soru vesvesesi

Rıza Berhani’den bir şiir

hikmet göğüslü şair Meftun Emini’ye

bir at durur alaca yapraklar ardında yanında pencerenin
elif sırtı kavistir         güzellik boy posunun büyüsü      altında: Sen
güz renkli güneşli gökten          düş ve dilek      birlikte yağar
bu andaç mı?                sevda andacı?              bu nedir?
haykırışlarım benim kendime doğru döner yaprak saraylarından ve boğazından fırtına mevsiminin

bekle bir an
yanımda mendil yok
elimin sırtıyla, koluyla gömleğimin silince gözyaşımı
ve yangılı gözlerimi            ıslak kirpiklerimin cebinde saklayınca
ve soluğumu tıkayan hıçkırıklarımın kuru tırmığını yutunca, gideceğim

ve sonraları       ak bir kaya altında yatınca
meltemde saklı vesvesenin ruhu gibi geleceğim sana
orada kalacağım kıyısında pencerenin
yakan şevkiyle seyretmenin
ve bu soruyla:
şimdi       (geçmiş güzelliğini saklarcasına bir kadının) ayı kendinin kendisinde saklayan o küçücük ve yalnız odada
ne yaparsın geceleri?

ve alacağım -kuşkusuz- yanıtımı
asla yanıtsız kalmaz          ölüm sonrasındaki sorular çünkü

Rıza Beraheni, Kelebeklere,
1991

Farsçadan Çeviren: H.H.

Beraheni-Hüsrevşahi

İran edebiyatının onuru, şair, yazar, eleştirmen, yazın kuramcısı, dostum, hocam Rıza Beraheni ile. Stokholm’da, Eylül 2011, İran Azerbaycan Yazarlar Birliği (PEN) ilk kongresi.

Çocuğum sana bir vasiyetim var…

Çocuğum sana bir vasiyetim var. Çocuklar babalarının, büyüklerinin vasiyetini, öğütlerini sevmezler bilirim. Ama ben yine de söyleyeceğim. Biliyorum hoşlanmasan da okuyacaksın. Şimdi unutsan da bir gün anımsayacaksın. O zaman ikimiz de aynı kadehi paylaşmış olacağız!

Bize sakın boyunuzdan büyük işlere kalkışmayın diye dediler, kimi zaman öğüt verir gibi, kimi zaman tehdit ederek. Bizden bir bölümümüz boyumuzun ölçüsünü bile bilmiyorken ama evet dedik, olur dedik. Bize budur dediler. Boyunuz bu kadardır dediler. Bir gün baktık ve gördük ki hep budamışlar bizi ve bodur bırakmışlar. Dilimizi budamışlar, cesaretimizi budamışlar, yüreğimizi budamışlar, ruhumuzu budamışlar ve irademizi… güneşi emecek bütün yeşil yapraklarımızı budamış yolmuş yere dökmüşler. Gördük ki talan yemişiz. Bir gün baktık ve gördük ki boyumuzdan büyük işlere kalkışsak dahi ölçümüz güneşi yutmaya yetmeyecek artık.

Birilerimiz o büyük yalanı görmedi… onu keşfetmek sana düşer. Ama “evet” ve “olur” diyenlerden bir kısmı bakamadı bile, göremedi bile… onlar sandılar, inandılar ki hayat budur… kurtçuklar kendi çukurlarındaki bir avuç çamurlu suyu dünyanın tümü olarak algılar… onların dünyası işte o kadardır… bize boyumuzun bu olduğunu tembihlediler, tehditlediler!

Ama birilerimiz “hayır!” dedi. Onlar boylarından büyük işlere kalkıştılar. Onlar ne güzeldiler. Onlar servilere örnektiler. Onlar güneşe komşuydular. Kimisini astılar, kimisini hapislerde çürüttüler, kimisini kurşuna dizdiler avlularda, dağ eteklerinde ya da, kimilerini yüksek binalardan attılar, kimisini boğup çöllere, tuzlu kum denizlerine attılar! Birilerimiz boylarından büyük işlere, dünyayı değiştirmeye, daha güzeli yaratmaya kalkıştılar… onlara deli dediler, ruh hastası dediler, onları umursamadılar, adamdan saymadılar, hor görüp tekmelediler… Onlar çok güzeldiler. Kimileri onların güzelliklerini, ışıltılarını bile görecek boyda olamadı… hatırlarsan Mozart’ın cesedini yoksullar mezarlığında toplu bir mezara attılar. Nice şairler, ressamlar, yazarlar, müzisyenler, bilim insanları, mimarlar, filozoflar onlara rağmen hayatımızı güzelleştirdiler. Onlar bizi mağaradan kurtardılar ve kendileri için hiçbir şey istemediler.

Canım evladım; sana ve senin gibi genç insanlara her şeyin para olduğunu öğütlerler. Paranın tanrıdan bile güçlü olduğunu söylerler. Sana ve senin gibi genç insanlara daha fazla para elde etmek için uğraşmanız gerektiğini söylerler. Seni çılgın bir tüketim çarkında tüketip yok etmek isterler. Bilmelisin ki bu yolda nice insanlar senin üzerine basarak yükselir ve sen de yükselmek için nice insanları ezmeyi normal bilecek duruma gelirsin. Ama bir gün göreceksin ki güç onlardadır ve onların özendirdiği ve senin ömrünü tüketerek vardığın bir hiçtir, kavuştuğun sadece onların bir çölde gösteriye çıkardıkları vahadır, seraptır. Göreceksin ki senin elde ettiğin onların serpiştirdikleri atıklardır!

Çocuğum sana vasiyetim budur: Hep boyundan büyük işlere kalkış! Hep güneşi düşün! Ayakta dik durma erdemini bir an bile unutma! Ama bil ki ayakta durmak düşme tehlikesini göz önünde bulundurmadan olmaz. Ayakta durma riskini al ve yükseklerin temiz havasını içine çek, boylu ağaçlar gibi ışığı em ve hayatın güzel olduğunu bilerek yaşa! Unutma ki düşmek ayakta duranlara mahsustur, zira sürünenler asla düşmezler! Sana vasiyetim hayır demeyi unutmaman, soru sormayı unutmaman, sorgulamayı unutmaman ve o büyük yalanı keşfetmendir.

Çocuğum duvarları kabul etme, kabukları kabul etme! Bu ev, bu şehir, bu ülke, bu kıta ve yeryüzü sana dar gelecek. Gelsin. Sen muazzam kainatı düşün, ona saygılı ol. Bu kandırılmış, kendi cehaletinde boğulmaya terk edilmiş, varı yoğu çalınmış ve çalınmışlığına şükretmeyi öğretilmiş bu zavallı güzel insanı sev! Rüzgârı sev, dağı, denizi, ovayı sev, geceyi, gündüzü sev, çiçeği, böceği, uçanı, yüzeni sev… Onları sev zira doğa sana nasıl değerli yaşamayı öğretecek. Unutma ki yaşam sana verilmiş bir hediyedir. Yaşam her gün biraz daha bitmeye yaklaşan tek mucizendir senin, onun her anının değerini bil. Acılar ve sevinçler dolu bu uçarı güzelliğin değerini yeniden yaratarak bil. Doğa bunu da sana öğretecek.

Sana büyük sırrı keşfetmeyi ve görmeyi öğütlüyorum. Ellerimiz hep boş görünse de olmadığını unutmamanı öğütlüyorum. Şarkı söylemeyi unutma bir de… Yolun açık olsun…

Haşim Hüsrevşahi

dinleyesim tuttu…

Güldürmeyen, ağlatmayan
Sinsi bir ok, öldürmeyen
Çaresi yok bu yaranın
Kimde kalır kabukları

Aldın beni, nefesimi
Yersiz mülksüz sahip gibi
Aslı sende sureti yok
Yamacına indir beni

Şimdi gövdende büyüyen bu
Arsız, kimsesiz, topraksız çiçek
Yüreğinde kor, sürgün göğsüne
Bunu bana yapmazdın çiçek

Söz & Müzik: Cihan Mürtezaoğlu
Yönetmen: İmre Haydaroğlu
Kayıt: Selim Aydın
Mix: Dinçer Demirci
Mastering: Eray Polat

Öldürdüğünüz gençlerin suçu neydi?

Bilindiği üzere İran’da doların 3000 Tuman’dan 15000 Tuman’a fırlamasının ardından zaten katlanılamaz olan pahalılık, işsizlik, üretimsizlik daha da yükselmiştir. Halk yoksulluk içinde kıvranırken, bu halkın emeğini sömüren bir avuç azınlığın Tahran’ın kuzeyinde milyar dolarlık kasrlar inşa edip o saraylarda keyif sürmeleri devam ederken benzine %300 gelen zam, halkın yanan yüreğine benzin dökmüş ve halkı caddelere dökmüştür. Ancak halkın barışçıl protesto gösterileri her zaman olduğu gibi en şiddetli ve orantısız güç kullanılarak bastırılmış ve yüzlerce masum ölüme yol açmıştır. Halkın itirazları yine dış güçlerin kışkırtması olarak lanse edilmiş, internet kesilmiş, birçok telefon hatları kesilmiş ve karanlık bir iletişimsizlik çevreni yaratılmıştır.

Bir grup İranlı ünlü yazar ve sanatçının İran’da bu olaylar hakkında yayınladıkları bildirinin çevirisini aşağıda veriyorum:

Okumaya devam et “Öldürdüğünüz gençlerin suçu neydi?”

ceninlerim benim birer birer ölüyorlar

Şima Timar

Şima Timar, (1973-2003)

Üç şiir:

1-

yanlış bir cumarteside
yanlış bir yerde
yanlış bir adla
dünyaya geldim
biri beni kaybetmişti sanki
bulunma
telaşının acısındaydım
ve kesik aralıklar
aralık ayında onca karın arasında
ve bu bulunmanın tuhaf olasılığı
gri boyanıyordu
adım benim değildi
belki birisi gözlerimin rengiyle çağırıyordu beni

2-

Okumaya devam et “ceninlerim benim birer birer ölüyorlar”

Dem vuralım!

Sardunyalar

Hayyam’ı okumak ne kadar güzelse onu anlamak da bir o kadar güzeldir. Bu anlamak, sadece söylenenin ne anlama geldiği noktasına varmak değildir, aslında Hayyam’ı okumanın tadı o noktaya gelmemekte ve sürekli anlamdan anlama, gönderiden gönderiye, renkten renge geçmek, dolaşmak ve kavuşamamaktadır. Bilmecelerin iç içe geçmiş sokaklarında, bahçelerinde dolanmanın tadına benzer bu. Tam da Hayyam’ı anladığını düşünürken ve bunun şevkine, tadına varırken bu anlamaya kuşkunun işvesinin düşmesiyle başka bir anlama meyil etmenin tadıdır bu.

Kısa bir süre önce Kamkaran grubunun da icra ettiği ve bu sayfada yayımlanan iki dörtlünün ilk dörtlüsü bu türden bir anlamsal işve dörtlüsüdür.

Önce Farsçasını veriyorum. Sonra Türkçesine geçeceğim.

Ta dest ber éttefaq ber hem nezenim /  Pai ze néşat ber sere ğem nezenim

Xizim-o demi zenim piş ez deme sobh / İn sobh demi zened ke ma dem nezenim

Bu dörtlüyü, sözünü ettiğim Kamkaran icrasında altyazı olarak şöyle çevirmeyi uygun bulmuştum (burada üçüncü ve dördüncü mısraın…

View original post 402 kelime daha

toprağımızdan kerpiç yapmaya kararlıdır…

 
Humayun Şeceriyan’ın,  ödül aldığı bir törende okuduğu Şirazlı Hafız’ın gazelinin bir beytini paylaşıyorum. Aşağıda, çevirinin tamamını aktardım.

Gönlünü şarap ile inşa et ki bu virane dünya /
Bizim toprağımızdan kerpiç yapmaya kararlıdır

Şimdi bağlardan cennet esintisi gelir

Ben, iç açan şarap ve huri misali yar yanımdadır

 

Bugün nasıl saltanattan dem vurur dilenciler

Çadırım bulut gölgesidir işret yerim çimenlikler

 

Çimen bahardan hikayeler okur şimdi

Akil değil o ki nakit olanı veresiye cennete verir

 

Gönlünü şarap ile inşa et ki bu virane dünya

Bizim toprağımızdan kerpiç yapmaya kararlıdır

 

Düşmandan vefa bekleme ışık vermez

Ateş tapınağından yakarsan tapınak mumunu

 

Siyah yazılarla melamet eyleme beni

Kim bilir ki kader kimlere neler yazmış

 

Hafız’ın cenazesinden esirgeme adımlarını

Gerçi günaha boğulmuştur ancak cennete gider o

 

Farsçadan çeviren: haşim hüsrevşahi

 

bir şair tanıtıyorum…

Nahid Arcuni (Nahid Arjooni)

‫ناهید عرجونی‬‎ ile ilgili görsel sonucu
İran’ın Sanandac şehrinde doğdu, orada yaşamakta

1
gelmelisin
gelmelisin
yaralarını da getirmelisin kendini hiç iyi hissetmeyen bu şiire
arkadaşlarının sesini de getirmelisin
kahraman olmaları şart değil
inlemelerinin sesini getir
yalvarışlarının
boyunlarının kırılması sonrasındaki itirafların sesini
kırık dişleri de getir
kenarı kırık kaseleri
yol yol çizgili elbiseleri
kızıl koridorları
hiç önemli değil birisi görürse kötü olur diye
ya da kötü olur duyunca
bu şiir bön kalamaz
rahat uyuyamaz
ve dünyanın
insanlar için
emniyetli yer olduğuna
inanamaz!

2
beyaz bayrak
gömleğini koynuma almışım
bu benim beyaz bayrağımdır
dünyanın eşit olmayan savaşlarına
karşı

Okumaya devam et “bir şair tanıtıyorum…”

kendi içinde sürgün olmak!

Hiçbir Şair Bilmiyorum Ki Zihinsel Şizofren Olmasın

Doktor, yazar, şair, çevirmen Haşim Hüsrevşahi, Farsça, Azerbaycan ve Anadolu Türkçesiyle şiirler yazdı, yazmaya devam ediyor.

“Siz Farsçaya hakimsiniz ama ruhunuz Farsça değil. İnsan hangi dilde rüya görür? Tabii ki ana dilinde. Türkçeyi 17 yaşında geldiğim İstanbul’da öğrendim. Azerbaycan Türkü olduğum halde Türkçe okuyup yazmıyordum. Anadilimi bilmiyordum.” 

“Hiçbir şair bilmiyorum ki, zihinsel şizofrenik olmasın” diyen Hüsrevşahi: “Ama buradaki şizofreni yanlış anlaşılmasın. Burada akıl hastalığından bahsetmiyoruz. Şairler akıl sınırını geçtikten sonra halüsinasyon görüyor ve yazabiliyor. Ama hastalık olarak bahsettiğimiz ise akıl sınırına gelmeden ortaya çıkıyor. Birisi bilgelik, diğeri hastalık…”

ana-foto-buuuu.jpg

Bir etkinlik için Trabzon’a gelen Prof. Dr. Haşim Hüsrevşahi ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik…

*******         

Tıp eğitimi aldınız ama bunun yanında aktif bir şekilde de edebiyatla uğraşıyorsunuz. Şiirler, kitaplar yazıp çevirirler yapıyorsunuz. Edebiyata olan ilginiz nereden geliyor?

Edebiyata olan ilgim, yakınlığım, sevgim ortaokuldan itibaren başladı. Ağabeyim evimizde büyükçe bir kütüphane oluşturmuştu, herkesin o kitaplıkta bir yeri vardı ve biz de cep harçlıklarımızla aldığımız kitapları oralara koyardık. Ağabeyim sayesinde kitaplarla tanıştım. Ağabeyimin bir kaşesi vardı, ‘en iyi dostunuz kitaptır’ yazan, bizler de aldığımız kitaplara o kaşeyi vururduk. Ağabeyim üniversitede okuyordu, siyasal bilimlerde sonra Şiraz Üniversitesinde siyasal bilimler dalında hocalık yapmaya başladı. Yani kitapla çok iç içeydi. Kaldı ki İran’da herkes edebiyatla iç içedir. Bu yüzyıllardır böyle…
Bir İran evine gittiğinizde orada mutlaka kitaplık görürsünüz ve o kitaplıklarda İran’ın yetiştirdiği büyük şairlerin divanları vardır. En başta da Hafız’ın divanı bulunur.
İran’da evlerde yemekler yenilir çaylar içilir arkasından Hafız’ın divanı açılır, şiirler okunur. Kahvehanelere gittiğinizde de bu böyledir, şiir sohbet iç içedir.

TÜRKÇE YAZMAK OKUMAK YASAKTI

Bu gelenek günümüzde de devam ediyor mu?

Bu gelenek hiç ölmedi, günümüzde de devam etmektedavvir. Tahran’a gittiğinizde Ramazan ayında kahvehanelerde oturduğunuzda biri gelir Firdevsi’nin Şahname’sinden, Tebriz’e gittiğinizde Şehriyar’ın div

hasimi-(1).jpganından şiirler okunduğunu görürsünüz. İran’da edebiyat ile halk iç içedir. Bu nedenle ben de otomatik olarak kendimi böyle bir dünyanın içinde buldum. Ama tabii ki İran’da o zamanlar Türkçe yazıp okumak yasaktı. Otuz sene önce İran halkının yüzde 40’ının Türk olmasına rağmen Türkçe yazıp okumak yasaktı. İran’da Farsça, nüfusun yüzde 25’in oluşturan halkın anadilidir. Yani yüzde 70’in üzerine Farsça olmayan diller var bunlar; başta Türkler, Beluçlar, Kürtler, Araplar, Maziler Lorlar gibi çok büyük bir mozaik. Ve bunlar hep kardeşçe, bir arada yaşadılar. Ortak dil olarak Farsçayı kullandılar. Edebiyat da Farsça olarak ortaya çıkmıştır. Örneğin anadili Azerbaycan Türkçesi

olan Farsça şiir yazan şairlerin bin yüzün üzerinde divanı vardır. Bu çok büyük bir

değerdir. Bu nedenle biz Farsça edebiyat dediğimizde bu açıdan bakıyoruz. Anadili Farsça olan veya olmayan edebiyatçıların ortaya koymuş oldukları bir değer…

ANADİLİMİ BİLMİYORDUM 

Türkçeyi nerede öğrendiniz?

Türkçeyi İstanbul’da öğrendim. Türkiye’ye 1967 yılında 17 yaşında geldim ve İstanbul Edebiyat Fakülte

hasimi-(3).jpgsinde Türkçe öğrendim. Ben Azerbaycan Türkü olduğum halde Türkçe okuyup yazmam yoktu. Anadilimi bilmiyordum. Evde Türkçe konuşuyorduk, okulda Farsça eğitim alıyorduk. Bir çocuğun bir objeye bakıp onun isminin ikiye ayrıldığını görmesi aslında onun zihninin ikiye yarılması demektir. Zihinsel yarılmalar, zihinsel parçalanmalar anadili Farsça olmayan İranlı çocukların ben de dahil hepsinde oluştu. Dolayısıyla bizler, tırnak içerisinde söylüyorum ‘şizofrenik’ bir zihinle büyüdük.

Röportaj: Fatma YAVUZ​

 

Röportajın devamı için lüfen aşağıdaki bağlantıyı tıklayınız:

http://www.kuzeyekspres.com.tr/hicbir-sair-bilmiyorum-ki-zihinsel-sizofren-olmasin-72517h.htm

 

Feryadıma yetiş saki!

İran Kürt Dervişlerinden Mastur grubunun (Baba Yadigar Dergahı) bir icrası… şiirler Farsçadır. Çevirisini altta veriyorum! İyi dinlemeler!

Hicrinde ağladım durdum feryadıma yetiş saki
Böyle sarhoş gezer dururum soluğum kesildi saki
Ver şarabı soluklanayım perişan haldeyim saki
Bu boş kadehten doluyum
Feryadıma yetiş saki, Feryadıma yetiş saki
Benim o biçare, deli, rüsvaların rüsvası
Akil değilim, kâmil değilim benim o şeydaların şeydası
Benim aşağı sensin yukarı, benim kul sensin Mevla
Bu vadide, bu çölde benim Mecnun sensin Leyla
Benim Mecnun sensin Leyla
Hicrinde ağladım durdum feryadıma yetiş saki
Feryadıma yetiş saki
Bu dertte ve bu hicranda o dilberden başka istemem
Kevser badesinden başka ilaç istemem
Sakiden ve kadehten başka tabip bilmem
Feryadıma yetiş saki, feryadıma yetiş saki
Perişan halde benim tutsak bu zindanda
Yanan kalbimden çığlık atarım dertle gözyaşıyla doluyum
Kafir değilim küfür söylemem
Feryadıma yetiş saki
Uyanıklıktan ve sarhoşluktan Tanrıyı görürüm her an
Feryadıma yetiş saki
Gel ey saki ki can üzgün ve yalnızdır
Medet eyle cansız canıma
Senden başka yol bilmem
Ki ben devranın Mecnun’uyum
Feryadıma, feryadıma yetiş saki

(Farsçadan çeviri: h.h.)

evim bulutludur!

Daha önce Kamkaranların söylediği bestede alt yazı olarak verdiğim Nima Yuşic’in “Evim bulutludur” adlı şiiri bir bütün olarak yeniden veriyorum…

“Evim bulutludur” çağdaş Farsça şiirin teorik temelini atan ve ciddi örneklerini veren Nima Yuşic’in (11 Kasım 1897, Yuş, Mazenderan, İran- 3 Ocak 1960, Şemiran, Tahran, İran) musikisi, dize bölünmeleri, imgeleri ve içerik zenginliği açısından önemli şiirlerinden biridir.

Onun 120’nci doğum günü nedeniyle çevirerek yayınlamak istedim.

Evim bulutludur
Baştan başa dünya da onunla bulutludur…

Uçurumun zirvesinde
Dağılmış, harap ve sarhoş rüzgâr
Dönüp durur
Baştan başa dünya da onunla paramparça
Ve benim hislerim de onunla harap!

Aaaay neyzen!
Sen ki neyinin sesi alıp götürmüş seni yoldan uzaklara
Neredesin?

Evim bulutludur fakat
Bulutun yağası tutmuştur!

Elimden uçup giden aydınlık günlerimi düşlerim
Güneşe karşı durmuş
Seyrederim sere serpe denizi
Ve bütün dünya harap ve darmadağındır rüzgardan

Ve yolda,
Durmadan neyine üfleyen neyzen
Bulut kaplı bu dünyada
Önünde gideceği yolu…

Sardunyalar

“Evim bulutludur” çağdaş Farsça şiirin teorik temelini atan ve ciddi örneklerini veren Nima Yuşic’in (11 Kasım 1897, Yuş, Mazenderan, İran- 3 Ocak 1960, Şemiran, Tahran, İran) musikisi, dize bölünmeleri, imgeleri ve içerik zenginliği açısından önemli şiirlerinden biridir.

Onun 120’nci doğum günü nedeniyle çevirerek yayınlamak istedim.

View original post

Turgut Uyar’dan Farsçaya çevirdim: Senfoni

سنفونی

تورگوت اویار

اول صدایت به یادم می آید
به تو فکر می کنم وقتی در مانده ام
آنچه زیباست، شادی بور در خوشه های پُردانه
سپس روزهای شنبه می آید
سپس آسمان می آید و من رها می شوم
باران ببارد ایکاش با هم خیس شویم

Okumaya devam et “Turgut Uyar’dan Farsçaya çevirdim: Senfoni”

Dil açma, dil öğrenme!

Geçenlerde bir arkadaşımın eşi sohbet sırasında 9-10 aylık çocuğunun dil açmaya başladığını, çok mutlu olduğunu söyledi. “Ancak,” dedi, “Anne diyeceğine Abla diyor bana.” Sordum tam olarak ne diyor? Tam olarak Aba ya da Abba diyormuş. İlginç geldi bana. Kendisine düşüncelerimi aktardım. Söylediklerimi biraz da ayrıntılandırarak burada vermek istiyorum.

Yeni dil açan/açmaya başlayan bu çocuk anne-babasından Aba sözcüğünü duymuş değildi. Kendisi uydurmuş olabilir tabi. Ya da çevresinde duyduğu Abla sözcüğünü Aba şeklinde seslendirebilir. Mümkündür. Ama düşük olasılık. Çünkü çocuğun ablası yok, Anne-babasının abla olarak çağırdıkları birisi yok yakın çevrelerinde.

Okumaya devam et “Dil açma, dil öğrenme!”

Tarih: saray zalimine karşı bir kadının söylevi!

Bugün Muharrem ayının ikinci günüdür. Bu ay Müslümanlar için ve özellikle de Alevi ve Şii Müslümanlar için çok ciddi tarihi yük taşıyan bir aydır. Özellikle bu ayın ilk on günü, İslam tarihinde hakkın haksıza, hakkın batıla, mazlumun zalime baş kaldırdığı günler olarak bilinir. Bu konuyu burada açmamın nedeni İslam tarihçiliğine soyunmam değil, ancak günümüz olaylarıyla çok sıkı ve neredeyse iç içe oluşları dolayısıyla bir işaret niteliğinde birkaç satır not etmektir. Ayrıca günümüzde bazı Müslümanların ya da sözde Müslümanların kadınları eve hapsetmek ve onun toplumda varlığını inkâr etme çabalarını İslami geleneğe dayandırmaya çabalamaları nedeniyle bu olaylarda bir kadının duruşunu sergilemek istememdir.

Okumaya devam et “Tarih: saray zalimine karşı bir kadının söylevi!”

sağır mu oldun hatçe?

“sağır mı oldun Hatçe?
kıyamet anca kör olanları seçiyor !”
(alıntı)

biz bükülmüş bir günün sonunda
birimiz Dicle birimiz Fırat
birleşiriz elbet şattül-aşkta
dökülmeden körfezine yok oluşun
 
kahrını ezberlemiş kaç şiir yazar bu gün batımı
Kadıköy vapurunda kaç hikaye
suskunu bilen kaç masal?

hep bir pencere var orada dolunaya açılır
rüzgar ve ateş kıvrılarak vurur camına
biz bükülmüş bir günün sonunda

şebboyun serinliği var gülüşünde 
bu evde “çok bulut birikti”
anımsamak isterim kendimi sende
sen kıyametin ilk günü…

(23 Nisan 2017, 5 Mayıs 2019, h.h.)
[bu şiirin ilk dizeleri yeniden yazıldı]

Anka kuşu,
Anka Kuşu. Credits go to: Peter Nottrott, “Phoenix”, Painting

 

 

Şirazlı Hafız’dan bir gazel!

Şükürler olsun Tanrı’ya meyhanenin kapısı açıktır
Zira benim niyaz yüzüm onun kapısındadır

Küpler tümü coşkuda kaynamada sarhoşlar
Küplerdeki mey gerçektir ne mecazdır

Onda tümü sarhoşluktur ve gururdur ve kibir
Bizde tümü biçarelik, acz ve niyazdır

O sırrı ki gayrına söylemedik söylemeyiz biz
Dostla söyleşiriz ki o mahrem-i gizdir

Cananın saçının kıvrımının şarhı ne mümkün
Sözü kısa kesemezsin ki bu öykü çok uzundur

Şahin gözlerimi kapattım ben bu cihana
Çünkü gözlerim bir tek senin yüzüne açıktır

Senin sokağının Kabe’sine kim gelirse
Kaşlarının kıblesinde durursa o namazdır

Ey meclislilerim zavallı Hafız’ın yüreğinin yangısını
Mumdan sorun ki kalbi hep alevdir hep alazdır

Ferşçiyan
Minyatür: Mahmud Ferşçiyan, İran.

Afgan şair Halide Furuğ’dan bir şiir

ben denizi deneyimledim
ve ellerim fışkırır
zamanın ellerinden
gözyaşı sokaklarında dolaşırım
ışığı öyle ararım ki
tırnaklarımdan kelebekler uçar

benim kırılmaya isteğim yoktur
rüzgar ve fırtına oburları sofra sererler
vatanları yoktur
ve bir gövdeleri
sade ve bencil oyuncular
boşunalık toplarlar
Mat’a Kiş dedikleri
satranç gibidir dilleri

ben bu yolculukta dikenliklere varmışım
eteğimin erguvan bahçesi tutsaktır
ey bahar
hüzünlerinin çiçeklenmelerinden şarkılar getirirsin
ey aydınlık mevsim
acaba
sesinin sevecen ebemkuşağıyla
yürekler arasında
duvar ören
çelik çizgileri
koparmaya
gücün yetmiyor mu?

yıldız çağırırsan
basamak basamak yükselirim
ve gökyüzünün hayallerine dokunurum
ben o kiraz dolu ağacım 
akkavaklar kuşkuyla bakarlar bana
ve ikrahla konuşurlar benimle
kendi köklerime dönersem şayet
yağmur
sadece yağmur uyanık kalır aklımda…

(Darice/Farsça’dan çeviri: h.h.)

Halide Furuğ
Afgan genç yeteneği Halide Furuğ, 1970, Kabil.

Yayınlanmış olan şiir kitapları:
– Mitra’nın ayaklanması
– Şimşek mevsimine bir pencere
– Fener kuşağının ellerinin kaderi
– Düş ve anı caddelerinde
– İkindi saat beşte hep

derin bir özlemle!

Değerli dostum, üstadım, edebiyatta yol gösterenim, İran’a modern eleştirel okuma kuramlarını getiren, öğreten, geliştiren, İran din devletinin canına kastettiği için yurdundan sürülen, İran Yazarlar Birliği Danışma Kurulu üyesi, PEN Kanada eski başkanı büyük şair, romancı ve edebiyat kuramcısı Rıza Beraheni’nin kendi sesiyle okuduğu bir şiirini ona, sohbetine ve sıcak meclisine olan derin özlemimle burada veriyorum. Bu şiir Beraheni’den çevirdiğim ve 2004 yılında Dünya Yayınları’ndan çıkan Kelebeklere adlı kitapta yer alan “gelmedi” adı taşır.

gelmedi

güneş gelsin diye       koşuşturdum           gelmedi
kestane renkli saçlarını kalçalarının mermerinin sıcak büyüsüne dökmüş bir delinin ardınca koştum
güneş gelsin diye gelmedi
kağıt ve duvar ve taş ve toprak üstüne yazdım okunsun diye yazı
güneş gelsin diye gelmedi
kurt gibi uludum          kurt burunu olup sokuldum zamanemin karnına          yırttım
gece gündüz yırttım           güneş gelsin diye gelmedi
nasıl da şaşılası uğursuz bir çağ       devran köpek iyesi ben köpeğim
kapıdan kovulunca      vefa damından         damladım içeri
güneş gelsin diye gelmedi
yanaklarıma zulamda aşk ettim şamarları
caddeye indiğimde
iki yanağımı         halktan yana kor çelik gibi tuttum
güneş gelsin diye gelmedi
gerçi hıçkırıklarım uykudan, acı uyku, yer yüzü çocuklarının yorgun ve tatlı uykularını kaçırdı
fakat
ne dost yanında          ne el huzurunda       ne kendi halvetimde ağlamaya yetmedi erkim
güneş gelsin diye gelmedi.

1992

(ç: h.h.)

‫رضا براهنی‬‎ ile ilgili görsel sonucu
Rıza Beraheni (13 Aralık 1935, Tebriz)

didem madak’tan bir şiir çevirdim: şimdiden bir hatırasın

ترجمه شعری از دیدم ماداک

خاطره ای از هم اکنون
ابر، یا غبار و یا پرواز
همه (عشق ها) را بگذارید توی  پرانتز
زنگوله ی بادی هستی، می پیچی به زبان باد
نه ترانه ای هستی
نه نغمه ای بر سر زبان ها
…دیگر به اندازه بعضی ترانه ها زخم خورده ای

Okumaya devam et “didem madak’tan bir şiir çevirdim: şimdiden bir hatırasın”

Agni! O şiiri bir daha oku!

Yağmur gelince gidecektin. Yağmur silecekti saçlarının ateşini, saçlarındaki ateşi. Yağmur öfkeni yıkayacak içindeki yıldırımları söndürecekti. Yağmur gelmedi. Dağlar ve yeşil etekler dumanı yükseltti. Sen duman içinde, duman senin içinde geldin. Geceyi gündüze, gündüzü geceye bağlayan evrenin yangın çizgilerinde. Gökyüzünün sekiz tahtından inmiş, yedi rüzgarın sürdüğü, yedi kızıl atın çektiği savaş arabanda durmuş geliyordun. Geldin. Ne söylemeliydim? Neyi duymak istiyordun benden? Senin yedi dilin yedi denizimde, yedi dağımda, yedi ırmağımda, yedi kuyumda, yedi gözümde, yedi yaramda ve yedi hikayemde saklıyken neyi duymak istiyordun benden? Ben, senin yıldızları emziren dört yüz memenden ateş emen yoksul çingene, dili tutulmuş şair, evini kaybetmiş sarhoş, zarları kaybolan çocuk duvar dibinde. Ben senin iki başının berzahında salınan o muğlak sözcüktüm hâlâ! Sen benim çorbamın sıcaklığı, kalbimin sıcaklığı, avuçlarımın sıcaklığı. Sen benim sunağımın ateşi, ben senin sunağında sonsuza teslim edilen tutsak.

Okumaya devam et “Agni! O şiiri bir daha oku!”

1 Mayıs için Türkçede ilk şiiri bir kadın şair yazmıştır

1886 yılının 1 Mayıs günü Haymarket’te “günde 8 saat” mücadelesi yürüttükleri için idam edilen anarşist işçilerden bu yana, işçilerle patronlar arasındaki kavganın simgesi haline gelmiştir.

1 Mayıs için Türkçede ilk şiiri bir kadın şair olan Yaşar Nezihe yazmıştır.

İşte 1880-1971 yılları arasında yaşayan Yaşar Nezihe (Bükülmez)’in yazdığı şiir:

1 MAYIS

Ey işçi…
Bugün hür yaşamak hakkı seninken
Patronlar o hakkı senin almışlar elinden.

Sa’yınla edersin de “tufeyli”leri zengin
kalbinde niçin yok ona karşı yine bir kin?

Rahat yaşıyor, işçi onun emrine münkâd;
lakin seni fakr etmede günden güne berbâd.

Okumaya devam et “1 Mayıs için Türkçede ilk şiiri bir kadın şair yazmıştır”

Berzahın oyunu: Yaralarım Aşktandır…

Nazan Kesal’ın tek perdelik Yaralarım Aşktandır adlı oyununa kısa bir bakış

nazan kesal yaralarım aşktandır ile ilgili görsel sonucu

Biz Furuğ’un kendi şiirini okuyan sesiyle dolan bu loş karanlık salona niçin geldik?

Onun şiirlerini duymak için mi geldik? Hayır! Bu şiirleri biz yüzlerce kez dinlemişiz… İki siyah duvar arasında ve siyah tavan altında kara-kırmızı bir sahnede, sonradan teneşir olduğunu anlayacağımız beyaz masayı, sağ köşede konuşlanan daha küçük siyah sandığı ve onun yanında duran siyah kovayı görmek için mi? Teneşirin çift yansıması gibi duran iki parlak beyaz levhaya öykünen asılı iki paralel parıltının gecenin karanlığını yarar gibi siyah tavanı yaran ve bu dipsiz karanlığın sonsuza kadar uzandığı yanılgısını yaratan düzeneğini mı? O iki parlak levhanın yerdeki izdüşümünün bize doğru genişleyerek uzanan iki siyah gölgeye dalmak için mi?  Hayır! Biz kendi gölgemizi kaybetmiş olarak bu karanlık salona gelmişiz.

Furuğ ölümüyle bizi şüpheye düşürmüştür. Diğer ölümlere benzemeyen bu ölümle, yaşamla ölüm arasındaki geçiş yolunun keskinliği, geçiş kapısının kuşkusuzluğu kaybolmuştur. Onun bütün hayallerini ve hayaletlerini taşıdığı başı bir anın kısa bir kesitinde Tahran’ın bir caddesinin refüjüne çarpınca bu keskinlik ve kuşkusuzluk kaybolmuştur. Yaşam ölüme evrilirken, ölüm yeniden bir yaşamı ortaya çıkarmıştır. Furuğ susmuş ancak bizdeki Furuğ daha yeni dil açmaya başlamıştır. Onu lanetleyenler,

Okumaya devam et “Berzahın oyunu: Yaralarım Aşktandır…”

Küçük insanların gölgelerinin büyüdüğü ülkeler!

Geçenlerde Afgan aydın bir gazetecinin İran’ın eski Cumhurbaşkanı Ahmedi Nejad hakkında yazdığı yazı dikkatimi çekti. Bilindiği üzere Ahmedi Nejad 2005-2013 tarihleri arasında İran’da Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu. İkinci oturuşu çok açık seçim hileleri ve sandıklara devletin tepesindeki zatın el koymasıyla çoğunluğu almış olan aday yok sayılarak bu makama getirilmiş, adından halk sokaklara dökülmüş, yüzlerce insan öldürülmüş, işkence edilmiş ancak seçimin ilan edilen hileli soncu değişmemiştir. 24 Ekim 2017 tarihinde İran yüksek mahkemesinin Ahmedi Nejad’ın bir defada 1 milyar 320 milyon dolar tutarında bir yolsuzluk yaptığı ve onun yandaşlarının yolsuzlukları ve halkın serveti olan “Beytül-mal”dan trilyonlar dolara varan hırsızlıkları ve yurt dışına servet kaçırmaları söz konusu edilmiştir. Örneğin dendiğine göre (haber Eylül 2013’e ait) Ahmedi Nejad görevinin son gününde devletin kasasından tam 50 milyon dolar çekmiştir! Eh! Demokrasinin olmadığı yerde din adına hırsızlık da “kabul” edilir sayılmasa da cık çıkaranın gırtlağı sıkılınca kişiler değişse de durum değişmez. Nitekim şimdiki Cumhurbaşkanı Rohani döneminde Amerika devleti İran’dan kaçırılarak o ülkenin bankalarına yatırılan 124 milyar dolara el koymuştur… Kanada’ya kaçırılan milyarları saymazsak bile rakamlar korkunçtur! Gerçi Ahmedi Nejad da bir mektupla en büyük yolsuzlukların kaynağı İran yargı erkinin tepesindekilerdir, demiştir. Neyse. Hikâye uzundur. Biz o Afgan gazetecinin bu ilginç makalesini okuyalım:

Okumaya devam et “Küçük insanların gölgelerinin büyüdüğü ülkeler!”

Şeyh Bedreddin Destanı’nı Farsça’ya çevirdim

İlk çevrimi 1980 yılında, İran’da Şiraz Üniversitesi Çocuk Hastalıkları’nda uzmanlık eğitimimi yaparken Hafız Hastanesi’nin hasta anamnez kağıtlarında başladım. Sonra araya yıllar girince unutuldu gitti. Bu yıl Mart ayında yeniden çevirmeye karar verdim. Eski notlarımı düzenlerken unutmuş olduğum bu çeviriyi bulduğumda pek sevindim. Çeviri tonu ve sözcükler hemen hemen aynıdır… ufak tefek farklılıklar var tabii… Aşağıda veriyorum…

Farsçasını görmek ve okumak için aşağıdaki (Şeyh Bedreddin Destanı) kırmızı bağlantıyı tıklayın!

حماسه شیخ بدرالدین سیماوی

 

Şeyh Bedreddin çevirim-el yazım- yıl 1980-Şiraz-İran

İran sineması bir ustasını daha yitirdi!

‫جمشید مشایخی درگذشت‬‎ ile ilgili görsel sonucu

İran’ın sinema ve tiyatro dünyasının tartışmasız ustalarından Cemşid Meşayéxi hayatını kaybetti. 27 Kasım 1934 yılında Tahran’da dünyaya geldi. İlk kez 1963 yılında Hejir Dariyuş’un yönettiği Yılan Kabuğu adlı filmde rol aldı. Bir yıl sonra İbrahim Golestan’ın yönettiği Kerpiç ve Ayna’da oynayan sanatçının İran sinemasındaki ona özgü yerini sonsuza kadar Mesut Kimiyai’nin yönettiği Saray adlı filmdeki Han Dai rolüyle olmuştur. Fecr Film Festivali, 6. Ölümsüz Çehreler kapsamında İran sanat dünyasının ölümsüz çehresi olarak seçilen Cemşit Meşayéxi 1996 yılında Paris’te elli yıl sanatsal faaliyetinden dolayı takdir edilmiştir. Devrim öncesinde Dariyuş Mehrcui (İnek), Behmen Fermanara (Şazde İhticap), Ali Hatemi (Sahipkıran Sultanı) ve Nasır Takvai (İlenç) gibi önemli yönetmenlerin filmlerinde rol aldı. Devrim sonrasında Kasımpatı ve Kemalülmülk adlı filmlerdeki oyunlarıyla 1984 yılında İran sinemasının prestij ödülü olan Billür Simurg ödülünü kazanmıştır. Onlarca tiyatro oyunu ve sinema filmi ve TV dizisinde ölümsüz roller ifa eden Meşayéxi Tahran’da hastalığı nedeniyle bulunduğu hastanede kalp krizi sonucu 2  Nisan 2019 tarihinde 85 yaşında hayata gözlerini yumdu.

‫جمشید مشایخی درگذشت‬‎ ile ilgili görsel sonucu

Meşayéxi-solda oturan

Furuğ’un kehaneti!

Furuğ Ferruhzad’ın öykülerini, söyleşilerini, gezi notlarını, edebiyat üzerine yazdığı makaleleri, Furuğ’u yakından ilgilendiren kimi anıları ve onu tanıtan makaleleri içeren, uzun zamandan beri üzerinde çalıştığım araştırma-çeviri-derleme kitabım nihayet raflarda yerini aldı… sevincime ortak olmanızı arzuladım!

Furuğ’un kehaneti: Önce Ben Öleceğim

 

İki kadın ve bir mektup!

İran’da çok tuhaf şeyler olmaya başladı… Aslında pek de tuhaf değil! Ama yine de insan şaşırmadan edemiyor! Birkaç ay önce Dolar aniden 3400 Tuman’dan 14000 Tuman’a yükseldi (Mollalardan önce dolar 7 Tuman’dı)… Dünya sermayesinin buyruğu doğrultusunda yaşamın bütün alanlarında fiyatlar fırladı, aldı başını gitti. İşsizlik tavan yaptı… Özellikle de yaklaşık son 5-6 yılda  bankaların içi boşaltıldı (Milyar avrolarla ölçülen, örneğin Saderat Bankası genel müdürü Haveri’nin bir defada 1 milyar dolar yolsuzluğu gibi), petrol geliri iç edildi (trilyon dolarla ölçülüyor… örneğin: Babek Zencani yolsuzluğu, hırsızlığı gibi, resmi ağızların bildirdiği rakam 2.900.000.000.000 dolar!!!), bütün madenler, şirketler, değerli kuruluşlar özelleşti, özelleşen kurum ve kuruluşlar nedense iflas etti ya da çalıştırılmadı, daha uzun zamandan beri uygulanan siyasetler neticesinde tarım yok edildi, hayvancılık yok edildi, sanayi üretim neredeyse sıfırlandı, gazete ve dergiler kapatıldı, düşünenler ve sözü olanlar hapsedildi, bir düşüncenin dışındaki düşünce kuruluşları baskılandı, dinci bağnazlık silahlı çeteleriyle vatandaşa hayatı dar etti, ırmaklar kurudu, göller kurudu, beyin göçü had safhada, uyuşturucu kaçakçılığı ayyuka çıktı, fuhuş yaşı 10-11’e indi… ve benzeri durumlar! Bu feci ortam 45 yıllık din devleti sonucunda oluştu… bir kişi ve bir düşüncenin egemenliği sonucunda!

Okumaya devam et “İki kadın ve bir mektup!”

Kadınlar yok edilmek isteniyor!

Cumhuriyet, 11 Mart 2019:
“Oyuncu Nazan Kesal, İran’ın en cesur şairlerinden Furuğ’a ses vermeye hazırlanıyor. Kesal’ın Furuğ’un yaşamını anlattığı tek kişilik oyunu, 18 Mart’ta DasDas’ta başlıyor.Kesal, “Furuğ, eril bir bir dünyada erkeğe hitaben şiir yazan ilk kadın şair olmasının yanı sıra o coğrafyada kadınların çığlığı oldu” diyor….”

Devamı için lütfen alttaki bağlantıyı tıklayın:

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1288457/Kadinlar_yok_edilmek_isteniyor.html

Nazan Kesal

bu masalı anlatmışım size…

Bir masal

sokağımız kayısı koktuğunda
arıların ve sineklerin güneşte vızıltı saatinde
bir adam yaşamı yasakladı kendinden başka herkese
bir adam bir köpek gibi başka sokakların kemikleri ağzında
sokağımızdaki çocuklara karşı

Hatice ana başörtüsünü rüzgâra açtı ağlarken
İbrahim amca sokağımızın tam köşesinde çöktü duvara yaslanarak
susmayı terk etmemizi öğretti gözlerini kısıp dişlerini sıkarak

Okumaya devam et “bu masalı anlatmışım size…”

diyorum ki mesela!

diyorum ki mesela
sen yalandan gelsen
ben sahiden gülsem
sen şaşırsan
ben sussam
sonra kavga etsek
sonra sen benim dilimde sussan
ben senin koynunda şaşırsam
sonra bir kap vişne yesek
kırda çiçek toplasak
orada kırda koşsak
kırda sevişsek
sen sahiden sevsen
ben yalandan ölsem
sonra gözümüzü açsak ki kabus bitmiş
dört nala özgür yaban atlarız mesela
komşularımız da hep yaban at sürüsü
yeleleri güneşli rüzgarda
avlanma kaygısı olmayan serçeler ya da…

Okumaya devam et “diyorum ki mesela!”

böyle dedi!

yağmur değilsen sevdiğim,
bir ağaç ol
dalları meyve dolu bir ağaç…
şayet ağaç değilsen sevdiğim,
bir taş ol
baştan başa ıslak bir taş…
şayet bir taş değilsen sevdiğim,
dolunay ol
sevdanın rüyasındaki bir ay…
böyle dedi bir kadın 
oğluna cenazesinin başı ucunda!

‫إذا لم تكن مطراً يا حبيبي كن شجراً مشبعاً بالخصوبة‬‎ ile ilgili görsel sonucu

Şiir: Mahmud Derviş
(uzun bir şiirden kısa bir icra)

Arapça-Farsça’dan çeviri: haşim hüsrevşahi

omuzlarım sarhoş…

bir rüya gördüm senin gözlerinle
“doygun bir ormanda güneş sızıyordu”
kaf dağında yuvası yedi renk kanatlı Simurg’a
ağaç dalında ıslak ak bir gömlek gibi güneşe karşı
sesi gecenin derisinde tanıdık
diyorum rüyamda sana
elimi uzatsam tutsam kanatlarını
elimi uzatsam giysem gömleğini
elimi uzatsam öpsem dudaklarını
 
bir rüya gördüm kendi gözlerimle
“elinde bir somun ekmek”
buğday tarlasında buğdaysın
omuzlarına gece konuyor
dolunay konuyor omuzlarına uyuyor
diyorum rüyamda kendime
bir güvercin olsam uçsam
bir güvercin olsam konsam
bir güvercin olsam uyusam omuzlarında
 
bu rüya böyle sürüp gider
dolunay kaf dağında
orman ötesinde saçlarının
omuzlarım sarhoş!
 
22/02/2019
h.h.

light and jungle ile ilgili görsel sonucu

Photo: credits go to Leowefowa

ebedi söylence!

Şimdi seninle ben bu iki kara kayanın ortasından fışkıran can suyunu andıran, duru ve buzu üşüten ve kayaların hasretini, şefkatini ve bin yıllardır gözlerini alamadığı hayranlıkla akıp giden suya ineceğiz. Biz burada ateşin lanetli dilinden kurtulacağız belki. Belki de bütün yangınlar yalım yalım geri çekilecek ve bu ateş denizinin yakıcı dalgaları ileriye değil, geriye dalgalanacak, sıkışacak, sıkışacak ve sonunda göğsümün derininde saklanacak. O kızıl yakutun içine sığınıp sığışacak. Ve yüreğimiz öfkeden yalandan arınarak sadece sevmek ve sevişmek dilini anımsayacak.

Şimdi birbirimizde soyunacağız, çırılçıplak. Ebedi ikizler gibi döneceğiz kendi döl yatağımıza. Birbirimizin koynunda soluklayacağız ve eşsiz ve kıskandırıcı bir yatakta çürüyeceğiz. Ebedi aşk böyle doğmuş böyle çürümüştür diye düşünerek! Sen benim ebedi söylencem, ben senin alevinde yanan son cümlem, son hecem!

(h.h.)

Ä°lgili resim

Karanlık bir dönemin şarkısıdır!

Bir kez daha dinlemek ve okumak istedim… sizlerin de…

Sardunyalar

Karanlık bir dönemin şarkısıdır dineleyeceğiniz! Daha önce yayımlamıştım! Bu akşam birkaç kez daha dinledim… Siz de dinleyin… bir kez daha! Ne çok acılar çekmiş bu insanlar özgürlüğün o tatlı meltemi gezinsin diye yanaklarında… ne acılar çekmiş bu insanlar karanlığın devleri toprağa gömülsün ve insanca yaşamın güneşi doğsun diye evlere, sokaklara… “Nereye böyle aceleyle?” Sordu çalı rüzara!! “Tanrı için sana ve dostluğumuza yemin ederim, Şayet bu vahşet çölünden, Geçersen sağlıkla, Ilgımlara ve yağmura, Bizim selamımızı götür!”
Ölümden ve Karanlık zorbalıktan medet umanlara inat Güneş doğacak! Hiçbir karanlık sonsuza kadar sürmemiştir zira!

Şiir: Şefii Kedkeni, Beste: Ruhengiz Mirzai, İcra: Ruhengiz, Aranjman: Kambiz Roşen revan çeviri: haşim hüsrevşahi

Söyle yağmura
Yağsın bu gece
Yıkasın yüzünden
Bu bağ sokaklarının tozunu
Duruluğunda
Seher arasın diye
Sınırsızlarda
Bizim buradalığımızı
Dönüş yolunu bilmediğimiz
Kıyıların arayışında…
Sen ve ben uyanık
Görmede yitik
Ayışığından ve uykudan daha hafif
Işık deltasında akan biz
Rüzgarın dudaklarında bir şarkıyız

View original post 228 kelime daha

Bir şiirimden bir icra…

Furkan Özkan’a teşekkürlerimle:

Ankara hep leylak eser mayıslarda
beyaz leylaklar, mor leylaklar…
senin saçların tırnakların dudakların
bir de şarkıların vardı rüyalarıma girerken
gömleğinde saklı ak şebboylar

 
demem o ki insan kendi cenazesini de örtebilir
yeter ki mayıs gelsin ve yaprakların eksik olmasın
yeter ki senin şaşırtan şiirlerin okunsun
ve insan oturup hayal kursun
yoksa mayısta çok denizler gezmiş bu şehirde çok ölümler
mesela mayısın ne birini unuturum ne altısını ne yedisini
 
kirpiklerinde leylakların aksi var bu günlerde
tarçın gölgesi
bugünlerde kadehimi şarap isterim
gözlerinin eskil hüznü yanında
avuçlarında ateş avuçlarında rüzgar avuçlarında yağmur
 
aynaya tutuşturduğun o kısa notu iğneledim ömrüme
kapıyı açtığımda teninin kokusuyla çarpmıştı yüzüme
demem o ki şimdi aynalarda tepetaklak bir masal kalmış ancak
sokağın başındaki çiçekçi de taşındı kasetçi de
kala kala bir gözlerim kaldı yolda
bir senin sesin, bir de işte bu hüzün
 
neyse şimdi mayıs gelmiş
güzel şeyler düşünme vaktidir
ve ben seni düşündükçe
yastığım leylak kokar
aklımda şebboylar

iyisi bir yudum daha alayım pencereden uzattığın şaraptan
saçlarının kalecik karası
gülüşlerin karabiber
gözlerin tarçın!
hele bir de yeni doğmuşsan!

(7 Mayıs 2018, h.h.)

sen gidince ve dönünce sen…

1-

ne zaman gitsen penceremde kar uçuşur soba soğur
avlu susar ayna susar
rüzgâr kapının pencerenin derzini bulur
sevdalı adam kepini sever bir de uzun yakalı paltosunu
 
ne zaman gitsen
çorba da ısınmaz bir türlü kâğıt küser kalem kırılır
dükkânlar birden kapanır şehirde
sevdalı adam kedilerin mırıltısını sever bir de resmini
 
ne zaman gitsen kıyametin bin yıllık saatleri başlar tik tak
duvardaki saat büyür odalar genişler saksılar pörsür
yastık ölümün öyküsünü anlatır sağır da olmaz kulaklarım
sevdalı adam senin ayak seslerini sever güneşi beklemez aya aldırmaz
 
sevdalı adam kendi masalındaki kuyulara iner sen gidince
kuyu dibinde devin canının camını kırar da kurtulmaz
ne zaman gitsen kuyu başında kimse yok kurtarmaya
sevdalı adam orada senin gözlerini sayar
 
 
2-

sen döndüğünde güz havalarını seviyorum gözlerinin
 
ışıltılı şehir vitrinlerine çalar yapraklar
sen döndüğünde kestane dumanı
merdivenli caddede kestaneci güler
 
boynundan üç kez öperim
 
sen döndüğünde ay ışığını seviyorum teninde
kollarını açınca
kumsalında uzanmanın rehaveti var gülüşümde
 
boynundan üç kez öperim
yeşil çayı seversin
ben de severim eteklerini
Karadenizlerin fırtınalıdır senin
 
seviyorum burgacını her dönüşünde
içine düşüp gitmeleri ve gelip uyumaları da
 
döndüğünde ölümümü saçlarında sakla
ben ölümle saklambacı da seviyorum koynunda
köşelerini senin kapmacayı da

(h.h.,dil tutulmalarım)

keşke sevdanın konuşkan dili olsaydı!

seni seviyorum diyen
şarkılarını yitirmiş
hüzünlü bir sarhoştur,
                       keşke sevdanın
                       konuşkan dili olsaydı.

bin şen püsküllü var
senin gözlerinde
benim gırtlağımda
bin suskun kanarya,
                       sevdanın keşke
                       konuşkan dili olsaydı.

seni seviyorum diyen
kendi ay ışığını arayan
bir gecenin hüzünlü kalbidir
                        keşke sevdanın
                        konuşkan dili olsaydı.

süzülüşünde bin güleç güneş var senin
bin ağlayan yıldız
yalvarışımda,
                       sevdanın keşke
                       konuşkan dili olsaydı.

(Ahmed Şamlu, h.h.)

burgazada öğretmenler evi ile ilgili görsel sonucu

Agniye son mersiye! (yeniden)

Okumaya devam et “Agniye son mersiye! (yeniden)”

Bill Gates ve Sosyalizm!

Dünyanın en zenginleri arasında yerini ilk üçte koruyan yazılım multi milyarderi Bill Gates, bir konuşmasında çevreyi ve doğayı ancak sosyalizm kurtarır der (Tom Cahill, Axis of Logic, 4 Eylül 2016) ve ekler: “Özel sektör yetersiz bir aptaldır.” Bill, kapitalist kuralların artık çalışmadığını ve yeryüzünü ancak sosyalizmin kurtaracağının altını çizer. (San Miguel Times, 1 Mayıs 2017).

Bunun bir şaka olduğunu sananlara Guardian’ın 15 Mayıs 2013 tarihli Daniel Ben-Ami’nin kaleme aldığı makalesinde yer verdiğiBill Gates at SXSW Bill Gates ve onun gibi Amerika’nın en zenginleri arasındaki yeri en önde gelenlerden Warren Buffet’nin sözlerine bakmalarını öneririm. Kapitalizmin tepesinde oturanlar ve bütün dünyanın zenginliğinin kaymağına sahip bu insanlar neden kapitalizme “karşılar”? Acaba oturdukları dalı mı kesmek istiyorlar yoksa bu hasta düzenin bir süre daha hayatta kalması için öneri mi veriyorlar?

Okumaya devam et “Bill Gates ve Sosyalizm!”