Şiir ve şair üzerine söyleşi…

Sermaye düzeni yalnız bireyi yaratır onun yalnızlığını artırır. Bu yalnızlıktaki kopuşlar sadece toplumdan değil, çevreden, dosttan, konu komşudan kopmanın ötesinde kendinden de kopmayı doğurur.

. Mağarada kalmayı tercih eden biri şiir dünyasına girmese daha yeğdir. Zaten giremez de! Zira şiir bir bakıma insanın dört ayak üzerinden kalkıp iki ayak üzerinde durabilmesi, zihninin ve yüreğinin ayaklanmasıdır. Bu ayaklanma gerçek bir ayaklanmadır, bir başı kaldırmak, başkaldırmak ve isyandır.

Söyleşi yapan: Muazzez Uslu[1]


Muazzes Uslu, Haşim Hüsrevşahi

Şiir yazmak eğitim, birikim ve keyif işi midir? Günlük geçim sıkıntısı yaşayan biri şiir yazabilir mi?

Şiir yazma özgürlüğü özel bir yaşam tarzını seçme özgürlüğüdür. Yaşamın içinde cereyan eden şiir, bu yaşam tarzını seçen ve yaşayan olgu olarak şiiri gören ve onu yaşayan kişi tarafından sözcüklerle ifadesini bulur. Şiir yazmak her zaman “şiiri yazmak”la aynı eylem biçimi olmayabilir. Birçok “şiir” diye yazılan dizeler aslında, yaşamın içinde cereyan edenin gereğince ifade edilememesinden ziyade tıpatıp yaşamın kendisi olması nedeniyle şiir olmaktan uzaklaşır. Şunu demek istiyorum; sanat bir yerde gerçekliğin estetik alanda ifade edilememesi ve o ölçüde de “eksik” kalmasıyla mükemmele yaklaşır ve yaklaşmaz. “Bu bir pipo değil” ifadesiyle de şiire ve şiir yazma eylemine yaklaşmak mümkündür! Gerçekliğin olduğu gibi ve şiirsel estetikten ve gereklerden uzak ifadesi, düz yazının ve daha çok da röportaj janrının alanına girer.

O!

Sudabeh Eşrefi’den kısa bir öykü

Farsçadan çeviri: Haşim Hüsrevşahi

Bakışları masadan ve kahve fincanından kalkıp odanın diğer tarafına, pencereye ve yağmura varıncaya kadar o kadar uzadı ki sanırsın hiç varmayacak. Bir yıl daha yaşlanmışız son görüşmemizden bu yana. O, eşi ve ben akşam yemeği masasında oturuyoruz ve sessizce kahvemizi içiyoruz. Tak tak tak tak tak… cama vuruyor. Sesimizi ara ara kısıyor.

“Şiddetli yağıyor haaa,” diyor.

“Şiddetli,” diyorum ve sadece boş bir şeyin yerini gizlemek için söylediğini hissediyorum. Gözlerinin rengi… sanırım her şeyden önce gözler giderler. Eşi, “Bahar yağmuru muhteşemdir,” diyor e ben kafamda birkaç kez muhteşem diyorum ve bunun ne kadar şen bir sözcük olduğunu düşünüyorum.

Yemekten sonra, kahveyi getirmeden önce, onlardan beni davet ettikleri için teşekkür ediyorum. O neden teşekkür etmem gerektiğini anımsamıyor. Masanın üzerinde sakin ve kımıltısız duran kemiksi elini parmaklarımın ucuyla okşuyorum. “Neden teşekkür?” diye sorunca masanın üzerindeki süngerimsi keke işaret ederek, “Bu ağırlamalardan dolayı teşekkür!” diyorum. “Hmmm,” deyince kendime soruyorum acaba anımsadı mı diye? Eşinin bakışları sıcaktır. Bizim ayrılmamız ve onların evlenmelerinden geçen bunca yıldan sonra, arkadaş olmuşuz ve artık benim ara ara ortak mekânlarda bulunmamla omuzlarını toplamıyor, kaygılanmıyor.

O sağ eliyle kahve fincanını masanın ortasına doğru itiyor ve geri oturuyor. Eki alışkanlık. Akşamdan beri kaç kez adımı sorumuş. Üçünde de ilk kez yanıtlamışım gibi hemen “Hatırlamıyor musun?” diye sormak istemişim. Başkalarının biz yaşlılarla konuştukları gibi, çocuklarla konuşur gibi. Fincan tabakta titriyor. Gülümsüyorum ve yavaşça tekrarlıyorum, adımı sadece. Donup kalan elini yumruk yapıyor ve masadan hafif kaldırıyor: “Dilimin ucundaydı ha!”

“Seksen ikinci yaş günümdür. Seninkisi geçen seneydi, benimkisi bu yıl,” diyorum.

Eşi, “Tam peşinde!” diyor.

Başını oynatarak onaylıyor.

“Ben daha mı büyüktüm?” diyor soruyor.

Yüksek sesle gülüyorum: “Hala da öylesin!”

“Hmmm…” peş peşe göz kırpıyor. Kirpiği yok arık, sadece boş göz kapaklarını kırpıyor. Bakışları bulanıktır. Çenesi titriyor ve dudakları her zamankinden daha ince görünüyor. Faydasız bir “Hmmm…” daha diyor.

“Sorun değil… İnsan unutuyor işte. Önemli olan şu ki bu gece çok güzel geçti, geçmedi mi?”

Başını onay için yukarı aşağı hareket etmesi, salyasını yutması ve bir şeyi algılaması için ondan yardım istercesine göz ucuyla eşine bakması otuz kırk saniye sürüyor. Eşi gülümsüyor ve başını eğiyor ve “İyi yanı şu ki yarın hava iyice açacak!” diyor.

“Hmm…”

Buruşturduğum mendili fincanın yanına bırakıyor ve kalkıyorum: “Artık geç oldu…”

Eşi, “Ben taksi çağırayım!” diyor. Onun sözünü kesiyor: “Taksi?”

Eşi susması için işaret ediyor telefon konuşması bitinceye kadar. O dönüp pencereye bakıyor: “Bu akşam bir yere gidemeyiz, yağmur şiddetli!”

Eşi ahizeyi koyuyor ve “Misafirimiz için taksi çağırdım,” diyor.

O kalan bakışını şimdi ayakta durmakta olan bana doğru kaldırıyor ve sandalyeden kalkmak istermiş gibi yerinde kımıldıyor. Yaklaşıyorum ve ellerimi arkasından omuzlarına koyarak engel oluyorum: “Kalkmana gerek yok. Yolu biliyorum!” diyorum. Başımı önüme eğiyorum ve omuzunun kıyısından yüzüne bakıyorum. Ona, “Yıllarca burada yaşadım, hatırlamıyor musun?” demek istiyorum. Hayır. Hiçbir şey demek istemiyorum. Gecenin geç vaktinin boş lafları. Unutuyorum.

“Maalesef< hatır… adın…” Gülümsemesi silinmiş. Omuzunu hafifçe sıkıyorum. Göz ucuyla ellerime bakıyor. “Ne de olsa her ikinize de teşekkür ederim ki doğum günümü anımsadınız, beklemiyordum!” Şayet bir yanıtı varsa da beklemiyorum ve koridora doğru hareketleniyorum. Eşi pardösümü hazırlamış ve yüzünde gülümsemeyle bekliyor. Pardösüyü omuzlarıma atınca fısıldıyor, “Gün geçtikçe daha az…” Bakışımla sözünü kesiyorum. Yani ki farkındayım. Taksinin kornası havamızı değiştiriyor. Dönüp ona bakıyorum.

Pardösümün düğmelerini kapatıyorum ve giriş kapısına doğru dönüyorum. Kapıyı açınca onun sesi geliyor ve yağmurum hufffffffffffffffffff sesiyle yüzümde eriyor: “Ama ben… Sanıyorum bir gün sana aşıktım!”

Ç: H.H.

Sudabeh Eşrefi, 21 Aralık 1959. İran.

Neden, neden?

18. Uluslararası İrfan Müziği, Eylül 2021, Konya

İcra: Alim Qasimov, Ali Reza Qorbani

Şiir: Mevlana, Şems Divani, 50. Gazel

Beste: Hesam Naseri

https://www.youtube.com/watch?v=n_ZKTif5tTY&list=RDn_ZKTif5tTY&start_radio=1

Ey ki vefadan çekilmişsin köşe kenar neden neden

Ben gibi bir yorgundan yüz çevirmişsin neden neden

Benim gönlüm ki senin yerin, senin vefanın işleği

her nefesle vuruyorsun zahmi sinan neden neden

yeni cevher cevherlikte çaldı onu Müşteri’den

can ve cihanı çalırsın can ve cihan neden neden

Hıdır pınarı kevsersin abi hayattan serinsin

senin hicrinin ateşinde ağzım kuru neden neden

senin sevgin gizli olur, sevginde bir nişan olmaz

kalbimde senin için nakış nişan neden neden

Dedi canın canı benim canı görmeye tamah etme

ey senin suretini eyledi sureti can neden neden

(Ç: h.h.)

(Zehmi sinan: Kargı yarası)

Farsçası:

Éy bégéréfté ez vefa guşé keran çéra çéra

Ber mene xesté kerdéi ruy géran çéra çéra

Ber délé men ké cayé tost, kargehé vefayé tost

Her nefesi hemi zeni zexmé sénan çéra çéra

Goheré no bé goheri bord sebeq zé moşteri

Can-o cehan hemi beri can-o cehan çéra çéra

Çéşméyé Xézr-o kovseri zé ab heyat xoşteri

Zé ateşe hécré to menem xoşk dehan çéra çéra

Méhré to can nehan boved méhré to bi-néşan boved

Der délé men zé behre to neqş-o néşan çéra çéra

Goft ké cané can menem didené can teme’ mekon

Éy bénemudeé ruyé to surete can çéra çéra

Stalin’le görüştüm…

Mohammed Rıza Şah’ın annesinin anılarından:

Stalin, Tahran Konferansı sonrasında Kraliçe Nimtaç Ayrımlı’nın (Anne Kraliçe Tacülmülük) daveti üzerine Saadabad sarayına onların ziyaretine gitti.

Tahran Konferans’ı bitince, Mohammed Rıza Şah’ın annesinin ve Şah’ın daveti üzerine Stalin ikindi çayı için Saray’a gider, ancak konferansa katılmak üzere Tahran’da bulunan Churchill ve Roosevelt bu davette bulunmak istemezler ve onları görmek için Saray’a gitmezler. Churchill ve Roosevelt, genç Şah’ın onları gidip ziyaret etmelerini kabul ederler. Şah ise tereddüt ve korkuyla onlarla görüşmelerde bulunur. Bir askerin genelkurmay başkanını ziyarete gitmesi gibi… Anne Kraliçe anılarını kaleme aldığı kitapta bu ziyarete de işaret eder ve şöyle yazar:

“Kaderin bir oyunu, Hitler’in düşmanı olan Stalin’le de görüşmem oldu. Rıza İran’dan çıkınca ve Mohammed Rıza kral olunca, Tahran’da Müttefikler Tahran’da bir konferansı tertiplediler. ABD Başkanı, İngiltere Başbakanı ve Sovyetleri Birliği’nin lideri Tahran’a geldiler.

Hitler ruh hastasıydı. Bu deli adam İkinci Dünya Savaşı’nın ateşini yakarak milyonlarca insanı ölüme sevk etti ve sadece Rusya halkı 27 milyon insan bu şeytani arzulara kurban verip ona insan canından oldu. O zamanlar Mohammed Rıza gençti. İngilizler ve Amerikalılar İran’ı işgal ettikleri için kendilerini İran’ın hakimi olarak görüyorlardı. İran kralı Mohammed Rıza’yı ziyaret etmeyi kabul etmediler ve kralı onları görmeye gitmeye mecbur ettiler. Ama rahmetli Yusuf Stalin şahsen Saadabad Sarayı’na geldi. İran’ın genç şahı ve onun annesi olarak benimle, kızlarla ve Rıza’nın diğer çocuklarıyla görüştü ve ikindi saati atıştırmalık yedi.  Pekâlâ biliyorsunuz ki Stalin, Sovyetler Birliği’nin yani dünyanın en büyük ülkesinin lideriydi. Ülkesinde ve bütün dünyada “Demir Adam” adı alan Stalin, Müttefiklerin zaferinde ve Almanya’nın yenilgisinde başrolü oynadı. Aslında şayet Stalin’in müdüriyeti, sevk ve idaresi olmasaydı savaş Hitler’in lehine biterdi. Stalin ve Sovyet halkı olağanüstü fedakârlıklar yaptılar ve 27 milyondan fazla ölü vererek ve Hitler’i yenmeyi başardılar.

Stalin ikinci vakti atıştırma sırasında bize adının aslına Yusuf Yusufzadeh olduğunu, Gürcistan’da dünyaya geldiğini ve aslen İranlı olduğunu söyledi. Mohammed Rıza bunu duyunca pek sevindi ve Stalin’in aslen İranlı oluşundan mutlu oldu.

Benim gözümde Stalin daha çok iri yarı ve çok güçlü bir köylüye benziyordu. Ellerine baktım. Çok güçlü olduklarını gördüm. Parmakları kalın ve etliydi. Sürekli pipo içiyordu ve söylediği ya da duyduğu her iki üç cümle sonrasında yüksek sesle gülüyordu. Konuşmaları arasında asla Rıza’dan (Mohammed Rıza’nın babasından) söz etmedi, sadece Mohammed Rıza’dan nereden eğitim aldığını sordu. Mohammed Rıza ona İsviçre’de okuduğunu açıkladı. Stalin, Gürcistan’da bir din okulunda okuduğunu ama sonra bu dini mektepten kaçtığını ve okulu terk ettiğini söyledi.

O aynı zamanda Mohammed Rıza’ya onun yaşlarında bir çocuğu olduğunu ve halen Almanya’da esir alındığını söyledi. Biz çok şaşırdık, nasıl olur Ulu Stalin’in çocuğu esir düşer! Stalin bizim şaşkınlığımızı fark edince, Sovyet çocuklarının tümünün benim kendi çocuklarım gibidir, dedi. Bir lider vatandaşlarının çocukları ölürken kendi çocuğunu emniyetli bir yerde gizleyemez ve cepheye göndermezlik edemez, dedi.

Biz hepimiz Stalin’in ilginç ve istisnai karakterinin etkisinde kalmıştık ve söylemeliyim ki ben hâlâ o büyük insanın karakterinin etkisi altındayım ve bugün bile onun unutmuş değilim.

Tabi bu Stalin Bey, ki çok da iyi insandı, bizim hakkımızda kötü bir şey de yapmıştı. O da şu ki Kraliyet Saray Bakanı olan Teymurtaş’ı[1] kendi gizli istihbarat örgütüne dâhil etmişti. Biz fark ettiğimizde çok geç olmuştu. Aslında Teymurtaş taa ilk başlardan, Saray’a girdiği ilk günden ve Rıza’ya yanaştığından beri Sovyet memuruydu ve olup bitenlerin tümünü, Rıza’nın karar ve planlarını Sovyetlere bildirirdi.

Teymurtaş yakalanıp hapsedildi. Sonra da hapishanede onu rahatlattılar. Ama çok sıkı biri olduğundan asla bir Sovyet casusu olduğunu itiraf etmedi ve sürekli bu hikayeyi onu ortadan kaldırmak için İngilizlerin uydurduğunu ileri sürdü.[2]

Sonraki yıllarda, oğlum babasının yerine tahta oturunca birçok kral İran’a ziyarete geldi ve ben onların çoğunun eşleriyle görüştüm. Ama hiçbirini Hitler ve Stalin gibi bulmadım. Stalin hakkında bunu da söylemeliyim ki bizim duyduklarımızın aksine ki güya çok sert ve despot biriydi, o çok sevecen, güleç ve esprili biri şahsiyetti. Hitler’in aksine, ki sürekli göz kırpar, odada fır döner ve durduğu yerde duramaz ve tuhaf tuhaf hareketler sergilerdi, Stalin çok rahat, sakin ve dingin biriydi. Çok tatlı, içe sinen ve dinginlik veren bir gülümsemesi vardı yüzünde. Bu tür davranışı halkının savaş cephesinde ilk sıralarda savaşan bir liderden ve büyük çocuğunu Almanlara esir veren bir adamadan görmek bizi şaşırtıyordu doğrusu.

Stalin bizimle el sıkıştığında Rusça bir cümle sarf etti ki benim dışımda kimse onu anlamadı. Onun yanında olan Rusya elçiliğinden bir çevirmen, “Yoldaş Stalin Farsça bilmediğini söylüyor, acaba aranızda Rusça bilen var mı? diye soruyor” dedi. Ben, “Da!” dedim. Stalin, Mohammed Rıza’ya baktı ve başka bir şey daha söyledi. Ben ne dediğini anladım ama bir şey söylemedim. Bu nedenle de çevirmen Stalin’in dediğini çevirdi ve dedi ki “Yoldaş Stalin, İran’ın genç Şah’ı mutlaka İngilizce biliyordur.”

Mohammed Rıza başıyla onu onaylayarak, “Evet, İngilizce, Fransızca ve Almanca konuşurum,” dedi.

Stalin gülerek bir şey söyledi. Çevirmen aktardı: “Yoldaş Stalin diyor ki siz emperyalistlerin dilini iyi öğrenmiş olabilirsiniz ama onların planlarından asla haberiniz olamaz.”

Stalin bu görüşmede bize birkaç hediye de verdi. O sevecen ve sevimli bir baba (hatta dede) gibiydi. Stalin birkaç da sert öğüt verdi Mohammed Rıza’ya. Ona, “Feodalizm bir Ortaçağ sistemidir,” dedi, “şayet genç Şah başarılı olmak istiyorsa köylüleri sömürenlerin elinden kurtarmalıdır ve toprakları köylüler arasında dağıtmalıdır.” O ayrıca Mohammed Rıza’ya, “Asla emperyalistlerin desteğinden emin olma. Çünkü onlar nasıl ki Rıza Şah’ı ülkesinden dışarı attılar, çıkarları tehlikeye girerse seni de dışarı atarlar,” dedi.

Stalin bizim rahatsız olacağımızı bildiği halde, genç Şah’tan en iyisi ilk fırsatta egemenliği halka bırakmasını ve Ortaçağ sistemi olan krallığı da sonlandırmasını istedi. Stalin, Mohammed Rıza’ya dedi ki, önünde sonunda halk bu krallığa son verecek, şayet o kendi isteğiyle önayak olursa tarihe kendinden iyi bir isim hatıra bırakır.

Mohammed Rıza ve biz hiçbir şey söylemiyorduk ve sadece dinliyorduk. Sonunda Mohammed Rıza, Stalin’e “Ben sizin söylediklerinize teşekkür ederim. Ama bu hükümet biçimini İran halkı seçmiştir ve halk istediği sürece de biz onunla muhalefet etmeyeceğiz,” dedi. Stalin, ortamın buz kestiğini fark edince bize ailemiz hakkında birkaç soru sordu. Benim babamın Kafkas göçmenlerinden olduğunu ve Rusça bildiğimi anlayınca çok sevindi ve dedi k, “Kafkasya geçilmez dağları ve sert doğası nedeniyle çok çalışkan insanların yurdudur ve Kafkas bölgesinden çok erkek şu anda Almanya’ya karşı savaşta ilk saflarda yer almışlardır.” O zamanlar Kafkasya Sovyetler Birliği’nin güneyinde yer alan ve merkezi Tiflis olan ve Azerbaycan, Ermenistan vs cumhuriyetlerini içeren geniş bir bölgeydi.

Ortam biraz ısınınca ve dostane bir hava alınca, Mohammed Rıza bir tereddütle, “Acaba Sovyetler devleti ve Stalin cenapları benim saltanatımla muhalifler mi?”

Stalin, “Sovyetler Birliği sahip olduğu görüş nedeniyle sömürülen ve emperyalizmin sultası altında olan halkların destekleyicisidir ve aslında tek kişi hükümetlerine karşıdır, ancak onların içişlerine karışmaz. Umarım bu ülkelerin insanları ellerinden alınmış olan haklarını geri alırlar.”

Sonra Mohammed Rıza’nın bu yanıtla ikna olmadığını fark edince, “Emperyalistler İran’da ve Ortadoğu’da bir damla petrol kalıncaya kadar bölgeyi terk etmeyecekler ve Sovyetler Birliği emperyalistlerle savaşa girmeye hiç de niyetli değil. Bu nedenle de genç Şah’ın hükümetiyle de mücadeleye etmeyecek,” dedi. Biz onun bu sözünün anlamını iyi anlamadık ve sandık ki Stalin bizi Sovyetlerin İran’ın işlerine karışmayacağı konusunda teminat veriyor. Ama sonraları rahmetli Kavamülsaltana bize Stalin’in açık açık Şah’ın emperyalistlerin adamı olduğunu söylemiş ve aslında çok açık bir şekilde bize hakaret etmiştir. Stalin’in emperyalistlerden kastı Amerika, İngiltere ve Avrupa ülkeleriydi. Stalin elbette Almanya’yı da emperyalist biliyordu ve diyordu ki bu savaş (İkinci Dünya Savaşı) emperyalistler arasında ve ganimetleri ve etkin oldukları bölgeleri kendi aralarında paylaşma savaşıdır ve Sovyetler de istemeden bu savaşa sürüklenmiştir.

Stalin Saadabad Sarayı’nı terk ederken Saray’daki birkaç tabloyu da ziyaret etti. Özellikle de Kemalülmülk’ün çizimleri onun dikkatini çekti. Tabloları gördükten sonra Mohammed Rıza’ya, “Bunca değerli sanat eserini bu sarayda hapsetmenizin ne faydası var? Ülke halkını bunları ziyaret etmekten mahrum etmişsin! Bu tabloların değeri bütün halkın onları görmesinde ve halkın tat almasında yatar. Bu büyük bir bencilliktir ki kendi sarayını süslemek için bu eserleri burada tutuyorsun ve halkın hakları yok sayılıyor. Bu çürük bir despotluk ahlaktır.”         

Biz Stalin’in bu sözlerinden çok incindik. Ama o koşullarda itiraz edemezdik.

Amerika ve İngiltere ülke başkanları Mohammed Rıza’yı görmek için gelmediler. Onların hakareti Stalin söyledikleri soğuk sözlerden çok daha büyüktü.

Biz çok şaşırdık ki Rus Büyükelçiliği çevirmeni, Tahran’daki Rusya büyükelçisi ve Stalin’in yanında bulunan birkaç kişi onun yanında su içiyorlardı, rahatlıkla gülüyorlardı, bacak bacak üstüne atıyorlardı ya da sigara içiyorlardı. Onlar Stalin’e hitap etmek istediklerinde hiç öyle saygın ibareler kullanmıyorlardı ona sadece “Yoldaş Stalin” diyorlardı[3]. Bu ise bizim için çok şaşılasıydı ki Ruslar liderlerine karşı bu kadar edepsizdiler. Bizim ülkemizin dairelerindeki bir kâtip bile Stalin’den çok daha şatafatlıdır.

Stalin gittikten sonra Mohammed Rıza’ya dedim ki annecim üzülme, anlaşılan Ruslar köylü adamlar ve kendi duygularının ve söylediklerinin kontrolü ellerinde değil. Şayet daha önce Stalin’in fotoğrafını görmemiş olsaydım ve Rus Elçiliği’nin personeli ve çalışanları onun yanında olmamış olsalardı onu salona girmiş Saray’ın bir bahçıvanı ya da hademesi sanırdım. Mohammed Rıza dedi ki onu çok dürüst ve doğru konuşan biri olarak buldum. Roosevelt ve Churchill bu adamların tam tersidirler. Beni sadece seyredip gülümsüyorlardı. O iki adamın sessizliğinden Stalin’in bu sözlerinden daha çok rahatsız oldum.

(Ç: H.H:)

Stalin ve genç Şah
Tacülmülük Ana Kraliçe
Yusuf Stalin
önde, solda sağa: Şah (solda ayakta), Churchill, Roosevelt ve Stalin
Rıza Şah ve genç prens Mohammed Rıza

[1] Abdulhüseyin Teymurtaş (1881-1933 hapiste katledildi). Rıza Şah’ın ilk Saray Bakanı. Çok güçlü, bilgili ve etkili siyaset adamlarından. (h.h.)

[2] Kimi anlatılara göre Rıza Şah çevresinde güçlü adam istemezdi ve onları yok ederdi. Teymurtaş da onlardan biriydi. Teymurtaş İngiltere ile süren müzakerelerde, İran’ın petrol üzerindeki haklarını ve egemenliğini taviz vermeksizin savunduğundan İngilizler onu kendi yolları üzerinde bir engel olarak görmekteydiler ve Saray’daki kendi adamları vasıtasıyla Termurtaş’ın Sovyet casusu olduğu uydurmasını Rıza Şah’a fısıldamışlar. (h.h.)

[3] Mohammed Rıza Şah’ın son dönemdeki adı ve lakabı şöyleydi ve bu adlarla hitap edilirdi: Ala Hazret Humayun Şahenşah Arya Mehr Mohammed Rıza Pahlavi Bozorg Erteşdaran. (Humayun Ulu Hazretleri Arya Güneşi Şahlarşahı Mohammed Rıza Pahlevi Yüce Genel Kurmay Başkanı) (h.h.)

Kısa bir filme kısa bir bakış: İki kere iki!

Filme kirli beyaz duvara konmuş siyah bir tahtaya bakarak giriyoruz. Hapishane hücresine benzer bir sınıfta tek tip, siyah-beyaz elbiseler giyinmiş öğrenciler kendi aralarında konuşurlarken aniden kapı açılıyor elinde defter ve kitapla öğretmen içeri giriyor. Siyah takım elbise, beyaz gömlekli öğretmen asker duşundaki öğrenciler tam oturacaklarken parmak işaretiyle ayakta kalmalarını söylüyor. Öğretmenin bileğindeki saat tam sekizi gösterirken duvardaki hoparlörden –ki daha çok Nazi zamanından kaldığını anımsatır- tekdüze bir ses derslere yeni bir içerik kazandırıldığı ve bunu öğretmenlerin aktaracaklarını ve herkesten öğretmenin dediklerine uymalarını istiyor ve böylece kendileri ve okul için onurlar kazanacaklarını bildiriyor. Bu anons zihnimizdeki hapishane düşüncesini güçlendiriyor.

aynadayım…

aynadayım

orada eğilmiş biri

bir kadının dudaklarında rüya görüyor

gözlerinde şarap kadehleri.

aynadayım

orada rüyada biri

diline bir kadının saçları dolanmış

şiir söylüyor

orada bir kadın aynada

parmaklarında erguvan dalları

bahara inandırır

gülümsüyor

orada gözlerinde aynada

renkli cam kırıkları

delinin uyanmadan dilinde zincir

şarkı söylüyor

8 Mayıs 2022

Credit goes to: Rob Deslongchamps/Cincinnati Art Museum

Ben her zaman bir sosyalisttim…

“Ben her zaman bir sosyalisttim. Kitlelere saygı gösterirdim, onların dostuydum… Ben teorik sosyalizmin sağlığına inanırım ve hala da insanlığın karşısında sosyalizmden başka bir yol olmadığına inanıyorum.”

İran’ın büyük şairi Huşeng Ebtehac (Sayeh) bugün anavatnında uzakta, Almanya’nın Köln şehrinde hayata gözlerini yumdu. Yeri doldurulamayacak kadar büyük bir değerdi.

Nazım Hikmet açlık grevine son verip yurt dışına çıkmaya mecbur bırakılınca ve vatandaşlıktan dışlanınca, Farsça şiirin önemli adlarından Huşeng Ebtehac (H. Elif Saye) 1952’de yayımladığı Nazım Hikmet’e adlı şiiri yazmıştır. Bu şiiri çevirdim, veriyorum:

 Nazım Hikmet’e

Sıcak bir öpücük gibi
Kızıl bir gonca
Yengili kanlı bir bayrak gibi
Göndere çekilen yüreğimi
sana bağışlıyorum
Nazım Hikmet
Sadece benim kalbim değil
Her yer senin evindir, yuvandır
Bütün çocukların ve kadınların kalbi
Bütün erkeklerin kalbi,
Yaşamın başka renk aldığı, başka tarh aldığı
O geceler ve gündüzler boyunca
Senin umut şarkılarını duyan herkesin kalbi…
 
Yaşam, yaşam
                              ama böyle değil
hayır
şimdi senin ve benim yurdumda olduğu gibi
bu denli çirkin değil
onların yurdu ki
senin gibi dünyayı aydınlatan bir gece ışığını kırıyorlar
ve tan attığında onu yurdundan kovuyorlar.
 
Ama Nazım
Kimsenin vatanını
Kağıt üzerinde ondan alamazlar!
Evet Hikmet: ey koca güneş
Doğudan Batı’ya herkes seni övüyor
Bir uçtan bir uca dünyanın kulağında Senin can bağışlayan şarkıların dönüyor.
 
Baykuşlar
Bizim yurdumuzun hummalı gecesinde
Yanan her ışığı
Kara toprağa seriyorlar
Bizim bahçemizin goncasını
Zulümle yolup
Domuzların ayakları altına serpiyorlar
Ve yarasaların keyfince
Bu karanlıklar aydınlansın diye
Ruhuyla yanan
Arın her yıldızın önüne
Perdeler çekiyorlar.
 
Umudun tatlı ilacı ancak
Güneşin kanı gibi damarlarımızda çarpmaktadır bizim!
Ve yitik çiçekler dayanmanın toprağından boy vermekte
Aldanış goncası olmadan sürgün vermekte
Ve bu gonca bize muştu vermektedir
Sabahın mavi çiçeğinin muştusunu.
Güneş kan yatağında yatmakta.
 
Özgür bırak şarkılarını Hikmet!
Dönüp dursun diye dünyanın kulaklarında
Ve marşlarını
Güneşin gülüş çiçekleri gibi saç
Bir uçtan bir uca
Baykuşlar ve yarasalar
Umut şarkılarından korkuyorlar
Onlar tan yerinin iletisinden korkuyorlar.
 
Birlikte söyleyelim, okuyalım yoldaş
Şafağın kanının nağmesini
Tan gülüşlerinin nağmesini
Büyük yarının kulağı
Bizim nağmelerimizin perdesidir
Geleceğin arın dudağı
Bizim kalbimizin bestesidir

(Çev: h.h.)

(https://sardunyalar.com/2017/05/01/sicak-bir-opucuk-gibi-kizil-bir-gonca/)

kalbimi Wounded Knee’ye gömün!

Stephan Vincent Benét (1898-1943) der ki: “Doğumunuzdan beş dakika sonra adınızı, milliyetinizi ve dininizi tayin ederler ve siz hayatınızın kalan kısmını sizin seçmediğiniz şeyleri savunmak için harcarsınız!” Benét’nin babası, dedesi, amcası hep üst rütbe askerler olarak Amerikan İç Savaşı yıllarında savaşa katılmışlardır. Çocuk Benét ise kendi deyişiyle “Ben çocukluğumu çeşitli askeri üstlerde geçirdim. (Hikayelerimde)… Sivil aile çocukları tek bir şehirde büyürlerken askeri çocuğun birkaç yıl arayla çeşitli askeri üstlere taşınmak zorunda olduğunu göstermeliydim.”[1]

“Pulitzer Ödülünü ona kazandıran John Brown’ın Bedeni adlı uzun anlatısal şiiri, ya da Şeytan ve Daniel Webster olmuştur. Belki de o şimdi Amarikan Adları adlı şiirinin son satırlarıyla anımsanır. Bu satırlar Dee Brown’ın 1970 yılında yayımladığı Kalbimi Wounded Knee[2]’ye Gömün: Bir Batı Amerika Kızılderi hikâyesi” adlı eserinden esenlenmiştir.”[3] Amerikalı yazar Dorris Alexander “Dee” Brown’ın (28 Şubat 1908 – 12 Aralık 2002) bu eserinin Türkçe çevirisinin tanıtım yazısında şöyle denir: “O zaman kaç kişinin öldüğünü anlayamamıştım. Şimdi kocamışlığımın şu yüksek tepesinden gerilere baktığımda, yerde birbirleri üzerinde yığılı duran boğazlanmış kadınları ve çocukları, hala o genç gözlerimle görebiliyorum. Ve orada, o kanlı çamurun içinde bir şeyin daha öldüğünü ve o kar fırtınasına gömüldüğünü görebiliyorum. Evet, bir halkın düşü öldü orada. Güzel bir düştü evet… Sonra bir ulusun umudu kırılıp paramparça oldu… Artık yeryüzünün merkezi yok, ölüp gitti kutsal ağaç. -Kara Geyik-”[4]

Benét adı geçen uzun şiirinin sonunda şöyle der:

Huzur içinde uyumayacağım Monparnas’ta

Rahat yatmayacağım Vinçelsi’de

Bedenimi belki Suseks çimenlerine gömersiniz

Belki dilimi Şamedi’ye gömersiniz

Ben orada olmayacağım. Kalkıp çekip gideceğim

Kalbimi benim “Wounded Knee’ye” gömün.

Dorris Alexander (Dee) Brown
S. Vincent Benét

[1] https://learningenglish.voanews.com/a/stephen-vincent-benet-1898-1943-one-of-americas-most-popular-writers-in-the-early-1900s-138714159/116638.html

[2] Bölge adı. Yaralı Diz anlamında.

[3] https://www.barnonegroup.com/2019/07/the-poem-that-inspired-title-for-bury.html

[4] Kalbimi Vatanıma Gömün. Yazar: Dee Brown, Çevirmen: Celal Üster, Yayınevi: E Yayınları, 2005.

Doğu edebiyatında Aşk- bir söyleşi

Bu makaleyi Haziran 2012’de yayımlamıştım. Bir kez daha yazım hataları da dahil hiçbir değişiklik yapmadan sunuyorum!

Soru: İran şiirinde aşk temasının farklılığından söze edebilir miyiz?

H.H.: Önce isterseniz aşk sözcüğünün içeriğinden ve de gönderilerine bir göz atalım. Sonra bu içerik ve gönderilerden hareket ederek İran şiirindeki tematik farklılığına ulaşalım. Sözü edilecek olan farklılık (şayet öyle bir noktaya ulaşırsak), batı şiirindeki aşk teması ile farklı olup olmadığını algılamadaki yola da bir nebze ışık tutar sanırım.

 Aşk Arapça bir sözcüktür. Farsça sözlüklerde aşırı sevgi, tutku, sevda vb olarak anlamlandırılmıştır. Buna en yakın sözcük ise Aşeke’dir. Aşeke, ağaçlara dolanıp yükselen sarmaşıktır.

 Eflatun’un aşk yorumundan sonra doğu felsefesi bu konuda büyük değişime uğramıştır. İslam âlimleri ve filozofları da Eflatun’un yorumunu kendi inanç ve kültürel-düşünsel süzgecinden geçirerek değişik yorumlara ulaşmışlardır. Özellikle “mecazi ve hakiki” diye aşka getirilen yorum bir diğerinin karşıtı olmaktan çok, “Ruhani” alemdeki yükseklik mertebesine göre ayrılmıştır. Mecazi aşk, kısaca maddi sevgi olarak ele alınır. Yani para tutkusu, makam tutkusu ya da karşı cinse duyulan cinsel istek! Hakiki olan ise mutlak ruha olan yöneliş ve cazbediliş olarak nitelendirilir. Görüldüğü gibi bu görüş de Eflatun’un işaret ettiği ruhun ezeldeki mutlak güzelliğe yönelişten başka bir şey değil.