Şiir ve şair üzerine söyleşi…

Sermaye düzeni yalnız bireyi yaratır onun yalnızlığını artırır. Bu yalnızlıktaki kopuşlar sadece toplumdan değil, çevreden, dosttan, konu komşudan kopmanın ötesinde kendinden de kopmayı doğurur.

. Mağarada kalmayı tercih eden biri şiir dünyasına girmese daha yeğdir. Zaten giremez de! Zira şiir bir bakıma insanın dört ayak üzerinden kalkıp iki ayak üzerinde durabilmesi, zihninin ve yüreğinin ayaklanmasıdır. Bu ayaklanma gerçek bir ayaklanmadır, bir başı kaldırmak, başkaldırmak ve isyandır.

Söyleşi yapan: Muazzez Uslu[1]


Muazzes Uslu, Haşim Hüsrevşahi

Şiir yazmak eğitim, birikim ve keyif işi midir? Günlük geçim sıkıntısı yaşayan biri şiir yazabilir mi?

Şiir yazma özgürlüğü özel bir yaşam tarzını seçme özgürlüğüdür. Yaşamın içinde cereyan eden şiir, bu yaşam tarzını seçen ve yaşayan olgu olarak şiiri gören ve onu yaşayan kişi tarafından sözcüklerle ifadesini bulur. Şiir yazmak her zaman “şiiri yazmak”la aynı eylem biçimi olmayabilir. Birçok “şiir” diye yazılan dizeler aslında, yaşamın içinde cereyan edenin gereğince ifade edilememesinden ziyade tıpatıp yaşamın kendisi olması nedeniyle şiir olmaktan uzaklaşır. Şunu demek istiyorum; sanat bir yerde gerçekliğin estetik alanda ifade edilememesi ve o ölçüde de “eksik” kalmasıyla mükemmele yaklaşır ve yaklaşmaz. “Bu bir pipo değil” ifadesiyle de şiire ve şiir yazma eylemine yaklaşmak mümkündür! Gerçekliğin olduğu gibi ve şiirsel estetikten ve gereklerden uzak ifadesi, düz yazının ve daha çok da röportaj janrının alanına girer. Tüm bunları göz önünde tutarak diyebilirim ki şiir yazanın geçim derdi, onu bu bakış açısından ve yaşamdaki keşiflerini kendine özgü biçimleri ve estetik özellikleri ile ifade etmesinden alı koymaz. Elbette ki şiir yazmak bir eğitim meselesidir: içsel dünyanın eğitimi, bakış açısının eğitimi, toplumsal duyarlılık eğitimi, uygarlık açısından eğitim, insanı ve doğayı görme ve duyumsama eğitimi. Mağarada kalmayı tercih eden biri şiir dünyasına girmese daha yeğdir. Zaten giremez de! Zira şiir bir bakıma insanın dört ayak üzerinden kalkıp iki ayak üzerinde durabilmesi, zihninin ve yüreğinin ayaklanmasıdır. Bu ayaklanma gerçek bir ayaklanmadır, bir başı kaldırmak, başkaldırmak ve isyandır. Ve şiir işte tüm bunların da eğitimidir. Ama bu eğitim ilkokul, üniversite ve kısacası mektep eğitimi de değil. Hiç kuşku yok ki şair çok okumalı: diğer şairleri, doğayı, insanı, toplumu okumalı ve hissetmeli, içselleştirmeli. Kişi keyif için şiir yazmaz ama şiirden estetik keyif alır.

George Orwel “Neden yazıyorum” isimli makalesinde yazı yazmanın itkisini 4 madde halinde yorumlamış:
a- Egoizm, zeki görünme, hakkında konuşulma, ölümden sonra hatırlanma;
b- Estetik coşku;
c- Tarihsel itki;
d- Politik amaçlar.
Gerçi bunları daha çok düz yazı üzerinden sormuş olduğunu da belirtmiş. Sizin yazma itkiniz nedir?

Diyelim ki bir sabah uyandığınızda, odanızın penceresinden baktığınızda evinizin yemyeşil ağaçlarla çevrili bir gölün kıyısında olduğunu görüyorsunuz. Dışarı çıkıyorsunuz ve kıyıdaki sandalınızı görüyorsunuz. Bütün çevrenizde akıp giden yaşamı duyumsuyorsunuz. Gidip sandalınıza oturuyor ve ince uçarı sis dalgaları arasında küreklere sarılıyorsunuz ve gölün dinginliğini bozmadan, kuşların cıvıltıları arasında ve tüm bu çevrenizdekilerle bir bütünlük içinde ve onlara karşı sevgi ve yakınlık duygularıyla ilerliyorsunuz…
Ve kendinizi algılarken birisi soruyor, kürek çekmekteki itkiniz nedir? Bir sabah kalkıyorsunuz işinize gitmiyorsunuz ve iki cadde ötede insanların toplandığını daha güzel bir dünya istediklerini, bağırdıklarını duyuyorsunuz, o yana yöneliyorsunuz, o güzel bir dünya hasretinin içine giriyorsunuz ve bir anda bir patlama oluyor ve o güzel insanlar paramparça oluyor. Siz patlamadan dolayı sağır olmuşsunuz ve kendi haykırışınızı bile duyamıyorsunuz. Kör olmuşsunuz ve gülen ve fakat parçalanan o yüzlerden başka bir şey görmüyorsunuz. Ağlamak istiyorsunuz ve fakat gırtlağınız, göğsünüz sizi bırakmış gitmiş, sizi dinlemiyor. Avaresiniz. Kendi içinizde ve yıllardır geçip gittiğiniz o yollarda, sesleri öpülesi ve artık olmayan o insanların arasında avaresiniz. Ve biri soruyor size haykırışınızdaki itkiler nelerdir? Demek istediğim yaşamı kategorize etmekten uzaklaştıkça güzellikler çeşitleniyor. Acılar çeşitleniyor. Gözerimleri çeşitleniyor. Ve siz bu çeşitlilikler arasından geçiyorsunuz. Ve anlıyorsunuz ki bazen geçişin ta kendisidir olan biten…
Orwel’in saydıklarını tümü şiirsel estetik içinde kendini bulabilir, buna bir engel yok. Ne egoist olma kötüdür ne politik olma! Tarihsel kaygılarınız da estetik kaygılarınız kadar şiirsel olabilir… yeter ki yazılan gerçekten şiir olsun!

Şiirin/sanatın maddi bir değeri olup olmadığı konusunda düşünceniz nedir? Sanat bir duygu ve estetik işi olduğuna göre sizce şiirler yarıştırılmalı mıdır? Şiir yarışmaları bir lobi, sektör işi midir?

Elbette ki şiirin de bir maddi değeri vardır ama bu maddi değer dolarla ölçülen bir maddi değer değil. Toplumsal ve kültürel bir değer olarak ölçülen bilen bir maddi değerdir. Ödül konusuna gelince, çok net söylüyorum, ödüllü şiir yarışmaları kaldırılmalı! Siz lobi diyorsunuz ben edebiyat çeteleri diyorum. Yarışmalar sermaye düzeninin süsleyip püsleyip, siniye koyup sunduğu bir rekabet eylemidir. Lobi kendisi de sermaye düzeninin temelinde olan rekabetten doğmuştur. Sermaye ve sömürüye karşı olan bir zihniyetin rekabeti, çıkar güden rekabeti, kabul etmesi mümkün değil. Bu yarıştırmaların yerine herkes kendi beğenisi dâhilinde tanıtım eylemine, eleştiri eylemine girmeli ve bu çabalar içinde ülke halklarının şiir tarihine genişlik ve derinlik kazandırmalı ve unutulmamalı ki yaşamla iç içe geliştirilen bu çabalar içinde yeni yeni şiir okulları doğar ve ileriye doğru akış daha da güzelleşir. Şiir yarışmalarının ister şair açısından ve isterse sözünü ettiğiniz o sektör bağlamında çok çeşitli yan etkilerini ve sözü edilen yarışma eylemlerinin ana hedeflerini burada sıralamama gerek yok sanırım.

Dünya şiiri ile Türk şiirinin ilişkisi, Türk şiirinin evrenseldeki yeri nedir? Şiirler başka dillere çevrilirken anlam kaybına uğrar mı?

Sorunuzun ilk bölümü hakkında, alanım dışında olduğundan kanıta dayalı bilimsel bir yanıt vermem mümkün değil. Ama hemen belirtmeliyim ki sorunuzda bir anlam kargaşası var. Şayet siz Türkiye’de yazılan Türkçe şiiri kastediyorsanız bunu adını doğru koyalım. Türkiye şiiri! Türkiye şiiri diyorum çünkü Türkiye’de Türkçe yazan Kürtler var, Ermeniler var, Çerkezler var, Araplar var. Onlar kendi dillerinde de yazıyorlar ve bunların tümü Türkiye şiiridir. Ama yoğunluk olarak Türkiye Türkçe şiirinden söz ediyorum. Türkçe yazılan şiirler bütün bu insanların bir araya getirdikleri ortak bir değerdir. Tıpkı İran’da olduğu gibi. İran’da Farsça şiir Türklerin, Farsların, Kürtlerin, Arapların, Beluçları, Mazirlerin ve diğerlerinin yarattıkları ortak bir değerdir. Bu değer evrenseldir. Türkçe dışında yazılan Türkiye şiirini okuyamadığım için bir değerlendirme yapmam mümkün değil. Ancak şu kadarını söyleyebilirim ki şiir olarak kabul ettiğimiz Türkiye şiiri dünya şiiriyle omuz omuza ilerlemekte. Kimi zaman bir adım ileri geçmekte, kimi zaman bir adım geri. Ama yeri ön saflardadır. Gelelim sorunuzun ikinci bölümüne, şiir çevirisi ve çeviri şiire! Ben çeviriyi (edebiyat alanındaki çeviriden söz ediyorum) bir dil icrası olarak görürüm. Dilsel icra olmadan çeviri olmaz! Şiir çevrilemez savı bir temeldir, ancak siz yazıldığı dildeki müziği, havayı, biçimi, duyguyu, yazınsal ve kültürel espriyi ve bu arada tabii ki anlamı da çevirebiliyorsanız şaire en az ihaneti etmiş oluyorsunuz demektir! Çevirinin çeviri kokması bir eksiklik değil. Ancak şiirin müziğini ve yukarıda saydığım diğer öğelerini çevirememişseniz en iyisi onu çeviriden saymamalı!

 Ahlak ve ampirik açıklamalar arasında sınırı belirlemek kolay olmasa da ve ahlak davranışın kendisi ile ilişkiliyken, şairlerin özel hayatlarındaki halleri, şairin şiirinin okunmasını etkiler mi? Şiirin ahlakı olmalı mıdır?

Her sorunuzda iki-üç soru saklı. Ben ikincisinden başlayayım. Şiirin ahlakı olmalı mı? Bu soruyu genelleyerek de sormak mümkün: sanatın ve edebiyatın ahlakı olmalı mı? Bunu yanıtlamak için öncelikle ahlaktan neyi kastettiğimizi belirlememiz gerek. Eğer ahlak geleneklerin, yasaların, genel kabulün dayattığı “uyulması gereken kurallar” ise bence hayır, sanatın böyle bir zorunluluğu yoktur. Edebiyat kendi yasaları dışında –bazen onlar da dahil- hiçbir yasaya uymaz ve öyle bir zorunluluğu da yoktur. Tam tersi, esasen sanat ve edebiyat ölü balık gibi akıntıda akmaz, var olan düzenin daha güzele dönüşmesi için başkaldırır, itiraz eder. Bu ise mevcut düzenin değişmesi ve yok olması demektir. Mevcut düzenin değişmesini istemeyen bir şiir aslında ahlaksız bir şiirdir. Hep verdiğim örneği burada da yinelemek isterim: bir şeftali yense de yenmese de çektirdiğini bıraktığında yok olmuş demektir. Olgunlaşmış şeftali, tüm yaşayanlar gibi, zaman içinde yok olmaya mahkûmdur. Bıraktığı çekirdeğin kabuğu ne kadar sert olursa olsun, içinde taşıdığı yeni hayat potansiyeli onu içten gelen güçle çatlatır. Dışarıdaki toprak koşulları ona yardım eder. Çekirdek de kendisinden önceki varlık yani şeftali gibi yok olmaya mahkûmdur. Yeni hayat başlamalı. Şayet şeftali çekirdeği açısından bu bir ahlaksızlıksa demek ki bütün yaşam ahlaksızlık üzerine kurulmuştur: Değişim, yok olma ve yeniden dogma! Kabuğuna karşı isyan etmeyen ve yeşil filizini toprağın karanlığından aydınlığa süzülmeyi göze alamayan çekirdek çürür yok olur gider ve bir daha da meyveye oturamaz. Sanat ve edebiyat bütün toplumlarda mevcut düzenin yok olup yeni bir düzenin kurulmasına doğru yol alır. Şayet ahlaksızlık söz konusu ise, daha güzelin önüne geçen edebiyat ve sanat ve onun arkasında onu besleyen zihniyetin sunduğu, yaslandığı ahlaksızdır. Ama şayet sözünü ettiğiniz ahlaktan maksat kullanılan sözcüklerse, müstehcenlik ve edep dışılık ise bence sanat ve edebiyatın böyle bir kaygısı olamaz. Yasaklarla daraltılmış, karatılmış kafayla şiir yazılmaz. Mevlana kendi mektebinde, medresesinde söylediği mesnevilerde bu anlamda da bütün setleri yıkmıştır hem de taa yüzlerce sene önce. Hem de Şems’in kanına susamış yobazlar sürüsünün ortasında! Bu konuda Mevlana ve Müstehcenlik diye bir dergide bir yazı yazmıştım. Aslında ahlak sınırlarını aşmama kaygısı sanatı, edebiyatı ve bu arada şiiri katleder. Bu bir sansürdür ve başlı başına bir tartışma konusudur. Sorunuzun ilk bölümünde ise şairin özel hayatı ve halleri üzerinedir. Ahlakla ilintili özel hayat! Ne demek bu? Şairin cinsel tercihini mi soruyorsunuz? Küfürbaz olduğunu mu? Gericilerin yanında saf bağlayıp cinayetleri kutsamalarını mı soruyorsunuz? Kişi ve ahlak! Geçelim. Biz şairi ne insanüstü bir yaratık olarak ne de insan olmaya daha varmamış bir yaratık olarak ele almalıyız. Ancak şair, duyarlılığıyla topluma, hayata ve kendisine bakan kişi olarak genel normlar çerçevesine sığmaz. Şairin hırçınlığı, gem vurulamaz oluşu, başına buyruk, içine dönük, duygusal vs oluşu hep beklenir şeylerdir. Şairin özel yaşamı şiirlerini etkiler elbette ancak o şiirlerin okunmasını şairin durumundan çok şiirin durumu belirler diye düşünüyorum. Bir de konunun diğer yanı yani okur yanı var: okurun özel hayatı ve “ahlak”la olan ilintisi ve bakışı da bir şiirin okunmasına etkisi söz konusudur.

Şairlerin kültürü ben merkezci bir his kültürü müdür? Şiirlerinde göstermiş oldukları “duyarlılıkları” aslında onların duygusuz oluşları mıdır? Şairin söylevleri ile eylemleri arasında bir tutarlılık olmalı mıdır?

Söylevle eylem herkes için tutarlı olmalı. Hoca minberde başka halvette başka ise olmaz. Şayet bir şair örneğin kadın insan haklarına inanıyor ve o doğrultuda şiirler yazıyorsa yanındaki kadına şiddet uygularsa bu gerçek bir ahlaksızlık ve ikiyüzlülük olur! İnsanın şair olması için hayallerde, pembe bulutlarda ya da şarap içip gerçeklikten kopması gerekmez. İnsanı, börtü böceğiyle doğayı seven ve kendisini o doğanın bir parçası olarak algılayan ve bu algılar ortamında seven kişi, ilgisi, tarzı, birikimi ve diğer etkenler yardımıyla zaten yazdığı şiirler eylemi ile çatışmaz. Doğanın bir parçası olduğundan kişinin kendisini de sevmesi bütün bir güzelliğin bir parçasıdır. İnsana, doğaya ve yaşama karşı duyarlı olan illa ki şair olması gerekmez. Bir mimar da olabilir. Ama bu saydıklarıma karşı keskinliğini ve parlaklığını yitirmiş (ya da hiç edinmemiş) vurdumduymaz biri asla yeni dünyalar müjdeleyen sanatçı, edebiyatçı ve düşünce insanı olamaz.

Şairlerin genellikle biraz kaçık olduğu öngörüsü vardır. Şiir yazmak bir delilik midir?

Delilik hayran olduğum bir durumdur. Ancak hangi delilik? Delilik deyince konu akıl ölçeği ile ölçülüyor. Yani akıllı olan deli olmaz! Ya da benim aklıma göre o akılsız ya da delidir! Bu böyle değil. Delilik bir kez de gönül ölçeği ile ölçülmeli. Akıl sınırına gelmeden, daha doğru ifadeyle aklın sınırları içinde ve gönülle ilgisiz “akıl” yitirilmesi gerçek bir hastalıktır, tedavi görmeli. Bu alan ruh hekimlerini ilgilendirir. Akıl sınırını aklı yitirmeden geçmek ve hükümranlığı gönle bırakmak da bir çeşit aklı terk etmek ve deliliktir. Bu delilik bilgelik deliliğidir. Erenlerin alandır. Ben bu deliliğin vurgunuyum. Dönelim sorunuza. Şiir bir deliliktir tabii ki. Bir kere kişi gönlü ve bilgeliği ile estetik anlayışıyla hayatla hesaplaşıyor ve sürekli onunla içli dışlı, sanki saplantı halinde adeta… Ama diğer taraftan şiir süresince şair yaprakla konuşur, yağmurla, kediyle, kafasındaki sevgiliyle falan. Eh, birisi bir ruh hekimine gelir de dese ki ben bu sabah kediyle konuşuyordum ve o bana şunu şunu söyledi derse, herhalde o hekimin not defterinde bir soru işareti çizilir kişi şizofren mi diye? Gerçeklikten kopma, parçalanma anını yaşamadan bu dizeler yazılmaz. Gerçeklikten kopma ve parçalanma ise bir çeşit deliliktir. Ama bunların hepsi de sözünü ettiğim o bilgelik alanı içindeyse geçerlidir, değilse yavan hayalcilikten öte bir şey olamaz. Eski Araplardan kalma ve hatta Kuran’da bile geçen şair ve delilik konusu başka geniş bir tartışmanın konusu olabilir. Bu alanda söylenecek çok söz var.

Bir şiirin sanat yapıtı olması için belli koşullara sahip olması gerekir mi? Ya da içimden geldi yazdım oldu sizce yeterli midir? Şiirin şiir olması için; form, içerik, anlam, imge, simge, metafor gibi argümanlar gerekli midir?

Şiir basit bir duygu patlamasının sözcüklere, ne kadar da güzel sözcükler olursa olsun fark etmez, aktarılması değil. Şiirde saydıklarınızın hepsi olmalı ve artı düşsel kurgular, mitolojik yanlar, tarihsel izler, felsefi gönderiler, bilmece ve fare yolu zekâ ürünleri, teatral hava ve hatta diğer güzel sanatların etkisi olabilir. Ama yazdım olduyla olmaz bu iş! Şiir her şeyden önce bir emek meselesidir. Elmas işçiliği meselesidir. Şiir aynı zamanda aşk meselesidir. Aşkın gelip sözcüklerle işve etmesi ve kişinin onun sözcükleriyle cilveye getirmesidir. Zaten aşk kendisi de daha önceki sorunuzda geçen bir çeşit deliliktir. Aşk, bilgelik ve yaşayan bir olgu olarak şiire benzer belli bir çerçeveye sığmaz; nasıl ki şiiri de eskiden olduğu gibi aruz veznine ve belli çerçeveye sokmaya uğraşmak günümüzde yersiz çabadan öteye geçmez. Benim kendi beğenim ya da üslubum budur diyebilirsiniz ama o temel koşullar dahilinde benim beğendiğim dışındakiler şiir değil demek de aynı kapıya çıkar. Siz şiirinizde anlamı ön plana çıkardığınız ölçüde şiirin o büyülü havasından uzaklaşırsınız. Anlam gerilerde olmalı. Ön planda hisler olmalı. Hisleri gösteren ise imgeler, şiirin diğer öğeleri ve sözcükler arasındaki ilgiler ve ilgisizliklerdir. Bir sözcüğün yetersiz kalması da kimi zaman bir dizeyi şiir yapar.

Ajitasyon, hamaset ve ötekileştirmek üzerinden dil ile örülen dizeler şiir sayılır mı? Şiir politikayla ilişkisi olmalı mı? Sanatın politikayla ilişkisi olmaz deniyorsa bu da bir politika değil midir?

Evet, sanatın politikayla ilgisi olmaz düşüncesi bir politikadır başlı başına! Bu politika ne diyor? Diyor ki bakkal bakkallığını yapsın, öğretmen öğretmenliğini vs ve biz istediğimiz gibi sizi yönetelim sonra da kaç yıl arayla kendi seçtiklerimizi sizin oylarınıza sunalım ve bu saçmalık karnavalı demokrasi adı altında devam edegitsin! Ama sanatçı olmanın ve doğal olarak şair olmanın bir gereği toplumda aydın bir birey olmaktır. Sanatçılar toplumların değişip ilerlemesinin yanında değilseler neredeler? Toplumun değişip ilerlemesi insanoğlunun mağaradan çıkması, taş devrini geride bırakması anlamını taşır. Çürümüş düzene, çürümüş düşünceye karşı durmuyorsa sanatçı nerede duruyor? Şiir başlı başına bir politikadır. Ancak bu politika kendi etikleri ve estetikleri içinde kabul edilir. Nasıl ki roman yazmak bir gazetecilik serüvenini kaleme almak ve rapor etmek değilse şiir de politik bir “bildiri” ve sloganlar kümesi değildir! Şiir olan bir şiir toplumu ajite de edebilir, propaganda da yapabilir ama altını çiziyorum bir politik bildiri olarak değil tüm özellikleriyle güzel bir şiir olarak!

Şairlerin başkalarının da yerine geçebilmek, başkası olabilmek gibi bir özelliği, yeteneği olduğuna göre, dünyaları sınırlı olan şairlerin çok sayıda dünyalara sahip olması, farklı dünyalarda yaşayan insanların ruhuna bürünebilmesi ve bunun yanında, şiirlerinde tekrarlara düşmemesi mümkün müdür?

Sanatçılar başkalarının dünyasına girerler evet! Bir roman nasıl yazılır sizce? Yazarın kendi karakterinin kaderine oturup ağlamasını yadırgıyor musunuz? Sanatçı olmak böyle bir şeydir. Şairler de istisna değiller. Onlar da diğer insanların, hayvanların, doğanın yerine geçerler. Onlar ölmeden ve dipdiri yaşıyorlarken yüzlerce kez reenkarnasyon yaşarlar. Bir şair bir çiçek yaprağını okşarken bütün vücudunun ürpermesi, rüzgârın yanaklarında süzülüp geçmesiyle maviliklere gülümsemesini, gözleri oyulan bir çocuğun babasının haykırışını duyduğunda bütün çiçeklerin onun için karaya boyandığını yadırgıyor musunuz? Şair olmak böyle bir şeydir. Çürümüş dünyayı değiştirip daha güzel bir dünya yolunda ilerlemek kolay bir zanaat değil!

Son 10 yıl içinde şiir kitaplarındaki artış, teknolojinin bilgiye erişimini kolaylaştırdığı için mi? Kitap ve şiir okuyan kitlenin onca az olmasına rağmen, yazar sayısında artış hangi ihtiyaçtan doğmuş olabilir?

Sermaye düzeninin toplumsal özellikleri var ve bu giderek daha da derinleşip yaygınlaşmakta. Sermaye düzeni bireyin yalnızlığını yaratır artırır. Bu yalnızlıktaki kopuşlar sadece toplumdan değil, çevreden, dosttan, konu komşudan kopmanın ötesinde kendinden de kopmayı doğurur. Sermaye düzeni rekabete ve en vahşi, acımasız ve insanlık dışı rekabete dayanır. Daha çok kar için rekabet! Bu nedenle de sermaye düzeni tüketim çılgınlığını körükler. Bu tüketimin bir özelliği de hızlı tüketimdir. Fastfood diye söylenen ve benim ayakta atıştırma dediğim eylemin kültürü. Şiiri, romanı, sinemayı ayakta atıştır, tüket, git. Git ve tekrar ama aynı istekle geri gel! Reklam billboardlarını arabanla geçerken oku, gör, sindir, geç. Düşünmene gerek yok. Kabul et ve geç! Televizyonlar hızla tüketilecek olanları sana hızla yedirmeli. Düşünmene fırsat vermeden vs. vs. Böyle bir düzen içinde herkes kendi şairi olmakta. Herkes kendi şiirini okur ve kendi kendini alkışlar. Zihinsel mastürbasyon! Yaratılmış yüzbinlerce zavallı yalnız kral! Evim dediği hapsolduğu tek odalı hücresinde öldüğü bilinmeyen, koktuğunda ambulansın kapıya dayandığı ve ölüsünü toprağın altına verip geçen bir düzen. Ödüller bu kendi olanı bir matah olarak yayınevlerinin hizmetine sunar. Toplu olma bilinci silikleşir, söner. Aydınların toplumsal birlikteliği türlü kuramsal sapkınlıklarla ortadan kaldırılır. Edebiyat çeteleri oluşur! Şiir diye yazılanların büyük bir bölümü zaten şiir değil. Kişinin duygusal anlatısıdır. Onu eskiden kokulu kağıtlara yazıp sevgiliye verirdi şimdi işler kolaylaştığı için basıp dağıtıyor! Bunca edebiyat dergisinin varlığının altında ne yatıyor sizce? Gerçekten farklı şiir anlayışları ve şiir akımları ve edebiyat “ekolleri-okulları” nedeniyle mi? Hiç sanmıyorum! Okuma alışkanlığı olmayan bir ülkede, dünyayı takım tutar gibi sürü psikolojisiyle seyreden bir toplumda, şiir gibi çok zor bir sanatın çok yaygın bir şekilde okunmasını beklemek yerinde bir beklenti olmasa gerek. Neden? Devrimler sırasında halk neden şiire bu kadar sarılır sorusu bu sorumun yanıtına götüren bir ipucudur sanırım.

Kadın sanatçılardan en çok duyduğum “erkeklerin kadınları görmezden geldiği, kadının edebiyat alanındaki başarısı tıpkı hayatın diğer alanlarında olduğu gibi önemsenmediği ve zaman zaman erkeklerle aynı etkinlik alanlarında olsalar bile ’‘asıl sanatçının erkek olduğu kadının renk kattığı” gibi bir yargı ile karşılaştıkları konusunda şikâyetler var. Bu görüşe katılıyor musunuz?

Bakın mesele sadece kadın sanatçılar ve uğradıkları ayrımcılık ve haksızlık meselesi değil. Mesele sermaye düzeni, feodal kültürel kalıntılar, eril zihniyet ve bu düzeneğin acı meyveleri meselesidir. Kadın emekçi, işçi, memur erkek meslektaşlarıyla aynı süre aynı iş yaptıkları halde aynı maaşı almazlar. Sadece Türkiye’de değil birçok Avrupa ülkesi ve Amerika’da da. Neden? Çünkü işveren kadının bir insan olduğu, insan haklarına sahip olduğu noktasından hareket etmez. Şöyle düşünür: Bu süre içinde bu kişi öteki erkek kişiye kıyasla kaç dolar artı değer yaratıyor? Onun üzerinden ne kadar kar ediyorum? Ayrıca bu düzen kadını bir insandan ziyade bir “şey” olarak görür, değer verir. Bu “şey” ben şey değilim, “süs eşyası” hiç değilim, insanım dediği anda isyankâr “şey” olur, cadı olur, “aman aman elinden” olur. Bu konu üzerinde de uzun uzun konuşabiliriz. Özelde erkek sanatçılar arasındaki kadınları görmezden gelmenin altında boynuz kulağı geçti hikâyesi ve boynuzun kesilmesi girişimi yatar. Bugün bütün dünyada kadınlar çok hızlı bir toplumsal uyanış süreci içine girmişler. Bu süreç erkeklerin elindeki birçok ayrıcalıkları almakta, insani olmayan kısımlarını yere vurmakta, ezip geçmekte. İnsan haklarına inanan, insanlar arasındaki eşitliğe inanan kısacası insanca düşünenler arasında böyle bir sorun olmaz. Ama unutmamalıyız ki binlerce senedir zihnimize, genimize bu zihniyet işlenmiştir. Bu zihniyetten, hele hele çürük sermaye düzeninde, bir anda kurtulmak ya mümkün değil ya da kurtulmak için çok emek sarf etmek gerek. Kadınlar emek vererek ve kendi mücadeleleriyle bu geri kalmışlıktan kurtulmanın en devingen dinamiklerini oluştururlar.

Kadın tarihsel olarak “ses” bırakamamış bir cins olarak bugün gelinen yerde daha çok bağırmakta ve “ben de varım” demekte. Sizce kadının edebiyat ve sanat içinde ki yeri nerelere gelmiştir?

Az önce söyledim: emek vererek ve mücadeleyle! “Ben de varım” bir mücadele sürecini dillendirir. Yirminci yüzyılın başlarında dünyada ilk kez sermaye düzeninden başka bir düzeni insan toplumu deneyimledi. O değişimin önderlerinden birinin şöyle bir tespiti var: “Kadınların katılmadığı hiçbir toplumsal hareket başarıya ulaşamaz!” Nokta. Buna ekliyorum, kadının tutsak olduğu hiçbir tolum özgür değildir. Demek biz bir toplumsal kurtuluştan söz ediyoruz. Tabii ki bu kurtuluş yolundan kadın erkeklerden daha fazla zincir karıması gerekiyor. Kadın, “ben de varım” haykırışını on yıllardır daha da yükseltmiştir. Zira erkek egemen düzen tarafından onun eline ayağına, zihnine ve ruhuna erkeklerden daha çok ket vurulmuştur. Kadınıyla erkeğiyle insan bireyinin ve toplumunun kurtuluşundan söz ediyorum. Kurtulmak: Binlerce senenin zihinlerimizde çöktürdüğü, adeta fosiller oluşturduğu kalıplar, inanışlar, hurafeler, sapkınlıklar ve sayısız elimizi kolumuzu zincire vuran her şeyden kurtulmak. Bugünün Türkiye’sinde Türkiyeli kadınların son yüzyıl içinde elde ettiklerini elinden alma çabası var. Bu edebiyat ve sanat alanında da geçerlidir. Kadınların yükselmesi, seslerinin daha gür duyulması bu karşı koyanlarla aralarındaki çatışmayı daha da şiddetlendirecek. Kadın insan haklarına inanan erkekler bu çatışmada kadınların yanında yer almışlar ve alacaklar. Edebiyatçılar arasında genelde ve şairler arasında özelde değerli eserler üreten kadınların sayısı bugün dünden çok daha fazla ve daha etkindir bu sinema sanatçıları, ses sanatçıları, görsel sanat alanındaki sanatçılar, tiyatro sanatçıları için de geçerlidir.

Kimi çevrelerce, erkeklerin sanat alanında kadından daha iyi olduğu söylenmekte “Kadınlardan Goethe, Dostoyevski, Gogol, Shakespeare çıkmamıştır”. Sizce kadının dehası erkeğinkinden eksik midir? Virginia Woolf “kadının kendine ait bir odası ve ekonomik gücünün olmayışı kadınları sanatta ve edebiyattan eksik bırakmıştır” der. Kadının dar alanlardan çıkamaması, kamusal alanlarda olamamasını da eklersek kadının edebiyat ve sanatta üretiminin az olmasına bunların dışında sizin ekleyeceğiniz şeyler ne olurdu?

Erkek dehasının sanat alanında kadından daha üstün olduğu savı her halde geri zekâlı bir erkek tarafından ortaya atılmış ve diğer eril zihniyetli erkekler tarafından da üzerine atlanmış ve bilimsel kanıt gibi kullanılagelmiştir. Sanatsal yaratı çarşafa bürünmüş, burka arkasına sokulmuş, yazıp okuması yasaklanmış, evin dört duvar odasına hapsedilmiş, insanı hakları elinden alınmış, şiddet görmüş, ekonomik gücü sıfıra indirilmiş bir kadından Puşkin olmasını mı bekliyorsunuz? Bu beklenti olsa olsa bir Puşkinlik değil pişkinliktir! Özel bir hikâyemi ilk kez size anlatacağım. Kısa zaman önce kaybettiğim ablamı örnek vereceğim. İlkokuldan sonra bir sürü nedenle (neden ne olursa olsun fark etmez) okuldan alındı. Bizim evde dokuz çocuk büyüdü. Hepsi, bu ablam hariç, doktora düzeyinde üniversite bitirdiler. Çok güzel olan ablam sevmediği bir erkekle erken yaşta evlendirildi. On yedisine geldiğinde ilk çocuğu kucağındaydı. Fiziksel şiddet gördü. Ama o çok hassas, duygulu, meraklı, güzeli fark eden bir kadın olarak kendi yanında yapay çiçek yapımını öğrendi. Önce kumaş, sonra hamurla. Altmış yaşına geldiğinde tekmil bir sanatçıydı. Kocasından ayrıldı. Son yıllarını benim yanıma geldi Türkiye’ye. Bütün özgürlüklerine kavuşmuştu. Küçük bir kütüphane yarattı kendine evde. Ve bir gün bana küçük defterine yazdığı şiirleri okudu! O defter bir ibret aynası, bir suç delili, bir ömrün tutanağıdır, hala! Sanatsal eser maddi varlığın bir parçası ve maddi gerçekliğin çok boyutlu ve diyalektik ilişkilerinden doğar. Burjuva devrimi öncesinde Avrupa kadını hemen hemen sahnede yok! Nerde o kadın? Ortaçağın karanlıklarında yakılmakta, asılmakta ya da evin kadını olarak tutsakları yaşamakta. Ne zamanki Bastil sokaklarının Arnavut taşlarında kadının kanı erkeğin kanına karıştı, ne zamanki fabrikalarda kadının alın teri erkeğin alın terine karıştı o zaman Derrida’nın yanında Kristeva da ortaya çıktı. Hubert Robert (1733 – 1808),
Jacques-Louis David (1748-1825), François Boucher (1703-1770) gibi ressamların yanında
Anne Vallayer-Coster (1744 –1818), Élisabeth Vigée Le Bru (1755–1842), Adélaïde Labille–Guiard (1749–1803), Rose Adélaïde Ducreux (1761–1802) boy gösterdi. Aynı yıllarda birçok kadın ressam bu topraklarda eserlerini veriyorlardı. Liste çok uzundur: Aliye Berger (1903-1974), Bedia Güleryüz(1903-1991), Belkıs Mustafa, Celile Hikmet Enver (1883-1956), Efraz hanım, Emine Fuat Tugay (1887-1975), Emine Naciye, Emine Nusret hanım, Eren Eyüboğlu (1907-1988), Fahrünnisa Zeyd (1901-1991), Fatma Nazlı Ecevit, Furumet Tektaş (1912-1961), Füreya Koral (1910-1997), Güzin Duran (1898-1981), Hale Asaf ( 1905-1938), Harika Lifij (1890-1991), Melek Celal Sofu(1896-1976), Melek Savut (1902-1973), Meliha Zafir Yenerden (1896-1979), Mihri Müşfik Rasim (1886-1954), Müfide Kadri (1889-1911), Müzdan Arel, Müide Esat, Naciye Tevfik ( 1878-1960), Nazire Osman, Nermin Faruki (1904-1991), Nevzat hanım, Ruşen Zamir, Sabiha Bengütaş (1904-1992), Sabiha Bozcalı (1903-1998), Vildan Gizer (1889-1974), Zahide Özar.

Kaldı ki sanat her şeyden önce bir yaratmak ve doğurganlık meselesidir. İçinde dişil enerji taşımayan insan sanatçı olamaz. Bu kadar basit! Dişil enerjiden söz ederken erkeklerin gay olmasından söz etmiyorum. Çünkü bu hatayı yapanların sayısı az değil. Kim ki doğayı, insanı ve aslında yaşamı bütünüyle insan duyarlılığıyla duyumsar, onun kendi ruhunun derinliklerinde, ruhunun kızgın ateşinde eritir, ruhunun toprağında saklar, acılar, sevinçler, arzular ve hayalleri, düşünce ve inanışlarıyla biçimlendirir işte o kişi algıladıklarını sanat eseri olarak tekrar o topluma ve yaşama geri verir. Bir sanat eserinin ortaya çıkışı ağacın devrilmesi, toprağın derinliklerinde kömüre dönüşmesi, o kömürün bin yıllar sonrasında ısı ve basınç nedeniyle elmasa dönüşmesine benzer. Tüm bu süreç dişil enerjiyle mümkün olur. Doğurganlık ve yeniyi yaratma ve yaşamı ileriye götürme enerjisi. Ekonomik güç yaratıcı kadınlara kabuklarını yıkma ve meydana gelme cesaret ve kültürel özgürlüklerini kazanma olanaklarını tanır…

[1] Bu söyleşi 13 Temmuz 2017 tarihinde Güney Dergisi’nde yayımlanmıştır.

O!

Sudabeh Eşrefi’den kısa bir öykü

Farsçadan çeviri: Haşim Hüsrevşahi

Bakışları masadan ve kahve fincanından kalkıp odanın diğer tarafına, pencereye ve yağmura varıncaya kadar o kadar uzadı ki sanırsın hiç varmayacak. Bir yıl daha yaşlanmışız son görüşmemizden bu yana. O, eşi ve ben akşam yemeği masasında oturuyoruz ve sessizce kahvemizi içiyoruz. Tak tak tak tak tak… cama vuruyor. Sesimizi ara ara kısıyor.

“Şiddetli yağıyor haaa,” diyor.

“Şiddetli,” diyorum ve sadece boş bir şeyin yerini gizlemek için söylediğini hissediyorum. Gözlerinin rengi… sanırım her şeyden önce gözler giderler. Eşi, “Bahar yağmuru muhteşemdir,” diyor e ben kafamda birkaç kez muhteşem diyorum ve bunun ne kadar şen bir sözcük olduğunu düşünüyorum.

Yemekten sonra, kahveyi getirmeden önce, onlardan beni davet ettikleri için teşekkür ediyorum. O neden teşekkür etmem gerektiğini anımsamıyor. Masanın üzerinde sakin ve kımıltısız duran kemiksi elini parmaklarımın ucuyla okşuyorum. “Neden teşekkür?” diye sorunca masanın üzerindeki süngerimsi keke işaret ederek, “Bu ağırlamalardan dolayı teşekkür!” diyorum. “Hmmm,” deyince kendime soruyorum acaba anımsadı mı diye? Eşinin bakışları sıcaktır. Bizim ayrılmamız ve onların evlenmelerinden geçen bunca yıldan sonra, arkadaş olmuşuz ve artık benim ara ara ortak mekânlarda bulunmamla omuzlarını toplamıyor, kaygılanmıyor.

O sağ eliyle kahve fincanını masanın ortasına doğru itiyor ve geri oturuyor. Eki alışkanlık. Akşamdan beri kaç kez adımı sorumuş. Üçünde de ilk kez yanıtlamışım gibi hemen “Hatırlamıyor musun?” diye sormak istemişim. Başkalarının biz yaşlılarla konuştukları gibi, çocuklarla konuşur gibi. Fincan tabakta titriyor. Gülümsüyorum ve yavaşça tekrarlıyorum, adımı sadece. Donup kalan elini yumruk yapıyor ve masadan hafif kaldırıyor: “Dilimin ucundaydı ha!”

“Seksen ikinci yaş günümdür. Seninkisi geçen seneydi, benimkisi bu yıl,” diyorum.

Eşi, “Tam peşinde!” diyor.

Başını oynatarak onaylıyor.

“Ben daha mı büyüktüm?” diyor soruyor.

Yüksek sesle gülüyorum: “Hala da öylesin!”

“Hmmm…” peş peşe göz kırpıyor. Kirpiği yok arık, sadece boş göz kapaklarını kırpıyor. Bakışları bulanıktır. Çenesi titriyor ve dudakları her zamankinden daha ince görünüyor. Faydasız bir “Hmmm…” daha diyor.

“Sorun değil… İnsan unutuyor işte. Önemli olan şu ki bu gece çok güzel geçti, geçmedi mi?”

Başını onay için yukarı aşağı hareket etmesi, salyasını yutması ve bir şeyi algılaması için ondan yardım istercesine göz ucuyla eşine bakması otuz kırk saniye sürüyor. Eşi gülümsüyor ve başını eğiyor ve “İyi yanı şu ki yarın hava iyice açacak!” diyor.

“Hmm…”

Buruşturduğum mendili fincanın yanına bırakıyor ve kalkıyorum: “Artık geç oldu…”

Eşi, “Ben taksi çağırayım!” diyor. Onun sözünü kesiyor: “Taksi?”

Eşi susması için işaret ediyor telefon konuşması bitinceye kadar. O dönüp pencereye bakıyor: “Bu akşam bir yere gidemeyiz, yağmur şiddetli!”

Eşi ahizeyi koyuyor ve “Misafirimiz için taksi çağırdım,” diyor.

O kalan bakışını şimdi ayakta durmakta olan bana doğru kaldırıyor ve sandalyeden kalkmak istermiş gibi yerinde kımıldıyor. Yaklaşıyorum ve ellerimi arkasından omuzlarına koyarak engel oluyorum: “Kalkmana gerek yok. Yolu biliyorum!” diyorum. Başımı önüme eğiyorum ve omuzunun kıyısından yüzüne bakıyorum. Ona, “Yıllarca burada yaşadım, hatırlamıyor musun?” demek istiyorum. Hayır. Hiçbir şey demek istemiyorum. Gecenin geç vaktinin boş lafları. Unutuyorum.

“Maalesef< hatır… adın…” Gülümsemesi silinmiş. Omuzunu hafifçe sıkıyorum. Göz ucuyla ellerime bakıyor. “Ne de olsa her ikinize de teşekkür ederim ki doğum günümü anımsadınız, beklemiyordum!” Şayet bir yanıtı varsa da beklemiyorum ve koridora doğru hareketleniyorum. Eşi pardösümü hazırlamış ve yüzünde gülümsemeyle bekliyor. Pardösüyü omuzlarıma atınca fısıldıyor, “Gün geçtikçe daha az…” Bakışımla sözünü kesiyorum. Yani ki farkındayım. Taksinin kornası havamızı değiştiriyor. Dönüp ona bakıyorum.

Pardösümün düğmelerini kapatıyorum ve giriş kapısına doğru dönüyorum. Kapıyı açınca onun sesi geliyor ve yağmurum hufffffffffffffffffff sesiyle yüzümde eriyor: “Ama ben… Sanıyorum bir gün sana aşıktım!”

Ç: H.H.

Sudabeh Eşrefi, 21 Aralık 1959. İran.

Neden, neden?

18. Uluslararası İrfan Müziği, Eylül 2021, Konya

İcra: Alim Qasimov, Ali Reza Qorbani

Şiir: Mevlana, Şems Divani, 50. Gazel

Beste: Hesam Naseri

https://www.youtube.com/watch?v=n_ZKTif5tTY&list=RDn_ZKTif5tTY&start_radio=1

Ey ki vefadan çekilmişsin köşe kenar neden neden

Ben gibi bir yorgundan yüz çevirmişsin neden neden

Benim gönlüm ki senin yerin, senin vefanın işleği

her nefesle vuruyorsun zahmi sinan neden neden

yeni cevher cevherlikte çaldı onu Müşteri’den

can ve cihanı çalırsın can ve cihan neden neden

Hıdır pınarı kevsersin abi hayattan serinsin

senin hicrinin ateşinde ağzım kuru neden neden

senin sevgin gizli olur, sevginde bir nişan olmaz

kalbimde senin için nakış nişan neden neden

Dedi canın canı benim canı görmeye tamah etme

ey senin suretini eyledi sureti can neden neden

(Ç: h.h.)

(Zehmi sinan: Kargı yarası)

Farsçası:

Éy bégéréfté ez vefa guşé keran çéra çéra

Ber mene xesté kerdéi ruy géran çéra çéra

Ber délé men ké cayé tost, kargehé vefayé tost

Her nefesi hemi zeni zexmé sénan çéra çéra

Goheré no bé goheri bord sebeq zé moşteri

Can-o cehan hemi beri can-o cehan çéra çéra

Çéşméyé Xézr-o kovseri zé ab heyat xoşteri

Zé ateşe hécré to menem xoşk dehan çéra çéra

Méhré to can nehan boved méhré to bi-néşan boved

Der délé men zé behre to neqş-o néşan çéra çéra

Goft ké cané can menem didené can teme’ mekon

Éy bénemudeé ruyé to surete can çéra çéra

Stalin’le görüştüm…

Mohammed Rıza Şah’ın annesinin anılarından:

Stalin, Tahran Konferansı sonrasında Kraliçe Nimtaç Ayrımlı’nın (Anne Kraliçe Tacülmülük) daveti üzerine Saadabad sarayına onların ziyaretine gitti.

Tahran Konferans’ı bitince, Mohammed Rıza Şah’ın annesinin ve Şah’ın daveti üzerine Stalin ikindi çayı için Saray’a gider, ancak konferansa katılmak üzere Tahran’da bulunan Churchill ve Roosevelt bu davette bulunmak istemezler ve onları görmek için Saray’a gitmezler. Churchill ve Roosevelt, genç Şah’ın onları gidip ziyaret etmelerini kabul ederler. Şah ise tereddüt ve korkuyla onlarla görüşmelerde bulunur. Bir askerin genelkurmay başkanını ziyarete gitmesi gibi… Anne Kraliçe anılarını kaleme aldığı kitapta bu ziyarete de işaret eder ve şöyle yazar:

“Kaderin bir oyunu, Hitler’in düşmanı olan Stalin’le de görüşmem oldu. Rıza İran’dan çıkınca ve Mohammed Rıza kral olunca, Tahran’da Müttefikler Tahran’da bir konferansı tertiplediler. ABD Başkanı, İngiltere Başbakanı ve Sovyetleri Birliği’nin lideri Tahran’a geldiler.

Hitler ruh hastasıydı. Bu deli adam İkinci Dünya Savaşı’nın ateşini yakarak milyonlarca insanı ölüme sevk etti ve sadece Rusya halkı 27 milyon insan bu şeytani arzulara kurban verip ona insan canından oldu. O zamanlar Mohammed Rıza gençti. İngilizler ve Amerikalılar İran’ı işgal ettikleri için kendilerini İran’ın hakimi olarak görüyorlardı. İran kralı Mohammed Rıza’yı ziyaret etmeyi kabul etmediler ve kralı onları görmeye gitmeye mecbur ettiler. Ama rahmetli Yusuf Stalin şahsen Saadabad Sarayı’na geldi. İran’ın genç şahı ve onun annesi olarak benimle, kızlarla ve Rıza’nın diğer çocuklarıyla görüştü ve ikindi saati atıştırmalık yedi.  Pekâlâ biliyorsunuz ki Stalin, Sovyetler Birliği’nin yani dünyanın en büyük ülkesinin lideriydi. Ülkesinde ve bütün dünyada “Demir Adam” adı alan Stalin, Müttefiklerin zaferinde ve Almanya’nın yenilgisinde başrolü oynadı. Aslında şayet Stalin’in müdüriyeti, sevk ve idaresi olmasaydı savaş Hitler’in lehine biterdi. Stalin ve Sovyet halkı olağanüstü fedakârlıklar yaptılar ve 27 milyondan fazla ölü vererek ve Hitler’i yenmeyi başardılar.

Stalin ikinci vakti atıştırma sırasında bize adının aslına Yusuf Yusufzadeh olduğunu, Gürcistan’da dünyaya geldiğini ve aslen İranlı olduğunu söyledi. Mohammed Rıza bunu duyunca pek sevindi ve Stalin’in aslen İranlı oluşundan mutlu oldu.

Benim gözümde Stalin daha çok iri yarı ve çok güçlü bir köylüye benziyordu. Ellerine baktım. Çok güçlü olduklarını gördüm. Parmakları kalın ve etliydi. Sürekli pipo içiyordu ve söylediği ya da duyduğu her iki üç cümle sonrasında yüksek sesle gülüyordu. Konuşmaları arasında asla Rıza’dan (Mohammed Rıza’nın babasından) söz etmedi, sadece Mohammed Rıza’dan nereden eğitim aldığını sordu. Mohammed Rıza ona İsviçre’de okuduğunu açıkladı. Stalin, Gürcistan’da bir din okulunda okuduğunu ama sonra bu dini mektepten kaçtığını ve okulu terk ettiğini söyledi.

O aynı zamanda Mohammed Rıza’ya onun yaşlarında bir çocuğu olduğunu ve halen Almanya’da esir alındığını söyledi. Biz çok şaşırdık, nasıl olur Ulu Stalin’in çocuğu esir düşer! Stalin bizim şaşkınlığımızı fark edince, Sovyet çocuklarının tümünün benim kendi çocuklarım gibidir, dedi. Bir lider vatandaşlarının çocukları ölürken kendi çocuğunu emniyetli bir yerde gizleyemez ve cepheye göndermezlik edemez, dedi.

Biz hepimiz Stalin’in ilginç ve istisnai karakterinin etkisinde kalmıştık ve söylemeliyim ki ben hâlâ o büyük insanın karakterinin etkisi altındayım ve bugün bile onun unutmuş değilim.

Tabi bu Stalin Bey, ki çok da iyi insandı, bizim hakkımızda kötü bir şey de yapmıştı. O da şu ki Kraliyet Saray Bakanı olan Teymurtaş’ı[1] kendi gizli istihbarat örgütüne dâhil etmişti. Biz fark ettiğimizde çok geç olmuştu. Aslında Teymurtaş taa ilk başlardan, Saray’a girdiği ilk günden ve Rıza’ya yanaştığından beri Sovyet memuruydu ve olup bitenlerin tümünü, Rıza’nın karar ve planlarını Sovyetlere bildirirdi.

Teymurtaş yakalanıp hapsedildi. Sonra da hapishanede onu rahatlattılar. Ama çok sıkı biri olduğundan asla bir Sovyet casusu olduğunu itiraf etmedi ve sürekli bu hikayeyi onu ortadan kaldırmak için İngilizlerin uydurduğunu ileri sürdü.[2]

Sonraki yıllarda, oğlum babasının yerine tahta oturunca birçok kral İran’a ziyarete geldi ve ben onların çoğunun eşleriyle görüştüm. Ama hiçbirini Hitler ve Stalin gibi bulmadım. Stalin hakkında bunu da söylemeliyim ki bizim duyduklarımızın aksine ki güya çok sert ve despot biriydi, o çok sevecen, güleç ve esprili biri şahsiyetti. Hitler’in aksine, ki sürekli göz kırpar, odada fır döner ve durduğu yerde duramaz ve tuhaf tuhaf hareketler sergilerdi, Stalin çok rahat, sakin ve dingin biriydi. Çok tatlı, içe sinen ve dinginlik veren bir gülümsemesi vardı yüzünde. Bu tür davranışı halkının savaş cephesinde ilk sıralarda savaşan bir liderden ve büyük çocuğunu Almanlara esir veren bir adamadan görmek bizi şaşırtıyordu doğrusu.

Stalin bizimle el sıkıştığında Rusça bir cümle sarf etti ki benim dışımda kimse onu anlamadı. Onun yanında olan Rusya elçiliğinden bir çevirmen, “Yoldaş Stalin Farsça bilmediğini söylüyor, acaba aranızda Rusça bilen var mı? diye soruyor” dedi. Ben, “Da!” dedim. Stalin, Mohammed Rıza’ya baktı ve başka bir şey daha söyledi. Ben ne dediğini anladım ama bir şey söylemedim. Bu nedenle de çevirmen Stalin’in dediğini çevirdi ve dedi ki “Yoldaş Stalin, İran’ın genç Şah’ı mutlaka İngilizce biliyordur.”

Mohammed Rıza başıyla onu onaylayarak, “Evet, İngilizce, Fransızca ve Almanca konuşurum,” dedi.

Stalin gülerek bir şey söyledi. Çevirmen aktardı: “Yoldaş Stalin diyor ki siz emperyalistlerin dilini iyi öğrenmiş olabilirsiniz ama onların planlarından asla haberiniz olamaz.”

Stalin bu görüşmede bize birkaç hediye de verdi. O sevecen ve sevimli bir baba (hatta dede) gibiydi. Stalin birkaç da sert öğüt verdi Mohammed Rıza’ya. Ona, “Feodalizm bir Ortaçağ sistemidir,” dedi, “şayet genç Şah başarılı olmak istiyorsa köylüleri sömürenlerin elinden kurtarmalıdır ve toprakları köylüler arasında dağıtmalıdır.” O ayrıca Mohammed Rıza’ya, “Asla emperyalistlerin desteğinden emin olma. Çünkü onlar nasıl ki Rıza Şah’ı ülkesinden dışarı attılar, çıkarları tehlikeye girerse seni de dışarı atarlar,” dedi.

Stalin bizim rahatsız olacağımızı bildiği halde, genç Şah’tan en iyisi ilk fırsatta egemenliği halka bırakmasını ve Ortaçağ sistemi olan krallığı da sonlandırmasını istedi. Stalin, Mohammed Rıza’ya dedi ki, önünde sonunda halk bu krallığa son verecek, şayet o kendi isteğiyle önayak olursa tarihe kendinden iyi bir isim hatıra bırakır.

Mohammed Rıza ve biz hiçbir şey söylemiyorduk ve sadece dinliyorduk. Sonunda Mohammed Rıza, Stalin’e “Ben sizin söylediklerinize teşekkür ederim. Ama bu hükümet biçimini İran halkı seçmiştir ve halk istediği sürece de biz onunla muhalefet etmeyeceğiz,” dedi. Stalin, ortamın buz kestiğini fark edince bize ailemiz hakkında birkaç soru sordu. Benim babamın Kafkas göçmenlerinden olduğunu ve Rusça bildiğimi anlayınca çok sevindi ve dedi k, “Kafkasya geçilmez dağları ve sert doğası nedeniyle çok çalışkan insanların yurdudur ve Kafkas bölgesinden çok erkek şu anda Almanya’ya karşı savaşta ilk saflarda yer almışlardır.” O zamanlar Kafkasya Sovyetler Birliği’nin güneyinde yer alan ve merkezi Tiflis olan ve Azerbaycan, Ermenistan vs cumhuriyetlerini içeren geniş bir bölgeydi.

Ortam biraz ısınınca ve dostane bir hava alınca, Mohammed Rıza bir tereddütle, “Acaba Sovyetler devleti ve Stalin cenapları benim saltanatımla muhalifler mi?”

Stalin, “Sovyetler Birliği sahip olduğu görüş nedeniyle sömürülen ve emperyalizmin sultası altında olan halkların destekleyicisidir ve aslında tek kişi hükümetlerine karşıdır, ancak onların içişlerine karışmaz. Umarım bu ülkelerin insanları ellerinden alınmış olan haklarını geri alırlar.”

Sonra Mohammed Rıza’nın bu yanıtla ikna olmadığını fark edince, “Emperyalistler İran’da ve Ortadoğu’da bir damla petrol kalıncaya kadar bölgeyi terk etmeyecekler ve Sovyetler Birliği emperyalistlerle savaşa girmeye hiç de niyetli değil. Bu nedenle de genç Şah’ın hükümetiyle de mücadeleye etmeyecek,” dedi. Biz onun bu sözünün anlamını iyi anlamadık ve sandık ki Stalin bizi Sovyetlerin İran’ın işlerine karışmayacağı konusunda teminat veriyor. Ama sonraları rahmetli Kavamülsaltana bize Stalin’in açık açık Şah’ın emperyalistlerin adamı olduğunu söylemiş ve aslında çok açık bir şekilde bize hakaret etmiştir. Stalin’in emperyalistlerden kastı Amerika, İngiltere ve Avrupa ülkeleriydi. Stalin elbette Almanya’yı da emperyalist biliyordu ve diyordu ki bu savaş (İkinci Dünya Savaşı) emperyalistler arasında ve ganimetleri ve etkin oldukları bölgeleri kendi aralarında paylaşma savaşıdır ve Sovyetler de istemeden bu savaşa sürüklenmiştir.

Stalin Saadabad Sarayı’nı terk ederken Saray’daki birkaç tabloyu da ziyaret etti. Özellikle de Kemalülmülk’ün çizimleri onun dikkatini çekti. Tabloları gördükten sonra Mohammed Rıza’ya, “Bunca değerli sanat eserini bu sarayda hapsetmenizin ne faydası var? Ülke halkını bunları ziyaret etmekten mahrum etmişsin! Bu tabloların değeri bütün halkın onları görmesinde ve halkın tat almasında yatar. Bu büyük bir bencilliktir ki kendi sarayını süslemek için bu eserleri burada tutuyorsun ve halkın hakları yok sayılıyor. Bu çürük bir despotluk ahlaktır.”         

Biz Stalin’in bu sözlerinden çok incindik. Ama o koşullarda itiraz edemezdik.

Amerika ve İngiltere ülke başkanları Mohammed Rıza’yı görmek için gelmediler. Onların hakareti Stalin söyledikleri soğuk sözlerden çok daha büyüktü.

Biz çok şaşırdık ki Rus Büyükelçiliği çevirmeni, Tahran’daki Rusya büyükelçisi ve Stalin’in yanında bulunan birkaç kişi onun yanında su içiyorlardı, rahatlıkla gülüyorlardı, bacak bacak üstüne atıyorlardı ya da sigara içiyorlardı. Onlar Stalin’e hitap etmek istediklerinde hiç öyle saygın ibareler kullanmıyorlardı ona sadece “Yoldaş Stalin” diyorlardı[3]. Bu ise bizim için çok şaşılasıydı ki Ruslar liderlerine karşı bu kadar edepsizdiler. Bizim ülkemizin dairelerindeki bir kâtip bile Stalin’den çok daha şatafatlıdır.

Stalin gittikten sonra Mohammed Rıza’ya dedim ki annecim üzülme, anlaşılan Ruslar köylü adamlar ve kendi duygularının ve söylediklerinin kontrolü ellerinde değil. Şayet daha önce Stalin’in fotoğrafını görmemiş olsaydım ve Rus Elçiliği’nin personeli ve çalışanları onun yanında olmamış olsalardı onu salona girmiş Saray’ın bir bahçıvanı ya da hademesi sanırdım. Mohammed Rıza dedi ki onu çok dürüst ve doğru konuşan biri olarak buldum. Roosevelt ve Churchill bu adamların tam tersidirler. Beni sadece seyredip gülümsüyorlardı. O iki adamın sessizliğinden Stalin’in bu sözlerinden daha çok rahatsız oldum.

(Ç: H.H:)

Stalin ve genç Şah
Tacülmülük Ana Kraliçe
Yusuf Stalin
önde, solda sağa: Şah (solda ayakta), Churchill, Roosevelt ve Stalin
Rıza Şah ve genç prens Mohammed Rıza

[1] Abdulhüseyin Teymurtaş (1881-1933 hapiste katledildi). Rıza Şah’ın ilk Saray Bakanı. Çok güçlü, bilgili ve etkili siyaset adamlarından. (h.h.)

[2] Kimi anlatılara göre Rıza Şah çevresinde güçlü adam istemezdi ve onları yok ederdi. Teymurtaş da onlardan biriydi. Teymurtaş İngiltere ile süren müzakerelerde, İran’ın petrol üzerindeki haklarını ve egemenliğini taviz vermeksizin savunduğundan İngilizler onu kendi yolları üzerinde bir engel olarak görmekteydiler ve Saray’daki kendi adamları vasıtasıyla Termurtaş’ın Sovyet casusu olduğu uydurmasını Rıza Şah’a fısıldamışlar. (h.h.)

[3] Mohammed Rıza Şah’ın son dönemdeki adı ve lakabı şöyleydi ve bu adlarla hitap edilirdi: Ala Hazret Humayun Şahenşah Arya Mehr Mohammed Rıza Pahlavi Bozorg Erteşdaran. (Humayun Ulu Hazretleri Arya Güneşi Şahlarşahı Mohammed Rıza Pahlevi Yüce Genel Kurmay Başkanı) (h.h.)

Kısa bir filme kısa bir bakış: İki kere iki!

Filme kirli beyaz duvara konmuş siyah bir tahtaya bakarak giriyoruz. Hapishane hücresine benzer bir sınıfta tek tip, siyah-beyaz elbiseler giyinmiş öğrenciler kendi aralarında konuşurlarken aniden kapı açılıyor elinde defter ve kitapla öğretmen içeri giriyor. Siyah takım elbise, beyaz gömlekli öğretmen asker duşundaki öğrenciler tam oturacaklarken parmak işaretiyle ayakta kalmalarını söylüyor. Öğretmenin bileğindeki saat tam sekizi gösterirken duvardaki hoparlörden –ki daha çok Nazi zamanından kaldığını anımsatır- tekdüze bir ses derslere yeni bir içerik kazandırıldığı ve bunu öğretmenlerin aktaracaklarını ve herkesten öğretmenin dediklerine uymalarını istiyor ve böylece kendileri ve okul için onurlar kazanacaklarını bildiriyor. Bu anons zihnimizdeki hapishane düşüncesini güçlendiriyor.

aynadayım…

aynadayım

orada eğilmiş biri

bir kadının dudaklarında rüya görüyor

gözlerinde şarap kadehleri.

aynadayım

orada rüyada biri

diline bir kadının saçları dolanmış

şiir söylüyor

orada bir kadın aynada

parmaklarında erguvan dalları

bahara inandırır

gülümsüyor

orada gözlerinde aynada

renkli cam kırıkları

delinin uyanmadan dilinde zincir

şarkı söylüyor

8 Mayıs 2022

Credit goes to: Rob Deslongchamps/Cincinnati Art Museum

Ben her zaman bir sosyalisttim…

“Ben her zaman bir sosyalisttim. Kitlelere saygı gösterirdim, onların dostuydum… Ben teorik sosyalizmin sağlığına inanırım ve hala da insanlığın karşısında sosyalizmden başka bir yol olmadığına inanıyorum.”

İran’ın büyük şairi Huşeng Ebtehac (Sayeh) bugün anavatnında uzakta, Almanya’nın Köln şehrinde hayata gözlerini yumdu. Yeri doldurulamayacak kadar büyük bir değerdi.

Nazım Hikmet açlık grevine son verip yurt dışına çıkmaya mecbur bırakılınca ve vatandaşlıktan dışlanınca, Farsça şiirin önemli adlarından Huşeng Ebtehac (H. Elif Saye) 1952’de yayımladığı Nazım Hikmet’e adlı şiiri yazmıştır. Bu şiiri çevirdim, veriyorum:

 Nazım Hikmet’e

Sıcak bir öpücük gibi
Kızıl bir gonca
Yengili kanlı bir bayrak gibi
Göndere çekilen yüreğimi
sana bağışlıyorum
Nazım Hikmet
Sadece benim kalbim değil
Her yer senin evindir, yuvandır
Bütün çocukların ve kadınların kalbi
Bütün erkeklerin kalbi,
Yaşamın başka renk aldığı, başka tarh aldığı
O geceler ve gündüzler boyunca
Senin umut şarkılarını duyan herkesin kalbi…
 
Yaşam, yaşam
                              ama böyle değil
hayır
şimdi senin ve benim yurdumda olduğu gibi
bu denli çirkin değil
onların yurdu ki
senin gibi dünyayı aydınlatan bir gece ışığını kırıyorlar
ve tan attığında onu yurdundan kovuyorlar.
 
Ama Nazım
Kimsenin vatanını
Kağıt üzerinde ondan alamazlar!
Evet Hikmet: ey koca güneş
Doğudan Batı’ya herkes seni övüyor
Bir uçtan bir uca dünyanın kulağında Senin can bağışlayan şarkıların dönüyor.
 
Baykuşlar
Bizim yurdumuzun hummalı gecesinde
Yanan her ışığı
Kara toprağa seriyorlar
Bizim bahçemizin goncasını
Zulümle yolup
Domuzların ayakları altına serpiyorlar
Ve yarasaların keyfince
Bu karanlıklar aydınlansın diye
Ruhuyla yanan
Arın her yıldızın önüne
Perdeler çekiyorlar.
 
Umudun tatlı ilacı ancak
Güneşin kanı gibi damarlarımızda çarpmaktadır bizim!
Ve yitik çiçekler dayanmanın toprağından boy vermekte
Aldanış goncası olmadan sürgün vermekte
Ve bu gonca bize muştu vermektedir
Sabahın mavi çiçeğinin muştusunu.
Güneş kan yatağında yatmakta.
 
Özgür bırak şarkılarını Hikmet!
Dönüp dursun diye dünyanın kulaklarında
Ve marşlarını
Güneşin gülüş çiçekleri gibi saç
Bir uçtan bir uca
Baykuşlar ve yarasalar
Umut şarkılarından korkuyorlar
Onlar tan yerinin iletisinden korkuyorlar.
 
Birlikte söyleyelim, okuyalım yoldaş
Şafağın kanının nağmesini
Tan gülüşlerinin nağmesini
Büyük yarının kulağı
Bizim nağmelerimizin perdesidir
Geleceğin arın dudağı
Bizim kalbimizin bestesidir

(Çev: h.h.)

(https://sardunyalar.com/2017/05/01/sicak-bir-opucuk-gibi-kizil-bir-gonca/)

kalbimi Wounded Knee’ye gömün!

Stephan Vincent Benét (1898-1943) der ki: “Doğumunuzdan beş dakika sonra adınızı, milliyetinizi ve dininizi tayin ederler ve siz hayatınızın kalan kısmını sizin seçmediğiniz şeyleri savunmak için harcarsınız!” Benét’nin babası, dedesi, amcası hep üst rütbe askerler olarak Amerikan İç Savaşı yıllarında savaşa katılmışlardır. Çocuk Benét ise kendi deyişiyle “Ben çocukluğumu çeşitli askeri üstlerde geçirdim. (Hikayelerimde)… Sivil aile çocukları tek bir şehirde büyürlerken askeri çocuğun birkaç yıl arayla çeşitli askeri üstlere taşınmak zorunda olduğunu göstermeliydim.”[1]

“Pulitzer Ödülünü ona kazandıran John Brown’ın Bedeni adlı uzun anlatısal şiiri, ya da Şeytan ve Daniel Webster olmuştur. Belki de o şimdi Amarikan Adları adlı şiirinin son satırlarıyla anımsanır. Bu satırlar Dee Brown’ın 1970 yılında yayımladığı Kalbimi Wounded Knee[2]’ye Gömün: Bir Batı Amerika Kızılderi hikâyesi” adlı eserinden esenlenmiştir.”[3] Amerikalı yazar Dorris Alexander “Dee” Brown’ın (28 Şubat 1908 – 12 Aralık 2002) bu eserinin Türkçe çevirisinin tanıtım yazısında şöyle denir: “O zaman kaç kişinin öldüğünü anlayamamıştım. Şimdi kocamışlığımın şu yüksek tepesinden gerilere baktığımda, yerde birbirleri üzerinde yığılı duran boğazlanmış kadınları ve çocukları, hala o genç gözlerimle görebiliyorum. Ve orada, o kanlı çamurun içinde bir şeyin daha öldüğünü ve o kar fırtınasına gömüldüğünü görebiliyorum. Evet, bir halkın düşü öldü orada. Güzel bir düştü evet… Sonra bir ulusun umudu kırılıp paramparça oldu… Artık yeryüzünün merkezi yok, ölüp gitti kutsal ağaç. -Kara Geyik-”[4]

Benét adı geçen uzun şiirinin sonunda şöyle der:

Huzur içinde uyumayacağım Monparnas’ta

Rahat yatmayacağım Vinçelsi’de

Bedenimi belki Suseks çimenlerine gömersiniz

Belki dilimi Şamedi’ye gömersiniz

Ben orada olmayacağım. Kalkıp çekip gideceğim

Kalbimi benim “Wounded Knee’ye” gömün.

Dorris Alexander (Dee) Brown
S. Vincent Benét

[1] https://learningenglish.voanews.com/a/stephen-vincent-benet-1898-1943-one-of-americas-most-popular-writers-in-the-early-1900s-138714159/116638.html

[2] Bölge adı. Yaralı Diz anlamında.

[3] https://www.barnonegroup.com/2019/07/the-poem-that-inspired-title-for-bury.html

[4] Kalbimi Vatanıma Gömün. Yazar: Dee Brown, Çevirmen: Celal Üster, Yayınevi: E Yayınları, 2005.

Doğu edebiyatında Aşk- bir söyleşi

Bu makaleyi Haziran 2012’de yayımlamıştım. Bir kez daha yazım hataları da dahil hiçbir değişiklik yapmadan sunuyorum!

Soru: İran şiirinde aşk temasının farklılığından söze edebilir miyiz?

H.H.: Önce isterseniz aşk sözcüğünün içeriğinden ve de gönderilerine bir göz atalım. Sonra bu içerik ve gönderilerden hareket ederek İran şiirindeki tematik farklılığına ulaşalım. Sözü edilecek olan farklılık (şayet öyle bir noktaya ulaşırsak), batı şiirindeki aşk teması ile farklı olup olmadığını algılamadaki yola da bir nebze ışık tutar sanırım.

 Aşk Arapça bir sözcüktür. Farsça sözlüklerde aşırı sevgi, tutku, sevda vb olarak anlamlandırılmıştır. Buna en yakın sözcük ise Aşeke’dir. Aşeke, ağaçlara dolanıp yükselen sarmaşıktır.

 Eflatun’un aşk yorumundan sonra doğu felsefesi bu konuda büyük değişime uğramıştır. İslam âlimleri ve filozofları da Eflatun’un yorumunu kendi inanç ve kültürel-düşünsel süzgecinden geçirerek değişik yorumlara ulaşmışlardır. Özellikle “mecazi ve hakiki” diye aşka getirilen yorum bir diğerinin karşıtı olmaktan çok, “Ruhani” alemdeki yükseklik mertebesine göre ayrılmıştır. Mecazi aşk, kısaca maddi sevgi olarak ele alınır. Yani para tutkusu, makam tutkusu ya da karşı cinse duyulan cinsel istek! Hakiki olan ise mutlak ruha olan yöneliş ve cazbediliş olarak nitelendirilir. Görüldüğü gibi bu görüş de Eflatun’un işaret ettiği ruhun ezeldeki mutlak güzelliğe yönelişten başka bir şey değil.