Furuğ’un ölüm sahnesi: bir proje!

Kimi arkadaşlar Furuğ’un kaza sonrası hayatını kaybettiğini gösteren sahnenin “sahte” olduğunu söylediklerini duydum.

Bunun bir “sanatsal -fotoğrafik- reprodüksiyon” olduğunu bilen arkadaşlar bilirler ve benim de bu sayfalarda yazdığım gibi bu görüntü fotoğraf sanatçısı ve Roman Anlatısıyla Polanski‘nin Farsça çevirmeni Azade Ahlaki’nin büyük bir projesinin bir parçası olarak yaratılmıştır. Bunu ben sardunyalar.com’da  17 Görsel Rivayet -1- başlığıyla tanıtarak anlatmıştım. Bu Rivayet’in ikinci bölümünde Furuğ’la ilgili çalışmayı yayınlamıştım. Yakında diğer bölümleri de yayınlamaya çalışacağım. Bir yanlışlık olmasın diye bu notu düşmek zorunda kaldım.

Bu yazılara başlıklara tıklayarak ulaşabilirsiniz:

17 Görsel Rivayet! -1-

Bir Tanığın Rivayetiyle -2-

Furuğ: babam derdi ki…

Babam, “Kadın uzun saçlı, iri gözlü olmalı!” derdi. Ama annemin ne uzun saçları vardı ne de iri gözleri. Annem erkeğin güzel olmaması gerektiğine inanırdı. Ona göre güzellik erkeklere yakışmazmış. Erkeğin ellerinin kaba, yanaklarının ise kavruk olması gerekirmiş. Ama babam hem güzeldi hem de çekici. Ne elleri kabaydı ne de kavruk yanakları vardı. Onlar yan yana mutlu değillerdi. Zira kafalarındaki karşı cinse ait düşünceleri yaşamlarındaki karşı cinsle tam bir çelişki içindeydi. Onlar asla kadın aşık olmalı ve erkek bu aşka değer olmalı demediler… onlar aşkı -bu gereği- yaşamlarında sansür ettiler. Ve ben yıllarca hurafeler içinde savaşarak anladım ki aşksız ne uzun saçlarım güzeldir ne de iri gözlerim… ne de kaba elleri ve kavruk yanakları ile bir erkek benim mutluluğumu garanti edecek!

Furuğ Ferruhzad

‫عکسهای جدید فروغ فرخزاد‬‎ ile ilgili görsel sonucu
Foto: Pendar News’dan alınmıştır.

می شنوید صدایم را؟: Orhan Veli’den!

می شنوید صدایم را اگر گریه کنم؟
‫اورهان ولی‬‎ ile ilgili görsel sonucuبند بند شعرهایم را
می توانید لمس کنید آیا
اشکهایم را با دستهاتان؟
نمی دانستم ترانه ها اینچنین زیبا
و واژگان اینچنین نارسایند
پیش از آنکه دچار این درد شوم…
می دانم جائی ست
می توان همه چیز را به زبان آورد
بسیار نزدیک شده ام، حس می کنم
!نمی توانم بیان کنم

(ترجمه: هاشم خسروشاهی)

ağlasam sesimi duyar mısınız,
mısralarımda;
dokunabilir misiniz,
gözyaşlarıma, ellerinizle?
bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
bu derde düşmeden önce.
bir yer var, biliyorum;
her şeyi söylemek mümkün;
epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
anlatamıyorum!..

(Orhan Veli)

bu şarkıyı hep seslendir: düşün!

düşün!
düşünmesi bile zor olsa 
bir dünya düşün
tüm insanlar orada mutlular
bir dünya ki orada para, ırk, güç değersizdir
dayanışmanın yanıtı özel tim polisi değil
ne atom bombası var orada,
ne savaş uçağı ne humbara
artık orada çocuklar
bacaklarını mayın tarlasında bırakmazlar
herkes özgürdür, herkes dertsizdir
gazetelerde okumazsın
balinalar intihar etmiş bu dünyada…
 
diktatör zulmü yoktur,
ne korku ne de tabut

bir dünya düşün, gülüşlerle özgürlüklerle dolu dünya
çiçeklerle öpücüklerle dolup taşmakta,
imarın tekrarı var orda
düşün ki düşünmesi bile suçtur
ismini ağzına alırsan boğazın sürmeyle doldurulmakta
düşün bir dünya ki zindan orda söylence
bütün savaşlarda ateş kes
kimse dünyanın efendisi değil
insanlar eşittirler
her insanın payı bir buğdayın teni orda
sınırsız hatsız, vatan yani ki bu dünya
düşün… sen tabir olmuşsun bu rüyaya
(İcra: Siyaveş Gomeyşi
Farsça metinden çeviri: h.h.)

Lumak: bir Eskimo masalı

 

Kör bir oğlan çocuğu olan Lumak annesi, kız kardeşi ve Ukrik adlı köpeği ile iglu dedikleri kardan evlerinde yaşarmış. Bir gün onların iglu evlerinin penceresi önünde bir kutup ayısı belirmiş. Luamk’ın annesi çocuğun eline bir ok vermiş ve onu duvardan bir buz parasının düşmesiyle oluşan pencerenin önüne getirmiş ve ayıyı öldürmesini istemiş. Lumak oku fırlatarak ayıyı vurmuş. Ayı büyük bir homurtuyla düşüp ölmüş. Annesi Lumak’a dönerek ona demiş ki, “Sen ayıyı değil köpeği öldürdün!” Ama Lumak ayıyı öldürdüğünü bilşiyormuş, çünkü onun ölmeden önceki büyük homurtusunu duymuştu. Lumak’ın annesi ve kız kardeşi onu igluda yalnız bırakarak yeni bir iglu yapmak üzere evden çıkmışlar ve ayının öldüğü yere yakın bir yerde bir iglu yapmışlar. Annesi Lumak’ın kızkardeşi ile ona bir parça et göndermiş; ancak bunun köpeğin eti olduğunu Luamk’a söylemesini tembihlemiş. Lumak eti yemiş ve bunun ayının eti olduğunu biliyormuş, fakat bir şey söylememiş. Bir süre geçmiş ve Luamk’ın içinde aç ve yalnız yaşadığı eski iglu dökülmeye başlamış.

Bir gün bir dalgıçkuşu çıkagelmiş ve Lumak’tan onunla suya gelmesini istemiş. Suya varınca, dalgıçkuşu Lumak’a onun sırtından iyice tutunmasını, suya dalınca nefes almamasını istemiş. Öyle de yapmışlar ve Lumak çok havasız kalınca yüzeye çıkmışlar. Dalgıçkuşu yeniden suya dalmış ve daha uzun süre yüzmüş, tekrar Lumak havasız kalınca yüzeye çıkmışlar. Üçüncü kez yüzeye çıkınca Lumak’ın gözleri görmeye başlamış.

Lumak annesinin ve kız kardeşinin yaşadığı igluya gelince hala görmüyormuş gibi yapmış. Lumak annesine şayet ona yardım ederse bir balina yakalayacağını söylemiş. Annesi kabul etmiş. Su kenarına varınca zıpkınını ve urganını hazırlamış. Lumak annesine urganı kendi beline sıkıca bağlamasını söylemiş. Böylece zıpkınla balinayı vurunca annesi onu sudan çekip çıkaracakmış. Annesi Lumak’ın dediğini yapmış. Lumak’ın annesi ne zaman bir küçük balina görse Lumak’a yakalaması için bağırmış, ancak Lumak sabırla beklemiş. Sonunda kocaman bir balina yaklaşınca Lumak anında zıpkınını ona saplamış. Annesine balinayı sudan çıkarması için yardım edeceğine, geri çekilmiş ve balina kadını denize sürükleyip götürmüş. (Kugak 1983:11).

(İngilizceden çeviri: h.h.)

igloo of inuit ile ilgili görsel sonucu

Ev Karadır filminde Furuğ’un seslendirdikleri

Furuğ Ferruhzad’ın yönettiği ve yaklaşık 22 dakika süren Ev Karadır filminde, Furuğ anlatıcı olarak yazdığı metni seslendirmiştir. Bu metni veriyorum:

Bu cehennemde kimdir tanrım sana ‘Şükürler!’ diyor? Bu cehennemde kimdir?

Senin adını ey yücelerin yücesi şarkılayacağım, senin adını on telli utla çalacağım; çünkü çok tuhaf ve korkunç yapılmışım. Gizlide oluşuyorken ve biçimleniyorken kemiklerim senden saklı değildi…

Senin defterinde benim bütün organlarım yazılmıştır ve senin gözlerin benim ceninimi görmüştür ey yücelerin yücesi! Senin gözlerin benim ceninimi görmüştür!

Dedim keşke benim de güvercinler gibi kanatlarım olsaydı, uçsaydım ve bir dinginlik bulsaydım. Uzak bir yerlere gitseydim ve çölde yuva yapsaydım. Şiddetli fırtınalardan kaçsaydım sığınaklara, çünkü yeryüzünde zorluklar ve şirretler gördüm. Dünya boşunalığa gebe kalmıştır ve zulmü doğurmuştur. Senin gücünden nereye kaçarım, senin buradalığından nereye giderim? Sabah yelinin kanatlarını alsam ve denizin en ücra yerine konsam, orada bile senin ellerinin ağırlığı üzerimde olacak. Bana avarelik meyi içirmişsin. Ne de korkunçtur senin işlerin! Ne korkunçtur senin işlerin!

Kendi ruhumun acısından söz ediyorum, kendi ruhumun acısından söz ediyorum! Suskunken gün boyu süren naralarımda ruhum çürüyordu. Benim hayatımın rüzgâr olduğunu anımsa!”

 Çöllerin saka kuşu gibi, harabelerin baykuşu olmuşum! Ve bir serçe gibi çatıda oturmuşum tekil. Boca olmuş su gibiyim ve çok eskiden ölmüşler gibiyim ve kirpiklerimde ölümün gölgesi var! Kirpiklerimde ölümün gölgesi var.”

Terk et beni, beni terk et! Çünkü günlerim nefes gibidir. Terk et beni, dönüşü olmayan yere gitmeden önce, o koyu karanlık ülkesine…

Aaah Tanrım! Kendi yitirmiş canını vahşi hayvanlara bırakma…

Benim hayatımın rüzgâr olduğunu anımsa ve boşunalık zamanını benim payım kıldığını anımsa. Ve çepeçevremde şenliğin şarkıları ve değirmenlerin sesi ve ışıkların aydınlığı mahvolmuştur. Ne mutlu şu anda ektiğini biçen ekincilere; elleri başakları koparmakta olan ekincilere…

Gelin çıkışı olmayan çölde şarkı söyleyeni dinleyin, kollarını açıp, ‘Eyvahlar olsun bana! Çünkü ruhum irinlerim nedeniyle bilinçsiz kalmıştır!’ diyenin şarkısını…”

Ve sen ey kırmızıyla kuşanan ve altınlarla süslenen ve gözlerine sürme çeken gündüzlerin unutulmuşu! Kendine çıkışı olmayan çöldeki şarkıdan dolayı boşuna güzellik verdiğini anımsa! Ve seni küçük gören dostlarını…

Eyvahlar olsun bize. Zira gündüz zeval bulup sona ermekte ve akşamın gölgeleri uzamakta ve bizim varlığımız, kuşlarla dolu kafesler gibi, tutsaklığın iniltileriyle dolup taşmakta. Aramızda ne zamana kadar süreceğini bilen biri yoktur… hasat mevsimi geçti ve yaz bitti ve biz kurtulmadık. Kumrular gibi insaf için inleriz ve yoktur… aydınlığı bekleriz ve şimdi zifiri karanlıktır…”

Ve sen ey sevginin soluğu seni ileri süren taşkın nehir… bize doğru ak! Bize doğru ak!”

 (h.h.)

Furuğ’un oğlu Kami’den bir şiir

Eğitimi resim üzerine olan Kamyar Şapur’dan üç şiir kitabı yayınlanmıştır. Kendi deyişiyle “yayınlanır, raflarda kalır, bir daha yeni baskıya gidilmez!” Aşağıdaki şiir Aşk Metalden ve Hoş Kokulu Altın Işıltılardan Bir Heykeldir kitabından alınmıştır.

kamyar-2 kamyar-3
çimenlik
düşlerden yorulmuştur
yeşil bitkilerin düşlerinden

ben gözerimini uçuk renkli kalemlerle
çiziklerim
gözyaşlarım doluşur gözlerime
kalbimi eski bir bavul gibi
yeşil kadife kumaşa sararım
uykusunda…

bir zamanlar bir kız vardı
bir anı vardı
ve güneşli sokaklar
ve çimenliğin yeşil suskusu
ve uçuk mavi gökyüzünün nemi
ve cebimde siyah beyaz eski bir aile fotoğrafı

yağmur camsız kol saatime damlıyor
zaman ıslanıyor
ve bir fabrikadan paydos sireni yükseliyor

bir zamanlar bir çimenlik vardı
bir kız vardı
ve bir anı

güneşsiz sokakların sonu
elbise askılarıyla dolu
ırmak şelalelere inat ediyor

boş bir şiir nasıl söylenir
ve nasıl inanılır hiçliğe?

kız bir gün meltemle ve bavuluyla gitti
anılar ve güneşli sokaklar
kaçıverdiler cebimin deliğinden
ve uçuk renkli gözeriminin zihnine
çöktüler

ve burnu geceyle dolu olan benim
kirpiklerim gözyaşlarımda kürek çekiyordu
tan yerinin suskusunu
ve bana verdiğin o kızıl gülü
ve bütün anılarımı
bir tek otobüs biletiyle takas ettim
ve uzak bir şehre
-ki odamın köşesiydi-
buruşmuş duvarlara
lekeler kaplı tavana
duman kaplı sokaklara açılan pencerelere doğru
yola koyuldum.
(h.h.)

furug-cizim

kami-furug
Kamyar ve Furuğ
kami-perviz
Kamyar ve babası Perviz Şapur
kamyar-1
Kamyar

sokağımızın masalı!

sokağımız kayısı çiçeği koktuğunda
arıların ve sineklerin güneşte vızıltılı saatinde
bir adam yaşamı yasakladı kendinden başka
bir adam bir köpek gibi başka sokakların kemikleri ağzında
sokağımızdaki çocuklara hırladı 
Hatice ana başörtüsünü rüzgâra açtı ağlarken
İbrahim amca sokağımızın tam köşesinde çöktü duvara yaslanarak
susmayı terk etmemizi öğretti gözlerini kısıp dişlerini sıkarak
 
sokağımız badem çiçekleri açtığında
sevdalı Yakup sırtından vuruldu
elinde satırları bir sürü uğulduyordu sokağımızın kulağında
Hatice ana tek darbede düştü dilinde duaları
İbrahim amca kayboldu tespihi sokağın köşesinde
bizler işte kızlı oğlanlı bildiğiniz gibi
ölürken de gülüyorduk
hikayemiz fıkralar gibi…

neyse
itler sokağımızdan geçtiğinde
banka hesapları kaç rakamdı bilmedik
onlar paraya secde getirdiklerinde
anamın anlattığı masal geldi aklıma
Nemrud’un ölümü bir sinekle olmuştu
yüksek örülmüş taş kaleler ve saraylar içinde
gülmüştüm,
aynı ölürken güldüğüm gibi!

sokağımız nar çiçekleri açtığında
çocuklarımız kızlı oğlanlı aha şöyle yiğit mi yiğittiler
İbrahim amcanın tespihini almışlardı topraktan
Hatice ananın başörtüsünü rüzgardan
Yakup’un kana yarılan kitabını toplamışlardı dallardan
bir de bizim geniş gülüşlerimiz ağızlarında
şarkı söylüyorlardı nedense hep
bir duysanız
sanırdınız ki devrim çiçekleri açmış mahallede
neyse
demem o ki
itler sonrası günlerde
hepimiz kardeştik
sevdalı ve güleç!
şimdi anlattığım masal gibi hani!

(18/02/2017, h.h.)

dsc_0116
baharda sokağımız-foto: h.h.

ben sana ne yazabilirim!

kalbimin paslı bıçağı, ruhumun hep bahar mevsimi, gözyaşım, kahrım, yaşama küskünlüğüm, yaşama sarılmalarım, adını bilemediğim, nar gülüm, gençliğim, mezarım, yastığım, boyun şalım, kalemim, dilim, sabır taşım, duru pınarım, kasırgam, güne bakanım, gün batımım, selim, ırmağım, dağ eteklerim, gecelerim, tan atmalarım, ihanetlerim, yiten adresim, ayamın çizgileri, alın yazım, senden sonralarım, kendimden öncelerim, çocukluğum, gizlim, saklım, ayanım beyanım, ekmeğim, masalım, efsanem, şarkılarım, ejderhalarım, perilerim, şahadetim, ilk şiirim, son sözüm, hatunum, kadınım, dostum, kardeşim, sevdalım, sevdam… ben sana ne yazabilirim!

ben sana ne yazabilirim susmalarımdan başka!
böyle yazdım böyle bilinsin.
şimdi ne fark eder! şimdi ne fark eder! şimdi ne fark eder!
ayrılık; bir uçurumun iki kıyısı.
ben bir sürgün serüveniyim! sen olamadıktan sonra ben yitik bir neferim; buruşturulmuş bir kâğıt parçası, tarihi olmayan mektup! adsız tayfanın masalını sürükleyen deniz dalgalarında kaybolan şişe.
bakışlarım ayaklanmış siyah mezar taşlarına benzer!
ben buyum işte! ben buyum! ben, seninle doluyken senden uyanan bir düş, tepetaklak bir dize, bir kuyu, bir kumarbaz, hilekar, hain!
ben sana daha ne yazabilirim!

sen ki elini bir sabah vakti gözlerime sürdün ve gör dedin dünyayı yeni baştan. dilini dilime sürdün; konuş dedin!
ben ki bakardım görmezdim fakat! konuşurdum sesim yoktu. ben sana ne yazabilirim! ben sana ne yazabilirim!
yalansız bir sevgiyle sokaklardaki gezgin şarkıcılar gibiyim. ben o büyük hırsızım, o büyük günahkar… şiirlerim bir sana öykündü, bir hayata bir de mırıl mırıl bu kediye! ben o büyücüyüm! söylemiştim ya: bugün yakılmayanlar yarın taşlanacaklar! işte ben o fahişe kadınların tümübirdeniyim! onlar gibi recmedilirim! onlar ki seviştiler ve taşlanarak öldürüldüler! ben ölürken sana ne yazabilirim. sen ki her an yeni başlayan bir çocuk masalısın, sen ki bir muamma! iyisi ben susayım!

iyisi ben susayım
bir şairin nesi olabilir sana verebileceği
sen sözcükleri bağışlarken
bir şairin nesi olabilir

ne olur diyorum bir çizgi olsam kaşlarının ortasında kalsam; gece ve gündüz
sonra iki dudak olsam kalsam omuzlarında
sonra beni unutsan döşünde
sonra saçlarının arasında saklansam
çıkıversem aniden cebinden ne olur
sonra beni parmaklarının arasına alsan
yani bir silgi olsam ne olur
bir kalem olsam benimle yazsan sevdanı
bir parça kağıt mendil olsam benimle silsen gözyaşını
elinin sırtı olsam ya da
yastık olsam diyorum sana
başını koysan
bende görsen rüyalarını

öööyle geçse zaman ki sanki hiç bitmeyecek
dinlesem seni
kızarken dinlesem
gülerken dinlesem
ağlarken dinlesem
ve en çok da özlerken dinlesem seni
yani ayna olsam diyorum ne olur baksan bana
her sabah uykulu ve suskun
her gece baksan bana yatağına girmeden
ya da ezberlediğin o sözcük olsam
girsem kalbine sonra beni unutsan orada!
ya da en iyisi fanilan olsam sarılsam sana
öyle kalsam
öyle kalsam
öyle kalsam
ha?

(dil açmalarım, h.h.)

dsc_0134
gelincikler-h.h.

Yazdıklarımın/Çevirdiklerimin bir bölümü

Bu kitapların bir kısmı tükenmiş ve yeni baskıları için çalışmalarımı sürdürüyorum. Bazılarının son baskılarına ait görselleri olmadığı için koyamadım…
Özellikle İran Öykü Antolojisi‘ni eklediğim yeni çeviri öykülerle daha kapsamlı bir kitap haline getirdim. Sadık Çubek’in Sabır Taşı romanını da yeni baskıya hazırladım… sırayla ve yayın evlerinin kararlarına bağlı olarak umarım yakında raflarda yerlerini alırlar!
Aşağıda görsellerini verdiğim kitapların dışında onlarca dağınık çeviri ve yazım dergilerde yayınlanmıştır. O yazıları da kitap haline getirmeye çalışıyorum. Tüm bunlar yaklaşık 30 sene emeğin üründür… sevgiler (h.h.)
dil-tutulmalarim
dil tutulmalarım-şiir
dil-acmalarim
dil açmalarım-şiir
seni-unutmayi-ogret-bana
seni unutmayı öğret bana- şiir
olumu-gozleirnden-gordum
Ölümü Gözlerinden gördüm-roman
Azalya
Azalya-roman

yalinizligimin-cinisi

Read More »

kaybedilen bebeğin şiiri

Lucille Clifton ile ilgili görsel sonucu
Lucille Clifton. 27 haziran, 1936 –  13 şubat, 2010 / Baltimore, Maryland

 

senin hemen hemen oluşmuş vücudunu yere düşürdüğümde
yere, şehrin altında akan sulara karışman için
atık sularla denize ulaşman için
ne bilirdim ben geri akan sular hakkında
ne bilirdim boğulmak hakkında
ya da boğulmuş olmak?

bir kış vakti doğmuş olmalıydın
havagazının kesildiği yıl
ve arabanın olmadığı
biz yürümek zorunda kaldığımız

genesee tepeleri’nden kanada rüzgarlarına
yabancı ellere kayıp gitmen için
burada olsaydın söylerdim sana
bütün bunları ve başka şeyleri

ve şayet ben bir dağdan eksiksem hep
senin kardeşlerin ve bacıların için
bırak ırmak benim başımdan akıp gitsin
bırak deniz beni götürsün denizleri serpip saçana
bırak kara derili adamlar beni hep yabancı diye çağırsınlar
senin asla adlandırılmayan hatırın için…
(1972)
(Ç: h.h.)

Furuğ ve Cihan’ın anısına!

13 Şubat 1967 tarihinde hayata gözlerini yuman Furuğ Ferruhzad’ın sevgili anısına, 10 Nisan 2010’da kaybettiğimiz, dostum sanatçı Cihan’ın (Jahan) güzel icrasıyla Furuğ’un “Güneş oluyor” şiirini sunuyorum… Işıkları bol olsun!

bak gözlerimdeki hüzün
nasıl da damla damla erimede
baş kaldıran kara gölgem benim nasıl
güneşin ellerine tutsak düşmede
bak
tüm varlığım yıkılmada
bir kıvılcım beni yutmada
götürmede beni doruklara
beni pusuya sürüklemede

Read More »

Put nedir ve nasıl oluşur?

kabedeki putlar ile ilgili görsel sonucu

Put tapılan bir nesnedir. Put tapılan bir nesneye atfedilmiş olan putu yapan bireyin değerlerinin tümübirdenidir. Put tapılmayı süreğen kılan tapan tarafından içeriğine göre değersiz nesneden yapılmış hükümranlık-kölelik ilişkisinin sürdüğü yaratılmış zihinsel bir alandır. Put boyun eğmeye gönüllü olan tarafından yaratılan boyun eğmenin simgesidir. Put, kendisine yaratan tarafından atfedilen ve kökleri yapanın korkularından su içen dokunulmazlıkların bütünsel somutlaşması ve bunun devamlılığını sağlama aracıdır.

Putu tanımlamaya devam edebiliriz, ancak putun ne olduğundan daha önemlisi onun ortaya çıkışının sürecini tanımlamaktır. Birey (ve de aynı zihinsel değerler ve inanış paylaşımı olan bireylerden oluşan toplum) bir çamurdan, tahta parçasından, taştan veya başka bir maddeden bir şekil, bir heykel, bir simge oluşturur. Bunu oluştururken zamanını harcar, emeğini harcar, ruhsal ve zihinsel enerjisini harcar ve bunu gönüllü olarak yapar. O taş parçası, bir taş parçası olmaya devam eder ta ki onu yontan, biçimlendiren ve oluşmasına emek harcayan tarafından görünmez bir değer aktarımıyla ona bir erk kazandırılıncaya kadar.

Read More »

“Furuğ’un özel hayatını rahat bırakın!”

Kısa süre önce kaybettiğimiz, Furuğ Ferruhzad’ın kız kardeşi Puran Ferruhzad, Furuğ’un özel yaşamıyla ilgili çok özel mektupların yayınlanmasının ticari kaygılar taşıdığını belirtmiştir. Ben burada konuyla ilgili bilgi aktardıktan sonra, Puran ve Furuğ’a saygımın bir işareti olarak birkaç gün önce bu sitede yansıttığım Furuğ’un yayınlanan bir mektubunun çevirisini siteden kaldırmaya karar verdim. Umarım sizlerle aynı düşünceyi paylaşmaktayım… (h.h.)

7 Ekim 2016 tarihinde BBC Farsça’nın sayfasında bir radyo programının metni yayınlandı. Orada şöyle denmekte: “… ‘Şahicim, bana dua etmelisin. Senin sevgili dudaklarına kurban olurum. Sevgili gözlerine kurban olurum. …  …. Ne kadar seviyorum seni, ne kadar seviyorum seni, ne kadar seviyorum seni.’ Bunlar, Furuğ Ferruhzad’ın yazdığı söylenen mektupların birinden bir bölüm olup geçenlerde çıkan bir kitapta yayınlanmıştır. Kitabın yazarı Virginia Üniversitesi Farsça Edebiyat ve Kadın Araştırmaları bölümü hocalarından Ferzane Milani’dir. Bu kitap aslında Furuğ Ferruhzad’ın yaşamıyla ilgili yapılmış olan çok kapsamlı bir çalışmadır. Bu kitapta İbrahim Golestan’a yazılan 15, babasına yazılan 9 ve 6 başka mektup ve birkaç tane de kart postal yer almakta. Mektupları kitapta Furuğ’un el yazısı ile görmekteyiz. Bu mektupların yayınlanması değişik tepkilere yol açmıştır. Bu mektuplar kimileri tarafından yeniden yayınlanırken, birçok kimsenin ise tepkisine yol açmış ve özel hayatın mahremiyeti öne sürülerek, Furuğ’un aşkına hitaben kaleme aldığı mektupların yayınlanmasını ahlak dışı olarak nitelendirilmiş ve Furuğ’u tanımaya yardım etmediği öne sürülmüştür. Onlara göre, Furuğ bunca yıl sonra çok özel olarak kaleme aldıklarının herkesin okuyabileceği şekilde yayınlanacağını bilemezdi.”

Read More »

kadife bir çift kılıç

fine art of lips ile ilgili görsel sonucu
credit goes to Christo Dagorov http://www.christodagorov.com/index.php

 

kadife bir çift kılıç kayar
kadife bir çift kılıç dudaklarımda ölmeyi unut
kadife bir çift kılıç kelebeklerim tutuşur

ben bu sokaktan geçmeyeli kırk yıl olmuş
çağırma beni
dağıtma zihnimi örten karın uykusunu
bu ağaçlarda serçeler susalı kırk yıl olmuş
içimin cemresi düşmez
çağırma beni
ben bu sokaktan geçmeyeli kadife bir çift kılıç

gece hep bindallı bir öpücükle uyanırmış hünnap
beyhudeymiş gözümün kararması bir çift kılıç

öyleyse söyle bana
kim terk edilmemiş yazgısında
kim sevdayı siper etmemiş ölüme
kim diliyle işaretlemiş de ağzı şarap tatmamış kılıç

kadife bir çift kılıç kayar boynumdan
kadife bir çift kılıç sütsüz yeşil
kadife bir çift kılıç kılıç sabahlayalım!
(dil açmalarım, h.h.)

ben sana ihanet eden son Yahuda!

2013-01-23-16-41-24
Boğaz’dan geçiş-1, h.h.

Sanki hep aksak bulutlar vardı. Hep eksik yağmurlarda sevindik. O kalaycı çingene demişti: “senin hikayen başlamadan bitecek!”

Sen de bana yalanı öğrettin. Korkularını kapının öte yanına kovduğunu düşündüğün yalanlar. Ama her yalanla alevlerini yitirmeye yüz tutmuş tapınak mumları gibi biraz daha eksiliyordun ve ben alev püsküren ejderha ağzımla geliyordum. Sen de yok olmak için geldiğinde, püskürttüğüm ateşle önce seni küle çeviriyordum ve sonra küllerimizde uzanıp gözlerimizi kapatıyorduk. Gözyaşlarımız gözlerimizin derinlerine geri akıyordu. Güneş doğduğunda senin küllerinin sunağında kurban gidiyordum.

Biz tekrarlanan söylenceydik; izini kendi içlerindeki sarsıntılarda yitirmiş kavimlerin söylencesi. Öyle sokuluyordum ki memelerinin acısına; yangın yemiş anızlar arasında kıvranıp süzülen öksüz bir yılan gibi… Sokacak kimseyi bulamazken gözyaşlarımız birbirine karışırdı. Biz zehir akıtan dişlerimizi kendi etimize geçiren yalnız yılanlardık. Ateş çemberiyle kuşatılmış öfkesinde suskun akrepler!

Sen bende bir cinayet işledin. Bunu şişedeki son şarabı kadehe doldururken biliyordun. Benim denizlerimde günbatımını beklerdin. Sahilimde durup izledin. Ölü balıkların dansı olmaz. Bunu biliyordun. Attığın çığlıkların durdu duracaktı. Dudaklarımdan öptün. Gülümsedin. Bir katil kurbanını nereye kadar izleyebilir? Nereye kadar öper onu? İpuçlarını teker teker yaktın. Tanıklarının ayaklarına kayalar bağlayıp denizlerime attın. Ben senin cesedin, senin suç ortağın, senin cinnetinin alevli dansı, senin rüya gören sol gözün ve ağlayan sağ gözündüm. Ben sana ihanet eden son Yahuda!

(h.h.)

2013-01-23-16-50-50
Boğaz’dan geçiş-2, h.h.

Suyun ayak sesi

Sohrab Sepehri’nin en uzun şiiri:
(Sohrab çevirim baskıya girdi…: yalnızlığımın çinisi)

‫نقاش های سهراب سپهری‬‎ ile ilgili görsel sonucu
Sohrab Sepehri’nin tablolarından.

Kaşanlıyım
fena sayılmaz yaşamım…
bir parça ekmeğim, bir parça zeka, iğne ucu zevkim var
bir anam var yapraktan daha iyi
dostlarım var akan sulardan daha hoş
ve bir tanrım var buralarda bir yerde
bu şebboyların arasında, bu uzun çamın altında
suyun bilinci üzerinde, yasasında bitkilerin.

ben Müslümanım
kıblem bir kızıl gül
namaz yerim pınardır, alın koyduğum yerse ışık.
ovalardır seccadem.
ben pencerelerin kalp atışıyla alırım abdesti
namazımda ay akar
onda ışık tayfı akar
namazımın arkasında taş görünür
namazımın tüm zerreleri billurdan
ne zaman ki rüzgar servilerde ezan okur
kılarım ben namazı
ben namazı otların tekbirinden sonra
dalgaların kad-kametinden sonra kılarım
Kabe’m su kenarındadır
Kabe’m akasyaların altında
Kabe’m benim bir meltem gibidir
bahçeden bahçeye, şehirden şehre gider
benim Hacerül Asved’im bahçenin aydınlığıdır.

Read More »

sitemizin ziyaretçi durumu!

Sitemizin istatistik durumu hakkında kısa bilgi vermek istiyorum.

Geçen sene sitemiz 5 yılını doldurdu. Bu süre içinde toplam 111,832 kez başvurulmuştur. Şu anda sardunyalar.com‘u 1201 kişi doğrudan takip etmekte. Takip eden ve tıklama sayıları yıllara göre aşağıdaki grafikte gösterilmiştir.

sardunyalar-1

 

Ülke (ilk 10) Tıklama Sayısı
Türkiye 36852
Almanya 955
Amerika 875
Rusya 607
Azerbaycan 540
İngiltere 218
Hollanda 187
Fransa 183
İsviçre 140
Avrupa Birliği 125

Nice paylaşımlarda buluşmak üzere!

h.h.

 

sor bana!

sen!
şimdi ayağa kalk
kalk ve sor bana!
neden ölüler gibi suskundum?
şehir yanarken,
ev yanarken,
kardeş yanarken,
havuzdaki balıklar yanarken ve denizdekiler
ormanlar yanarken ve ırmak kıyısındaki yosunlar?
 
kalk ve sor bana!
ben ki seninle aynı döl yatağını aynı anda paylaşanım
ben ki senin ciğerlerinle soludum
başımı senin koyduğun yastığa koydum
senin sevdiğin kızı sevdim
ve senin sevdiğin toprağı
ve seninle aynı şarkıyı söyledik sokaklarda
ve aynı dağın zirvesinde şafağa şiir yazdık
 
kalk şimdi sor bana!
neden
neden ölüler gibi suskundum?
ben ki senin aynanım
elbet yanıtını bulacaksın…
ve unutma
sıktığın yumruğun avucunu kanattığında benim canım yanacak…
 
şimdi kalk
ve pencereyi aç ve bak!
kar yağıyor
dinle suskuyu
her suskunun altında yeşerecek taneler var
o patlayan volkan da suskundu bir gün!

h.h.
08/01/2017

geçiş

Birkaç günden beri kimi arkadaşların şiir üzerine görüşlerini okuyorum. Bunun üzerine dil açmalarım adlı şiir kitabımda yer alan eski bir şiirimi -uzun olmasına rağmen olduğu gibi- yayınlıyorum.
Tabi ki tartışılsın!
 (Dizelerin formatı bozulduğundan Pdf formunda burada okuyabilirsiniz gecis)

geçtim beklemekten       uzun hikayedir
gece bana gündüzleri uğramaz

gece    uykudayken     gelir         şşşşşşt deyince ağzı şarap tadındadır       hatıralarım karışır

o hep kızar    söylenir öper koklar ve hep kızar
çağırır beni       kollarının beşiğine yatırır
sallar bebek gibi         dudaklarının dualarını üfler yüzüme       ve hep kızar
dudakları ipek çiçeği cinsindendir      hünnap kasidesi      okur     ben anlamam
ben anlamamı yitirmişim

Read More »

Sedna söylencesi

Igloolik kayak ile ilgili görsel sonucu

Kanada’nın Igloolik bölgesi yerlilerine ait Sedna söylencesi!

Bir kız varmış, kocaya gitmek istemiyormuş. Sonunda babası ona çok kızmış ve bir köpekle evlenmesi gerektiğini söylemiş. Bir gece bir köpek gelmiş ve kızı kendine eş olarak alıp götürmüş.

Kız, hamile kalınca babası onu alıp küçük bir adaya bırakmış. Ancak köpek, kızı görmek ve kızın babasından aldığı ve hurca doldurduğu etleri ona götürmek için yüzmek zorundaymış. Kızın birkaç insan şeklinde, birkaç da köpek şeklinde çocukları olmuş. Bir gün kızına çok üzülen baba, hurcu taşla doldurup üzerine de etler yerleştirmiş. Köpek yüzüp adaya gitmek için suya atlayınca batmış ve boğulmuş. Bunun üzerine baba, eti alıp adaya götürmüş.
Read More »

ben atlardan indria’nın atıyım!

Sen ve ben doğmamışız daha! Ben, adı bile senin gözlerini ışıl ışıl ağlatan o nehirim. Senin gözyaşlarından oluşan nehir.

Eteklerini avuçla. Beyaz çıplak ayaklarınla gir bana. Dilim senin parmaklarını tanır, ayaklarını bilir. Topukların dilimin aşinasıdır. Serin sözcüklerim diz kapaklarına kadar yükselince eğil bana! Eğil. Siyah ve deli. Eğil ve beni geceden ödünç aldığı karasında gizle saçlarının. Beni kendi karanlığına götür. Mutlak krallığına. Ben senin saçlarında akacağım. Sen kendi acını kendi saçlarında akıtacaksın.

Eğil! Gözlerinin dehşeti gördüğü anki güzelliğiyle eğil bana! Şimdi gördüklerini asla anlatma! Dilin dilimde huzur bulunca sus! Bizim doğmamış olmamızın sırrını açık etme!
Eğil! Sözcüklerimi dişlerinin arasına al. Benim senin kasıklarını ısırdığım gibi ısır sözcüklerimi. Ben ölmeyeceğim. Sen de ölmeyeceksin. Doğmamış olan gerçekler ölümsüz gerçeklerdir.
Eğil! Gözlerini gözlerime göm! Gözlerimdeki dağları görüyor musun? O dağın yeşil eteğindeki ahşap evi görüyor musun? O evin tek odasındaki yatakta o kitabı görüyor musun? O kitabı gözlerimizin rahlesinde aç ve oku! Eskil sedir ağacının teninden akan kanın duasını okur gibi oku! Sadece ikimizin kulaklarına fısılda! Senin fısıltın sisli dağlardaki koşan rüzgarlara uğultuyu öğretecek.

Beni ram ettiğin günü anımsa kadınım! Dört nala toynak vurdurduğun kayalıklarda asi ve perişan saatlerimizi anımsa. “Ben atlardan İndria’nn atıyım, insanlardan kralım,” demiştim. Ve sen son rüzgârı saçlarına alarak gecenin içinden götürmüştün bizi. O yeşil dağların sonunda uçuruma geldiğimizde, dehlemiştin beni, uç demiştin. Ve şimdi asırlardır o dipsiz uçurumda sen ve ben asılı, sen ve ben uçan iki bilinmeyen, anlamını yitirmiş iki sözcük!

Eğil bana! Ben sana yalanı öğreteceğim! Sana yalanların tatlı rehavetini de sunacağım. Bu yatakta yat diyeceğim. Kızıl kadifesinde unutmanın. Öyle derin bir uykuya dalacaksın ki uyanmak acı gelecek. Masallarımı da alıp götüreceksin. Çünkü sen bana yeniden doğmayı öğrettin. Sana eğildiğimde beni döl yatağına götürdün. Üç kez. Öp memelerimi dedin. Üç kez. Ve ben seni parmaklarından başlayarak gezindim.

Bunların hepsini anımsa şimdi. Zira anımsayarak canın acıyacak, yaşadığını düşüneceksin ve tekrar seni ezberleyen gözlerimin içine bakmaya kalkacaksın…

(h.h.)

black and white horses ile ilgili görsel sonucu

Agni’ye son mersiye!

Beni kayınların arasına göm, senin kanatlarının gölgesine Agni! Karalar bağlama sakın, saçlarının kokusunu unutmak zor gelir. Gelirken ateşi parmaklarının ucunda getir. Suyu ağzında. Rüzgar bizi sarınca beni derinlerine göm. Gözlerindeki küsküyü orada bırak tam gözlerimin yanına. Soluklarını tut. Ateş püsküren soluklarını… Ay kayınların üzerinden akacak Agni. Sen şarkı söyleyeceksin ve benim kemiklerim uluyacak. Dişlerini etime geçir o zaman öyle git. Ya da gitme Agni son şiirlerini oku bana.

Anımsarsın ne zaman bardaklarımızı rakıyla doldursak şarkı söyle bana derdim, sen gülerdin… şiir söyle bana derdim Agni, sen susardın ben dinlerdim seni. Sonra elini kanatlarının altından çıkarır ateş yakardın yuvamızın ortasında. Aç bana derdin ağzını. Açardım. Akreplerimi alır ateşin ortasına atardın. Aç ağzını derdin açardım. Ağzımdan yenilmiş yıldızları toplardın, masanın üzerine, mumun yanına dizerdin. Ben ağladığımda kulaklarına mavi hindiba çiçekleri takardın. . Sabah ezanı okunduğunda sarı andızlar açardı avuçlarında. Sen ağladığında Agni, yalazlar bir yanaklarında oynardı bir memelerinde. Ben susardım.

Öyleyse Agni bana son şiirlerini oku. Son şarkılarını. Sen şarkı söylerken ben dolunaya ağacağım. Derisi çürümüş dolunayı seyreden penceredeki o fahişe kız ayağa kalkacak. Aynaya bakacak. Yüzünün çürümüşlüğünü unutacak. Yüreğinin çürümüşlüğünü unutacak Agni. O fahişe kız bize gerçek hikâyeyi anlatacak. Bize kandan arınmış pınarın suyunu içirecek. Eteğini rüzgârda savurduğunda on iki mevsimin on iki krallığının on iki yıldızı eriyecek. Saçlarını tarayacak ve eriyen yıldızlar akacak saçlarına.

Şarkılarını söyle bana Agni. Şimdi suyun büyüsü sarmış beni, kayınlara doğru gidiyorum. Toprağımdan ateş böcekleri uçuşuyor Agni. Elini kanatlarının altına sok ve alnıma sür! Aaaah benim kırk kanatlı, çift başlı ruhum, aaah benim dişi Agnim! Aaah ateş çiçeklerinin tapındığı kutsal fahişem! Bu benim sana söyleyeceğim son mersiyedir! 

(h.h.)

Göğün kutsal fahişesine selam deriz!

Ben ne bir edebiyatçı, ne de bir oyun yazarıyım. Amacım bu yolda çalışanlara, binlerce yıl önceye götürecek bir kapıyı açmak. Başarabilirsem ne mutlu bana!”

Muazzez İlmiye Çığ
8 Eylül 1995

Sümerde Kutsal Evlenme

Aşk Tanrıçası İnanna ile Çoban Tanrısı Dumuzi’nin Evlilik Öyküsü

(3 Perdelik Opera)

Yazan: Muazzez İlmiye Çığ

Birinci Perde’den kısa bir bölüm:

Bir Sümer tapınağının içi. İki tarafta renkli mozaiklerle süslenmiş yuvarlak sütunlar, ikisinin arasında, biraz arkada bir niş içinde Tanrıça İnanna’nın heykeli. Önünde bir sunak bulunuyor. Sütunların ön kısmında, bir tarafta Sümerli kıyafetleri giymiş kadın ve erkeklerden oluşan koro, diğer tarafta arp, lir, flüt ve def çalan çalgıcılar var. Ayrıca birkaç çeşit davul ve davulcu.

Read More »

ben ırmağım akıp giderim…

ben ırmağım akıp giderim
gölgeni saklarım salkımsöğüt
sesimi bırakırım sana …
 
ben ırmağım akıp giderim
kanat çal benimle gel mavi kuş
salkımsöğüt bizi izler bu şarkıda
 
ben ırmağım akıp giderim
yıldızlı karanlık inince
öykümü anlatırım salkımsöğütle mavi kuşa
 
ben ırmağım akıp giderim
denizlere bırakırım koynumdaki balıkları
sesim kalır arkamda bir de salkımsöğütle mavi kuş…

(h.h., 10-11/10/2016)

fotography Salix babylonica ile ilgili görsel sonucu
Credit goes to mirkwood.wordpress.com

 

Yakup’a anlatalım!

Yakup’a gittim yeniden
aç gözlerini ihtiyar dedim
bu kuyu Yusuf’un için değil
seni bitimsiz kör etmek içindir
dedim ve yıldızlar yanıtladı
bu aydır ve bu güneş
yani bildiğin rüya Yakup!

Yakup’un kaşları senin kaşlarındı
sözleri senin sarhoşluğunun öyküsü
üçüncü katın penceresinden dalıp giden
bakışına benziyordu bakışı
Yakup’un gözleri senin gözlerinin içinde
tabutunda salınan unutulmuş bir ölü

Read More »

Gece İşi

Yazan:  Joanita Male*

( It’s a Night Job)

İngilizceden çeviri: Haşim Hüsrevşahi

 

Anlamalısınız, bu hayatı ben seçmedim, o beni seçti. Bu işi bir bakıma çocukluğum bana hazırladı, tabi bir iş olarak sayarsanız. Annem, onun annesi… aynı işi yaparlardı. Sanırım ondan kaçamadım.

Soğuk bir akşamüstüdür, saat 7 civarında. Eminim bugün yağmur yağmayacak. Yağmur yağınca iş hemen hemen sıfıra iniyor. Bilirsiniz, sağanak sırasında kaldırımlar durulacak yer değil. Serpilmiş birkaç yıldızla gökyüzü koyu maviye bürününce anlarım yağmur yağmayacak. Derler ki yıldızların görünmesi gökyüzünün yağmaması için kendini tutacağına en güvenilir işarettir. Şükürler olsun.

Read More »

aydın sanatçı olmak ya da olmamak, soru budur!

Tarık Akan
13 Ekim 1949 İstanbul – 16 Eylül 2016, İstanbul

Soytarılar en çok da kralları güldürmüştür tarih boyunca! Kralların önünde hoplayıp zıplamakla, eğilip, bükülüp, sürünmekle, maskaralıklar sergilemekle servete kavuşulabilir, şan, şöhret, mevki elde edilebilir ancak sanatçı olunamaz! Soytarılar oyunbaz olabilirler ancak sanatçı olmaları hele hele halkın sanatçısı olmaları öyle soytarılıklarla mümkün olmaz!

Read More »

Faşizm hep iğrenç olmuştur!

victora jara ile ilgili görsel sonucu

Eylül 1975’ti. İngiltere’nin Bradford kentinde, üniversitenin büyük konferans salonunda yüzlerce gençle birlikteydim. Şilili dostlarımızla İranlı öğrenci hareketi olarak birlikte bir anma töreni düzenlemiştik. Amerika’nın “bizim çocuklar” cinsinden Pinoşe adlı faşist bir generalin marifetleri konuşuluyordu. Allende anıldı, Neruda okundu… ve katledilen binlerce vatanseverin yanı sıra şarkılarıyla faşistlerin kalbini korkudan titreten bir adam: Victor Jara (Viktor Hara) anıldı ve yayımlanan yüzlerce insanın eşlik ettiği şarkıları salonu inletti. Hani gitarı kafasında kırılan, ibreti alem olsun diye bilekleri baltayla kesilip Stadyum’un kapısına asılan, sonra da 16 Eylül’de öfke, kin ve nefret kusan faşistlerin makinelileriyle gövdesi delik deşik edilen o esmer gülüşlü adamı andık!

Read More »

bir kere Aristo’nun hocası olmuştum!

Nedense İhsan Yüce’nin bu şiirini bu güzel yazıda okuduktan sonra buraya aktarmak istedim… güzel insanları unutmamak güzeldir!

İhsan Yüce, Sinema ve tiyatro oyuncusu, senarist, yönetmen ve şair (23 Ocak 1929, Elazığ — Ölüm: 15 Mayıs 1991, İstanbul)

 

Ekmek şarap sen ve ben
bir de sabahın dördü
dışarda kar
odamız ılık
gözlerin ılık ılık damlarken boş kadehe
anlattın bana ağzı sarımsak kokan bir oğlanla yattığını
aşkı tattığını, karım dediğini ve aldattığını

Read More »

acıların şarkısı!

Gana’dan bir şair ve yazardı Prof. Kofi Awoonor. 21 Eylül 2013 yılında Kenya’nın Nayrobi kentindeki bir alışveriş merkezinde teröristlerin saldırısında katledilen 39 insandan biriydi 78 yaşındaki Kofi. O şiirlerinde içinden çıktığı Ewe halkının şiir geleneği ile modern ve dini sembolizmi birleştirmiştir. George Awoonor Williams adıyla yazmaya başlamıştır. O bir yandan Gana Üniversitesi’nde edebiyat derslerine girerken bir yandan da Gana Film Şirketi’ni yönetiyordu. Gana’nın tiyatro evini kuran Kofi, Okyeame edebiyat dergisinin editörüydü. Şiir kitaplarından birkaçı: Kanımın Gecesi, Sür Beni, Anı, Denizden Ev, Latin Amerika ve Karayiplerin Not defteri. Toplu şiirleri Sonraki Güne Kadar adı altında yayımlandı. Amerika’da kaldığı sürede Yeryüzü, Kardeşim, Kanım adlı oyunları kaleme almıştır.

İngilizceden çevirdiğim bir şiirini veriyorum:

Dzogbese Lisa öyle davrandı ki bana…
bana ormanın iğneleri arasında yol gösterdi
geri dönüşü mümkün değil
ilerlemek çok zor
bu dünyanın işleri bukalemun dışkısına benzer
içine bastığım
temizlediğimde silinmeyen

Read More »

my terra incognita!

Türkçe yazılmış aynı adlı şiirimin çevirisidir

(the original version of this poem has been written in Turkish lnaguage):

Terra incognita, by SHA-1. http://sha-1.deviantart.com/art/Terra-incognita-171199149

I came to you with my greetings            with my tears
with love verses by my heart              with my ayaths
with my most impassionate kisses          with my moaning
 
I came to you with myths I’ve stolen from flames           with my prays
to you with broken autumn eves            I came with my lilac-scented streets

Read More »

bu destan unutulmamalı!

Nazım Hikmet Ran:

Şeyh Bedreddin Destanı

 

1

Sedirde al yeşil, dal dal bursa ipeklisi,
duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,
gümüş ibriklerde şarap,
bakır leğenlerde kızarmış kuzular nar idi.
Öz kardeşi Musa’yı ok kirişiyle boğup
yani bir altın leğende kardeş kanıyla abdest alarak
Çelebi Sultan Mehmet tahta çıkmış hünkar idi.
Çelebi hünkar idi amma
Al Osman ülkesinde esen
bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgar idi.
Köylünün göz nuru zeamet
alın teri timar idi.
Kırık testiler susuz
su başlarında bıyık buran sipahiler var idi.
Yolcu yollarda topraksız insanın
ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
Ve yolların sonu kale kapısında kılıç şakırdar
köpüklü atlar kişner iken
çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi
tarümar idi
Velhasıl hünkar idi, timar idi, rüzgar idi
ahüzar idi.

Read More »