Arap Saçı

بهرام صادقی
İran’ın modern öykücülüğünün önderlerinden Behram Sadiki: 8 Ocak 1937, Necefabad – 3 Ocak 1985, Tahran,

Görünmeyen bir şey var, bir el gibi, onu görmüyorum fakat duyumsuyorum. Beni o yana bu yana itekliyor…

“İşte! Başınızı biraz kaldırın… Kaşlarınızı çatmayın… Gülümseyin… Gözlerinizi kameradan ayırmayın… Üçe kadar sayıyorum… Dikkat! Kımıldamayın! Yoksa resminiz çok kötü çıkar… Hazır! Bir, iki, üç…”

İki gün sonra akşam vakti, resimlerini almak için fotoğrafçı dükkanının merdivenlerinden tırmanıyordu. Fotoğrafçının verdiği makbuzu avucunda sıkıyordu. Anımsıyordu; iki gün önce fotoğrafçı sormuştu: “Bayım, adınız?” ve o da adını söylemişti.
“Vesikalık? Kart postal? Nasıl olacak?”
“Bir tanesi… Örnek olarak…”
“Öbür gün akşama hazır olur… Saat sekizde…”

Kapıyı açmadan gördü; saat sekizi geçmişti. Kendi kendine mırıldandı: “Artık mutlaka hazırdır!”

Masanın arkasında oturan fotoğrafçının çırağı onu görünce ayağa kalktı ve o da selamının cevabını verince bir sandalyeye ilişti. Tanımadığını belirten bir bakışla fotoğrafçının çırağına baktı: “Galiba kendileri yoklar?”
“Yooo… hayır, hayır, buradaydı.”
“Bu makbuz…”

Makbuzu cebinden çıkarıp masanın üzerine koydu. Çırak, makbuzu okudu ve başını saygıyla salladı: “Evet efendim, bu akşamın… ama biraz beklemelisiniz, kendisinin gelmesi gerek.”

“İşimiz gücümüz var bizim de,” diye yanıtlamak istiyordu, ancak sadece, “İşimiz gücümüz…” diyerek sandalyeye gömüldü. Çırak, onun işini gücünü bırakıp resimlerini almak için geldiğini ve şimdi de resimler hazır olmadığı için rahatsız olduğunu anlıyordu ama elinden ne gelirdi ki! Bir şeylerle uğraşmayı yeğledi. Bir albümün yapraklarını çevirmeye başladı… O tekrar sordu:
“Gelmeyecek mi?”
“Gelmek üzeredir…”
Ve o, duvara asılı fotoğrafları seyretmeye koyuldu…

On beş dakika sonra fotoğrafçı geldi. Gelir gelmez söze başladı: “Hoş geldiniz efendiiim…” Çırağa döndü: “Beyefendi geleli uzun zaman oldu mu?” diyerek tekrar ona baktı: “Hemen şimdi takdim ederim…”

O, sandalyeden kalktı ve masaya yanaştı; iki elini masanın kenarına koydu. Fotoğrafçı, fotoğrafları getirdi: “Bakayım bu mu?… Evet… ta kendisi!”

O, elini uzatarak fotoğrafları aldı. Kısa bir süre seyrettikten sonra: “Bunlar değil! Yanılıyorsunuz!”
“Nasıl? Ne buyurdunuz?”
“Yanılıyorsunuz dedim… Benim bıyığım yok. Bu fotoğraftakinin bıyığı var… Hem ben şapka takmam!”

Fotoğrafçı, hızla fotoğrafları aldı, bir ona bir de fotoğraflara baktı: “Çok tuhaf!.. Ama size çok benziyor!”
“Benzemek mi? Bilmem, nasıl benzemekse… ama bunu pek anlamıyorum…”
Fotoğrafçı bir süre ne yapacağını bilemedi. Çırağı az önce dışarı çıkmıştı (o da ne yapacağını bilmediği için tüymeyi yeğlemişti). İçeri, atölyeye geçti ve bir tomar fotoğraf getirerek masaya yaydı. Onları incelerken, mırıldandı: “Bunlar değil…”
Bir kızın fotoğrafıydı.
“Bu da değil…”
Bir kadının fotoğrafı…
“Bu da…”
Bir çocuk fotoğrafı…
“Ya bu?”
Fotoğrafa ve ona baktı: “Bu size çok benziyor… Şapkası da yok… Ama bıyığı var…”
Adam, öne eğildi: “Bakayım!.. Şapkası da yok…” dedi ve devam etti: “Ama ‘bu size çok benziyor’ da ne demek?’ Ben, benim olduğunu nereden anlayayım? Ben suratımı seyretmiyorum ya! Aslında nasıl olduğunu da unuttum. Sizin dükkanda fotoğraflar karışmasınlar diye bir sıra, bir düzen yok mu? Numaralamıyor musunuz?”

“Evet… numaralıyoruz, düzenli tertipliyiz de… Ama aman acemilerin elinden… Bu çırak denen çocuk hepsini karıştırıyor… Karıştırmış… Bakın mesela… Üç takım fotoğraf var; hepsinin de üzerinde sizin makbuzunuzun numarası var… Ömrümüzün sonunda amma çırak getirmişiz! Dağdan inme sanki… hiçbir şeyden çakmıyor!”
“Tamam da bizim işimiz ne olacak? Ne zamana kadar burada beklemem gerek beyefendi?”
Fotoğrafçı, hâlâ fotoğrafı gözden geçiriyordu.
“Bu da değil.”
Tarihi bir binanın fotoğrafıydı.
“Ha… işte… ta kendisi!”
O, fotoğrafı hemen kaptı: “Nasıl ta kendisi? Benimle hiç benzer yanı yok! Benim ceketim ne zaman bu şekildeydi?”
Fotoğrafçı oturdu. Keyfi kaçmıştı. Yanıtladı: “Artık burası bizi ilgilendirmez. Belki önceki gün böyleydi, bugün değiştirmişsiniz”
“İmkânsız.”
Fotoğrafçı yeniden ayağa kalktı. Omuzlarını silkti: “Burada başka da fotoğraf yok! Bunlardan biri olmalı…”

O, dişlerini sıktı. Sonra biraz rahatlayınca “Bunlar benim fotoğrafım değil… altı tane vesikalık bir tane de kart postal büyüklüğünde… Parasını da aldınız… Fotoğrafları vermelisiniz…”
Fotoğrafçı, üç takım fotoğrafı onun önüne sürdü.

“Hepsi sizin… Buyurun efendim… peşkeş. Öfkelenmenize de gerek yok. Vallahi inanın ki ben de anlayamıyorum. Her üçü de aynen size benziyor. Sizin fotoğraflarınız bunlar. Birisi bıyıklı ve şapkalı. Birisi bıyıklı fakat şapkasız… Biri de hem bıyıksız hem şapkasız. Hangisini canınız çekiyorsa alın!”

Kafasının tası attı: “Canım mı çekiyor… Canım mı? Beyefendi! Sayın fotoğrafçı hazretleri! Ya senin aklından zorun var ya da benimle dalga geçiyorsun! Sen esnaf değil misin, müşterin yok mu, burada alış veriş yapmak istemiyor musun? Dünyanın neresinde görülmüş, adam çektirdiği fotoğrafını almaya gittiğinde üç çeşit fotoğraf dizsinler önüne? Alay etsinler? ‘buyurun efendim üç çeşit fotoğrafınız, beğenin beğenin alın’ desinler? Evvelsi gün fotoğraf çektirdiğimde kör müydün kardeşim? Görmedin mi? Ne bıyığım vardı ne şapkam ne de ceketim bu biçimdeydi…”

Fotoğrafçının da sabrı taşmak üzereydi. Ellerini ovuşturdu, kendini engellemeye çalıştı. Saygıyla ve sözcüklere tane tane basarak konuşuyordu: “Bunların hepsi tamam… Hepsi de mantıklı laflar… Ben de kabul ediyorum… Vallahi, inanın ki hepsi benim bu aptal, taş kafalı çırağın aptallığı yüzünden… Hepsini karman çorman etmiş, numaraları karıştırmış… Değilse ta ilk başta size takdim ederdim ve bu kadar da laf edip sinirimiz bozulmazdı. Fakat ben buna şaşıyorum; nasıl olur da bu resimlerin üçü de tıpatıp size benzer? Üçü de tıpkı siz… Artık sizin fotoğraflarınız mı yoksa tıpatıp size benzeyen başka birinin mi orasını bilemem… Asıl fotoğrafınıza da ne oldu aklım ermiyor… Ama canım, siz de kendi yüzünüzü teşhis edemiyorsunuz!”

“Siz edebiliyor musunuz ki ben de edeyim?”

“Neden edemeyecekmişim? Şimdi benim fotoğraflarımdan birini gösterin, ne zamana ait olursa olsun, anında söylerim… benim mi değil mi diye… şaşırdım, çok tuhaf…”

“Şaşırıyor musun? Bütün dünya insanlarının kendi resimlerini teşhis etmeleri gerekir diye bir zorunluluk mu var? Sen fotoğrafçısın diyelim, işin bu. Hangi tavuk kendi yumurtasını tanıyabilir? Milleti nasıl kandırıyorlar… Üç dört gün bekletirler, işlerinden güçlerinde ederler, sonunda da böyle cevap verirler işte…”

Fotoğrafçı ağlamak üzereydi. Cebinden bir ayna çıkararak ona verdi: “Bu artık kolay bir iş… Değil mi?”

O, gidip aynaya baktı. Sonra elinde ayna, öylece sandalyeye oturdu. Acı bir gülümseme belirdi dudaklarında: “Aaah, yıllar oldu kendimi seyretmeyeli… İhtiyarlamışım. Saçlarım da ağarıyor artık… Önceki bana hiç benzemiyor. Alnıma ne zaman bu kadar kırışıklık düştü? Bak, bak! Hüzün, yüzümden damlıyor adeta!”

Aynayı fotoğrafçıya verdi ve başını ellerinin arasına alarak bastırdı. Yorgun düşen fotoğrafçı sordu: “Gördün mü?”

O, ayağa kalktı. Tekrar aynanın önüne geçti. Fotoğrafları aldı ve fotoğrafçıya verdi. Fotoğrafçı, “Oturur beklersen, bu fotoğrafların sahipleri gelir. Kendi yüzlerinle tanışman da fena olmaz.

O, kapıya doğru yürüdü: “Hepsi kelek! Bunların hiçbiri benim fotoğrafım değil. Benim fotoğrafıma ne olduğu da belli değil. Belki de hiç çekmedi fotoğrafımı… başınıza küller bu fotoğraf çekmelerinizle!”

O çıkınca fotoğrafçı çılgınlıklar gibi odada fır dönmeye başladı: “Tanrım çıldıracağım… Nasıl olur da kendini tanımaz? Bu fotoğrafların hepsi ona benziyor. Neredeyse kendimi camdan aşağı atacağım!”

Çırağı içeri girdi: “Herif fotoğraflarını aldı mı? Karşıdaki fotoğrafçıya gittiğini gördüm.”

(h.h., İran Öykü Antolojisi, İkinci baskı birkaç ay içinde baskıya girecek!)

kıyamet anca kör olanları seçiyor Hatçe!

“sağır mı oldun Hatçe?
kıyamet anca kör olanları seçiyor !”
(alıntı)

bükülmüş bir gündeyiz
birimiz Dicle birimiz Fırat
birleşiriz elbet ölmeden ve dökmeden önce acılarımızı ummanlara

kahrını ezberlemiş kaç şiir yazar bu günbatımı
suskunu bilen kaç masal?
hep bir pencere var orada dolunaya açılır
rüzgar ve ateş kıvrılarak vurur camına
biz bükülmüş bir günün sonunda

bu evde “çok bulutlar birikti”
anımsamak isterim kendimi sende
sen kıyametin ilk günü…
(23 Nisan 2017, h.h.)

Kıyamet- John Martin (1789 – 1854), Credit goes to http://www.art-prints-on-demand.com

adımı söyle bana!

“Sen ne Prometeus’tun ne yerin karanlık diplerinde akan beş kardeşten biri ateş ırmağı Phlegethon… ne yanıp kül olan ve kendi külünden doğan Anka kuşu ne o yangılı ruh semender… sen ne kutsal ateşin bekçisi bakireydin ne kendi büyülü bahçelerini yakan Armida! Sen Agni, yaşamı ölüm içinde ve ölümü yaşam içinde sunan çift başlı elçi! Şimdi saçlarından tüten kimin dumanıdır? Kimdi cennete yükselip inen? Kimdi rüzgârı avuçlarıyla toplayan? Kimdi suyu giysisiyle sarıp sarmalayan?

Biz kendi topraklarımızın fatihi, yenilen krallarıydık. İki kişilik ordularıydık kendimizin. Ordular kanın sadık hizmetkarlarıdır Agni bilirsin… kanı asla sokaklarımızdan silemeyeceğiz… biz ölümün vurgunları, kendi cesetlerimizin aşıkları… Annelerimiz bebeklerinin kundaklarına sıçrayan kanın ağıtını sonlandıramayacaklar.

Adım neydi benim? Adımı ne zaman kaybettim? Yoksa hiçbir zaman hiçbir adım olmamış mıydı? Hiç bir ad bebek kulaklarıma fısıldanmadı mı? Sen adımı büyülü rüzgarlarına vermedin mi? Adımı söyle bana!”

(h.h., Agni’ye Mersiye, Bu hepimizin hikayesidir!) 

dönersem…

dönersem
dalga dalga dönerim
gözünün ırmağına deli deli
ağızının tuz çölüne
acı çakıllarına dönerim

sağanak yemişim
dönersem
sersem kuş sürüsüne katılırım
tütsü şiirine
bin parça ağlamaklı
bir parça sevinç
ansızın kopan sel dönerim…

rüzgâr ve su ortasında saklıyken
çağırırsın beni açık seçik
gelirim sana açık seçik
sonumdur

mezar taşı çalınmış ağzıma
sesim senin toprağında gizlidir
sesim kaküllü yıldızlarında
uyanmak istemem senden

bana gitmeli diyorsun
sen batık kalbimin son yolcusu
bana gitmeli diyorsun

gecenin dalgaları
beni senin fenerine getirir
geçerek martı çığlıklarından

dönersem
yatağım yastığım avuçlarında
kadehim dudaklarında bir yerde!
h.h., Ekim 1997, Toronto
(Seni unutmayı öğret bana, totem yayınları, 2017)

sitemiz hakkında bir bilgi

Sardunyalar.com hakkında istatistiksel küçük bir bilgi:

Aşağıdaki tabloda Mart 2015 ile Mart 2017’ye ait ziyaretçi, tıklama ve abone sayısına ait bilgiler özetlenmiştir… [Site Ocak 2012 tarihinde aktif olmuştur]

Toplam  Mart 2015  Mart 2017
 Ziyaretçi   20,511   64,165
 Tıklama   51,577   118,837
 Abone   519   1,549

h.h.

18 Mart 1871 için!

Tarih sadece sömürenlerin kendi aralarındaki savaşların ve bu savaşlar sırasında öldürülen suçsuz insanların ve yok edilen kentlerin tarihi değil. Tarih aynı zamanda Spartakus’un Roma imparatorluğuna karşı başkaldırışı ile simgelenen kölelerin ayaklanışı ve “Özgürlük” diye bağırmalarıdır da.

Tarih aynı zamanda Fransa’da bir avuç ultra zenginin milyonlarca aç, işsiz, çaresiz ve bastırılmış halka egemen olan çürümüş ve kokuşmuş sömürü düzenine karşı 18 Mart 1871 Paris emekçileri ve yoksul halkının ayaklanışı, insan toplumlarının yeni bir düzene geçiş olasılığının olduğunu gösteren karanlıkta parlayan Paris Komünü kanlı pırlantasının serüveninin de kayda geçişidir.  Paris Devrimi ince ince okunmalı. Nasıl başladı, neler oldu ve nasıl yenildi…

Devamı »

Noruz Bayramı hamı xalqlara mübarek olsun!

Hindistan’dan Afrika’ya kadar 21 Mart Nevruz Bayramı halkların ortak şenliği ve bayramı olarak yüz yıllardır, halkların kardeşliğinin bir simgesi gibi birlikte kutlanmakta. Aşağıda İran Halklarının farklı dillerindeki -Farsça, Türkçe, Lorca, Gilekçe, Kürtçe- ezgilerden oluşan Nevruz Kutlama klibini bu kadım bayramımızın yaklaşması nedeniyle sunmak istedim… Halklara kardeşlik, şenlik, mutluluk ve kahkaha yakışır!

Nevruz Bayramı Tüm Halklara Kutlu Olsun!

tuhaf bir mevsim…

şarlatanlarla aptallar mevsimidir
pınar başında haramiler
sen nar kızılından ne beklersin
nar yarılması bir yağmurdan?!
 
putlarla kuzular mevsimidir
dünya büyüklüğünde bir çan olsan çalsan
secde saati geldi sanır putlar
salhaneye koşar kuzular
 
sen leylak sokağından ne beklersin?!

(13/03/2017, h.h.)

sürü psikolojisi ile ilgili görsel sonucu

 

Yalan

13 Mart Melih Cevdet Anday’ın doğum günüdür. Ustayı yeniden anımsamak için…

 

melih cevdet anday şiirleri ile ilgili görsel sonucu
13 Mart 1915, İstanbul – 28 Kasım 2002, İstanbul
Ben güzel günlerin şairiyim
Saadetten alıyorum ilhamımı
Kızlara çeyizlerinden bahsediyorum
Mahpuslara affı umumiden…
Çocuklara müjdeler veriyorum
Babası cephede kalan çocuklara…

Fakat güç oluyor bu işler
Güç oluyor yalan söylemek…

Fahişeliği bırakıp yeni bir iş arayışına giren Firdevs!

Bizi Köleleştiren İsteklerimiz, Umutlarımız, Korkularımızdır/ Neval El Seddavi

8 Mart nedeniyle sanatkaravani.com’a yazan:

Sevil Ateş

Şeyhe eş olarak verilen Firdevs, babasının evinde yaşadığı hayata kaldığı yerden devam etmiş. Şeyh’in ayaklarını yıkamış, ona yemek yapmış, evi temizlemiş, tecavüze uğramış ve dayak yemiş

Makalenin tamamı için aşağıdaki bağlantıyı tıklayın lütfen:

http://sanatkaravani.com/bizi-kolelestiren-isteklerimiz-umutlarimiz-korkularimizdir-neval-el-seddavi/

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü Kutlu Olsun!

“Türk Metal Sendikası’nın Ankara’da düzenleyeceği 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlamasına giden kadın işçilerin yaşanan elim bir kaza sonucu hayatlarını kaybettiğini büyük bir acıyla öğrendik.
Hayatını kaybeden Leyla Çiçek, Refika Barışsever, Özlem İnan, Fatma Hacıoğlu, Güleydan Sezer, Elvan Mutlu ve Leyla Yalçın’ın ailelerine ve tüm işçi sınıfına başsağlığı diliyor, yaralılara acil şifalar diliyoruz.”

Devamı »

Furuğ: bir ropörtajdan…

  • “Ey Şanlı Vatan”da, gerçi bu kimi ”bilenler”ce pek “şiir”den sayılmadı –ve iyi de oldu- yaşamla yakınlığınız, övülecek ölçüdedir. Tüm olayların içinden konuşuyorsunuz, yaşamın kendisinden. Bırakın şiir ve “şiirsel öz”, kimi zaman “içtenliğe” feda olsun. Siz öç alınız…
  • Ben şiir hakkında hiçbir zaman sınırlı düşünmüyorum. Şiir her şeyde var diyorum, ancak onu duymalı ve duyumsamalıdır. Sahip olduğumuz bunca Divan’a bakınız. Şiir konularımızın ne denli kısıtlı olduğunu görürüz. Ya insancıl olmayacak kadar “yüce” olan maneviyattan laf ediyor yahut da öğüt ve nasihat, ağıt ve taşlama… Dil ise özel oturmuş bir dildir. Pekiyi, ne yapalım yani. Bizim dünyamız başka bir dünyadır. Biz aya gidiyoruz –tabii biz değil, başkaları-. Bu konunun sadece çok “bilimsel” olduğunu mu düşünüyorsunuz? Hayır… Şimdi gel de uzay mekiği hakkında bir şiir yaz! “Bilenler” hayır diyorlar… Öyle ise şairin kendisi nerede? Sanki bu “kendi öz” denilen şey, bir avuç şiirsel ahlama ve acıklı sızlamalar, yahut da sürekli dertli ve mutsuz bir “kendi öz” dür. Dokunulunca, sadece “ben çok acı çekiyorum” demesini bilen bir “kendi öz, “Ey Şanlı Vatan” da ki bu “kendi öz” bir toplumdur. Ciddi laflarını haykıramıyorsa, en azından şaka veya soytarılıkla söyleyebilen bir toplum. Bu şiirde ben, bir avuç kaba, kokmuş ve aptalca sorunla karşı karşıyayım. Tüm şiirlerin parfüm kokması gerekmez ki… Bırakın kimileri, bir mektupta sevgiliye yazılıp gönderilecek kadar şiirsel olmasın! Bana ne! Söyleyin kendilerine bu şiirin yanından geçerken burunlarını tıkasınlar. Bu şiirin kendi dili ve kendi biçimi vardır. Ben, sidik kokan bir sokaktan söz etmek istediğimde, hoş kokuların listesini önüme koyup, bu kokuyu anlatmak için en hoş olanını seçemem ki. Bu şarlatanlık olur. Öncelikle insanın kendine ve daha sonra başkalarına karşı bir şarlatanlık.

– uzun bir söyleşiden kısa bir bölüm… h.h.

‫گفتگو با فروغ فرخزاد‬‎ ile ilgili görsel sonucu

Kara Balık denizden dönmedi: görsel rivayet -3-

Samed Behrengi’ye ne oldu?!

Azade Ahlaki’nin görsel rivayetinde Samed Behrengi’nin ölümü canlandırılmıştır. Bu proje hakkında daha önce bu yazı dizisinin birinci bölümünde bilgi verilmiştir.

‫صمد بهرنگی – ۱۲ شهریور ۱۳۴۷ – رودخانه ارس، ایران | Samad Behrangi – ۰۳ September 1968 – Aras River, Iran | Detail‬‎ ile ilgili görsel sonucu

Araz Araz ay Araz sultan Araz xan Araz
Seni görüm yanasan bir derdimi qan Araz

Araz’ı ayırdılar, qumuyla doyurdular
Men senden ayrılmazdım, zoruyla ayırdılar

Araz senden kim kéçdi, kim qerq oldu kim kéçdi
Felek gel sabit éyle, hansi günüm xoş kéçdi

Haraylar ay haraylar, bir ulduzlar bir aylar
Deryada bir gül bitib, susuzundan haraylar!

Samed gelir güle güle, bax döşünde qızıl güle
Her elinde bir kitap, çönderir bizim dile

Samed Behrengi’nin trajedisi 3 Eylül 1968 yılında cereyan etti. Hadise duyulduğunda aydınlar arasında herkes “Şah, Samed’i öldürdü!” söylentisi yayıldı. Celal Al Ahmed o zamanki Areş Dergisi’nde “Samed yüzme bilmezdi ki! Neden bu mevsimde Aras’ta yüzmeye gitsin?” diye yazdı. İran şoktaydı. Azerbaycan köylerinin çocukları öğretmenlerini yitirmişlerdi. Küçük Kara Balık denizden çıkamamıştı!

Devamı »

Furuğ’un ölüm sahnesi: bir proje!

Kimi arkadaşlar Furuğ’un kaza sonrası hayatını kaybettiğini gösteren sahnenin “sahte” olduğunu söylediklerini duydum.

Bunun bir “sanatsal -fotoğrafik- reprodüksiyon” olduğunu bilen arkadaşlar bilirler ve benim de bu sayfalarda yazdığım gibi bu görüntü fotoğraf sanatçısı ve Roman Anlatısıyla Polanski‘nin Farsça çevirmeni Azade Ahlaki’nin büyük bir projesinin bir parçası olarak yaratılmıştır. Bunu ben sardunyalar.com’da  17 Görsel Rivayet -1- başlığıyla tanıtarak anlatmıştım. Bu Rivayet’in ikinci bölümünde Furuğ’la ilgili çalışmayı yayınlamıştım. Yakında diğer bölümleri de yayınlamaya çalışacağım. Bir yanlışlık olmasın diye bu notu düşmek zorunda kaldım.

 

Furuğ: babam derdi ki…

Babam, “Kadın uzun saçlı, iri gözlü olmalı!” derdi. Ama annemin ne uzun saçları vardı ne de iri gözleri. Annem erkeğin güzel olmaması gerektiğine inanırdı. Ona göre güzellik erkeklere yakışmazmış. Erkeğin ellerinin kaba, yanaklarının ise kavruk olması gerekirmiş. Ama babam hem güzeldi hem de çekici. Ne elleri kabaydı ne de kavruk yanakları vardı. Onlar yan yana mutlu değillerdi. Zira kafalarındaki karşı cinse ait düşünceleri yaşamlarındaki karşı cinsle tam bir çelişki içindeydi. Onlar asla kadın aşık olmalı ve erkek bu aşka değer olmalı demediler… onlar aşkı -bu gereği- yaşamlarında sansür ettiler. Ve ben yıllarca hurafeler içinde savaşarak anladım ki aşksız ne uzun saçlarım güzeldir ne de iri gözlerim… ne de kaba elleri ve kavruk yanakları ile bir erkek benim mutluluğumu garanti edecek!

Furuğ Ferruhzad

‫عکسهای جدید فروغ فرخزاد‬‎ ile ilgili görsel sonucu
Foto: Pendar News’dan alınmıştır. (Resmin üzerindeki Farsça yazı: Péndar News)

 

می شنوید صدایم را؟: Orhan Veli’den!

می شنوید صدایم را اگر گریه کنم؟
‫اورهان ولی‬‎ ile ilgili görsel sonucuبند بند شعرهایم را
می توانید لمس کنید آیا
اشکهایم را با دستهاتان؟
نمی دانستم ترانه ها اینچنین زیبا
و واژگان اینچنین نارسایند
پیش از آنکه دچار این درد شوم…
می دانم جائی ست
می توان همه چیز را به زبان آورد
بسیار نزدیک شده ام، حس می کنم
!نمی توانم بیان کنم

(ترجمه: هاشم خسروشاهی)

ağlasam sesimi duyar mısınız,
mısralarımda;
dokunabilir misiniz,
gözyaşlarıma, ellerinizle?
bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
bu derde düşmeden önce.
bir yer var, biliyorum;
her şeyi söylemek mümkün;
epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
anlatamıyorum!..

(Orhan Veli)

bu şarkıyı hep seslendir: düşün!

düşün!
düşünmesi bile zor olsa 
bir dünya düşün
tüm insanlar orada mutlular
bir dünya ki orada para, ırk, güç değersizdir
dayanışmanın yanıtı özel tim polisi değil
ne atom bombası var orada,
ne savaş uçağı ne humbara
artık orada çocuklar
bacaklarını mayın tarlasında bırakmazlar
herkes özgürdür, herkes dertsizdir
gazetelerde okumazsın
balinalar intihar etmiş bu dünyada…
 
diktatör zulmü yoktur,
ne korku ne de tabut

bir dünya düşün, gülüşlerle özgürlüklerle dolu dünya
çiçeklerle öpücüklerle dolup taşmakta,
imarın tekrarı var orda
düşün ki düşünmesi bile suçtur
ismini ağzına alırsan boğazın sürmeyle doldurulmakta
düşün bir dünya ki zindan orda söylence
bütün savaşlarda ateş kes
kimse dünyanın efendisi değil
insanlar eşittirler
her insanın payı bir buğdayın teni orda
sınırsız hatsız, vatan yani ki bu dünya
düşün… sen tabir olmuşsun bu rüyaya
(İcra: Siyaveş Gomeyşi
Farsça metinden çeviri: h.h.)

Ev Karadır filminde Furuğ’un seslendirdikleri

Furuğ Ferruhzad’ın yönettiği ve yaklaşık 22 dakika süren Ev Karadır filminde, Furuğ anlatıcı olarak yazdığı metni seslendirmiştir. Bu metni veriyorum:

Bu cehennemde kimdir tanrım sana ‘Şükürler!’ diyor? Bu cehennemde kimdir?

Senin adını ey yücelerin yücesi şarkılayacağım, senin adını on telli utla çalacağım; çünkü çok tuhaf ve korkunç yapılmışım. Gizlide oluşuyorken ve biçimleniyorken kemiklerim senden saklı değildi…

Devamı »

Furuğ’un oğlu Kami’den bir şiir

Eğitimi resim üzerine olan Kamyar Şapur’dan üç şiir kitabı yayınlanmıştır. Kendi deyişiyle “yayınlanır, raflarda kalır, bir daha yeni baskıya gidilmez!” Aşağıdaki şiir Aşk Metalden ve Hoş Kokulu Altın Işıltılardan Bir Heykeldir kitabından alınmıştır.

kamyar-2 kamyar-3
çimenlik
düşlerden yorulmuştur
yeşil bitkilerin düşlerinden

ben gözerimini uçuk renkli kalemlerle
çiziklerim
gözyaşlarım doluşur gözlerime
kalbimi eski bir bavul gibi
yeşil kadife kumaşa sararım
uykusunda…

bir zamanlar bir kız vardı
bir anı vardı
ve güneşli sokaklar
ve çimenliğin yeşil suskusu
ve uçuk mavi gökyüzünün nemi
ve cebimde siyah beyaz eski bir aile fotoğrafı

Devamı »

sokağımızın masalı!

sokağımız kayısı çiçeği koktuğunda
arıların ve sineklerin güneşte vızıltılı saatinde
bir adam yaşamı yasakladı kendinden başka
bir adam bir köpek gibi başka sokakların kemikleri ağzında
sokağımızdaki çocuklara hırladı 
Hatice ana başörtüsünü rüzgâra açtı ağlarken
İbrahim amca sokağımızın tam köşesinde çöktü duvara yaslanarak
susmayı terk etmemizi öğretti gözlerini kısıp dişlerini sıkarak

Devamı »

ben sana ne yazabilirim!

kalbimin paslı bıçağı, ruhumun hep bahar mevsimi, gözyaşım, kahrım, yaşama küskünlüğüm, yaşama sarılmalarım, adını bilemediğim, nar gülüm, gençliğim, mezarım, yastığım, boyun şalım, kalemim, dilim, sabır taşım, duru pınarım, kasırgam, güne bakanım, gün batımım, selim, ırmağım, dağ eteklerim, gecelerim, tan atmalarım, ihanetlerim, yiten adresim, ayamın çizgileri, alın yazım, senden sonralarım, kendimden öncelerim, çocukluğum, gizlim, saklım, ayanım beyanım, ekmeğim, masalım, efsanem, şarkılarım, ejderhalarım, perilerim, şahadetim, ilk şiirim, son sözüm, hatunum, kadınım, dostum, kardeşim, sevdalım, sevdam… ben sana ne yazabilirim!

ben sana ne yazabilirim susmalarımdan başka!
böyle yazdım böyle bilinsin.
şimdi ne fark eder! şimdi ne fark eder! şimdi ne fark eder!
ayrılık; bir uçurumun iki kıyısı.
ben bir sürgün serüveniyim! sen olamadıktan sonra ben yitik bir neferim; buruşturulmuş bir kâğıt parçası, tarihi olmayan mektup! adsız tayfanın masalını sürükleyen deniz dalgalarında kaybolan şişe.
bakışlarım ayaklanmış siyah mezar taşlarına benzer!
ben buyum işte! ben buyum! ben, seninle doluyken senden uyanan bir düş, tepetaklak bir dize, bir kuyu, bir kumarbaz, hilekar, hain!
ben sana daha ne yazabilirim!

Devamı »

Yazdıklarımın/Çevirdiklerimin bir bölümü

Bu kitapların bir kısmı tükenmiş ve yeni baskıları için çalışmalarımı sürdürüyorum. Bazılarının son baskılarına ait görselleri olmadığı için koyamadım…
Özellikle İran Öykü Antolojisi‘ni eklediğim yeni çeviri öykülerle daha kapsamlı bir kitap haline getirdim. Sadık Çubek’in Sabır Taşı romanını da yeni baskıya hazırladım… sırayla ve yayın evlerinin kararlarına bağlı olarak umarım yakında raflarda yerlerini alırlar!
Aşağıda görsellerini verdiğim kitapların dışında onlarca dağınık çeviri ve yazım dergilerde yayınlanmıştır. O yazıları da kitap haline getirmeye çalışıyorum. Tüm bunlar yaklaşık 30 sene emeğin üründür… sevgiler (h.h.)
dil-tutulmalarim
dil tutulmalarım-şiir
dil-acmalarim
dil açmalarım-şiir
seni-unutmayi-ogret-bana
seni unutmayı öğret bana- şiir
olumu-gozleirnden-gordum
Ölümü Gözlerinden gördüm-roman
Azalya
Azalya-roman

yalinizligimin-cinisi

Devamı »

Put nedir ve nasıl oluşur?

kabedeki putlar ile ilgili görsel sonucu

Put tapılan bir nesnedir. Put tapılan bir nesneye atfedilmiş olan putu yapan bireyin değerlerinin tümübirdenidir. Put tapılmayı süreğen kılan tapan tarafından içeriğine göre değersiz nesneden yapılmış hükümranlık-kölelik ilişkisinin sürdüğü yaratılmış zihinsel bir alandır. Put boyun eğmeye gönüllü olan tarafından yaratılan boyun eğmenin simgesidir. Put, kendisine yaratan tarafından atfedilen ve kökleri yapanın korkularından su içen dokunulmazlıkların bütünsel somutlaşması ve bunun devamlılığını sağlama aracıdır.

Putu tanımlamaya devam edebiliriz, ancak putun ne olduğundan daha önemlisi onun ortaya çıkışının sürecini tanımlamaktır. Birey (ve de aynı zihinsel değerler ve inanış paylaşımı olan bireylerden oluşan toplum) bir çamurdan, tahta parçasından, taştan veya başka bir maddeden bir şekil, bir heykel, bir simge oluşturur. Bunu oluştururken zamanını harcar, emeğini harcar, ruhsal ve zihinsel enerjisini harcar ve bunu gönüllü olarak yapar. O taş parçası, bir taş parçası olmaya devam eder ta ki onu yontan, biçimlendiren ve oluşmasına emek harcayan tarafından görünmez bir değer aktarımıyla ona bir erk kazandırılıncaya kadar.

Devamı »

ben sana ihanet eden son Yahuda!

2013-01-23-16-41-24
Boğaz’dan geçiş-1, h.h.

Sanki hep aksak bulutlar vardı. Hep eksik yağmurlarda sevindik. O kalaycı çingene demişti: “senin hikayen başlamadan bitecek!”

Sen de bana yalanı öğrettin. Korkularını kapının öte yanına kovduğunu düşündüğün yalanlar. Ama her yalanla alevlerini yitirmeye yüz tutmuş tapınak mumları gibi biraz daha eksiliyordun ve ben alev püsküren ejderha ağzımla geliyordum. Sen de yok olmak için geldiğinde, püskürttüğüm ateşle önce seni küle çeviriyordum ve sonra küllerimizde uzanıp gözlerimizi kapatıyorduk. Gözyaşlarımız gözlerimizin derinlerine geri akıyordu. Güneş doğduğunda senin küllerinin sunağında kurban gidiyordum.

Biz tekrarlanan söylenceydik; izini kendi içlerindeki sarsıntılarda yitirmiş kavimlerin söylencesi. Öyle sokuluyordum ki memelerinin acısına; yangın yemiş anızlar arasında kıvranıp süzülen öksüz bir yılan gibi… Sokacak kimseyi bulamazken gözyaşlarımız birbirine karışırdı. Biz zehir akıtan dişlerimizi kendi etimize geçiren yalnız yılanlardık. Ateş çemberiyle kuşatılmış öfkesinde suskun akrepler!

Sen bende bir cinayet işledin. Bunu şişedeki son şarabı kadehe doldururken biliyordun. Benim denizlerimde günbatımını beklerdin. Sahilimde durup izledin. Ölü balıkların dansı olmaz. Bunu biliyordun. Attığın çığlıkların durdu duracaktı. Dudaklarımdan öptün. Gülümsedin. Bir katil kurbanını nereye kadar izleyebilir? Nereye kadar öper onu? İpuçlarını teker teker yaktın. Tanıklarının ayaklarına kayalar bağlayıp denizlerime attın. Ben senin cesedin, senin suç ortağın, senin cinnetinin alevli dansı, senin rüya gören sol gözün ve ağlayan sağ gözündüm. Ben sana ihanet eden son Yahuda!

(h.h.)

2013-01-23-16-50-50
Boğaz’dan geçiş-2, h.h.

Sedna söylencesi

Igloolik kayak ile ilgili görsel sonucu

Kanada’nın Igloolik bölgesi yerlilerine ait Sedna söylencesi!

Bir kız varmış, kocaya gitmek istemiyormuş. Sonunda babası ona çok kızmış ve bir köpekle evlenmesi gerektiğini söylemiş. Bir gece bir köpek gelmiş ve kızı kendine eş olarak alıp götürmüş.

Kız, hamile kalınca babası onu alıp küçük bir adaya bırakmış. Ancak köpek, kızı görmek ve kızın babasından aldığı ve hurca doldurduğu etleri ona götürmek için yüzmek zorundaymış. Kızın birkaç insan şeklinde, birkaç da köpek şeklinde çocukları olmuş. Bir gün kızına çok üzülen baba, hurcu taşla doldurup üzerine de etler yerleştirmiş. Köpek yüzüp adaya gitmek için suya atlayınca batmış ve boğulmuş. Bunun üzerine baba, eti alıp adaya götürmüş.
Devamı »

ben atlardan indria’nın atıyım!

Sen ve ben doğmamışız daha! Ben, adı bile senin gözlerini ışıl ışıl ağlatan o nehirim. Senin gözyaşlarından oluşan nehir.

Eteklerini avuçla. Beyaz çıplak ayaklarınla gir bana. Dilim senin parmaklarını tanır, ayaklarını bilir. Topukların dilimin aşinasıdır. Serin sözcüklerim diz kapaklarına kadar yükselince eğil bana! Eğil. Siyah ve deli. Eğil ve beni geceden ödünç aldığı karasında gizle saçlarının. Beni kendi karanlığına götür. Mutlak krallığına. Ben senin saçlarında akacağım. Sen kendi acını kendi saçlarında akıtacaksın.

Eğil! Gözlerinin dehşeti gördüğü anki güzelliğiyle eğil bana! Şimdi gördüklerini asla anlatma! Dilin dilimde huzur bulunca sus! Bizim doğmamış olmamızın sırrını açık etme!

Eğil! Sözcüklerimi dişlerinin arasına al. Benim senin kasıklarını ısırdığım gibi ısır sözcüklerimi. Ben ölmeyeceğim. Sen de ölmeyeceksin. Doğmamış olan gerçekler ölümsüz gerçeklerdir.

Eğil! Gözlerini gözlerime göm! Gözlerimdeki dağları görüyor musun? O dağın yeşil eteğindeki ahşap evi görüyor musun? O evin tek odasındaki yatakta o kitabı görüyor musun? O kitabı gözlerimizin rahlesinde aç ve oku! Eskil sedir ağacının teninden akan kanın duasını okur gibi oku! Sadece ikimizin kulaklarına fısılda! Senin fısıltın sisli dağlarda koşan rüzgarlara uğultuyu öğretecek.

Beni ram ettiğin günü anımsa kadınım! Dört nala toynak vurduğumuz kayalıklarda asi ve perişan saatlerimizi anımsa. “Ben atlardan İndria’nn atıyım, insanlardan kralım,” demiştim. Ve sen son rüzgarı saçlarına alarak gecenin içinden götürmüştün bizi. O yeşil dağların sonunda uçuruma geldiğimizde, dehlemiştin beni, uç demiştin. Ve şimdi asırlardır o dipsiz uçurumda sen ve ben asılı, sen ve ben uçan iki bilinmeyen, anlamını yitirmiş iki sözcük!

Eğil bana! Ben sana yalanı öğreteceğim! Sana yalanların tatlı rehavetini de sunacağım. Bu yatakta yat diyeceğim. Kızıl kadifesinde unutmanın. Öyle derin bir uykuya dalacaksın ki uyanmak acı gelecek. Masallarımı da alıp götüreceksin. Çünkü sen bana yeniden doğmayı öğrettin. Sana eğildiğimde beni döl yatağına götürdün. Üç kez. Öp memelerimi dedin. Üç kez. Ve ben seni parmaklarından başlayarak gezindim.

Bunların hepsini anımsa şimdi. Zira anımsayarak canın acıyacak, yaşadığını düşüneceksin ve tekrar seni ezberleyen gözlerimin içine bakmaya kalkacaksın…

(h.h.)

black and white horses ile ilgili görsel sonucu

Agni’ye son mersiye!

Beni kayınların arasına göm, senin kanatlarının gölgesine Agni! Karalar bağlama sakın, saçlarının kokusunu unutmak zor gelir. Gelirken ateşi parmaklarının ucunda getir. Suyu ağzında. Rüzgar bizi sarınca beni derinlerine göm. Gözlerindeki küsküyü orada bırak tam gözlerimin yanına. Soluklarını tut. Ateş püsküren soluklarını… Ay kayınların üzerinden akacak Agni. Sen şarkı söyleyeceksin ve benim kemiklerim uluyacak. Dişlerini etime geçir o zaman öyle git. Ya da gitme Agni son şiirlerini oku bana.

Anımsarsın ne zaman bardaklarımızı rakıyla doldursak şarkı söyle bana derdim, sen gülerdin… şiir söyle bana derdim Agni, sen susardın ben dinlerdim seni. Sonra elini kanatlarının altından çıkarır ateş yakardın yuvamızın ortasında. Aç bana derdin ağzını. Açardım. Akreplerimi alır ateşin ortasına atardın. Aç ağzını derdin açardım. Ağzımdan yenilmiş yıldızları toplardın, masanın üzerine, mumun yanına dizerdin. Ben ağladığımda kulaklarına mavi hindiba çiçekleri takardın. . Sabah ezanı okunduğunda sarı andızlar açardı avuçlarında. Sen ağladığında Agni, yalazlar bir yanaklarında oynardı bir memelerinde. Ben susardım.

Öyleyse Agni bana son şiirlerini oku. Son şarkılarını. Sen şarkı söylerken ben dolunaya ağacağım. Derisi çürümüş dolunayı seyreden penceredeki o fahişe kız ayağa kalkacak. Aynaya bakacak. Yüzünün çürümüşlüğünü unutacak. Yüreğinin çürümüşlüğünü unutacak Agni. O fahişe kız bize gerçek hikâyeyi anlatacak. Bize kandan arınmış pınarın suyunu içirecek. Eteğini rüzgârda savurduğunda on iki mevsimin on iki krallığının on iki yıldızı eriyecek. Saçlarını tarayacak ve eriyen yıldızlar akacak saçlarına.

Şarkılarını söyle bana Agni. Şimdi suyun büyüsü sarmış beni, kayınlara doğru gidiyorum. Toprağımdan ateş böcekleri uçuşuyor Agni. Elini kanatlarının altına sok ve alnıma sür! Aaaah benim kırk kanatlı, çift başlı ruhum, aaah benim dişi Agnim! Aaah ateş çiçeklerinin tapındığı kutsal fahişem! Bu benim sana söyleyeceğim son mersiyedir! 

(h.h.)