onlar büyüktüler…

onlar büyüktüler…

yaşamımdan kesitler!

haşim hüsrevşahi

Öğretmenler günü nedeniyle birkaç öğretmenimden söz etmek istedim: onlar büyüktüler!

Rıza Beraheni

Hiç kuşku yok ki herkes ömrü boyunca kimi önemli insanlarla karşılaşma şansı yakalar ya da o şansı kaçırır. Önemli dediğim bulunduğu alandaki evrensel anlamda yarattığı değerler ölçeğinde. Ben hem mesleğim olan hekimlik alanında hem de hayatımın en önemli yerini kapsayan edebiyat yaşamımda bu şansı yakaladım ve bir kısmında ise kaçırdım.

Okumaya devam et “onlar büyüktüler…”

son basamak…

Büyük şair, yazar, çevirmen, düşünür, yazın kuramcısı, eleştirmen Rıza Beraheni

Son basamak

ölmek için

beni şebboyların nergislerin ortasına koyma

bırakma beni                     dünya sularına

galaksilere de          bırakma beni

beni önce o verev süzülen bakışın bileziğinden geçir

ve kırık dökük taş merdivenlerden gölgeleri rüzgarda esen eski ağaçlara doğru  yukarı kaldır öte yana

kimseye gösterme beni ne kızıma ne kardeşlerime ne kız kardeşime ne oğullarıma

odada yataklarında uyuyanların ne kadar tuhaf suratları var

ne kadar yorgunum

beni son basamağa koy ve aşağı in

ve meyve ve çiçek ve hurmayı al götür

yeri burası değil

senin ayak seslerin dünyanın sonu yapraklarının dökülüş mevsimindeki turna kanatlarının telekleridir

senin gidişinin sesi bitti şükürler olsun

ne kadar yorgunum

uzun dinlenmeye ihtiyacım var

beni çölün ruhunun sırtına bindir

git

ertesi gün gelmek istersen gel ve bir ayna da getir bana

benim iç çekişlerimin resimlerini de gör

gör seksen yaşındaki küçük kız                   kumaştan oyuncak bebek            nasıl yüzü koyun yerde

sonra beni benim etrafımda döndür

ve o verev süzülen bakışın bileziğinin ortasında durdur

durdur ve döndür

ki ben

yokmuşm.

Bir Yaradılışın Öyküsüdür!

Tarihe bir not olsun diye yazdım bu kısa öyküyü… yıllar önce!

Sardunyalar

Yıllar önce yazdığım bir kısa öykü! (h.h.)

 

“Sana mürtet oluyorum, sana ulaşmanın tadına yeniden varayım diye!”

Tebriz’li Şems

Seni ilk ne zaman gördüm bilmiyorum, unutmuşum, 1976 mıydı?  Hayır o ilk zamandı. Zamanın başlangıcı ve sen ilk kadındın, başlangıcın kadını. Hayat da oradan başlıyordu. Bunu sonra fark ettim. Sen: “Bu bizim Tebriz, Petersburg’un ikiz kardeşidir!” demiştin. Şehrin ortasından geçen Kuru Çay üzerindeki Taş Köprü’nün korkuluğuna dayanmıştın. Bir Mayıs gecesiydi. Yüzünde ay ışığı nereden başlıyor nerede bitiyor, kestiremiyordum. Gülmüştüm ve ilk zamanın mutlak karanlığı kalkmıştı ve yaradılışımın altı günü başlamıştı. “Ne?” diye sorunca gülmüştün. O gün Tebriz ayaklanmış, biz ölümden kaçmış, birkaç cop darbesiyle kurtulmuştuk. Bayraklarımız da yırtılmıştı. Köprübaşına ben geç kalmıştım. Sen: “Nerdeydin deli oğlan merak ettim.” demiştin ve elimden sıkıca tutmuştun. Sanki bıraksan Erk Meydanı’ndaki bütün güvercinler oradan uçuvereceklerdi.

View original post 705 kelime daha

…توان گفتنم نیست

ترجمه شعری از اورهان ولی

Orhan Veli’den bir şiir çevirim: Anlatamıyorum!

اگر که بگریم آیا می شنوید؟

آیا می توانید لمس کنید

درون مصرع های من اشکم را؟

نمی دانستم ترانه ها این چنین زیبایند

و واژگان بدینسان نا رسا

!پیش از آنکه دچار این درد شوم

جائیست آنجا می دانم

می توان همه چیز را به زبان آورد

خیلی نزدیک شدم، می شنوم اما

!توان گفتنم نیست

(ترجمه از توركي: هاشم خسروشاهي)

Anlatamıyorum

Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?

Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.

Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.
17 Maddede Bir Garip Şair Orhan Veli Kanık | ListeList.com

havaya sıksam kurşunu…

Sanaz Davoodzadeh Far’dan 4 şiir

1-

gelmeyişinin havası

yağmur olur

bütün anılarına şemsiye açarım

tüm anılarını kanla yazmışım

geç anladım

giderken bu şemsiyeye

kurşun yağdırdığını

2-

kurşun dolu

şarjör gibi

göz kırpsam

öldürür seni kurşunlarım

kırpmasam

moleküllerim barut dolu sırt çantası

omuzda

bomba olurum

havaya sıksam kurşunu

kendim delik deşik

ölmek için savaşıyoruz ikimiz de

yürüyorum

kurşun sesi

uyuyorum

kurşun sesi

ölüyorum

kuşun sesi

barut kokuyor

insanların ağzı

3-

pencere

benim için duvarın gülümsemesidir

ben ki uçmayı sadece

renkli kalemle denerim

pencere

uçuşun başlangıcıdır

4-

eksikliğin

bir yüz oldu tuvalde

dudaksız

gözlerimin karası ağlıyordu ellerimde

ve saçlarımın her bir teli

rüzgarın elinde karahindiba

kaçıyordu benden

gelmedin

bu tablo nasıl da iyi satıldı

(Farsçadan çeviri: h.h.)

Sanaz Davoodzadeh far, Iran | IWA BOGDANI
Sanaz Davoodzadeh Far

diri öldüm

öldüm

ama kalbim hala atıyordu

dilim tutulmuştu

ama bir ses yankılanıyordu içinde

kördüm

ama içimdeki göz görüyordu dışarıyı

kımıltısızdım

ama kıvrak düşler götürdü beni kilometrelerce uzağa

öldüm

ama diri diri…

İngilizceden çeviri: h.h.

Harriet Anena - Wikipedia
Şiir: Harriet Anena (Uganda)
Genç Ugandalı şair Harriet: bir performans
Harriet Anena kendini anlatıyor…

Adalet benim!

Gita’dan pasajlar

Goswani Tulsidas: (1532-1623)

Sri Krishna’dan Arjuna’ya[1]

Arjuna

Adalet benim: duru ve yansız [2]

Yaratıklar doğar ve yaratıklar kaybolur gider

Ben, sadece ben gerçeğim Arjuna,

Derinlerden, keyifle izleyerek

Tüm yaratıkların gözlerinin içinde.

Benim tüm bilgilerin amacı

Dünyanın babası, annesi dünyanın

Her şeyin kaynağı, tüm arın olmayanların

Ve arın olanların, kutsal olanların ve dehşetin.

Amaç benim, kök benim ve tanık

Yuva ve sürgün, en değerli dost benim

Benim yaradılış ve yok oluş

Ebedi döl ve define

Benim güneşin ışıltısı, ben

Yağmur bulutlarını açan ve alıkoyan

Ölümsüzlük benim

Ölüm benim, var olmak ve var olmamak da

Öz benim Arjuna

Tüm yaratıkların kalbinde oturmuş

Benim başlangıç, benim orta

Ve gelecek olanların tümünün sonu!

Onlar ki bana içtenlikle taparlar

Akılları ve gövdeleriyle,

Tüm yaşamlarını bağlılıkla geçirirler

Bende bulurlar gönüllerinin yaptıklarını

Beni bilmeyenler bile

Şayet hareketleri doğruysa

Adaletli ve sevgiyle, kutsal sayarlar beni

En doğru tapınmayla

Tüm düşüncelerini, hareketlerini tümüyle

Tüm korkularını ve hayal kırıklıklarını

Yürek temizliğiyle bana sun

Bil ki onların tümü gelip geçer

Öyleyse sen kendini kurtar esaretten

İyi ve kötü kaderden

Bağlantısızlığın yoluyla sen

Cisimleştir beni mutlak özgürlükte

Ben adaletim, arın ve yansız

Kimseden yana durmayan, nefret etmeyen kimseden

Ama kim ki kendini sağalttı bencillikten

Ben ışırım onda tüm parlaklığımla

Katiller ve tecavüzcüler bile

Tiranlar ve en yaban bağnazlar

Nihayet kurtuluşu öğrenirler

Benim aşkımın yoluyla, şayet teslim olurlarsa

Benim hoyrat ancak sağaltıcı lütfumla

Acılardan geçerek

Dönüşümlerle onlar özgürlüğü bulurlar

Ve gönülleri kendi içlerinde huzuru bulur

Ben her zaman bütün varlıklarlayım

Kimseyi terk etmem

Ne denli müthişse de iç karanlığın

Asla benden ayrık değilsin

Bırak düşüncelerin ağır ağır akıp geçsin

Beni yakınında tut, her an

Yaşamınla güven bana, zira ben

Senim, senin kendinden daha fazla!



[1] Hintçeden İngilizceye Winthrop Sargeant’in (1903-1986) satırarası çevirisine dayanarak Stephen Mitchell (1943- ) tarafından çevrilmiştir. İngilizceden çeviri: h.h.

[2] https://www.poetseers.org/spiritual-and-devotional-poets/india/bhagavad-gita/i-am-justice/

Bugüne bak

Bugüne bak:

Onun kısa geçişinde

Yaşam olduğu için, yaşamın ta kendisi

Tüm gerçekler ve senin varlığın saklıdır

Büyümenin neşesi

Devinimin görkemi

Başarmanın şaşası

Zamanı deneyimlemeden başka nedir

Dün bir rüyadır

Yarınsa bir evham

Bugün iyi yaşanmışsa

Dünü mutlu bir düş yapar

Ve her yarını umudun hayali

Öyleyse bugüne iyi bak

Böyledir her yeni günün selamlaması!

A poetic genius

(Hint şair Kalidasa, 170 M.Ö., İngilizceden ç: h.h.)

Furuğ: günümüz şiiri!

Günümüz şairinin aşk meselesine bakışı yüzde yüz hizipçidir. Günümüz şiirinde aşk, biraz temenna, azıcık ah vah ve nihayet birkaç kelimede de her şeyin sonu olan vuslattan ibarettir. Hâlbuki her şeyin başlangıcı olabilir. Aşk yeni düşünsel ve duyumsal dünyalara, fikirlere, ufuklara bir delik açmamıştır ve hâlâ insani kalıplarından ayırdığınızda bomboş imgelerden başka bir şey olmayan göz, kaş, güzel baldır bacak düzeyinde seyrediyor. Günümüz şiiri, genel bir kuşağı; taşların, bitkilerin ve doğanın aşkını, aylak kadınların ve pis kokulu sokakların ve yalın ayakların aşkını ve iki insanın aşkını unutmuştur ve yaşamın hüzün dolu güzelliklerine dikkat etmemekte.

Günümüz şiirini sadece olumsuz yönleriyle asil ve başarılı şiir olarak kabul etmek mümkündür. Düşünsel ve ruhsal avarelikler, mutlak güvensizlik ve inançsızlık, ümitsizlik ve kuşku, şiirin kalbini fethetmiş olan kavramlardır ve şair, bizim kuşağımızın en umumi derdi olan onmaz inzivasından, melankoliyalarını kâğıt üzerinde çizmekte ve sadece bu yoldandır ki şiir zaman zaman yücelme ve özel bir parıltı göstermekte.

Günümüz şiirinde epik içeriklerin de yeri görünüyor. Bu alanda sunulan -örneğin Kesari Bey’in Okçu Areş şiiri örnek olarak gösterilebilir- kendi doğuşu için şerefli kandan, gururdan ve inançtan kaynaklanan bir epik eserden çok gevşek ve sölpük bir ninniye daha çok benzemekte.

Buna karşın günümüz şiiri büyük ölçüde kendisini asla şairane olamayacak fazlalıklardan kurtarmış, şiirin çekirdeği ve temel kavramına yaklaşmıştır. Günümüz şiiri artık vaaz, öğüt, yargı ve hikâye anlatımı aracı değil. Şiir, şiir yaratmaya yönelmiştir. Bu yoldaki başarısı çok naçiz olsa da artık enerjisini sapaklarda harcamamakta ve kendi ikliminin sınırlarını bilmekte, bu ise etkili ve takdire şayan bir adımdır. Bugünün Farsça şiirinin içeriğini bir kenara bırakırsak benim büyük eleştirim orada kullanılmakta olan dildir.

Günümüz şiirinin dili yalancı, tembel ve temkinlidir. Aktarma görevini üstlenmiş olan duyguların anlatımında kendi geniş olanaklarından yararlanmamakta. Günümüz şiirinin dilinin iki yönü var. Ya çok böbürlenen, fadılca ve geçmişin kurallarına bağlıdır ya da çok dağınık, başıboş ve sokak işidir. Genel bir çizgide benzer anlamları taşıya sözcükler ancak her biri başlı başına bağımsız anlamları ifade etmekteler. Günümüz şiirinde kullanılması sırasında bunlar, kulağa en güzel ve en hoş gelenin lehine kenara itilmekteler.

Günümüz şairi, sözcüğün güzelliğine dikkat ediyor, ifade ettiği anlama değil. “Alımlı” sözcüğünün yerine “güzel” sözcüğü asla kullanılamaz zira alımlı ve güzel eşit anlamlı olsaydı asla iki sözcük olarak ortaya çıkmazdı.

Günümüz şiiri yeni sözcüklere ihtiyacı var ve onları kendisinde yer etme cesareti bulmalıdır. Sözcüğün gerçek anlamını tanımak ve onu doğru bir biçimde kullanmakla günümüz şiir diline bir sıcaklık ve yeni bir hayat verilebilir ancak.

En kaba ve en çirkin sözcükler, kendilerine gereksinim duyulduğunda sırf daha önce şiirde kullanılmadıkları için bir kenara itilmemeli. Ne yazık ki günümüz şairi bunu yapmakta.

Füruğ Ferruhzad - Vikipedi

(Önce Ben Öleceğim, h.h., Totem Yayınları, 2019)

Seher Kuşu

Seher Kuşu. Şiir: M. Taki Bahar (Melikişşüera Bahar), Müzik: Morteza Neydavud, Söyleyenler: Homayun Şeceryan (İran), Abir Nehme (Lübanan)

Acımı tazele

Ateş püsküren ahınla bu kefesi

Kır, alt üst et

Ey kanatları bağlı bülbül kafes köşesinden kalk

İnsanoğlunun özgürlüğünün şarkısını söyle

Bu toprak yığını yeryüzüne bir solukla

Ateş düşür, alev eyle!

Zalimin zulmü, avcının cevri

Yuvamı dağıttı

Ey Tanrı, ey felek, ey tabiat

Bizim karanlık gecemizi seher eyle! 

(Ç: h.h.)

Meryem Mirzahani Ödülü

Bilimde çığır açan ilerlemeyi güden Breakthrough Vakfı’nın genç matematikçiler ödülü, Matematiğin Nobeli sayılan Fields Madalyası sahibi ünlü matematikçi adına dayanarak Maryam Mirzakhani New Frontiers (Yeni Sınırlar) Ödülü olarak adlandırıldı. Özellikle genç kadın matematikçileri teşvik amaçlı Yeni Sınırlar adı altında 50,000 dolarlık bu ödül 40 yaşın altındaki bilim insanlarına verilecektir.

Bu yılki temel fizik dalındaki Breakthrough 3 milyon dolarlık ödül Meryem Mirzakhani’nin yakın çalışma arkadaşı Alex Eskin’e verildi. Alex ödülü aldığı törende Meryem’le birlikte çalışmış olduğundan büyük onur duyduğunu dile getirmiştir. Bu ödül daha önce Jocelyn Bell Burnell, Stephen Hawking gibi yedi CERN bilim insanına verilmişti.

İran’ın harika çocuğu Meryem Mirzahani’yi ve diğer harika çocukları taşıyan otobüs, İran’da düzenlenen bir bilim yarışması sonrasında Tahran’a dönerken kaza geçirmiş, birçok harika çocuk hayatını kaybetmiş ve Mirzakhani mucize eseri kurtulmuştur.  Bu kaza, harika çocukları uçakla değil sıradan bir otobüsle taşıdıkları için, İran hükümetine karşı büyük öfke duyulmasına yok açmıştır. Matematik Olimpiyatları kahramanı Meryem, Tahran Şerif Teknik Üniversitesi’nden lisansını aldıktan sonra Harvard’da doktora çalışmalarını başarıyla sürdürmüş ve sonrasında Princeton ve Stanford üniversitelerinde öğretim üyesi matematikçi bilim insanı olarak çalışmıştır.

Meryem özellikle hiperbolik ve sarmal yüzeyler üzerindeki çalışmalarla matematikte yeni çığırlar açmıştır. 13 Ağustos 2015 yılında Meryem Mirzahani, Riemann Yüzeyleri dinamiği ve geometrisi ve moduli uzaylar teorileri üzerindeki çalışmaları dolayısıyla matematiğin Nobeli olan Fields ödülüne layık görülmüştür. Fields ödülünü alan ilk kadın matematikçi olarak tarihe geçen Meryem (3 Mayıs 1977-15 Temmuz 2017 ) 40 yaşında meme kanserinden hayatını kaybetmiştir.

Matematiğin Nobel'ini alan tek kadın öldü
Meryem Mirzakhani

bir şeyler yazmalıyım…

Firuze Mohammedzade’den bir şiir

bir şeyler yazmalıyım
ölüm gibi
beklentimi karşılayan bir şey
hiçbir şeyden korkmayayım diye
ölüm haberimi kendinden önce getirme ihtimali olan
kargadan bile

bir şeyler yazmalıyım
onca kar katmanları altında Tebriz’in ateşi çıksın diye
kürenmeliyim ve yükselmeliyim kendimden
ya da değil?
iğne,
ceketimin yamalarının sıcak hayallerini dikeyim diye

neden bunca kimsenin sesi dertten çıkmaz?
neden bunca tek kişilik hücrelerin derdi ve aspirinler bedava eczanelerde tozlanır?
ben neden aspirinin derdine değmiyorum?
ben bunca üşüyorum burada
ve sen orada onca ölümsün ve işe yaramıyorsun neden?
Tebriz’in evlerinin duvarı olabilir mi?
benimle aynı evde yaşayan evler
birlikte avare ettiğimiz evler
duvarlarından fotoğraflarımızı kıran evler
ve biz sorduk
bunca ev arkadaşı olmanın nedenini
yanıtlamayan o evler…
evin başına çökmeli ki evin anlamını anlayasın da

ben neler yazıyorum ki bunca üşüyorum?
bunca yanan orman uzaktan ısıtmıyor beni
şayet güney Arizona’da bir orman yanıyorsa
mutlaka bir söz
bir sözcük
bir tümce
Tebriz’in bağlarında bir akkavağın kalbini kırmıştır.

(Farsçadan çeviri: h.h.)

Işınlama değil düşünleme

Araştırmalara göre RNA’dan DNA oluşumu evrimi ve ardından DNA merdiven şeridinin ortaya çıkışı yaklaşık 4 milyar sene önce gerçekleşmiştir. Bundan kısa bir süre sonra yani yaklaşık 100,000 sene sonra tek hücreliler ortaya çıkmıştır. Yaşamın başlangıcını bu nokta olarak kabul edebiliriz. İnsanın ortaya çıkışı 2,5 milyon yıl ve Homo sapience (ana-babalarımızın ya da anatomik olarak modern insanın) ortaya çıkışı ise yaklaşık 300-800 bin sene önce cereyan etmiştir. Derin suların diplerinde 4 milyar sene önce DNA! Ve bu DNA üzerinde bilgilerin kaydedilmesi, depolanmaya başlaması… Çok heyecan vericidir!

Bugün ise anne karnında yaklaşık 9 ayda, annenin döl yatağındaki derin suların dibinde iki tek hücreden çift hücreye ve ardından kesintisiz olarak çok hücrelere, ardından balık şekline, sürüngen, kuş, memeli hayvan biçimini alarak ve böylece 4 milyar sene süresince izlediğimiz tüm o diğer evreleri şaşılacak güzellikte peş peşe geçirerek “insan” şeklini almaktadır. Dokuz ayda kemikler, damarlar, sinirler, organlar ve vücudumuzun tüm sistemleri ortaya çıkarak, hızla evrim geçirerek, tek hücreden modern insan oluşuyor!  Buradaki hızla sözcüğünün altını çizdim. Tekrar etmemin bir nedeni olsun diye: 4 milyar senede cereyan eden bir süreç sadece 9 ayda gerçekleşiyor. Yani yaklaşık 5,4 milyar kez hızlandırılmış bir süreçte. Ben buna zamansızlık diyorum. Zamanın adeta yok olduğu bir süreç. Ol! Oluyor!

Ve biliyoruz ki modern insan DNA’sı tüm o 4 milyar yıllık sürenin ve sürecin bilgisini de taşımaktadır. Ortak belleğimizde tüm bu bilgiler, bu kodlar mevcut. Beynimiz kendini çözmeye başladığında tüm o kodlara açık bir şekilde ulaşabileceğiz diye düşünüyorum. İşte o zaman insanoğlunun ulaşımı uçakla, füzeyle, ışınlamayla falan değil çok daha “hızlı” bir şekilde düşünce hızında, ışınlamayla değil benim tabirimle “düşünleme” ile olacak… Yakın zamanda, belki 10 bin belki 100 bin sene sonra bunun gerçekleşeceğine inanıyorum! Siz ne dersiniz?

Bu konuya belki sonra yine değinirim!

Aşağıdaki videoda tek hücre olan spermin kadın tek hücresi olan yumurta ile buluşması, döllenmenin gerçekleşmesi, hamilelik ve devamındaki hayret verici güzellikteki 4 milyar sene süren yolculuğun özeti veriliyor.

ne kadar da sevecendin örümcek katil!

İstanbul Sözleşmesi’ni savunmak bir entelektüel fiyaka yolu değil, gerçek bir toplumsal görevdir. İleride daha iyisi oluşursa, oluşturulması sağlanırsa onu talep edip savunmak görev olur!

ne kadar da sevecendin örümcek katil!
baba kokladı onu
kardeş kokladı onu
amca kokladı onu
dayı kokladı onu
komşu delikanlı ve kasap ve yargıç da

şimdi vücudunun kokusu kaplamış tüm şehri
evler, dükkanlar, camiler, mezarlıklar ve karakollar

bayanlar baylar
sıkıca tıkayın burnunuzu lütfen
bu
dün gece
bu soğuk caddenin köşesinde
sessizce boğularak öldürülen
bir fahişenin cesedidir.

(Leyla Fercami, Dolunayda kızıl tef çalan kadınlar, İranlı kadın şairler seçkisi, Totem Yayınları, 2015. Farsçadan çeviri: h.h.)

bırak senin gözlerinde toprağa versin…

Semira Çerağpur’dan bir şiir[1]

İhsan’a bir şarkı

ne bu ağlayan benim
ne de duvardaki gölge sen
biz yağmurda çılgın iki bulutuz
şimdi yeryüzünü birkaç yıllığına
kendi viraneliğinde bırak
bırak senin gözlerinde toprağa versin babamızı
saçlarının şeytanı
kaybolan altınların tılsımını
urganın boynundan
sarkıtan kadın
*
ne bu gülen benim
ne tetiğine basılmayan tüfekler sen
biz yağmurda okunmamış iki şiir
şimdi dünyanın düşünün kıyısına bırak
botlarının gözünü…

(“Kanımı havanldırmaya çıkarmışım” toplu şiirinden)

ترانه‌ای برای احسان
نه این‌که گریه می‌کند منم
نه تو آن سایۀ افتاده بر دیواری
ما دو ابر دیوانه‌ایم در باران
حالا زمین را برای چند سال
در دست ویرانی‌اش رها کن
بگذار پدر را در چشم‌هایت خاک کند
زنی که شیطان موهایش
طلسم طلاهای گمشده را
به گردن طناب
آویزان کرده است.
.
نه این‌که می‌خندد منم
نه تو آن سرباز تفنگ‌های بی‌شلیکی
ما دو شعر ناخوانده‌ای در باران
حالا کنار خواب جهان
چشم پوتین‌هایت را بگذار

[1] http://www.aghalliat.com/%DA%86%D9%86%D8%AF-%D8%B4%D8%B9%D8%B1-%D8%A7%D8%B2-%D8%B3%D9%85%DB%8C%D8%B1%D8%A7-%DA%86%D8%B1%D8%A7%D8%BA-%D9%BE%D9%88%D8%B1/)

Ne eylediler!

Okuyacağınız İranlı şair-gazeteci Ferruhi Yezdi’nin bir şiiridir. Bu vatansever şairin, Rıza Şah Pehlevi diktatörlüğü tarafından önce dudakları dikildi sussun diye. O susmadı ve sonunda halk düşmanları tarafından katledildi.

Kim ki hamdı, bin bir oyunla uyuklatıp eylediler
Kim ki uyumadı evini yıkıp harap eylediler

Helal sirke olacak dediklerini
İkiyüzlülük zulasında şarap eylediler

Duvarın arkasında eşeği közlediler
Bize methedip lezzetli kebap eylediler

Yıllarca umut ve hevesle eğirdiğimizi
Dar ağacına urgan hesap eylediler

Vatanı cennet edeceğiz biz dediler
Belalarla dolu cehennemi bize azap eylediler

Kimden şikâyet edelim gafletimiz ve cehaletimizden
Elimizdeki tüm servetimizi serap eylediler

Dertliyiz dudaklarımız açılmaz pişman ve üzünçlü
Gerçi suskumuzu teslim ve sevinç sayıp eylediler

Siyaset ehlinin oyunları yalandır ve aldatmaca
Zulüm gören halkın huzurunda hitap eylediler

İşin başında çokça tatlı vaatler verdiler
Ama sonu acı oldu yıkıp harap eylediler

(h.h.)

Zehir olan kadehine doldur beni!

Yayınevine göndermeye hazırlandığım son romanımın girişine Kul Ahmet’in bu dizelerini koydum:

Söyle güzeller şahına
yüz süreydim dergahına
zehir olam kadehine
doldur beni doldur beni

Okunması için gönderdiğim bir arkadaş bunun “Zehir olam” değil, “Zehir olan” olması gerektiğini söyledi. Ancak internette her iki şekilde de yazıldığını ekledi. Bu sabah başka bir arkadaşa mesajla, “Sence bunlardan hangisi doğru?” diye sordum. Cevap netti: “Bunun sencesi bencesi yok. Kul Ahmet nasıl demişse öyledir: zehir olan!”
Arkadaşıma, “İnternette her ikisi de Kul Ahmet imzasıyla geçiyor,” dedim. “Dur bir dakika,” dedi, “türkücü bir arkadaşıma soracağım.” Ve sordu. O da “Zehir olan” doğrudur demiş ve eklemiş: “Bunun için mi beni sabah sabah uykudan uyandırdın?” Arkadaşıma, sen de ona beni de uyandıran var bunun için deseydin, dedim.
Neyse. Dönelim bu dizelerin güzelliğine:
Önce şiirin tümüne bir bakalım.

Okumaya devam et “Zehir olan kadehine doldur beni!”

Martılar neredeler?

“Şimdi uyuyorsun. Uyurken de duyuyorsun beni. Hatırlar mısın bir akşam gün batarken, Kadıköy sahildeydik. Martılar, dalgakırana dizilmişti. Hatırlar mısın? Genç bir kadın yaklaşmıştı bize. Senin karşında durmuştu. O, bronzdan yapılı İnanna, canlanmış karşında duruyordu. Kavruk yüzlü genç kadın, sana eğilerek elini ver bana, dedi. Sağ gözü kördü. Sen onun görmeyen gözünün içine baktın. Kadın, bu gözüm şişlendi, dedi. Kör gözümle hayal kurarım, gören gözümle rüya görürüm. Her gözümde başka bir dünya var, aynı anda başka başka rüyalar, dedi. Yüzünün bir yanı sana benziyordu bir yanı bana. Sesi ne kadın sesiydi ne erkek. O kutsal sedir ağacının yarığından süzülüp gelen bir kuştu. Belki de bir rüzgârın düşü. Martı sürüsü onu bize getirmişti. Balıkçı tekneleri suda yalpalıyordu. Balıkçılar ağlarını çekmiş gitmişlerdi. Şimdi kayıklar dalgalarla baş başa kalmıştı. Seninle benim gibi. Kadın sana, elini aç dedi. Açtın. Kahve taneleri rengindeki dudaklarına götürüp ellerinin ayasından öptü. Kara, uzun kirpikleriyle öptüğü yerleri süpürdü. Onun kirpiklerinin ucunda serçe gagası vardı, senin saçlarının ucunda kül. Sen bir şiir mırıldandın. Adımızın saklı olduğu bir şiir. Sonra kadın ağzını aç, dedi. Açtın. Ağzını senin ağzına dayadı. Cehennemin alevlerini üfledi mi emip yuttu mu anlamadım. Sen ağladın. Kadın senin saçlarını bir tapınak duvarını okşar gibi okşadı ve gitti. Deniz susmuştu. Tekneler susmuştu. Kalk gidelim, dedim. Hatırlıyor musun? Yol boyu ağladın. Ölümü peşinden sürükler gibi korku ve acı içinde. Çarşıdan eve kadar adımı bağırdın. Peşinden adını bağırarak koştum. Herkes bize bakıyordu. Çarşının orta yerinde gayda çalan sakallı kara gözlü çocuk da sustu. Biz oradan rüzgâr gibi geçince, gayda sesi çok uzaklardan gelmeye başladı. Bir ormandan, bir dağ tepesinden, bir kuyunun dininden…”


“Çağırmasam gelir miydin?”
“Gelirdim… Kapıyı açmazsın, seni üzerim diye korktum!”
“Martıları görüyor musun?”
“Evet.”
“Ama bu görmek bir işe yaramaz Yakup. Onların evleri nerede? Dalgaları bırakıp nereye giderler geceyi geçirmek için, bunu biliyor musun, görüyor musun?”
“Bunu düşünmedim doğrusu!”
“Rakıları koy!”
“Çığlıkları uzaklaşır bilirim…”
“Evet. Onlar çığlıklarını alıp giderler her gece! Çığlıklarını alıp giden kuşları avcılar bile unutur Yakup!”
“Seni nasıl sevdiğimi hiçbir zaman anlatamadım Zerrin.”
“Bilseydin anlatırdın!”
“Bildim… Bildim! Ama anlatacak sözcüğü bulmakta…”
“Sözcüğe gerek yok ki!”
“Aslında biz kendi savaş meydanımızda yenik düştük.”
“Yazık! Haydi bir türkü söyle. Sesini çok özledim!”

[Yeni romanım Dolunayın Çocukları’ndan. Yayına hazırlanıyor!]

Bir daha okunmaya değer…

Ne putlar yaratılmadı ki… ne değersizler önünde ne dizler bükülmedi ki… ne bireyler ve toplumlar kendi benliklerinden gönüllü olarak vazgeçip bir değersizle yarattıkları putlara tapınmadılar ki… Tek tanrıya inandıklarını iddia ederler oysa taptıkları putlar var sayısız. Ve birlerinin kendilerine tapmlarını arzularlar… Bu makale bir kez daha okunmaya değer:

Put nedir ve nasıl oluşur?

Hazreti İbrahim (AS)'ın putperestlerle mücadelesi: Kendilerini ...

bedevi çadırlar kurmuşsun kundaklanan bakışlarında!

bedevi çadırlar kurmuşsun kundaklanan bakışlarında
közleri avucumda bir sabırsızlık serçe gagası tetikte
ağaçları köklerinden sökmenin cezasıdır şahmeran masalı
bıldırcınlar çeşme arar kaşlarının altında

öfkem acı tütün, çiğner tükürürüm gölgesiz çöle
senin dar ağacından ölümü tükürdüğün gibi
sen ki salınan şarkı ben köklere sızan kan
anlatılmaz masal çocuklara bir gece vakti dağ böğründe

ne zaman yağmur çiselese iki ölüm takılır aklımın dikenli tellerine
ne zaman ay karanlıkta üç güzel
kılıç emdiği suyu verir taşa bağrımda
kalkıp göçelim bu çöllerden ihaneti bırakarak onlara.

(h.h.)

bir düş ki…

Ben de bir düş gördüm Zhaungzi! Yıllardır bu düşün içindeyim. Sen kelebeği gördükten sonra sorabildin; kelebek mi benim düşümdeydi yoksa ben mi onun düşünde, diye. Ben uyanırsam soracağım, hangi çiçek gördü beni düşünde sürükleyerek misk kokuları içine, hangi kuş gördü beni rüyasında gözlerini kapat diyerek şarkısının evine çağırıp, hangi ağaç gördü beni rüyasında dalları arasına alıp uyu diyerek, hangi dağ zirvesi?

Zhuangzi anlat bana… uyandığımı nasıl anlayacağım? Kimin rüyasında olduğumu nasıl anlayacağım? Yoksa anlamayı bırakmam mı gerek? Yoksa yaşam işte bu düştür deyip akmam mı gerek? Bir serçe var taraçamda şimdi, kaygılı sanki, acelesi var gibi bir yerlere kanat çırpmak için… Zhuangzi sisin sesi odama doluşuyor… bu düşte dün gece düşümde düş gördüm bir şahinin düşünde gördüğü tavşanın kalbi bomboştu korkudan… burnunda sadece yeşil bir esinti… “sen ilkin bir güzelin iki döşü arasında dalmışsın bu düşe, uyanırsan yaşamının sonudur,” dediler. Aaaah güneş ne kadar güzeldir Zhuangzi! Toprak ne kadar güzel!

(h.h.)

Chuang-tzu - Liberal Dictionary

 

tarçın ağaçları

güneş usulca iniyor derisi soyulmuş tarçın ağaçlarından
ırmak sözünü çakıllara bırakır
rüzgar çivit kokar çamaşır ipinde
gözlerin yolda hep bu şehirde…

ceylan yavrusu avcının elini görür kaçmaz
ceylan yavrusu öldürülmemiştir daha önce
düştüğü topraktan kalksa koşar
ömrümüz ateşi terk etmiş kara hindiba

toprağı küstüreli soframın tadı kaçmış
ben de geldim gördüm bu dünyayı
çıkınımda kala kala mavi bir hüzün senden
gerisi bahçemdeki arıların kanadında

(h.h.)

Tarçın ağacı | Toluna

bir cinayetin kehaneti: dudakların nerede?

Bir şair, yazar, düşünür nasıl öldürüldü?[1]

Bu yazıyı Mohammed Mohtari’nin doğum günü anısına yayınlıyorum

Şair ve yazar Mohammed Mohtari’nin oğlu Siyavoş Mohtari, babasının cesedini 9 Aralık’ta adli tıp morgunda tanıdı. Altı gün öncesinde bu şairin cansız bedenini, cebinde alış veriş kuponu ile Eminabad çöllerinde bulmuşlar. Enformasyon Bakanlığı’nın katillerinden Mehrdad Alihani, Mohtari’nin kaçırılıp öldürülmesini şöyle anlatıyor:
“30 Kasım 1998’de Enformasyon Bakanlığı çalışanlarından Musevi, Enformasyon Bakanı Dori Necefabadi’nin yanına gidiyor ve Dariyuş Fruher ve eşinin öldürüldükleri hakkında rapor veriyor. Ardından Musevi, Alihani’ye İran Yazarlar Birliği işinin bitirilmesini istiyor ve Birliğin işini en hızlı şekilde bitirilmesini önemle vurguluyor. Yazarlar Birliği’nin en önemli faal üyelerinden Huşeng Golşiri, Mohammed Mohtari, Mansur Kuşan, Ali Eşref Dervişiyan, Mohammed Ali Sepanlu, Mohammed Cafer Puyende ve ٍEmir Hasan Çehelten’e ait yedi dosya gündeme alınıyor. En önemliden başlanılmasına karar veriliyor.

Okumaya devam et “bir cinayetin kehaneti: dudakların nerede?”

görürsem seni…

Geçenlerde Mohsen Namcu’nun icrasıyla çok bilinen bir şarkıyı dinledim. Bu şarkıyı yıllar önce Feridun Foruği ve Mohammed Reza Şeceryan da icra etmişler. Mohsen’ın icrası kendine özgü.
Şiirlerine gelince. Şairi tartışmalıdır. Kimine göre Tahire Gorretülayn’a aittir. Ancak birçok araştırma bunun böyle olmadığını göstermekte ve Tahire İsfahani, Tahir Kaşani ve Mohammed Bager Sohbet Lari ve İkbal Lauri’nin de adları verilmektedir.
Şarkı sözlerini çevirmemin nedeni ise Youtube’da alakasız çeviriler olmasından dolayıdır. Şiirin özelliği tekrarlanan sözcükler ve dizelerin kulağa hoş gelen ritmidir.

 

Gözüm düşer de görürsem seni yüz yüze karşı karşıya / anlatırım üzücümü sana nükte nükte, ince ince
Gördükten sonra seni saba gibi düştüm yola / ev ev, kapı kapı, cadde cadde, sokak sokak
Gönül kanı firakında akar iki gözümden / Dicle Dicle, deniz deniz, çeşme çeşme, ark ark
Küçücük ağzının çevresi amber hatlı yüzün / gonca gonca, çiçek çiçek, lale lale, koku koku
Kaşın, gözün, benin senin gönül kuşun avlamıştır / istek istek, yürek yürek, sevgi sevgi, huy ve huy
Senin sevgini hazin yürek örmüş gönül kumaşına / iplik iplik, sap sap, çözgü çözgü, tel ve tel
Tahire kendi kalbinde, aradı görmedi senden başka / Sayfa sayfa, kat kat, perde perde, iç ve iç

Sohrab Tahran’dan mektup atmış…

Tahran,

5 Eylül 1962

Sevgili dostum, peş peşe gönderdiğin mektuplar bizden boşalan evin adresine geldi. Babam öldü ve biz yer değiştirdik. Babamın ölümü beni benden almadı. Huzuruma çabuk kavuştum. Bizim hayatımız kocaman bir uyumun bir parçasıdır. Kendimizi bu parçanın değişimlerine vermeliyiz. Babam yatağında ölüyor, bir arı ise evin havuzunda. Büyük dert ortaklığına kavuştuğumuzda, yakın bağlılıklar yerini her yanı içeren bağlılıklara bırakır. Bütün akrabaların bizim evde toplandığı ve gözlerin ıslak olduğu gün ben Nazımabad’da derelerde yalnız başıma dolaşıyordum. Kendimi her şeyle uyumlu görüyordum. Bazen bütün otları koklamak, ağaçların içine girmek, taşları kendimde yuvarlamak istiyordum. İçim güleç ve güzeldi. Seyretmenin hüznü, ki daha önce ondan söz ederdim, bir kenara çekilmişti ve onun yerini bir şey almıştı; onu dolaysız bakışın kaynayışı diye yorumlamak mümkün. Sabahın alacakaranlığında, dağlardan tırmanırdım, mehtapta dalların ve yaprakların serinliğine dokunurdum. Gece vakti, ırmağın sesi düşlerimin derzlerinden akardı. Bazen eskizler çıkarırdım.

Okumaya devam et “Sohrab Tahran’dan mektup atmış…”

Sohrab Sepehri: beni çağıran ses

Sohrab Sepehri’nin yazdığı Mavi Oda adlı uzun metinden bir parçadır.

Tümü yakında yayınlanacak!

Bağımızın dibinde bir ahır vardı. Ahırın üstünde ise bir oda vardı. Maviydi. Adı Mavi Oda’ydı (biz ona Mavi Oda derdik). Ahır hemzeminden biraz alçaktaydı. Öyle ki yemliğin üstündeki küçük pencereden hayvanların başı görünürdü. Mavi odanın koridoruna birkaç basamak merdivenle gidilirdi. Mavi oda, toprağın samimiyetinin hakikatinden uzak değildi. Biz bu odada yaşardık. Bir gün annem Mavi Oda’ya girer. Odanın bir nişinde çember olmuş bir yılan görür, korkar, hem de nasıl. Aynı gün Mavi Odadan göç ediyoruz. Evin kuzeyindeki odaya geçiyoruz. Beyaz bir pencderi[1] odaya. Sonuna kadar da bu odada kaldık ve Mavi Oda sonuna kadar boş.
**
**
Mavi Oda Mandalay’dı ve ben rahatça bu Mandala’nın içine yol almıştım. Dini söylemler havasında bir dram cereyan etmemişti. Mandala’nın doğu kapısının eşiğinde (Mavi Oda’nın doğu kapısı) Mandala’ya bir çiçek atayım diye gözlerimi kapatmamışlardı. Ama ben açık gözlerimle atmıştım: ilkbaharlar aklımda. Bazen bir kadife çiçek koparır ve Mavi Oda’nın ortasına atardım. Bilmiyordum neden.

Okumaya devam et “Sohrab Sepehri: beni çağıran ses”

Sohrab’tan mektup var!

Nazi;

Bakıyorum ve bir şeyler bende sürgün veriyor. Bu bulutlu günde ne de aydınım. Dünyanın bütün ırmakları bana akıyor. Ben ki hiçle dolurum. Toprak güzelliklerle dolup taşıyor. Benim gözlerimde yer kalmadı… bizim gözlerimiz küçük değil, güzellik sonsuzdur.

Yazın gölgesindeydi seni gördüm ve dün mektubun geldiğinde seni görmenin izi yerdeydi ve tazeydi. Şemiran’ın gün ortasında biz nelerden söz ediyorduk? Benim ellerim dünyanın aydınlığıyla doluydu ve sen kendi ruhunun aydın gölgesinde duruyordun. Bazen bir kuş gibi şaşkınlıkla yerinde kalakalıyordun.

Okumaya devam et “Sohrab’tan mektup var!”

Koronayla savaşta önerimdir:

Önerimdir (1), 17 Mart 2020:
1- Büyükşehirler karantinaya alınsın, sokağa çıkma yasağı getirilsin
2- Fuar alanları hastaneye dönüştürülsün, büyük oteller karantina gerekirse izolasyon merkezlerine dönüştürülsün
3- Maske, eldiven, dezenfektan vs. muhtarlar kanalıyla halka ulaştırılsın
4- Gerçekler tüm çıplaklığıyla halka anlatılsın ve güvene dayalı ulusal dayanışma sağlansın
5- Hurafe yayanlara ve halkı bilimsel yöntemlerden uzaklaştıranlara ciddi yaptırımlar uygulansın.
6- Sağlık ordusu ve tüm hastaneler tam anlamıyla ve tüm hızıyla donatılsın
7- Diğer ulusların tecrübelerinden ciddiyetle yararlanılsın
8- Toplumsal neşe mutlaka sağlansın, morallerin yüksek ve felaketle savaşın umutla yürütülmesi sağlansın
9- Halkı dolandıranlar, karaborsacılar en ağır şekilde cezalandırılsın
10- Felaketi fırsata dönüştürerek din, dil, ırk ve cinsiyet farkı gözetmeyen virüsten öğrenerek din, dil, ırk ve cinsiyet farkı gözetmeden halk olarak omuz omuza vermeliyiz…
Önerimdir (2), 24 Mart 2020:

Okumaya devam et “Koronayla savaşta önerimdir:”

Hagisi daha tehlikelidir?

Bugünlerde hepimizin korkarak ya da endişeli bir şekilde, belki kimimiz soğuk kanlılıkla Korona ile yatıyor, Korona ile kalkıyoruz. Dini, dili, ırkı, cinsiyeti olmayan ve bunları gözetmeyen bu virüsün nereden çıktığı, nasıl yayıldığı, neler getirip neler götüreceği hakkında sayısız fikir, söylenti ve teoriler var… Örneğin kimine göre bu virüs Korona ailesinin yedinci üyesi olarak diğerleri gibi tesadüfen hayvandan insana geçiş yapmıştır: yarasadan, karınca yiyenden, yılandan vs. Kimine göre bu virüs aslında Amerika’nın bir eyaletindeki (isim de veriyorlar) bir laboratuvarda üzerinde çalışılarak mühendislik edilmiş ve enflüanza virüsü üzerine HİV’in bir proteini yerleştirilmiş ve biyolojik silah olarak geliştirilmekteyken, Çin bunu çalıyor ve tam gelişmiş virüs son radde hassas silah olacakken Wuhan’da çarşıya sızıyor ve olanlar oluyor. Kimine göre bu düpedüz Amerika ve İsrail’in, Çin, Kore, İran gibi ulusların insan genomunu çözerek ona özgü biyolojik geliştirdiği bir silahtır ancak farklı reaksiyon verdi ve iş sarpa sardı. Bazılarının iddiası ise dünya sermayesi yaşlı-emekli, üretmeyen ve tüketen nüfustan kurtulmak için bu virüsü sentezleyip ortalığa saldı ve bu nedenle ölenlerin çoğu 60 yaş ve üzerinde olanlardır. İran’da ölenlerin çoğunluğu 49-59 yaşları arasında. Hangi teoriye inanırsanız inanın fark etmez sonuçta onun ölümcül oluşu sizi tedirgin ediyor. Ne de olsa bir pandemi gelişmiştir ve birçok ülke karantinaya sokmuş kendini ve hiçbir ülkenin de bundan yakasını sıyırma şansı yoktur. Şu anda elimizdeki olan son rakamlar şunu göstermekte:

Okumaya devam et “Hagisi daha tehlikelidir?”

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü kutlu olsun!

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü nedeniyle Ataşehir belediyesinin MSKM’de düzenlediği ve Elif Hopyar’ın yönettiği ve Nazan Kesal, Özgün Enver Bulut ve Haşim Hüsrevşahi’nin katıldığı çok keyifli sohbet sonrasında Nazan Kesal’in muhteşem Furuğ’u canlandırdığı Yaralarım Aşktandır oyununu bir kez daha ayakta alkışladık… Bu bahaneyle Sayın Elif Hopyar ve Sayın Kadir İncesu’ya bu güzel etkinliğin hayata geçmesindeki emeklerinden dolayı teşekkür ederim.

uyuyorum şimdi…

Uyuyorum şimdi düşlerimi salacağım gözlerimden
Şimdi anlamalıyım senin dilini
Yapraklarda ve kar tanelerini avuçlarında oynatan rüzgârda
 
Çok düşündüm
Meğerse her şey bir sıfırda toplanmıştı
Ben sayılar peşinde koşarken orada
Derin bir yokluk duruyordu gerçeklerin tümünü tutarak gagasında
Yutarak bütün bükülmüş acıları
 
Ey ruhumu inciten yaşam selam olsun sana
Selam olsun sana sessiz saksılar
Ve sana ey uzaktan gelen soluk
 
Bütün çocuklar kollarında susar annelerinin bellemiştim
Bütün çocuklar ağlar sebepsiz sanmıştım
Bütün çocuklar bir bahar gibi açar pembe ve beyaz
Gözlerini acımasız ninnilere
Meğerse bir duvar beklermiş onları
Yorgun göz kapaklarımın altına sığınırken
 
Bir fırtına takmışız peşimize
Günleri devirerek
Öpmeye doyamadığımız bu masalda
Elveda demeden uçurumun kollarında
Uçurtmaları kime bırakmalı bu saatten sonra
Tavşanlar ne kadar mutluymuşlar hepimiz adına
 
Söz vermiştim bir şiir yazacağım sana demiştim
Kimsenin aklına gelmeyen dizeyi senin için yazacağım demiştim
Hep aynı yanılgının umuduna kapılarak
Oysa en güzel dize sendin gözlerimde
Dudaklarımda
Ve kağıdımın satırları arasında
 
Şimdi uyumaya gidiyorum düşlerimi alarak yanıma
Sesini bırakırsın diye son anda
Yağmur ve kar serpiştirirken bahçeye
Ey kalbimin en masum sıcaklığı
En uzaktaki yakın çarpıntısı
En deli çığlığı…

H.H.
7 Şubat 2020

shapeless dream
Woman Asleep at a Table, 1936, Pablo Picasso

Furuğ’un o mektubu

İbrahim Golestan’ın Ferzane Milani’ye verdiği ve onun kitabına koyduğu mektupların arasında bir tanesi çok dikkat çekmiştir. Bunun nedeni bu mektupta Furuğ’un çok samimi bir dil kullanarak sevdiği erkeğe istediği gibi yazmasıdır. O kitaba ve özellikle bu mektuba karşı, okurlar arasında iki taban tabana zıt tutum ortaya çıkmıştır. Birinci grup inanıyordu ki, bu mektup çok özeldir, yayınlanması Furuğ’un özeline, hanesine tecavüz sayılır. Ablası Puran Ferruhzad da bu gruptandı. Diğer grup ise,  Furuğ’un mektuplarında “özel” alan kalmamıştır. İbrahim Golestan bu gruba aittir. Ben derleyip hazırladığım ve Totem Yayınlarından (2019) çıkan, Önce Ben Öleceğim  adlı kitapta bu mektubu ilk kez Türkiye’de ve Türkçe olarak yayınladım. Kitapta eklediğim açıklamayla birlikte burada yeniden yayınlıyorum:

Okumaya devam et “Furuğ’un o mektubu”

üzgünüm

üzgünüm
senin ölümüne hayret etmediğim için
kendi ölümüme etmediğim gibi
kalemimi bir yerde unutmuşum sanki
kelimelerimi unuttuğum gibi
dilim sadece senin şarkılarını söyler
kokunu sabah rüzgarına vermişsin gizlice
yağmur da yaslanmış pencereme
üzgünüm
 
gülmek bir haktı
sevmek ve sevişmek gibi
haksız düşmüşüz ırgat hesabına
ellerinde ve dillerinde onların ne varsa kanlı
hasretlerimi bir bir topladım
üzgünüm kanatlarımda başka yer yok
sizi alamıyorum uçmaya
kendimden farkım ne?
 
dilinin ucunu bırak bana yeter
yeter anımsamama
geçmiş o uzun yılları
anlatırım tek bir satırda;
rüzgardım yanaklarında
böyle böyle diye…

şimdi kapıyı kapat arkamdan
dönmek mümkün olsaydı keşke!

(uzun bir şiirimden, h.h.)

raining and the bird ile ilgili görsel sonucu

soru vesvesesi

Rıza Berhani’den bir şiir

hikmet göğüslü şair Meftun Emini’ye

bir at durur alaca yapraklar ardında yanında pencerenin
elif sırtı kavistir         güzellik boy posunun büyüsü      altında: Sen
güz renkli güneşli gökten          düş ve dilek      birlikte yağar
bu andaç mı?                sevda andacı?              bu nedir?
haykırışlarım benim kendime doğru döner yaprak saraylarından ve boğazından fırtına mevsiminin

Okumaya devam et “soru vesvesesi”

ceninlerim benim birer birer ölüyorlar

Şima Timar

Şima Timar, (1973-2003)

Üç şiir:

1-

yanlış bir cumarteside
yanlış bir yerde
yanlış bir adla
dünyaya geldim
biri beni kaybetmişti sanki
bulunma
telaşının acısındaydım
ve kesik aralıklar
aralık ayında onca karın arasında
ve bu bulunmanın tuhaf olasılığı
gri boyanıyordu
adım benim değildi
belki birisi gözlerimin rengiyle çağırıyordu beni

2-

Okumaya devam et “ceninlerim benim birer birer ölüyorlar”

kendi içinde sürgün olmak!

Hiçbir Şair Bilmiyorum Ki Zihinsel Şizofren Olmasın

Doktor, yazar, şair, çevirmen Haşim Hüsrevşahi, Farsça, Azerbaycan ve Anadolu Türkçesiyle şiirler yazdı, yazmaya devam ediyor.

“Siz Farsçaya hakimsiniz ama ruhunuz Farsça değil. İnsan hangi dilde rüya görür? Tabii ki ana dilinde. Türkçeyi 17 yaşında geldiğim İstanbul’da öğrendim. Azerbaycan Türkü olduğum halde Türkçe okuyup yazmıyordum. Anadilimi bilmiyordum.” 

“Hiçbir şair bilmiyorum ki, zihinsel şizofrenik olmasın” diyen Hüsrevşahi: “Ama buradaki şizofreni yanlış anlaşılmasın. Burada akıl hastalığından bahsetmiyoruz. Şairler akıl sınırını geçtikten sonra halüsinasyon görüyor ve yazabiliyor. Ama hastalık olarak bahsettiğimiz ise akıl sınırına gelmeden ortaya çıkıyor. Birisi bilgelik, diğeri hastalık…”

ana-foto-buuuu.jpg

Bir etkinlik için Trabzon’a gelen Prof. Dr. Haşim Hüsrevşahi ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik…

*******         

Tıp eğitimi aldınız ama bunun yanında aktif bir şekilde de edebiyatla uğraşıyorsunuz. Şiirler, kitaplar yazıp çevirirler yapıyorsunuz. Edebiyata olan ilginiz nereden geliyor?

Edebiyata olan ilgim, yakınlığım, sevgim ortaokuldan itibaren başladı. Ağabeyim evimizde büyükçe bir kütüphane oluşturmuştu, herkesin o kitaplıkta bir yeri vardı ve biz de cep harçlıklarımızla aldığımız kitapları oralara koyardık. Ağabeyim sayesinde kitaplarla tanıştım. Ağabeyimin bir kaşesi vardı, ‘en iyi dostunuz kitaptır’ yazan, bizler de aldığımız kitaplara o kaşeyi vururduk. Ağabeyim üniversitede okuyordu, siyasal bilimlerde sonra Şiraz Üniversitesinde siyasal bilimler dalında hocalık yapmaya başladı. Yani kitapla çok iç içeydi. Kaldı ki İran’da herkes edebiyatla iç içedir. Bu yüzyıllardır böyle…
Bir İran evine gittiğinizde orada mutlaka kitaplık görürsünüz ve o kitaplıklarda İran’ın yetiştirdiği büyük şairlerin divanları vardır. En başta da Hafız’ın divanı bulunur.
İran’da evlerde yemekler yenilir çaylar içilir arkasından Hafız’ın divanı açılır, şiirler okunur. Kahvehanelere gittiğinizde de bu böyledir, şiir sohbet iç içedir.

TÜRKÇE YAZMAK OKUMAK YASAKTI

Bu gelenek günümüzde de devam ediyor mu?

Bu gelenek hiç ölmedi, günümüzde de devam etmektedavvir. Tahran’a gittiğinizde Ramazan ayında kahvehanelerde oturduğunuzda biri gelir Firdevsi’nin Şahname’sinden, Tebriz’e gittiğinizde Şehriyar’ın div

hasimi-(1).jpganından şiirler okunduğunu görürsünüz. İran’da edebiyat ile halk iç içedir. Bu nedenle ben de otomatik olarak kendimi böyle bir dünyanın içinde buldum. Ama tabii ki İran’da o zamanlar Türkçe yazıp okumak yasaktı. Otuz sene önce İran halkının yüzde 40’ının Türk olmasına rağmen Türkçe yazıp okumak yasaktı. İran’da Farsça, nüfusun yüzde 25’in oluşturan halkın anadilidir. Yani yüzde 70’in üzerine Farsça olmayan diller var bunlar; başta Türkler, Beluçlar, Kürtler, Araplar, Maziler Lorlar gibi çok büyük bir mozaik. Ve bunlar hep kardeşçe, bir arada yaşadılar. Ortak dil olarak Farsçayı kullandılar. Edebiyat da Farsça olarak ortaya çıkmıştır. Örneğin anadili Azerbaycan Türkçesi

olan Farsça şiir yazan şairlerin bin yüzün üzerinde divanı vardır. Bu çok büyük bir

değerdir. Bu nedenle biz Farsça edebiyat dediğimizde bu açıdan bakıyoruz. Anadili Farsça olan veya olmayan edebiyatçıların ortaya koymuş oldukları bir değer…

ANADİLİMİ BİLMİYORDUM 

Türkçeyi nerede öğrendiniz?

Türkçeyi İstanbul’da öğrendim. Türkiye’ye 1967 yılında 17 yaşında geldim ve İstanbul Edebiyat Fakülte

hasimi-(3).jpgsinde Türkçe öğrendim. Ben Azerbaycan Türkü olduğum halde Türkçe okuyup yazmam yoktu. Anadilimi bilmiyordum. Evde Türkçe konuşuyorduk, okulda Farsça eğitim alıyorduk. Bir çocuğun bir objeye bakıp onun isminin ikiye ayrıldığını görmesi aslında onun zihninin ikiye yarılması demektir. Zihinsel yarılmalar, zihinsel parçalanmalar anadili Farsça olmayan İranlı çocukların ben de dahil hepsinde oluştu. Dolayısıyla bizler, tırnak içerisinde söylüyorum ‘şizofrenik’ bir zihinle büyüdük.

Röportaj: Fatma YAVUZ​

 

Röportajın devamı için lüfen aşağıdaki bağlantıyı tıklayınız:

http://www.kuzeyekspres.com.tr/hicbir-sair-bilmiyorum-ki-zihinsel-sizofren-olmasin-72517h.htm

 

Turgut Uyar’dan Farsçaya çevirdim: Senfoni

سنفونی

تورگوت اویار

اول صدایت به یادم می آید
به تو فکر می کنم وقتی در مانده ام
آنچه زیباست، شادی بور در خوشه های پُردانه
سپس روزهای شنبه می آید
سپس آسمان می آید و من رها می شوم
باران ببارد ایکاش با هم خیس شویم

Okumaya devam et “Turgut Uyar’dan Farsçaya çevirdim: Senfoni”

Dil açma, dil öğrenme!

Geçenlerde bir arkadaşımın eşi sohbet sırasında 9-10 aylık çocuğunun dil açmaya başladığını, çok mutlu olduğunu söyledi. “Ancak,” dedi, “Anne diyeceğine Abla diyor bana.” Sordum tam olarak ne diyor? Tam olarak Aba ya da Abba diyormuş. İlginç geldi bana. Kendisine düşüncelerimi aktardım. Söylediklerimi biraz da ayrıntılandırarak burada vermek istiyorum.

Yeni dil açan/açmaya başlayan bu çocuk anne-babasından Aba sözcüğünü duymuş değildi. Kendisi uydurmuş olabilir tabi. Ya da çevresinde duyduğu Abla sözcüğünü Aba şeklinde seslendirebilir. Mümkündür. Ama düşük olasılık. Çünkü çocuğun ablası yok, Anne-babasının abla olarak çağırdıkları birisi yok yakın çevrelerinde.

Okumaya devam et “Dil açma, dil öğrenme!”

sağır mu oldun hatçe?

“sağır mı oldun Hatçe?
kıyamet anca kör olanları seçiyor !”
(alıntı)

biz bükülmüş bir günün sonunda
birimiz Dicle birimiz Fırat
birleşiriz elbet şattül-aşkta
dökülmeden körfezine yok oluşun
 
kahrını ezberlemiş kaç şiir yazar bu gün batımı
Kadıköy vapurunda kaç hikaye
suskunu bilen kaç masal?

hep bir pencere var orada dolunaya açılır
rüzgar ve ateş kıvrılarak vurur camına
biz bükülmüş bir günün sonunda

şebboyun serinliği var gülüşünde 
bu evde “çok bulut birikti”
anımsamak isterim kendimi sende
sen kıyametin ilk günü…

(23 Nisan 2017, 5 Mayıs 2019, h.h.)
[bu şiirin ilk dizeleri yeniden yazıldı]

Anka kuşu,
Anka Kuşu. Credits go to: Peter Nottrott, “Phoenix”, Painting

 

 

didem madak’tan bir şiir çevirdim: şimdiden bir hatırasın

ترجمه شعری از دیدم ماداک

خاطره ای از هم اکنون
ابر، یا غبار و یا پرواز
همه (عشق ها) را بگذارید توی  پرانتز
زنگوله ی بادی هستی، می پیچی به زبان باد
نه ترانه ای هستی
نه نغمه ای بر سر زبان ها
…دیگر به اندازه بعضی ترانه ها زخم خورده ای

Okumaya devam et “didem madak’tan bir şiir çevirdim: şimdiden bir hatırasın”