Suyun ayak sesi

Sohrab Sepehri’nin en uzun şiiri:
(Sohrab çevirim baskıya girdi…: yalnızlığımın çinisi)

‫نقاش های سهراب سپهری‬‎ ile ilgili görsel sonucu
Sohrab Sepehri’nin tablolarından.

Kaşanlıyım
fena sayılmaz yaşamım…
bir parça ekmeğim, bir parça zeka, iğne ucu zevkim var
bir anam var yapraktan daha iyi
dostlarım var akan sulardan daha hoş
ve bir tanrım var buralarda bir yerde
bu şebboyların arasında, bu uzun çamın altında
suyun bilinci üzerinde, yasasında bitkilerin.

ben Müslümanım
kıblem bir kızıl gül
namaz yerim pınardır, alın koyduğum yerse ışık.
ovalardır seccadem.
ben pencerelerin kalp atışıyla alırım abdesti
namazımda ay akar
onda ışık tayfı akar
namazımın arkasında taş görünür
namazımın tüm zerreleri billurdan
ne zaman ki rüzgar servilerde ezan okur
kılarım ben namazı
ben namazı otların tekbirinden sonra
dalgaların kad-kametinden sonra kılarım
Kabe’m su kenarındadır
Kabe’m akasyaların altında
Kabe’m benim bir meltem gibidir
bahçeden bahçeye, şehirden şehre gider
benim Hacerül Asved’im bahçenin aydınlığıdır.

Kaşanlıyım
işim ressamlıktır
orada hapsolan şakayık şarkısını dinleyip
tazelensin diye yalnızlığı kalbinizin
kahtan bir kafes boyar satarım size

ne hayaller, ne hayaller… bilirim
tuvalim cansızdır
çizdiğim havuz balıksızdır bilirim…

Kaşanlıyım
soyum belki de
Hindistan’da bir ota varmakta, kilden bir güvece
soyum belki de Buhara’da bir fahişeye varmakta
babam iki kırlangıç gelişi sonrası, iki kar
babam balkonda iki uyku sonrası
babam zamanlar sonrasında ölmüştür.
babam öldüğünde gök maviydi
annem habersiz uykusundan sıçradı,
kız kardeşim güzelleşti aniden
babam öldüğünde bekçiler şairdiler hep
bakkal sordu bana: kaç batman kavun istersin?
sordum ben ona: gramı kaçtır gönlü hoş bir yüreğin?

babam ressamdı
tar yapardı, tar da çalardı,
güzel el yazısı da vardı onun.
bağımız gölge yanındaydı bilgeliğin
bağımız duyguyla bitkinin düğümlendiği yerdi
bağımız bakışın, kafesin ve aynanın buluştuğu noktaydı
bağımız belki de mutluluğun yeşil çemberinin kavsiydi
tanrının olmamış meyvesini düşümde çiğniyordum ben o gün
suyu felsefesiz içerdim
dutu bilgisiz koparırdım
yarılmaya görsün bir nar
fıskiyenin eli istek olurdu aniden
bir kuş ötse işitme zevkinden yanardı göğsüm
bazen yalnızlık, yüzünü yaslardı camın arkasına
şevk gelirdi, kolunu atardı boynuna duyguların
düşünce oynardı
yaşam bayram yağması dek bir şeydi, sığırcıklarla dolu bir çınar
yaşam o günlerde, ışıktan ve oyuncak bebekten bir sıra kuyruktu
bir kucak özgürlüktü
yaşam musiki havuzuydu o günlerde

çocuk emekleyerek uzaklaştı yusufçuklar sokağından giderek
bağladım yükümü, yeğni düşler şehrinden çıktım dışarı
yüreğim yusufçuklar gurbetiyle dolu

ben dünyaya konuk olmaya gittim
ben hüzün vadisine
ben irfan bağına
ben bilginin apaydın taraçasına çıktım
dinin merdiveninden tırmandım
kuşku sokağının taaa sonuna
istiğnanın serin havasına
ben sevginin ıslak gecesine kadar gittim
ben aşkın öbür ucunda birinin görüşüne gittim
gittim, gittim taaa kadına
hazzın ışığına
isteğin sessizliğine
yalnızlıkla dolu sese dek.

yeryüzünde bir şeyler gördüm:
bir çocuk gördüm kokluyordu ayı o
bir kafes gördüm kapısız, kanat çırpıyordu aydınlık onda
bir merdiven gördüm, aşk tırmanıyordu melekut damlarına
bir kadın gördüm, havanda dövüyordu ışık o
onların öğlen sofrasında ekmek vardı, yeşillik vardı bir tabak da şebnem
sımsıcak bir tas sevgi
bir dilenci gördüm, kapı kapı dolaşıp dileniyordu kumru şarkısını
ve bir çöpçü, bir kavun kabuğuna alın koymuş kılıyordu o namaz
bir kuzu gördüm, uçurtma yiyordu
bir eşek gördüm, anlıyordu yoncayı o
öğüt otlağında bir inek gördüm tok
bir şair gördüm hitabet sırasında, “siz” diyordu süsene hep
bir kitap gördüm ben, sözcükleri hep billurdan
bir kağıt gördüm, bahar cinsinden
bir müze gördüm yeşillikten uzak
sudan uzak bir mescit
umutsuz bir fakihin yatağı başında bir testi gördüm sorularla dolu
bir katır gördüm yükü “kompozisyon”
bir deve gördüm yükü “öğüt ve meselin” boş küfesi
bir arif gördüm yükü “tenna ve de hu”
bir tren gördüm aydınlık taşıyordu
bir tren gördüm fıkıh taşıyordu ne de hantal
bir tren gördüm siyaset taşıyordu, ne de boş
bir tren gördüm taşıyordu nilüfer tohumu ve kanarya şarkısını
ve bir uçak gördüm o bin kaç metre yükseklikten
görünüyordu camından toz toprak
hüthütün kakülü
kelebek kanadının benekleri
bir kurbağanın havuzda yansımasını
ve yalnızlık sokağından geçişi bir sineğin.
bir çınardan yere doğru inerken bir serçenin aydın isteği
ve güneşin ergenliği
ve oyuncak bebekle sabahın güzel kucaklaşması
şehvetin serasına giden merdivenler…
alkol mahzenine giden merdivenler
kızıl gülün çürüme yasasına giden merdivenler
ve yaşamın matematiğinin algısına
işrâk çatısına çıkan merdivenler
tecelli kürsüsüne giden merdivenler…
annem aşağılarda
deltanın anısında yıkıyordu çay bardaklarını
şehir görünüyordu:
çimentonun, demirin ve taşın geometrik yükselişi
güvercinsiz tavanlı yüzlerce otobüs
çiçeklerini mezada çıkarmış bir çiçekçi.
iki leylak ağacına bir şair salıncak yapıyordu
bir oğlan çocuğu ilkokul duvarına taş atıyordu
bir çocuk babasının renksiz seccadesine kaysı çekirdeği tükürüyordu
ve bir keçi Hazar haritasından su içiyordu.

bir çamaşır ipi belliydi; dur duraksız bir sutyen
bir tekerlek bir atın dermansızlığına hasret
at arabacının uyumasına hasret
arabacı ölüme hasret…

aşk belliydi, dalga belliydi.
kar belliydi, dostluk belliydi
sözcük belliydi
su belliydi, şeylerin yansısı suda.
hücrelerin serin gölgeliği kanın yangısında.
yaşamın nemli yanı belliydi
insan özünün hüznünün doğusu
kadın sokağında serserilik mevsimi
mevsim sokağında yalnızlık kokusu.
yazın elinde belliydi bir yelpaze.
tanenin çiçeğe yolculuğu.
sarmaşığın bu evden o eve yolculuğu.
ayın yolculuğu bir havuza.
hasret çiçeği fışkırması topraklardan.
genç asmaların duvardan dökülüşü.
uyku köprüsüne şebnem yağışı.
ölümün handakinden sevincin atlayışı.
kelamın ardından hadisenin her geçişi.
bir derzin ışıkla savaşı
güneşin kocaman adımıyla bir basamağın savaşı
yalnızlığın bir şarkıyla savaşı
armutların güzelliğinin filenin boşluğuyla savaşı
dişin narla kanlı savaşı
Nazilerin nazlı saplarla savaşı
fasahatın papağınla savaşı
alınla secde taşının soğukluğunun savaşı.

cami fayansının secdelere saldırısı.
rüzgarın, sabun baloncuğunun miracına saldırısı.
kelebek ordusunun “böceklerle savaş” programına saldırısı.
yusufçuklar takımının “tesisat” işçi sırasına saldırısı.
ney kalemler alayının kurşun harflere saldırısı.
sözcüğün şairin damağına saldırısı.

bir yüzyılın bir şiir eliyle fethi
bir bağın bir sığırcık eliyle fethi
iki selamla bir sokağın fethi
bir şehrin birkaç sırık atlı eliyle fethi
bir bayramın iki oyuncak bebek ve bir topla fethi

öğleden sonra bir oyuncağın döşek üste öldürülüşü
bir öykünün uyku sokağının başında öldürülüşü
bir hüznün bir marşın emriyle öldürülüşü,
bir aylanın bir neon lambanın emriyle öldürülüşü
bir söğüdün bir devletin emriyle öldürülüşü
içi çökmüş bir şairin bir Alp yıldızı çiçeğinin eliyle öldürülüşü…

yeryüzü tümüyle belliydi:
düzen yürüyordu Yunan sokağında
baykuş ötüyordu “Asılı Bağlar’da”
rüzgar Hayber gediğinde, tarih çöpünden bir kümeyi sürüyordu doğuya
yüzük taşının dingin gölü üzerinde bir kayık çiçek taşıyordu
her sokağın başında yanıyordu sonsuz bir ışık…

insanları gördüm
şehirleri gördüm
vadileri gördüm, dağları da
suyu gördüm, toprağı da
ışığı ve karanlıklar gördüm
ve ışıkta bitkileri, ve karanlıkta bitkileri
ışıkta canavarlar gördüm, karanlıkta canavarlar
ve insanı gördüm ışıkta ve karanlıkta.

Kaşanlıyım ancak
şehrim benim Kaşan değil
benim şehrim kaybolmuştur
ben istekle ve hararetle
gecenin öte yanında bir ev yapmışım
ben bu evde bir otun nemli adsızlığına çok yakınım
ben bahçenin soluma seslerini duymadayım
ve karanlığın sesini dökülürken yapraktan
ve ağacın ardında aydınlığın öksürüğünü
taşın her derzinden suyun hapşırmasını duymadayım
baharın tavanından duymadayım kırlangıcın ötmesini
ve yalnızlığın duru açılıp kapanma sesini
ve aşkın kabuk atışının o belirsiz yalın sesini
uçuş zevkinin kanatta sıkışma sesini
ve ruhun kendini tutmasının çatlayışını
ben isteğin adım seslerini duymadayım
ve kanın damardaki yasal adım seslerini
güvercinlerin seher atışlarını
Cuma gecelerinin kalbinin atışını
karanfilin düşüncede akışını
hakikatin uzaktan gelen kişnemesini
ben maddenin esinti sesini duymadayım
ve şevkin sokağında inanıcın adım seslerini
ve yağmurun sesini aşkın ıslak gözkapaklarında
ergenliğin hüzünlü musikisi üzerinde
nar bahçelerinin şarkıları üstünde.
ve sevincin camının gecede parçalanma sesini
güzellik kağıdının yırtılma
gurbet kasesinin rüzgarla dolup taşma sesini.

ben yeryüzünün başlangıcına çok yakınım
çiçeklerin nabızlarını sayarım
suyun ıslak kaderiyle ve ağacın yeşil alışkanlığıyla aşinayım ben

benim ruhum eşyanın yeni yönünde akar
ruhum benim çocuk yaşta
benim ruhum bazen şevkten öksürüğe tutulur
işi yoktur ruhumun:
yağmur tanelerini, kerpiçlerin yarıklarını sayar o.
benim ruhum bazen hakikat yolunda bir taş gibidir

ben iki sedir ağacı düşman olsun birbirine görmedim hiç
ben görmedim bir söğüt gölgesini satsın yere o
karaağaç dallarını bedava bağışlar kargalara
nerede bir yaprak olsa benim coşkum açar orada
bir haşhaş çalısı beni varlığın akışında yıkamış
bir sineğin kanadı gibi bilirim seherin ağırlığını
bir saksı gibi yeşermenin müziğine kulak kesilirim
meyve dolu bir file gibi varmanın ateşi var bende
bir meyhane gibi sıkıntının sınırındayım
deniz kıyısındaki bir bina gibi kaygıyla bakarım ebedi uzun keşişlemelere
istemediğin kadar güneş, istemediğin kadar aşılanma, istemediğin kadar çoğalma.

ben bir elmayla mutluyum
bir çalı papatya koklamayla
ben bir aynayla, bir temiz bağlılıkla yetinirim
bir balon patladığında ben gülmem
ben gülmem bir felsefe ayı yarıyorsa ikiye
ben bıldırcının kanat sesini bilirim
toygiller kuşunun karın rengini, dağ keçisinin ayak izini
ışkın nerede yetişir ben bilirim
sığırcık ne zaman gelir, keklik ne zaman öter, atmaca ne zaman ölür,
ay nedir çölün uykusunda
istek sapında bir ölüm
ve sevişmenin dişleri arasında böğürtlen hazzı nedir ben bilirim

yaşamak hoş bir gelenektir
yaşamın kanatları var ölüm genişliğinde
sıçraması var aşk kadar
yaşam öyle alışkanlık rafında kalarak senin benim unutacağımız bir şey değil
yaşam koparan bir elin cazibesi
yaşam yaz mevsiminin buruk ağzında siyah incirin turfanıdır
yaşam böceğin gözünde ağacın boyutudur
yaşam pervanenin karanlıkta tecrübesi
yaşam göçmen kuşunun o tuhaf duygusudur
yaşam köprünün uykusunda dönen bir trenin siren sesidir
yaşam bir uçağın tıkalı penceresinden bir bahçeyi görmektir
uzaya gönderilen roketin haberi
ayın yalnızlığına dokunmaktır
başka bir gezegende çiçek koklama düşüncesidir
yaşam bir tabağı yıkamaktır
yaşam su arkında on kuruşluk bulmaktır
yaşam aynanın kendi ile çarpımıdır
yaşam ebediyet üssü çiçek
yaşam yeryüzünün darbesidir atışında kalbimizin
yaşam solukların sade ve düzgün geometrisidir

nerede olursam olayım
gökyüzü bana aittir
pencere, hava düşüncesi,
yeryüzü aşkı bana aittir
ne önemi var
bitiyorsa bazen
gurbet mantarları ha?

ben bilmem neden derler
at asil hayvandır, güvercinse güzel
ve neden kimsenin kafesinde bir akbaba yok?
yonca çiçeğinin kırmızı laleden neyi eksiktir ha?

gözleri yıkamalı ve başka türlü bakmalı
sözcükleri yıkamalı
sözcük rüzgarın ta kendisi olmalıdır
yağmurun kendisi olmalıdır
şemsiyeleri kapatmalı
yağmur altında yürümeli
düşünceyi, anıları yağmurun altına götürmeli
bütün şehir insanıyla yağmurun altına gitmeli
arkadaşı yağmurun altına götürmeli
aşkı yağmurun altında aramalı
kadınla yağmurun altında sevişmeli
yağmurun altında oynamalı
yağmurun altında bir şeyler yazmalı
konuşmalı, sarmaşık ekmelidir
yaşam peş peşe ıslanmaktır
yaşam “şimdinin” havuzunda yıkanmaktır

atalım giysileri
su birkaç adım ötede
tadalım aydınlığı
bir köyün gecesini tartalım
bir ahunun uykusunu
bir leyleğin yuvasının sıcaklığını algılayalım
çimenin yasalarını çiğnemeyelim
asma bağında ağız tadının düğümünü çözelim
ve ay çıkarsa açalım ağzımızı
ve gece kötüdür söylemeyelim
ve söylemeyelim ateş böceği bahçenin bakışından habersizdir
ve küfeyi getirelim
alalım bunca kızıl, bunca yeşil
sabahları ekmek ve peynirek[1] yiyelim
ve kelamın her köşesinde biz fidanlar dikelim
ve heceler arasında susku tanesini serpiştirelim
rüzgarın esmediği bir kitabı açmayalım
şebnemin teninin ıslak olmadığı bir kitabı
hücrelerin boyutsuz olduğu kitabı…
ve istemeyelim sinek uçsun diye doğanın parmakları ucundan
ve istemeyelim panter yaradılıştan çıkıversin gitsin
ve bilelim olmasaydı şayet bir kurtçuk
doğada bir şey eksikti
olmasaydı şayet baykuş
ağacın yasası eksikti
ve şayet ölüm olmasaydı
elimiz bir şeyin peşinde gezinirdi
ve ışık olmasaydı şayet
uçuşun diri mantığı alt üst olurdu bilelim
ve bilelim ki mercandan önce denizin düşüncesinde bir boşluk vardı
ve nerede olduğumuzu sormayalım
hastanenin taze petunyalarını koklayalım
ve şansın fıskiyesi nerede sormayalım
ve sormayalım
hakikatin kalbi neden mavidir
ve sormayalım babaların babalarının
nasıl esintileri nasıl geceleri vardı

ardımızda diri hava yoktur
ardımızda kuşlar ötmez
ardımızda rüzgar esmez
ardımızda kavakların yeşil penceresi örtüktür
ardımızda tüm rüzgar çiçekleri tozlanmış
ardımızda tarihin yorgunluğu var
ardımızda dalgaların anısı
soğuk susku deniz kabuğunun kıyılarına vurur

deniz kıyılarına gidelim
suya ağ atalım
ve sudan tazeliği çekelim
yerden bir kum tanesi alalım
var olmanın ağırlığını hissedelim
ateşimiz var diye mehtaba saymayalım
(görmüşüm ateşliyken aşağılara iner ay
el varır melekut tavanına
duymuşum kanarya daha güzel öter
bazen ayağımdaki yara
yerin bemol diyezini öğretmiştir bana
bazen hasta yatağımda çiçeğin oylumu kaç kat büyümüş
ve fenerin turunç ışığının çapı artmıştır)

ve ölümden korkmayalım
ölüm güvercinin sonu değil
ölüm bir böceğin ters dönmesi değil
ölüm aksayanın aklında akar
ölüm düşüncenin güzel ikliminde oturur
ölüm köy gecesinin zatında seherden söz eder
ölüm üzüm salkımıyla gelir ağızımıza
ölüm gırtlağın kızıl hançeresinde öter
pervanenin güzelliği ölümden sorulur
ölüm bazen reyhan toplar
bazen votka içer
bazen gölgede oturmuş bizi seyreder
ve biliriz hepimiz
hazzın ciğerleri ölüm oksijeniyle doludur.

seslerin çeperleri ardından duyduğumuz kaderin diri sözlerine kapıyı kapatmayalım
perdeyi kaldıralım
duygu hava alsın bırakalım
bırakalım ergenlik istediği çalının dibinde gecelesin
bırakalım
içgüdü oynamaya gitsin
çıkarsın ayakkabıları
ve mevsimlerin peşinde
atlasın çiçeklerin üzerinden
bırakalım şarkı söylesin yalnızlık
bir şeyler yazsın
caddeye çıksın…

sade olalım
ister bir banka gişesinde ister bir ağaç gölgesinde sade olalım
kızıl gülün sırrını çözmek bizim işimiz değil
bizim işimiz belki
kızıl gülün büyüsünde yüzmektir
bilgeliğin ardında kamp kuralım
bir yaprağın çekiciliğinde el yıkayıp sofraya geçelim
sabahları güneş doğduğunda biz de doğalım
heyecanları uçuralım
algı, hava, pencerenin ses rengi üzerine gül takalım
iki hece arasında gökyüzünü tanıyalım
ciğerlerimizi ebediyetle doldurup boşaltalım
bilgi yükünü kırlangıçların omzundan alalım
buluttan adları biz geri isteyelim
çınardan, sivrisinekten, yazdan
yağmurun ıslak ayakları üzerinden tırmanalım sevginin yükseğine
kapıyı açalım insana, ışığa, bitkiye ve de her böceğe
bizim işimiz belki de
nilüferle yüzyıl arasında
hakikatin şarkısı ardınca
koşmaktır!
Yaz, 1964
(Ç:h.h.)

[1] Peynirek: Farsça. Ebegümeci bitkisi ve çiçeği.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s