O ağlamalarım!

Karşılaştığım kimi nedenlerden dolayı bu eski yazımı yeniden yayınlıyorum. İranTürkçesinde daha önce burada yayınlamıştım.

Haşim Hüsrevşahi

Çünkü sen biliyorsun “başkalarının” özgürlüğü için ayaklanmayanlar her daim tutsak kalacaklar…

Zerrin!

ben senin dilinin yılanını özledim
zehirlerini akıt masalımıza
gülen dişlerinin ortasından
otur da yaz sonra unutma
dolunaysız penceremiz var
aynayı al da gel!

tek başına bir akıncı ordususun
meydanlarımda çift başlı ejderha agni
atlıların naralarla çarpar göğsümde
gece ve gündüz

İngilizce şiirime yapılan bu besteyi beğendim!

there are verses of whispering nights read in the morning
your eyelashes evoke of rain with no umbrella
dark clouds under your gaze
while sheltering under your earlobes.

or let’s say it in this way
sidle to my rocky harbours
let’s move our tavern to your southern beach
your northern lips had always bloody words
set sail on the open seas unfurl

it’s hard to differ the shining sun from generous cursing out at that very moment
as if plucking an apple from its branch
come on now,
almost a bitter jouissance the wind!

sensiz geçen yıl olmaz olsun!

Gül ki güller açsın al yanağında
Yanım sola dönük, yar yatam sağında (Arzumanım kaldı kız gözünün ağında)
Firdevs’i âlâ’da, İrem bağında
Sana benzemiyen gül olmaz olsun

Yılda iki bayram gözüme görün (Senede bir bayram gözüme görün)
Hasretine dayanamam ölürüm
Bedir saçı belik belik örgülüm
Varsın sensiz geçen yıl olmaz olsun

Dağladın sinemi göz göre göre
Bir günün içinde yar öldüm bin kere
Çunacağım yoktu çundurdun ele
Elde senin gibi de yar olmaz olsun

Ettin Kul Duran’ı derde müptelâ
Açtın şu sinemde sağılmaz yara
Yetmiye muradın göğsünde kala
Her dem iki yakan bir olmaz olsun

kabus dolu bir gölet

Yazan: Bijen Necdi

Farsçadan Ç: Haşim Hüsrevşahi

Yirmi yıl sonra, Mürteza doğduğu şehre ilk adımını attığında bir kuğuyu öldürme suçundan (onu görmüşlerdi, bir kuğuyu bacaklarından tutmuştu, kuğunun uzun boynu sarkıyordu, kuğunun gagası karın beyazlığı üzerine çizik atıyordu) tutuklandı.

Karakola kadar donan yol boyunca (bazen de buz kırılıyor ve polislerin botları suyla doluyordu) polislerin hiçbiri (topu topu iki kişiydiler) Mürteza’ya kelepçe takmadılar.

Karakolun avlusu hapishane kokmadığı halde hapishane avlularını anımsatıyordu. Kırmızı diş etleri ve dişsiz ağzıyla yaşlı bir kadın bağırıyordu: “Neredesin? Meş İsmal?”

Mürteza doyuncaya kadar yaşlı kadını izlemek için durdu. Polislerden biri: “Yürü! O delidir!” dedi.

Diğer polis, “Senin Meş İsmal yaşıyor mu?” dedi.

Yaşlı kadın: “Meş İsmal yaşıyor olsaydı! Eğer Meş İsmal…” dedi.

Bir resim ve Üç fidan!

Türk ulusunun Egemenlik Bayramı olan 23 Nisan’ın ertesi günü 24 Nisan 1972 tarihli TBMM oturumunda tarihi bir karar oylamaya sunuldu. O dönemde, 12 Mart 1971 muhtırası verilmiş, askeri cunta devletin başında ve hükümet sözde “partiler üstü” kurulan teknokratlar hükümeti işbaşındaydı! Başbakanlığını Nihat Erim’in yaptığı, AP, CHP, MHP ve CHP’den ayrılan Turan Feyizoğlu’nun başında bulunduğu Cumhuriyetçi Güven Partisi’nden (CGP) teknokratların yer aldığı I. ve II. Nihat Erim Hükümetleri (33. ve 34. Hükümet) işbaşındaydı.

hayat ki bir oyundur oyunlardan!

Hayat ki bir oyundur oyunlardan, ya biter ya da biter!

Satranç geldi çıktı İran mülküne! Sunuldu padişaha. “Ne ola bu?” diye sordu padişah. Anlatıldı: “Buna satranç denir. Akıl ve sabır işidir. Hayattır ve mücadele. Görürünürde 64 hane var! Yarısı siyah, yarısı beyaz. Tümü paylaşılmış siyah ve beyaz ordular arasında. 16 ülkede siyah ordular, 16 ülkede beyaz ordular hâkim. 32 hane boş. Kim ki tüm bu 64 haneden karşı orduyu silerse kazanır. Evren onun olur!”

shelter

Credit goes to Angela Brittain; “A word in your ear.”

Sığınak!

Eski bir şiirime yeni düzen:

Credit goes to Art Gallery of Art Majeur

Savaş atım / My war horse!

Ben gidiyorum savaş atım

bu meydanda çocuklar oynamalıydı

oysa cesetler çürümeye bırakılmış

arsız akbabaları görmekten yoruldu gözlerim

*

ben gidiyorum… sen de gel benimle savaş atım

bak benim dilimde konuşuyorum seninle

bilmiyorum nerede hangi şarkıyı söyler sevgilim

bu dağın ötesi yeşil bir vadi

emin değilim sonrasından

*

Gözlerin de güzeldir savaş atım

bakışlarındaki hüzün afyonlu

sözlerin akar bana o camdan

yağmur dinmiyor bir türlü

*

Aynayı yandan tutuyorum yüzüne

rüzgar yelende kararsız

başımı boynuna yaslıyorum

senin dilinle konuşuyorum suskun

birisi buna aptalca diyor hayvanca!

ah benim dilsiz “le cheval de guerre[1]

silahsızdım oysa sürüklendiğim bu savaş meydanında


[1] Claire Parnet’in Gilles Deleuze ile yaptığı söyleşiye (1996) gönderi. Fransızca “savaş atı” demek.

I’m leaving, my war horse

children should be playing in this field

instead, corpses are left to rot

my eyes are tired of seeing vultures

*

I’m leaving… come with me, my war horse

look, I’m speaking to you in my language

I don’t know where or which song my sweetheart sings

beyond this mountain lies a green valley

I’m not sure what comes after

*

Your eyes are so beautiful my war horse

the sorrow in your gaze opium-full

your words flow to me through that glass

the rain just won’t stop

*

I hold the mirror to your face from the side

the wind on your mane blows uncertainly

I rest my head on your neck

I speak in your language silent

someone calls this foolish, animalistic!

o, my de-tongued le cheval de guerre[1]

I was unarmed, yet I was dragged into this battlefield.


[1] Addressed to the Claire Parnet’s interview with Gilles Deleuze (1996)