Hani penceremin altında çığlıklarınızla beni sürekli rahatsız ederdiniz
Hani her sabah kalabalık ve kargaşayla doluşurdunuz sokağa
Hani benim vazomu kırıp balkonumun tekçe çiçeğini çaldınız
Geri gelin… istediğiniz gibi çığlık atın… kırın dökün bütün vazoları
Çiçeklerin tümünü çalın.
Geri gelin
Yeter ki geri gelin!

Halit Cuma


Devamı »

Agniye son mersiye! (yeniden)

Beni kayınların arasına göm, senin kanatlarının gölgesine Agni! Karalar bağlama sakın, saçlarının kokusunu unutmak gayrı mahal. Gelirken ateşi parmaklarının ucunda getir. Suyu ağzında. Rüzgar bizi sarınca beni derinlerine göm. Gözlerindeki küsküyü orada bırak tam gözlerimin yanına. Soluklarını tut. Ateş püsküren soluklarını… Ay kayınların üzerinden akacak Agni. Sen şarkı söyleyeceksin ve benim kemiklerim uluyacak. Dişlerini etime geçir öyle git. Ya da gitme Agni son şiirlerini oku bana.
Anımsarsın ne zaman bardaklarımızı rakıyla doldursak şarkı söyle bana derdim, sen gülerdin… şiir söyle bana derdim Agni, sen susardın ben dinlerdim seni. Sonra elini kanatlarının altından çıkarır ateş yakardın yuvamızın ortasında. Aç bana derdin ağzını. Açardım. Akreplerimi alır ateş çemberimizin ortasına atardın. Aç ağzını derdin açardım. Ağzımdan yenilmiş yıldızları toplardın, masanın üzerine, mumun yanına dizerdin. Ben ağladığımda kulaklarına mavi hindiba çiçekleri takardın. Sabah ezanı okunduğunda sarı andızlar açardı avuçlarında. Sen ağladığında Agni, yalazlar bir yanaklarında oynardı bir memelerinde. Ben susardım.Öyleyse Agni bana son şiirlerini oku. Son şarkılarını. Sen şarkı söylerken ben dolunaya ağacağım. Derisi çürümüş dolunayı seyreden penceredeki o fahişe kız ayağa kalkacak. Aynaya bakacak. Yüzünün çürümüşlüğünü unutacak. Yüreğinin çürümüşlüğünü unutacak Agni. O fahişe kız bize gerçek hikâyeyi anlatacak. Bize kandan arınmış pınarın suyunu içirecek. Eteğini rüzgârda savurduğunda on iki mevsimin on iki krallığının on iki yıldızı eriyecek. Saçlarını tarayacak ve eriyen yıldızlar akacak saçlarına.Şarkılarını söyle bana Agni. Şimdi suyun büyüsü sarmış beni, kayınlara doğru gidiyorum. Toprağımdan ateş böcekleri uçuşuyor Agni. Elini kanatlarının altına sok ve alnıma sür! Aaaah benim kırk kanatlı, çift başlı ruhum, aaah benim dişi Agnim! Aaah ateş çiçeklerinin tapındığı kutsal fahişem! Bu benim sana söyleyeceğim son mersiyedir! 
(h.h.)

 

Ä°lgili resim

Nnenna!

Nnenna[1]

 

Yazan: Adaobi Onyeakagbu[2]

 

Seksen yaşındayım, hastayım ve ölmek üzereyim. Onun sevecen elleri beni yavaşça bu dünyadan koparmakta. Gitmeye hazırım, ama onun hikâyesini paylaşmadan olmaz.

*

Onu ilk gördüğümde herhangi biri gibiydi. Ben arkadaşım Kunle ile şehir kulübünde tenis oynuyorduk. O, kucağında bir bebekle yanımızdan geçti. O, geçip kulübün restoranına girene kadar durup bekledim. Bir top vızıldayarak kulağımın dibinden geçince dönüp arkadaşım Kunle’ye alaycı bir bakış attım: “Ne?” diye sordum ilgisizce ve gidip Kunle’in dikkatsizce attığı topu aldım.

“Kime bakıyorsun Mr. Man?”

Bu sesin hiç eğlenceli yanı yoktu.

“Kız arkadaşın yok mu Chibuzor?”

Onu yok sayarak yerimi alıp servis atamaya hazırlandım.

“Kaldı ki, o kadın evlidir,” Kunle durarak, vermiş olduğu habere karşı benim tepkimi ölçmek istedi, “O asker çocukla… Uche’yle.”

Omuzlarımı silkerek hayal kırıklığımı gizlemek için “Öyleyse çok kötü,” diye yanıtladım.

*

Devamı »

Beyaz Mintan (Vietnam’dan bir şiir)

Huy Cá­n
Huy Cá­n (31 Mayıs 1919-19 Şubat 2005)

Kalbinle, ruhunla geldin bana
Düşsel arınlığın sade beyaz mintanı içinde
Işık sağanağındı senin eski patika yolu boyunca
Ayaklarının yeşimi, biricikliğin kızıl rayihası
 
Senin sevimli uzun ince parmakların okşadı
Güneşin öptüğü nazik yuvarlak yanaklarını
Masmavi rüzgârı doldurdun saçlarına
Ve hava dağlarını odama estirdin

Devamı »

Bill Gates ve Sosyalizm!

Dünyanın en zenginleri arasında yerini ilk üçte koruyan yazılım multi milyarderi Bill Gates, bir konuşmasında çevreyi ve doğayı ancak sosyalizm kurtarır der (Tom Cahill, Axis of Logic, 4 Eylül 2016) ve ekler: “Özel sektör yetersiz bir aptaldır.” Bill, kapitalist kuralların artık çalışmadığını ve yeryüzünü ancak sosyalizmin kurtaracağının altını çizer. (San Miguel Times, 1 Mayıs 2017).

Bunun bir şaka olduğunu sananlara Guardian’ın 15 Mayıs 2013 tarihli Daniel Ben-Ami’nin kaleme aldığı makalesinde yer verdiğiBill Gates at SXSW Bill Gates ve onun gibi Amerika’nın en zenginleri arasındaki yeri en önde gelenlerden Warren Buffet’nin sözlerine bakmalarını öneririm. Kapitalizmin tepesinde oturanlar ve bütün dünyanın zenginliğinin kaymağına sahip bu insanlar neden kapitalizme “karşılar”? Acaba oturdukları dalı mı kesmek istiyorlar yoksa bu hasta düzenin bir süre daha hayatta kalması için öneri mi veriyorlar?

Devamı »

Sözlerini Furuğ’un yazdığı o şarkı!

Kami:

“Furuğ’da şarkı sözü yazma yeteneği de vardı. Ekim 1990’da ben Şeyh Galeri’de resim sergimi acımıştım.

O sırada Mohammed Nuri Bey[1] oraya geldi.

Bana bir şiiri göstererek “Bunu Furuğ yazmış,” dedi ve bana verdi.

O şarkı budur: Sahilin suskusunda … ”

İşte o şarkı:

Gece darmadağın usulca ilerliyor kıyının suskusunda

Göğsümde çırpınır kalbim… sen gelirsin, sen gelirsin

Öpücüğün rayihası yükselir dudaklarının kızıl gülünden

Bakışların ışıldar… ne güzelsin, ne güzelsin.

Sır perdesini aralarsın, kaygılı bakışlarla

Ben kulaklarına kendi hüznümden bir şarkı söylerim

Sahilin suskusunda bu benim sahilde yapayalnız

Düşlerin kollarında uyumuş… ne rüyadır… ne rüyadır

Gece darmadağın usulca ilerliyor kıyının suskusunda

Göğsümde çırpınır kalbim… sen gelirsin, sen gelirsin

Öpücüğün rayihası yükselir dudaklarının kızıl gülünden

Bakışların ışıldar… ne güzelsin, ne güzelsin.

Sır perdesini aralarsın, kaygılı bakışlarla

Ben kulaklarına kendi hüznümden bir şarkı söylerim

Sahilin suskusunda bu benim sahilde yapayalnız

Düşlerin kollarında uyumuş… ne rüyadır… ne rüyadır

(h.h.)

 

[1] Son dönemin önemli şarkı yorumcusu Mohammed Nuri (1929-2010)

Furuğ’un biricik oğlu Kami de gitti!

Bir ömür acı ve hasret son buldu!

Acı ve hasret dolu bir ömür son buldu!

Demek Furuğ’un oğlu olmak, Perviz Şapur gibi tanınmış bir edebiyatçının oğlu olmak yetmiyormuş. İkiyüzlü toplum yapacağını yapıyor. Furuğ’un şiirlerini okur, onu alkışlar, Perviz’i takdir eder ama onların biricik oğullarına sahip çıkmazlar. Üstelik güvendiği insanlar, annesinden ve babasından ona kalan ne varsa, mektupları, resimlerı, antika sayılacak eşyaları, Furuğ’un dikiş makinesini dahil, kısaca varını yoğunu hırsızlar gibi çaldılar, elinden aldılar ve onun yüzüne güldüler. Yayıncılar annesinin kitaplarından elde ettikleri yüz binlerce dolardan ona tek kuruş ödemediler. (Kamiyar’ın kendi dediğine göre Morvarid Yayınları hariç)

Devamı »

Furuğ’un ruhsal durumu ne kadar çok şey anımsatıyor!

“Pervizciğim param olmadığı için ve Feramerz de hiçbir şekilde 40 Tumanımı (73 YTL. ç.n.) vermeye yanaşmadığı için… kitabı gönderemiyorum. Çünkü arabaya binmek için bile param yok… Perviz’im çabuk gel, çünkü bunlar sürekli beni davet ediyorlar ben de sürekli atlatıyorum ve seni bekliyorum…. (Said Nefisi) diyordu ki Rusya’daki dünya edebiyatıyla ilgili bir konferansta İran’dan dört kişinin ismi geçmiş. Biri Tevelleli, diğeri Dr. Hamidi, biri Pervin Etesami biri de Furuğ Ferruhazad… İşimde ilerledikçe ve bundan dolayı bazılarının rahatsız olduklarını gördükçe ne kadar sevindiğimi bilemezsin. Öyle bir yere gelmek istiyorum ki babam geçmişi anımsadığında kendinden utansın ve beni ailenin onur kaynağı olarak görsün…”

Devamı »

Furuğ sahnede!

Furuğ Ferrhuzad’ın yaşamı ve şiirleri sahneleniyor

Tek Perde Oyun!

FURUĞ FERRUHZAD   

Tek perde oyun

Hayatı ve eserlerinden oyunlaştıran – Harun Güzeloğlu
Oynayan – Derya Günaydın
Çeviren – Haşim Hüsrevşahi
Işık Tasarım – Alev Topal
Müzik – Karahan Kadırman
Grafik – Cem Yarkın
Hareket Düzeni – Derya Günaydın
Sahne Tasarım – Harun Güzeloğlu
Işık / Ses Kumanda – Serpil Coşkun Altuncu
Sahne Asistanları – Beril Usluduran, Seray Yıldız, Mete Eryılmaz

(ne zaman nerede sahneleneceğini yakında buradan bildireceğim)

Sen ve ben doğmamışız daha!

(Agni’ye mektuplardan sonuncusuna yakın bir mektup. Yeniden yayınlıyorum.)

 

“Sen ve ben doğmamışız daha! Ben, adı bile senin gözlerini ışıl ışıl ağlatan o nehirim. Senin gözyaşlarından oluşan nehir.

Eteklerini avuçla. Beyaz çıplak ayaklarınla gir bana. Dilim senin parmaklarını tanır, ayaklarını bilir. Topukların dilimin aşinasıdır. Serin sözcüklerim diz kapaklarına kadar yükselince eğil bana! Eğil. Siyah ve deli. Eğil ve beni geceden ödünç aldığı karasında gizle saçlarının. Beni kendi karanlığına götür. Mutlak krallığına. Ben senin saçlarında akacağım. Sen kendi acını kendi saçlarında akıtacaksın.

Devamı »

sığınak!

İlgili resim
Tanzania doğumlu, İskoç şair: Pippa Little

Ad verme. Caddeler
dövülüp silinmiş.
En eski duygularını bileyle.
Rüzgarı öğren
senin kokularını saklayarak
onun nereye gittiğini anımsa. Kamyon durakları
çatısız kiliselerdir.
yağmurda kabarıp şişmiş
yüksek gerilim hatlarına tünemiş kuşlar
ayrı düşerler.
Rahatına bak,
karanlıkta yıldızlar olacak
sana doğru yolculuk eden
küçük daha küçük.
Devamı »

gelincikler…

art of poppy ile ilgili görsel sonucu
Poppies in a field Painting by Olha Darchuk.

gelincikler tek tek göründü mü çayırlarda
işi iş kasabanın
su yüzlü çocuğun işi iş
bir de poyraza döndü mü hava
başlar masmavi damarlar fışkırmaya yanaklarından
faytonların turuncu tekerlekleri
yansır gaz tenekeleriyle çevrili bahçelerde
asılı çamaşırlarından bir tutam çivit kokusu alıp gider

Devamı »

gel benimle

gel benimle Buhara’ya gidelim
saçlarını saman kokulu rüzgara verirsin
burada tokalar kelepçeye benziyor sevgilim

gel benimle başka sokakların çocukları olalım
buranın sokakları karanlığın soluğunda çürüyor
sesini elma çiçekleri duymuyor sevgilim

gel yeniden sevelim
o romanın son satırı gibi bitelim
aklımdan çıkmadan sevgilim!

Kitâbü’t-Tavâsîn ile ilgili görsel sonucu
Hallaç Mansur’un dar edilmesi… (Tavasin kitabını kimler okudu bilinmez! h.h.)

Sindiğiniz bu topraktan kalkın artık…

Ölün siz, ölün siz bu sevdada ölün siz
bu aşkta ölürseniz ruha kavuşursunuz

Ölün siz, ölün siz, ölümden korkmayınız
bu topraktan kalkarsanız gökler bulursunuz

Ölün siz ölün siz, bu “benden” kopun siz
bu “ben” zincirdir, sizse tutsak gibisiniz

Bir balta alın elinize, vurun zindanın oylumuna
kırarsanız zindanı hepiniz şahsınız emirsiniz

Suskunsunuz, suskunsunuz, suskunluk ölümün soluğudur
yaşamdandır şimdi suskudan çığlıklarınız

Şiir: Mevlana
Söyleyen: Dariyuş
Farsçadan çeviri: Haşim Hüsrevşahi

babaların mersiyesi…

30 sene önce Halepçe’de masum insanların ve özellikle çocukların acımasızca katledilişlerini bahane ederek, bütün dünyada sermayenin çıkarları doğrultusunda sürdürülen bütün savaşları kınıyor, hayatını kaybeden o sayısız masum insanları yürek acısıyla anıyorum… 16 Mart…

Yaz teri unutulmuştu sanki alnının çizgisinde o adamın
Öyle kadim bir soluksuzluk ki açık mavi gözleriyle

Ömrünün yongaları tutuşuyordu rüzgârda
Dünya yaza dönenirken kış üşüyordu dudaklarında
Kalbinin saati durmuştu
Ektiği bütün çiçekleri unutmuştu
Kahkaha atmaması bir hataydı sanki bu sahnede…
  
Gözlerini kapatamazsın ömür boyu çocuk senin hayatın çiçekleniyor
Kelebekler içiyor gözyaşlarını maviye boyanıyor
Bu sokaklardan yine geçeceksin o adamın adım sesleriyle
Gözlerini kapatmazsın!
 
“Al işte herkesten sakındığın o hakikat”

(h.h., babaların mersiyesi, seni unutmayı öğret bana, Totem yayınları)

İlgili resim

 

Ey zindanın karanlığı…

Geçen akşam televizyonda bir film izledim. İsrail hapishanelerindeki Filistinli kadınların mücadelesi konu edilmişti. Filmin sonunda bir şarkı ilgimi çekti. Burada onu veriyorum.

Şarkının sözlerini orijinal Arapça ve çeviri İngilizce metinlerinden Türkçeye çevirmeye çalıştım.

Hatalarım affola!

(h.h.)

Ey zindanın karanlığı, kur çadırını
biz karanlıktan korkmayız
 
Geceden sonra ne var
söken zafer şafağından başka
 
Ey zincirin halkları kalbimi kıran nağmeyi yükselt
senin sesinde yas ve baskı anlamlanır
 
Ey zindanın karanlığı, kur çadırını
biz karanlıktan korkmayız
 
Geceden sonra ne var
söken zafer şafağından başka
 
Tek bir gün bile suçlu değildim tek bir gün ihanet etmedim
sadece yurdumun sevgisiydi kalbimde oluşup ayaklanan
 
yemin ettiğimiz gün hepimiz ahdettik
asla yurdumuza ihanet etmeyelim ve sevgimiz dinimiz olsun

Bu icrada olmayan ancak başka icrada aşağıdaki dizeler de seslendirilmiştir:

Ey onurların yurdu ey sana bağlı olanların yuvası
biz ölümden korkmayan gençler olarak sende yer ettik

Ey gardiyanlar lütfen
söylediklerimizi dinle

Engellenmesi suç olan havayla keyiflendir bizi
yemin olsun ki yurduma olan zulümleri unutmayacağım

Ey yıldızlar tanık olun ki ben sadıktım ve sevgili
ey zincirin halkları kalbimi kıran nağmeyi yükselt

ben de karıncayım…

yazdığım son şiir…
“… sen de karıncasın bilirim. ondan böyle durduraksız kalmışız!…”

ithaftır! 

h.h.

ben de karıncayım 

ben de karıncayım senin gibi
yangınımı yerin dibinde taşırım
kökünde kalbimin
bin yıl geçmiş her güneşe baktığımda gözlerim sanki
dört kolla sarılırım toprağa ondan
nişanlarımdan ne kaldı sana
dağılmışım tespih taneleri gibi
ben de karıncayım karınca senin gibi

Devamı »

Furuğ’un arkadaşına yazdığı mektuptan…

51 sene önce bu gün Furuğ aramızdan ayrıldı. Parlayıp sönen bir ışık gibi… ancak o aydınlık her gün daha da parlak bir şekilde zihinlere ve canlara işlemekte… 13 Şubat 1967’nin acı anısına karşın Furuğ’un arkadaşı Mehri Rahşa’ya yazdığı uzun mektuptan bir bölümünü Türkçeye çevirerek burada veriyorum:

“Canım Mehri. Umarım iyisin. Bu kadar geç mektup yazdığıma şaşırma. Sana mektup yazmamanın tadının ne olduğunu anlatmak istiyordum. Ama şaka, şaka. Sen kendin de biliyorsun ki ben öyle biri değilim. Bilmiyorum neden bu akşam canım seninle konuşmak istiyor. Hava bir tuhaf olmuş. İnsan bahar delişmenliğini cildinin altında duyumsuyor. Bir süre caddede yürüdüm. Sonra eve geldim. Sen gittiğinden beri yaşamım her gün başka biçimde. Ama genel olarak her şey olması gerektiği gibi olmakta. Demek istediğim şu ki bütün olayları oldukları biçimde ve formda kabulleniyorum ve başka beklentim de yok.

Hatırlarsan ben o konser gecesinde daha yeni yeni rahatlamıştım ve sonradan olanları da biliyorsun. Gecenin karanlığında ışıyıp sönen bir parça elmas gibiydi ve ben bittiğini sanmıştım. Bende uğursuz bir şey uyanmıştı ve ben ona teslim oldum. Bir süre kendimi boş ve boğulmuş olarak görüyordum. Bir çukurda biriken, üzerini çalıların örttüğü, kendi içinde kokuşup uçan bir avuç su gibi. Bir şeyler olabileceğini hiç düşünmüyordum ta ki geçenlerde bir gece senin eve gittim, her zaman olduğu gibi radyonun düğmesini çevirdim, yine onun sesi. Bilmiyorum nedense, uzun zamandan sonra aniden kendimi buldum. Kendim oldum. İşte o zaman onu aradım. Senin bildiğin deliliklerden işte. Onun, bir çeşit şaşkınlık ve beklenmedik sevinçle karışık telefondaki ilk sözcüğü beni sarstı, sarhoş etti ve bende saçma bir emniyet ve güven duygusu oluşturdu. Yani yine koşarak gittim ki ömrüm boyu ondan duymadığım sözleri duyayım diye. Bana, “Diğerleri su gibiler, gelirler, giderler… ama sen arkın dibindeki kumlar gibisin. Kalırsın, kalırsın ve ben tekrar baktığımda var olduğunu görürüm,” dedi. Dilsiz, belirsiz ve aşina olmayan bir durumum vardı. İlkbaharın ilk günlerinde uzun ve soğuk bir uykudan uyanan, tomurcuklarının kımıldanışını ve gelişimini ince kabuğu altında duyumsayan, sessiz ve uğultulu bir bekleyişte soluyan bir ağaç gibi olmuştum. Ondan ayrıldığımda bilmiyorum nedense caddelerde koşup kafamı duvarlara vurmak istiyordum. Bilmiyorum neden birsi yüzümü tokatlasın istiyordum. Bende bir şey uyanmıştı ve bir deniz gibi kabarıyordu ve benim cismim ona yetmiyordu. O zaman kendime dedim ki aptal, onun sana bağışladığı bunca aşk ve bunca yaşamdan sonra sen neyin hesabını gidiyorsun, neye değer veriyorsun? Bende şiir kaynıyordu ve ben yine delilik ettim. Yani sevdiğim bütün aptal insanları bir kenara attım. Bütün planlar ve inşa programları alt üst oldu. Çocukların dediği gibi, aile kurma programları, hepsi öyle kun-fe-yekun oldu.

Artık ömrümün sonuna kadar kimse beni almaz. Ama Mehrican bunun ne önemi var ki?…

…”

(h.h.)

Etkinlik:

Otomatik alternatif metin yok.

froughi

 

Şiir ve çeviri!

Ben dili anlamıyorum. Ve çok masum görünen ve insanı hemen rengârenk ışıltılarla örülen ağına çeken şiir ve çeviri gibi hilekâr ve bir o kadar fettan bir konuya yazı yazmam konusunda dostane bir davete olumlu ve samimi yanıtımı verdikten sonra şu anda siz burada değilken sizin buradalığınızda yazmakta olduğum –ki kabul görürse ben olmadan benim buradalığımla okunacak- bu yazıyı düşünürken ve yazarken, çeviri eyleminde Tsunami dalgaları gibi zavallı çevirenin zihnine saldıran iki dilin tümübirdeninin birinin diğerine nasıl çevirebilirliliği (translation) ve dönüşebilirliliği (transformation) olanaklarını ve olasılıklarını ve aynı zamanda olanaksızlığını açıklama konusundan nasıl kıvırıp sıyıracağımı düşünüyorum! Bencilce tabii. Ama düştüğüm bu cazibenin merkez çekinden kaçış olmadığına göre, konuyu alt edebilme görüntüsüne girmem açısından, kendimce şu noktadan başlamayı daha uygun buldum: Derrida der ki “… çeviri gerekli olduğu kadar imkânsızdır!”

Devamı »

Şarkısı Beyaz’ın Farsçaya çevirisi

Cemal Süreya’nın ilk ve kimine göre de ilk şiiri olan Şarkısı Beyaz adlı şiirini Farsçaya çevirdim… ola… affola!

ترانه ش سفید
شعری از جمال ثریا
ترجمه هاشم خسروشاهی

cemal süreya ile ilgili görsel sonucu
Cemal Süreya, 1931, Pülümür – 9 Ocak 1990, İstanbul

خرسبازها گذشتند، انسانهای نابخشوده گذشتند
شهرها دلسنگ بودند ترانه ش ـ سفید
انسانها رویاهای بزرگی داشتند
انسانها با مرگی مردند که
حیرتزده میان عشقها
.چنان فراموش کردند که نگو

من با تمام قدرت
بیهوده می کِشم افسار قایق را
من جدا افتاده ام
جدا افتاده ام از انسانها
این ستاره در آبی ها نمی گیرد
کارا نیست بر من نه دریا نه کف

Devamı »

yığın

Cesar Vallejo ile ilgili görsel sonucu
16 Mart 1892, Santiago de Chuco, Peru – 15 Nisan 1938, Paris, Fransa

İspanya’nın iç savaşı yıllarına ait şiirlerden!

İspanya’nın Antifaşizm savaşında safını açıkça ortaya koyan Latin Amerika şairlerin başında Pablo Neruda, Cesar Vallejo ve Oktavia Paz gelmekte. 

Bu çeviri bu üçlünün ve İspanyol özgürlük savaşçılarının anısına takdim edilmiştir!

 

saldırı sonunda savaşçı ölmüş yerde yatıyordu.
bir adam yaklaşıp ona
‘ölme! seni çok seviyorum!’ dedi.
ama ceset, heyhat, dirilmedi!

Devamı »

Ev Karadır filmindeki Furuğ’un seslendirdikleri…

Yönetmenliğini yaptığı Ev Karadır filminde

Furuğ Ferruhzad’ın seslendirdiği metnin

tümünü aşağıda veriyorum *:

 

cehennemde kimdir tanrım sana şükürler diyor?‫فروغ فرخزاد‬‎ ile ilgili görsel sonucu
cehennemde kimdir?
senin adını ey yücelerin yücesi şarkılayacağım,
senin adını on telli utla çalacağım
çünkü çok tuhaf ve korkunç yapılmışım.
 
kemiklerim senden saklı değildi gizlide oluşuyorken
ve ben yerin en dibinde biçimleniyorken …
senin defterinde benim bütün organlarım yazılmıştır
ve senin gözlerin benim ceninimi görmüştür
ey yücelerin yücesi!
senin gözlerin benim ceninimi görmüştür

Devamı »

bir yeryüzü şarkısı!

Langston Hughes’den dört şiir

İngilizceden çeviri: haşim hüsrevşahi

1-

Yeryüzü şarkısı

Related image
Langston Hughes, 1902 – 1967

bu bir yeryüzü şarkısıdır
ve ben uzun zamandan beridir
bir yeryüzü şarkısını beklerim

bu bir ilkbahar şarkısıdır
uzun zamandır beridir
bir ilkbahar şarkısını beklerim:

genç tomurcukların patlayışı gibi güçlü
yeni bir bitkinin sürgün verişi gibi güçlü
anne rahminden çıkan
ilk bebeğin gelişi gibi güçlü

Devamı »

İran Yazarlar Birliği’nin bildirisi

Muhtari ve Puyende’nin katledilişlerinin on dokuzuncu yıl dönümü nedeniyle yayımlanan

İran Yazarlar Birliği’nin bildirisi:

 

06 Aralık 2017

Özgürlük yolunda canlarından olan Mohammed Mohtari ve Mohammed Cafer Puyende’yi canice katledilişlerinin on dokuzuncu yılında saygıyla anıyoruz.

1998 sonbaharının siyasi cinayetlerinin, İran Yazarlar Birliğinin sorumlu iki üyesi Mohammed Mohtari ve Mohammed Cafer Puyende’nin fiziki silinişlerinin on dokuzuncu yıldönümünün arifesinde, o korku, dehşet ve tehdit günlerinin karanlığı, sonbaharın endamına öyle gölge düşürmekte ki bütün aydın yürekleri acıtmakta ve haksızca dökülen kanlara karşı adalet isteği bütün özgürlükçü insanların zihninde her gün biraz daha uyandırmaktadır.

Devamı »

Kenizu

moniro ravanipour ile ilgili görsel sonucu
Moniru Revanipur, DT: 24 Temmuz 1952, Buşehr, İran)

Kenizu, İran kısa öykülüğünde adından söz ettiren Moniru’nun dikkat çeken ilk öyküklerinden sayılır. Moniru bu öykülerde doğup büyümüş olduğu Körfez kenti Buşehr’i öyküler… Daha fazla bilgi için buraya tıklayınız! Bu öykü hazırlamış olduğum İran Kısa Öykü Antolojisi’nin ilk baskısında yer almıştır. (h.h.)

 

 

 

Kenizu ölmüştü. Meryem caddeye indiğinde, Tevekkülü Meyhanesi’nin adamlarını gördü; bacağı su arkından dışarıya, caddeye sarkan kadını çekiyor, gülmekten katılıyorlardı. Meyhane, Meryem’in okulunun önünden geçen caddedeydi. Okul zili çalınca çocuklar caddeye dökülürdü. Yöre kasabalarının kadınları, dolu fileleriyle pazardan gelir, meyhanenin yanından geçerken tükürür, yollarını değiştirirlerdi. Meyhanenin önünde, geniş, toprak bir meydan vardı. Günbatımlarında, adamlar, o meydanın çevresinde öbek öbek olur, otururlardı. Şişenin ağzını, ayasıyla temizler, bir kese kâğıdı dolusu fıstıkla günün yorgunluğunu çıkarırlardı.

Devamı »

evim bulutludur!

“Evim bulutludur” çağdaş Farsça şiirin teorik temelini atan ve ciddi örneklerini veren Nima Yuşic’in (11 Kasım 1897, Yuş, Mazenderan, İran- 3 Ocak 1960, Şemiran, Tahran, İran) musikisi, dize bölünmeleri, imgeleri ve içerik zenginliği açısından önemli şiirlerinden biridir.

Onun 120’nci doğum günü nedeniyle çevirerek yayınlamak istedim.

Ali Eşref Dervişiyan da gitti!

İran Yazarlar Birliği kurucu üyesi, eski Yönetim Kurulu Başkanı, İYB’nin yayınladığı ünlü 134 imzalı metinde yer alan, Kürt halkının yetiştirdiği yetkin yazar, uslanmaz mücadeleci, İran’ın özgürlüğü, refahı, bütünlüğü ve halkların mutluluğu için bir ömür emperyalizm ve gericiliğe karşı savaşan, hapis yatan, işkenceler gören ancak susmayan, oturmayan bir yazar, bir aydın, bir kültür insanı…

Kendisi hakkında ayrıntılı bilgileri daha sonra burada yazmaya çalışacağım…

Ali Eşref Dervişiyan, 3 Ağustos 1941, Kirmanşah, İran – 26 Ekim 2017, Tahran

bu yol géder Tebrize…

Ne zaman doğdum topraklar, Tebriz aklıma gelse, ne zaman bu uzun sürgün yılları omuzlarımda ağırlığını hissettirse, bu Kaşkai ezgisini dinlerim… susamışken peş peşe içilen acı şarap gibi… (h.h.)

Bu yol géder Tebrize, qend atın rize rize… Xudam bir yol vér bize, biz gédek ölkemize!

(Bu yol gider Tebriz’e, kesme şeker atın ufak ufak… Tanrım bir yol ver, biz gidelim ülkemize)

 

 

İşte halkım benim uyuyor

Kanadalı bir Yerli’nin şiirlerinden birkaçını İnglizce orijinal dilinden çevirdim… Çizdiklerinden de örnekler veriyorum!

hatalarım affola…

haşim hüsrevşahi

M.S. Stump’ın çizgilerinden

Marion Sarain Stump

Marion Sarain Staump (1945-1974)

Idaho’daki Şoşon yerleşim merkezindeki Kızılderililerden ve Saliş kabilesinden olan Saran Stump 1945 yılında Wyoming’de dünyaya geldi. Küçük yaşlarda hikayelere ilgi duyardı. Daha çocukken manav kese kağıtlarında resim çizmeye ve daha sonraki yıllarda ise, Allan Houser ve Quinchy Tahoma gibi güney batının yerli ressamlarına ilgi duymaya başladı. Kendi anlatısına göre; “Eski resimleri ve çizimleri anlamaya başladım ve giderek onların çok daha anlam ve hayat dolu olduklarını fark ettim. Bunları bana açıklayan resimler ve Kızılderililer benim gerçek öğretmenlerimdir, diye düşünüyorum.”

Devamı »

o tepelerde neler oldu? Görsel rivayet -4-

Görsel rivayetlerin ilk yazısında bu projenin yaratıcısı hakkında bilgi vermiştim. Gözden geçirmek için lütfen buraya tıklayın. BU projeden aktardığım ikinci rivayet Furuğ’un ölümüyle ilgiliydi ve üçüncüsü ise Samed behrengi‘nin Aras Nehri’nde boğulmasını konu almıştı. Bu tarihi tanık olarak görsel anlatıların dördüncüsü İran’ın Devrimci hareketinin parlak yıldızlarından Bijen Cezeni ve arkadaşlarının ölümü hakkındadır. Bijen Cezeni’nin silahlı grubu Puyan grubuyla birleşerek Şah rejimine karşı ilk silahlı gerilla mücadeleyi başlatan örgütü oluşturmuşlardı. Siyahkel Ormanı silahlı mücadelesi (1970) sonrasında İran Halkı Fedaileri Örgütü kuruldu (1971).

Azadeh_Akhlaghi_Photo-12
Bijen Cezeni ve 8 arkadaşının kurşuna dizilişi!

20 Nisan 1975 Pazar günü İran gazeteleri en önemli başlıklarından birini atıyorlardı: “9 mahpus hapishaneden kaçarken öldürüldüler!” Haberin devamında şöyle yazılıyordu: “Bu mahpuslar, bulundukları hapishaneden başka cezaevine intikal ettirilirlerken kaçmaya teşebbüs etmişler ve hepsi öldürülmüşlerdir! Öldürülenlerin adları şöyledir: Mohammed Çupanzadeh, Ahmed Celil Efşar, Aziz Sermedi, Bijen Cezeni, Hasan Ziya Kelanteri, Kazim Zulenvar, Mustafa Hoşdel, Meşuf Kelanteri, Abbas Sureki. (İttilaat Gazetesi)

Devamı »

keşke özgürlük bir şarkı söyleseydi!

ahmed şamlu ile ilgili görsel sonucu
Ahmed Şamlu ve eşi Aida

Ahmed Şamlu’dan iki yeni çevirim:

1- keşke özgürlük!

keşke özgürlük ufacık bir şarkı söyleseydi,
bir kuşun gırtlağı gibi
hiçbir yerde hiçbir yıkık duvar kalmazdı
algılamak için uzun yıllar gerekmezdi
her virane insanın yokluğuna bir işarettir çünkü
insanın varlığı imardır çünkü…

bir ömür kan damlayan bir yara gibi
bir ömür kuru bir acıya çırpınan bir yara gibi
bir narayla gözlerini dünyaya açan
bir nefretle kendinden olan

büyük kayıp böyleydi
viranenin öyküsü böyleydi
ah keşke özgürlük bir şarkı söyleseydi ufacık,
bir kuşun gırtlağından da küçük hatta!

2- sanırım

sanırım
kalbim benim asla
böyle sıcak ve kızıl olmamıştı hiç

Devamı »

İranlı yönetmenin ikinci Oskar’ını aldığında verdiği mesaj!

the film salesman, ile ilgili görsel sonucu

Seksen dokuzuncu Oskar ödülleri Şubat 2017’de belli oldu ve en iyi yabancı film dalında Satıcı adlı film İranlı Asger Ferhadi’ye ikinci Oskar ödülünü getirdi. Ferhadi daha önce, 2012 yılında Bir Ayrılık filmi ile yönetmen olarak ilk Oskar’ını kazanmıştı. Asger Ferhadi ve filmin kadın baş rolündeki Terane Alidusti, ABD başkanı Donald Trump’in KHK ile çıkardığı ve 6 Müslüman ülke vatandaşının Amerika’ya girmesini kısıtlayan yasayı protesto ederek ödül törenine katılmamışlardı. Ödülü Enuşe Ansari, Ferhadi’inin yerine kabul etmiş ve törende Ferhadi’nin bu mesajını okumuştu:

Benim orada olmamam, ülkemin insanına ve altı diğer ülke insanına hürmeten ve bu insanların Amerika’ya girişini yasaklayan insanlık dışı bir yasayı protesto etmek içindir. Dünyayı Bizler ve Düşmanlarımız diye ikiye ayırma, korku yaratır ve bu ise kaba kuvvet ve savaşı aldatıcı bir şekilde haklı göstermek içindir. Bu söylemler, şiddet ve öfkenin kurbanı olan ülkeler için demokrasi ve insan hakları yolunda engel teşkil eder.

Sinemacılar kameralarını insani ortak noktalara çevirerek etnik kökenlere ve dinlere ait yanlış klişeleri kırabilir ve dünya halkları arasında empatiyi ve dayanışmayı yaratabilirler. Bugün bizim empatiye her zamankinden daha çok ihtiyacımız var!

Devamı »

dilenci…

Bir uzun öykü:

İran öykücülüğünde büyülü realizmin ilk örneklerinden…

Yazan: Gulam Hüseyin Saedi

Görsel sonucu
5 Ocak1936 Tebriz-23 Kasım 1985 Paris

Üç ay içinde üç kez Kum kentine gidip döndüm. Sonuncusunda, işlerin kötüye gideceği içime doğmuştu sanki. Ama yine de gece yarılarken ıskarta bir arabaya atladım ve sabah güneş doğmadan Seyit Esedullah’ın kapısına vardım. Kapıyı çalınca Aziz Hanım geldi, beni görünce şaşırdı. Kapıdan çekilirken, açık kalan ağzıyla şaşkın şaşkın beni seyrediyordu: “Büyükhanım! Sen gitmemiş miydin?”

Anlamazlıktan geldim. Selam verip içeri girdim, sekiden geçtim. Avluda, uykudan yeni uyanan çocuklar havuzun kıyısında ellerini yüzlerini yıkıyorlardı. Ayağa kalkıp bana baktılar. Ben duvar kenarına oturdum, bohçamı da yanıma aldım. Öylece kaldım. Aziz Hanım yeniden sordu: “Sahi, Büyükhanım sen gitmemiş miydin?”
“Gitmiştim,” dedim, “gitmiştim nene ama yine geri geldim.”

Devamı »

Görmek için bir alıştırma!

“Görmek için bakmayı bilmeli,” sözü neredeyse klişe bir tekerlemeye dönüşmüştür. Ancak sanırım görmeyi görmek için biraz daha fazla kafa yormak gerek.

Burada bir fotoğraf paylaşacağım. Neye baktığımızı birlikte “gözden geçireceğiz”. Bu arada neler gördüğümüzü paylaşacağız ancak orada durmayacağız bir adım daha ilerleyip gördüklerimizin bize neler gösterdiğini ve fakat ondan daha önemlisi neler sakladığını irdeleyeceğiz. Bu saklamaya arka plan demek doğru değil. Arka plan, belli bir desenin planlanmış zemini olarak bu saklanan ya da gördüklerimizin görünüründe olmayandan farklıdır. İsterseniz buna görünmemesi gerekenin diyalektik karşıtı diyelim… kendi zıddını yaratan bir görünmeme! Saklanılmaya çalışılırken ortaya çıkan bir görünme! Ve biz işte bunu görmeye çalışalım!

Devamı »

iki şebboy hicranlık…

dudaklarımda senden kimse arda kalmamıştır
kaldı ki bu antika adam ölüm fermanını öyle gülerek okuyor ki
hünnap dudaklarından öpüyorum sanki
 
giderek giderek geliyor                kayıyor tan yeri omuzlarından
uçurumunda iki şebboy hicranlık
 
biliyor musun                    kıyılarımı alıp götürünce sabaha bir şey kalmaz

(ağıt kokusu geliyor, dil açmalarım, h.h.)