Gece İşi

Yazan:  Joanita Male*

( It’s a Night Job)

İngilizceden çeviri: Haşim Hüsrevşahi

 

Anlamalısınız, bu hayatı ben seçmedim, o beni seçti. Bu işi bir bakıma çocukluğum bana hazırladı, tabi bir iş olarak sayarsanız. Annem, onun annesi… aynı işi yaparlardı. Sanırım ondan kaçamadım.

Soğuk bir akşamüstüdür, saat 7 civarında. Eminim bugün yağmur yağmayacak. Yağmur yağınca iş hemen hemen sıfıra iniyor. Bilirsiniz, sağanak sırasında kaldırımlar durulacak yer değil. Serpilmiş birkaç yıldızla gökyüzü koyu maviye bürününce anlarım yağmur yağmayacak. Derler ki yıldızların görünmesi gökyüzünün yağmaması için kendini tutacağına en güvenilir işarettir. Şükürler olsun.

Read More »

aydın sanatçı olmak ya da olmamak, soru budur!

Tarık Akan
13 Ekim 1949 İstanbul – 16 Eylül 2016, İstanbul

Soytarılar en çok da kralları güldürmüştür tarih boyunca! Kralların önünde hoplayıp zıplamakla, eğilip, bükülüp, sürünmekle, maskaralıklar sergilemekle servete kavuşulabilir, şan, şöhret, mevki elde edilebilir ancak sanatçı olunamaz! Soytarılar oyunbaz olabilirler ancak sanatçı olmaları hele hele halkın sanatçısı olmaları öyle soytarılıklarla mümkün olmaz!

Read More »

Faşizm hep iğrenç olmuştur!

victora jara ile ilgili görsel sonucu

Eylül 1975’ti. İngiltere’nin Bradford kentinde, üniversitenin büyük konferans salonunda yüzlerce gençle birlikteydim. Şilili dostlarımızla İranlı öğrenci hareketi olarak birlikte bir anma töreni düzenlemiştik. Amerika’nın “bizim çocuklar” cinsinden Pinoşe adlı faşist bir generalin marifetleri konuşuluyordu. Allende anıldı, Neruda okundu… ve katledilen binlerce vatanseverin yanı sıra şarkılarıyla faşistlerin kalbini korkudan titreten bir adam: Victor Jara (Viktor Hara) anıldı ve yayımlanan yüzlerce insanın eşlik ettiği şarkıları salonu inletti. Hani gitarı kafasında kırılan, ibreti alem olsun diye bilekleri baltayla kesilip Stadyum’un kapısına asılan, sonra da 16 Eylül’de öfke, kin ve nefret kusan faşistlerin makinelileriyle gövdesi delik deşik edilen o esmer gülüşlü adamı andık!

Read More »

bir kere Aristo’nun hocası olmuştum!

Nedense İhsan Yüce’nin bu şiirini bu güzel yazıda okuduktan sonra buraya aktarmak istedim… güzel insanları unutmamak güzeldir!

İhsan Yüce, Sinema ve tiyatro oyuncusu, senarist, yönetmen ve şair (23 Ocak 1929, Elazığ — Ölüm: 15 Mayıs 1991, İstanbul)

 

Ekmek şarap sen ve ben
bir de sabahın dördü
dışarda kar
odamız ılık
gözlerin ılık ılık damlarken boş kadehe
anlattın bana ağzı sarımsak kokan bir oğlanla yattığını
aşkı tattığını, karım dediğini ve aldattığını

Read More »

acıların şarkısı!

Gana’dan bir şair ve yazardı Prof. Kofi Awoonor. 21 Eylül 2013 yılında Kenya’nın Nayrobi kentindeki bir alışveriş merkezinde teröristlerin saldırısında katledilen 39 insandan biriydi 78 yaşındaki Kofi. O şiirlerinde içinden çıktığı Ewe halkının şiir geleneği ile modern ve dini sembolizmi birleştirmiştir. George Awoonor Williams adıyla yazmaya başlamıştır. O bir yandan Gana Üniversitesi’nde edebiyat derslerine girerken bir yandan da Gana Film Şirketi’ni yönetiyordu. Gana’nın tiyatro evini kuran Kofi, Okyeame edebiyat dergisinin editörüydü. Şiir kitaplarından birkaçı: Kanımın Gecesi, Sür Beni, Anı, Denizden Ev, Latin Amerika ve Karayiplerin Not defteri. Toplu şiirleri Sonraki Güne Kadar adı altında yayımlandı. Amerika’da kaldığı sürede Yeryüzü, Kardeşim, Kanım adlı oyunları kaleme almıştır.

İngilizceden çevirdiğim bir şiirini veriyorum:

Dzogbese Lisa öyle davrandı ki bana…
bana ormanın iğneleri arasında yol gösterdi
geri dönüşü mümkün değil
ilerlemek çok zor
bu dünyanın işleri bukalemun dışkısına benzer
içine bastığım
temizlediğimde silinmeyen

Read More »

my terra incognita!

Türkçe yazılmış aynı adlı şiirimin çevirisidir

(the original version of this poem has been written in Turkish lnaguage):

Terra incognita, by SHA-1. http://sha-1.deviantart.com/art/Terra-incognita-171199149

I came to you with my greetings            with my tears
with love verses by my heart              with my ayaths
with my most impassionate kisses          with my moaning
 
I came to you with myths I’ve stolen from flames           with my prays
to you with broken autumn eves            I came with my lilac-scented streets

Read More »

bu destan unutulmamalı!

Nazım Hikmet Ran:

Şeyh Bedreddin Destanı

 

1

Sedirde al yeşil, dal dal bursa ipeklisi,
duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,
gümüş ibriklerde şarap,
bakır leğenlerde kızarmış kuzular nar idi.
Öz kardeşi Musa’yı ok kirişiyle boğup
yani bir altın leğende kardeş kanıyla abdest alarak
Çelebi Sultan Mehmet tahta çıkmış hünkar idi.
Çelebi hünkar idi amma
Al Osman ülkesinde esen
bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgar idi.
Köylünün göz nuru zeamet
alın teri timar idi.
Kırık testiler susuz
su başlarında bıyık buran sipahiler var idi.
Yolcu yollarda topraksız insanın
ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
Ve yolların sonu kale kapısında kılıç şakırdar
köpüklü atlar kişner iken
çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi
tarümar idi
Velhasıl hünkar idi, timar idi, rüzgar idi
ahüzar idi.

Read More »

anımsama!

Bu iki şiiri Latoya’nın Mentalnotes1 adlı blogundan aldım. Kendisi çevirip yayınlamama izin verdi:

Anımsama

Auğustos’tan hatırlarım seni
salla uyuyayım öyle unutabilirim

Şiiri özgün dilinde okumanız için yukarıdaki fotoğrafı tıklayın lütfen!

 

Beklerim seni

Daha ne kadar bekleyebilirim seni
Güneşin kül rengine dönüşmesini görmek için
Senin gecelerinin benim gündüzlerime karışması için

Read More »

Şah İsmail Hatayi’den bir gazel…

Şah İsmail Hatayi ve sevgili eşi Gülüzar Hatun

Gétdi o mehru yanımdan yüz cefa qaldı mene
Cövr bilmen kim, belayi münteha qaldı mene
 
Éy peri çox işveyi hevesinen meğrur olma kim
Mülkü fani sanma ki ne sene qaldı mene
 
Ta kim o xurşid rux gétdi gözümden su teki
Gözyaşım onun üzünden aşina qaldı mene
 
Sen gédenden beru ancaq zaru feqan étmişem
Yér ve göy ins-u melek cümle baxa qaldı mene
 
Dilberin gétdi Xetayi sen nédirsen dünyanı
Çünkü can gétdi bu ten ya reb niye qaldı mene

***

Gitti o ay yüzlü yanımdan yüz cefa kaldı bana
Cefa bilmem ki sonsuz bela kaldı bana

Ey peri işvelerinde çok mağrur olma ki
Fani mülk sanma ne sana ne kaldı bana

O güneş yüzlü gidince yüzümden su gibi
Gözyaşım onun yüzünden aşina kaldı bana

Sen gittin gideli inleyip figan ettim ancak
Yer ve gök insan melek cümle bakakaldı bana

Sevgilin gitti Hatayi ne edersin dünyayı sen
Çünkü can gitti bu ten ya rab niye kaldı bana

 

Şiir: Şah İsmail Hatayi, Azerbaycan Türkçesi

Anadolu Türkçesi: h.h.

sohrab: burada kuş vardı

https://mentalnotes1.wordpress.com/2013/05/23/if-i-could-be-anything-id-be-a-bird-mental-note/

ey ince geçiş
anlamlandır kanadı!
yansın diye benim zekam kıskançlıktan
 
ey şiddetli yaşam
senin köklerin
ışığın fırsatından su içer
insanoğlu
bu hüzünlü oylum
zamanın kıyısında
havuzunun dolgunluk gününü düşler
 
ey gerçeklikten azıcık yukarı çıkmış olan
içgüdünün yumuşacık sarsıntısıyla
biçimlerin karanlık irsi senin kanatlarından boca olmakta
uçuşun sersemlemiş sililiği
salınan bir çizgi gibi
havanın  oyuklarından giz serpmekte
 
ben
yeryüzünün nakışlarının varisiyim
ve şadırvanın tüm eğimleri
o bakır kasenin şekli gibi
benimle yol yoldaşıydı
içgüdüselliğin hoyrat yerlerinden
bugünün yontulmuş vicdanlarına değin

şiir: sohrab sepehri
ç.: h.h.

5 Chinese bird flower parrot
http://www.oilpaintingfactory.com/english/oil-painting-147394.htm

petunya yapraklarına ne oldu…

“Gece yarıyı aşmıştı. Yağmur dinmiş, her yan sessizliğe gömülmüştü. Sokak başındaki sarı lambanın arnavut taşları üzerindeki yansısını kara bir gölge bölüyordu. Kara gölge sigarasından bir soluk alınca, alnına yapışmış ıslak saçlarının altından parıldayan panter bakışını kımıldatmadı: “Hepinizden iğreniyorum!” Dumanı yere tükürür gibi üfledi. Paltosunun yakasından çıkan kedinin kafasından öptü. Yoluna devam etti. Sokak nedense ondan boşalamıyordu. Caddeye yakın sokaktan gelen sarhoş şarkılara uzaktan duyulan iki el ateş sesi karıştı. Sabahtan beri cebinde taşıdığım ıslak, ezilmiş petunya taçyapraklarını parmaklarımın arasında sıktım. O an her şey olabilirdi. Peşine takıldım. Rampayı inerken ayın sokağa serpildiğini fark ettim. Sokağın sonunda karanlığa bürünmüş denizin göğsünde gümüş bir titreşim serilmişti. Karanlığa karıştım.”

(h.h.)

Ve seni sevmekten korkmuyorum!

Yağmur kırbaçlıyor yüzümü, omuzlarımı
Bir fırtına uğulduyor çakıllar üzerinde
Sürüp sürüklüyorsun tenimi ve ruhumu
Bir boranın sürüp sürüklediği gibi yelkenliyi

Asla bilmek istemiyorum
Sonrasında neler olacak bana
Acılarıma karşı ezilecek miyim
Yoksa mutluluğa mı fırlatılacağım
Korku ve neşeli kıvançla
Fırtınanın içinden geçen bir yelkenli gibi

Seni gördüğüme pişman değilim
Ve seni sevmekten korkmuyorum

Şiir:Bella Akhmadulina
İngilizceden Ç.: h.h.

 

ve kendi sesiyle şiirlerinden örnek:

sohrab: birisi…

birisi bu sabırlı buradalıktan
bahçenin usul yolculuklarına söz etmeli
birisi bu küçücük oylumu anlamalı
onun elini çevrenin kalp atışları için anlamlamalı
muhatapsız bu yüze
bir damla zaman serpmelidir
birisi bu mutlak noktayı
elementler bilincinin yörüngesinde döndürmelidir
birisi aydın kapılardan girmelidir
dinle!
birisi olayların gözkapaklarında koşmakta,
bir çocuk buraya doğru gelmekte!
(Sohrab Sepehri, h.h.)

http://www.runic.com/artwork/leaf-charmer.html

8 Nisan Didem Madak için bir şiirinin çevirisi!

   دیدم ماداک متولد 8 آوریل 1970 شهر ازمیر، فارغ التحصیل رشته حقوق از دانشگاه 9 ایلول ازمیر. وفات 24 ژوئن 2011

ANNEMLE İLGİLİ ŞEYLER 

didem madak

چیزهایی در رابطه با مادرم

شعر: دیدم ماداک

ترجمه: هاشم خسروشاهی

 


مادر عزیزم

در نبودنت هزاران بار باز شدم، هزاران بار بسته

مانند یک گل باد غولناک

ایستاده انگار که هر لحظه بخواهد ناف سیاهش را پرتاب کند به زمین

 

Read More »

Zaha Hadid’i kaybettik!

BU MAKALEYİ okurken dünya modern mimarisinin liderlerinden Zaha Hadid’in [1950 Bağdat – 31 Mart 2016 Amerika’nın Miami kenti] dünyaya gözlerini yumduğunu ve sihirli çizgilerini insanlığın ortak kazanımı olarak geride bıraktığını öğrendim. Yaşam hikayesine göz atmak için lütfen BURAYI tıklayın! Onun sayısız eserlerinden örnekleri internette bulabilirsiniz.

Büyük kayıp! Saygıyla anıyoruz!

Read More »

bir nevruz daha geçti!

Biz İran Türklerinin (Azerbaycan Cumhuriyetinde de), diğer İran halkları gibi bir geleneğimiz var, 21 Mart Nevruz’un gelişini kutladıktan sonra donattığımız bereketli ve uğurlu şeylerin “yedisini” ve bunlardan oluşan yiyecek ve eşyayı, evin en güzel köşesinde tutarız. Bu sofraya halk arasında yedisi sofrası denir. En çok da sumak, elma, para, ayna, canlı balık, kutsal kitap vs’nin yanında bir de tabakta buğday ya da mercimek yeşertilir ve doğanın yeşilliğine simge olarak sofraya konur. (Farslar heftsin [yedi sin] derler. Burada yanlışlıkla Yedi Sin olarak algılanır. “Sin” Arapça S harfinin okunuşudur. Bu nedenle de Farslar S ile başlayan yedi yenecek ya da uğurlu eşya koyalar bu sofraya) Nevruz’un (bu yıl 2 Nisan’a denk geldi) 13. günü halk şehri terk eder ve kırlara vurur. Oynar, şenlik eder ve gün batımına doğru yeşerttikleri sebzeyi akar suya atarlar. herkes bir niyet tutarak! 1 Nisna 2012’de -bir sene sonrasında kaybedeceğim- 1 Nisan doğumlu Vehdan ablamla Kastamonu’da bu ritüeli yaşamıştık. Gelini de vardı! Dün Nevruz sebzesini artık Vehdan’ın olmadığı bir dünyada akar suya attım😦

yeddisi sofrasıDSC_0012

DSC_0038

 

Furuğ’un toprağa verilişi!

Filmin başında Furuğ’un kaza sırasında kullandığı arabası görünüyor. Kalabalık arasında Ahmed Şamlu, Mehdi Ahavan Salis gibi birçok tanınmış şair görülmekte. Bir ara bir çocuk görünüyor, bu çocuk Furuğ’ın Tebriz cüzamlılar evinden evlatlık edindiği ve Ev Karadır filiminde da görünen Hüseyin Mansuri’dir.

Sohrab Sepehri’den bir şiir ve de filmi!

aydınlık, ben, çiçek ve de su

sohrab sepehri

ç: h.h.

bir bulut yok.
rüzgar yok.
oturuyorum havuz kıyısına:
balıkların seyri, aydınlık, ben, çiçek ve de su
yaşamın tertemiz salkımları…

annem reyhan topluyor
ekmek, reyhan ve peynir
bulutsuz bir gök
ıslak petunyalar…
mutluluk çok yakın: hayattaki çiçeklerin arasında!

bakır kasede nur, ne güzel okşamalar dökmekte!
merdiven bu yüksek duvardan
sabahı yeryüzüne indirmekte
her şeyin gizli gülüşü ardında.
Read More »

boğuluyorum!

Boğuluyorum bu ikiyüzlü pisliklerin karanlık havasızlığında! Boğuluyorum söz bulamayınca haykırmaya, boğuluyorum söylediklerini duyamadığımda, söylediklerimi duyamadığında…

bir soluk almak için derin, derin dinliyorum şu anda:

Ahmedi Nejad Olgusu

Afgan bir gazetecinin, seçimlerde hileyle ikinci kez seçilen İran eski cumhurbaşkanı Ahmedi Nejad hakkındaki yazısı!

Ahmedi Nejad garip ve aynı zamanda tanıdık bir olgudur. Onun davranışı birçoğunun gözünde, elinde silahıyla bir Besic[1] gencinin kaba ve hakaret dolu davranışını canlandırır, saygın vatandaşları öyle küçük düşürür ki artık hiçbir şeyi gözü görmez; toplumsal onurları, kültürel değerleri ve beğeni ve tutumları ayaklar altında alınır, özel yaşamlarına tecavüz edilir ve propaganda sistemi sürekli damdan duvardan herkesin şükretmesi gerektiğini çığırır; güya ülkede üçüncü bin yılın mucizesi gerçekleşmiştir! Ahmedi Nejad varoşları organize gücün merkezini güçlendirsin diye organize ediyor, yoksul halkı kendi arabasının arkasından koşturtuyor ve onlar da koşuyorlar, bir birlerini itekleyerek, birbirlerine omuz atarak, gürültü patırtı kopararak, toz toprak içinde! Ahmedi Nejad sürekli cihat içinde olan sultanlar cinsindendir. O merkezin servetini, sınırların imarı için değil, sınırları yeniden ele geçirmek için ve kulluk halkasına eklemek için boşaltır. O düzenin mühendisidir; ama İslam hükümetinin ilk başındaki mühendisler gibi değil, hani mollaların hizmetine girdiler yapıcı olsunlar ve teknoloji ile imanın birleşmesinin mucizesini gözler önüne sersinler diye mühendisler vardılar ya! Önce teknik imanın hizmetindeydi. Ahmedi Nejad konu olunca iman kendisi bir teknik konu olur. O doktor-mühendis olmuş bir remmaldır[2]! Onun kafasında cin ve atom, mucize ve santrifüj, miraç ve füze yan yana dizilmişler. Ahmedi Nejad herkese ders verir, o anasının gözüdür, mollaların meclisinde bile din dersi verir, ayı oynatanın yanında külhanbeyidir!
Read More »

bırak gideyim!

kaçıyorum senden
kaçtıkça kahretsin yaklaşıyorum
bırak öleyim.

o sokağı sen bilirsin bir de kirli sokak kedileri
bir de ben
o ki sarhoş bıraktın uzun bir hayat içinde
sokaklar dar
bir sen bilirsin ah
bu çarşıda beni de sat

sen orada öksüz ve lal
ben burada konuşkan ve yalan
bir ırmak akar
sonrası ölüm!

(düzeltmesiz bir öyle bir şey-h.h.)

seni unutmayı öğret bana!

birbirine susan yıllarca iki akkavaktık ayrıldık
bulutlar doluşmuştu saçlarına
gözlerimin yamaçlarında sis
ahu ürkmesi sesinde
ikindi vakti sahilde
bu yüzden seni unutmayı öğret bana

kimi öyküler var başlamadan biter
kimi öyküler bitince başlar
kimi geceler şarapla sabahladık
kimi sabahlar koynunda saklandım
pencereden bakarsın sokağın öte yanı matem
pencereye bakarım köz yağmuru gözlerime
işte bu yüzden seni unutmayı öğret bana

bu eski ahşap masa bulutlu bir boğaz vaktine konmuş
soluk küskün dudaklarına çalar
bir tadım peynir, bir dilim karpuz
parmaklarımızın ucuyla dokunuruz
bıraksan kayıp gidecek bir leylak kokusu
gibi çarşıda köz üstünde kahve cezvesi
demem o ki çaresiz bu bahar vakti
seni unutmayı öğret bana!
(h.h.)

Bir Yaradılışın Öyküsüdür!

Yıllar önce yazdığım bir kısa öykü! (h.h.)

 

“Sana mürtet oluyorum, sana ulaşmanın tadına yeniden varayım diye!”

Tebriz’li Şems

Seni ilk ne zaman gördüm bilmiyorum, unutmuşum, 1976 mıydı?  Hayır o ilk zamandı. Zamanın başlangıcı ve sen ilk kadındın, başlangıcın kadını. Hayat da oradan başlıyordu. Bunu sonra fark ettim. Sen: “Bu bizim Tebriz, Petersburg’un ikiz kardeşidir!” demiştin. Şehrin ortasından geçen Kuru Çay üzerindeki Taş Köprü’nün korkuluğuna dayanmıştın. Bir Mayıs gecesiydi. Yüzünde ay ışığı nereden başlıyor nerede bitiyor, kestiremiyordum. Gülmüştüm ve ilk zamanın mutlak karanlığı kalkmıştı ve yaradılışımın altı günü başlamıştı. “Ne?” diye sorunca gülmüştün. O gün Tebriz ayaklanmış, biz ölümden kaçmış, birkaç cop darbesiyle kurtulmuştuk. Bayraklarımız da yırtılmıştı. Köprübaşına ben geç kalmıştım. Sen: “Nerdeydin deli oğlan merak ettim.” demiştin ve elimden sıkıca tutmuştun. Sanki bıraksan Erk Meydanı’ndaki bütün güvercinler oradan uçuvereceklerdi.

Read More »

onun tutkusu bulaşıcı!

Bir arkadaşın blogunda seyredince buraya taşımaya karar verdim. Ahmet Uluçay’ın tutkusunun bulaşıcı olduğuna inananarak! tabii onun kadar kendisiyle ve yaşamla samimi yüzleşen sanatçılar için!

“Dostoyevski’nin yeri hep boş kalacak,” diyor Ahmet… yıllardır kendisinin de yerinin boş kaldığı gibi!

bir kez daha saygıyla anıyorum…

asla ötesine geçmeyeceğim bıraktığım ayak izlerimin!

Yirminci yüzyılın başlarında Danimarkalı araştırmacı ve antropolog Knud Johan Rasmussen (1879-1933) Kanada’nın kuzey doğu ve Greenland’ın güney batısında yaptığı bir seri yolculukla Eskimoların bütün yaşamları ile ilgili ve bu arasa öykü, masal, şiirleri ile ilgili önemli bir kaynak oluşturmuştur. Aşağıda toplanan bu şiirlerin birkaçını İngilizceden çevirerek sunuyorum. Bu şiirler bu kaynaktan alınmıştır.

1-

deniz serilmiş pırıl pırıl
sundurmamın yanı başında
uyuyamadım.

Read More »