“SABIR TAŞI”, ÇEVİRİ ve İRAN EDEBİYATI ÜZERİNE…

Şaban Akbaba: Sevgili Haşim Hüsrevşahi, her şeyden önce sizin çeviri kaleminizi selamlıyorum. Kitaba da ad olan “Sabır Taşı” imgesinin İran toplumundaki sosyopsikolojik ya da mitolojik karşılığı nedir? Bizim ülkemizle benzer yanları var mı?

Sadık Çubek

Haşim Hüsrevşahi: Sabır Taşı, Türk ve İran edebiyatı ve mitolojisinde kimi benzerlikler gösterse de farklı gönderimleri içeren simgelerden sayılır. Anadolu Türkçesinde Sabır Taşı, genelde bebekleri sütten kesme döneminde kullanılan bir ürün olarak bilinir. Daha az yaygın olarak ise sabır ve direnç simgesi olarak anlatılarda yer alır. Bazen simgesel sabır taşı, Türk mitolojisinde ciddi yeri olan söylencesel Yada taşı ile yer değiştirebiliyor ya da karıştırılabiliyor. İran edebiyatında (Farsça ya da İran Türkçesinde) nesnel bir simgeden ziyade soyut gönderimleri olan bir ifadedir. Anlatının kahramanın dertleri ve acıları dayancını aşacak ölçüye geldiğinde o dert ya da acıları bir “Sabır Taşına” anlatarak, onunla paylaşarak rahatlar. Sabır taşı ise bu dertleri dinler, dinler, dinler ve sonunda dayanamaz çatlar! Kimi zaman bir ağaç, bir dere, bir duvar, bir dost sabır taşı işlevini üstlenir. İnsanların “dertlerin çokluğu” karşısında çatlaması işte buradan kaynaklanıyor. Diğer taraftan taş, yine simgesel olarak sert, vurdum duymaz, duygusuz, acımasız sertliği ifade için kullanılır: Taş yürekli gibi. Sözünü etmekte olduğumuz romanda ise okur bir nesne ile karşı karşıya değil. Okurken bir ara öğretmen Ahmed Ağa’yı sabır taşı rolünü üstlendiğini düşünür. Çünkü o, romanın diğer bütün kahramanlarının dertlerini dinliyor ve okur onun ruhu ve kalbinde duyumsadığı acıya tanık oluyor. Kimi yerde ise Cihan Sultan bir sabır taşıdır. Felçli yaşlı kadın, yattığı yer yatağında, yaralarının kurtlandığı izbede Gevher’in, Kakol Zeri’nin derdinden neredeyse çatlayacak duruma geliyor. Yoksulluktan ve çocuğunun karnını doyurmak için muta nikâhına sürüklenen Gevher, başına gelen onca olumsuzluklara bir taş gibi dayanır ve neredeyse hiç yakınmaz. Ancak bence esas sabır taşı bu romanın okuyanıdır. Zira okur, Ahmed Ağa’nın da Cihan Sultan’ın da, Gevher, Belkıs ya da Kakol Zeri’nin de dertlerine tanık oluyor ve onların anlatılarını sabırla dinliyor ve susuyor. Okur, acıyor, kızıyor, kendi içinde söyleniyor ama sessiz sedasız tümünün dertlerini dinliyor, sineye çekiyor. Okurun elinde bir parça Yada taşı olsa ruhunun çölünde bitmez tükenmez gözyaşı yağmurlarını yağdırır belki de.

Ş. A.: Kendi adıma söyleyeyim; en önce İran edebiyatından Behrengi’yi okudum, hemen her kitabını öğrencilerime okuttum yıllarca. Sonra Sadık Hidayet’in Kör Baykuş ve diğerlerini… Sonra sizin çeviri kaleminizden, Dünya Yayınlarınca kitaplaştırılan kapsamlı İran Edebiyatı Öykü Antolojisini… Son olarak da Sadık Çubek’in Sabır Taşı’nı, imzalayarak armağan etmiştiniz, çok teşekkürümle… Öncelikle İran romancılığı üzerine kısa bir bilgi vermeniz mümkün mü?

Şaban Akbaba

H.H.: Şayet Samed Behrengi’nin halk edebiyatından esinlenerek kaleme aldığı ya da tamamen kendi kurgusu olan masal ve kısa öyküleri, sizin de sözünü ettiğiniz Öykü Antolojisi’nde yer alan ve Mohammed Ali Cemalzade’nin başlattığı modern kısa öykü formatındaki düz yazıları, başka başlık altında incelemek üzere bir kenara bırakırsak Sabır Taşı’ını modern İran roman yazarlığı kapsamında ele almamız olasıdır. İzin verirseniz Sabır Taşı yayımlanıncaya kadar geçen tarihsel sürece çok kısa işaret etmek isterim.

Roman formatındaki yazınsal eylemin başlangıcı İran’da 19. yüzyıl sonlarında, Türkiye’dekinden kısa bir süre sonradır. Çoğu Batı romancılığına öykünerek kaleme alınsa da giderek İran’ın kendi toplumsal yapısı ve bu yapılara uygun kurgular romanlarda giderek daha çok yer bulmaya başladı. Bu gelişim neredeyse 60 senelik bir süreci kapsar.

Hasan Mirabidini, İran roman yazarlığını toplumda baş gösteren önemli sosyal-siyasal olaylara paralel olarak ortaya çıkan ve gelişen beş evreye ayırmıştır. Ona göre İran’ın ilk modern anlamda kaleme alınan romanı, Mirza Feteheli Ahundzade’nin İran Türkçesinde 1874 yılında yazdığı Kandırılmış Yıldızlar- Şah Serrac Yusuf’un Hikayesi adlı kısa bir tarihi romanıdır. Bu kısa roman Safeviler Dönemi’ne ait bir anlatıdır. Yazar, daha sona Kaçar Şahı Fethali Şah’ın oğlu Celalettin Mirza’ya bir mektup ileterek bu romanın konuşma dilinde Farsçaya çevrilmesini ister ve romanı Mirza Cafer Karacadaği çevirir.

Dünyayı Birinci Paylaşım Savaşı sırası ve sonrasında, Batı’da olduğu gibi İran’da da vatanseverlik ve kahramanlık temalarında kimi romanlar kaleme alınmıştır. Örnek olarak Mürteza Muşfik Kazemi’nin 1925 yılında yayımlanan Korkunç Tahran adlı romanından söz etmek mümkündür.

İşte bu dönem sonrasında karakterlerinin iç dünyalarına ele atan yazarların eserleri çıkmaya başladı. Sadık Hidayet’in Hindistan’da sayılı nüsha olarak el yazısı ile yazıp 1936 yılında İran’a gönderdiği Kör Baykuş, İran romancılığında yeni çığır açmıştır. Bu dönem süresince Sosyalist Sovyet siyasi etkisi (İran Tudeh Partisi) ve edebiyatı, İran yazınında öne çıkmıştır. İşte Behazin, Celal AlAhmed gibi yazarların yanında Bozorg Alevi’nin 1952 yılında yayımlanan Gözleri adlı romanı ses getirmiştir. Sadık Çubek’in Sabır Taşı’ndan (1966) önce Behram Sadiki’nin satirik eserlerinin yanında İran romancılığında Mohammed Ali Afgani’nin çok önemli trajik romanı Ahu Hanım’ın Kocası okurla buluşmuştur. Çubek, Sabır Taşı’ndan üç sene önce Tengsir adlı romanını yayımlamıştır. Gazale Alizade’nin İdrisilerin Evi (1991), yazarın ölümünden sonra ödül alan önemli bir eserdir. Sonraki yıllara ait İran romancılığı geniş kapsamlı olduğundan, izninizle, başka bir zamana bırakmak isterim.

Ş. A.: Yazarın Sabır Taşı adlı romanında izlediği kurgu yöntemlerinden biri de toplumdaki çeşitli sosyal, kültürel ortamda bulunan karakterlerin (kahramanların) iç içe geçen mekân ve zamanlarda, iç içe geçen olaylarda kendi kendilerini anlatmasıdır. Bu yöntemi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu, İran edebiyatında yaygın mıdır?

H.H.: Romanda, Kral Nuşirvan ve onun veziri Buzercimehr karakterlerini saymazsak roman yaklaşık on kişi üzerinden yürümekte. Anlatı yöntemi birbirleriyle içeriksel bağlantıları olan monologlardan oluşmuştur. Bir bölümde birinci tekil anlatıcının, ben, Şeyh Mahmut’la diyaloglarını okuruz. Monolog yöntemi kısa öykülerde çokça kullanılmıştır. Bunun en parlak örneklerini Behram Sadiki ve Celal AlAhmet’te görürüz. Ancak romanda bu yöntem, o zamana kadar pek kullanılmamıştır. Yazar, monolog anlatı yöntemini esasen yalnızlaştırılmış bireylerin kendi dünyalarında hapsedilişlerini gösteren en etkin yöntem olarak görmüştür. Cihan Sultan kurtlanmış yaraları içinde izbe bir odada yatağında kendi pisliği içindeyken, Ahmet Ağa bir lokma vermezse günlerce aç kalan fakat Kakol Zeri adlı çocukla anaç ve sevecen tavrını değiştirmezken, öteki dünyada kavuşacağı cenneti hayal eder ve diğer kişilerle ilişkisini kendi kafasındaki kurgularla gerçekleştirir. Dinci bir kitlenin iftirasına uğrayan ve evinden olan, daha sonra yaşadığı şehre turist olarak gelen erkeklerin muta nikâhı yoluyla geçici süreliğine “kadını” olan Gevher, seri katil Seyfülkalem’in kurbanlarından biri olurken kendi kaderini sorgulayıp bir çıkış yolu bulamaz. Biz tüm bu monologlarla bu insanların aralarındaki ilişkileri öğreniyoruz. Belkıs’ın kocası hakkında anlattıkları, esasen Ahmed Ağa ile ateşli sevişmesini yan yana koyduğumuzda yalnızlığın iç burkucu gerçeğinin diğer bir yüzünü daha görüyoruz okur olarak.

Ş. A.: Homo, ensest, orospu, dönme vb. kişisel yönelimlerin, küfürlerin, lakapların kültürel derinliklerden gelen bir karakteri var mı yoksa modern zamanların ürünü mü, neden?

H.H.: Bu tür betimlemelerin veya yakıştırmaların İran edebiyatında “Hezliyat” ve hicivler başlığı altında çok eski geçmişi vardır. Mevlana’nın (Mesnevi) ve Şirazlı Sadi’nin (hem Gülistan hem de Bustan) eserlerinde bu tür hezliyatları çokça görmekteyiz. Ayrıca on sekizinci yüzyıl şairlerinden Yağma Cendeği’nin, daha yakın zamanda ise İrec Mirza’nın şiirleri bu alanda ünlenmiştir. Çağdaş edebiyatta ise karakterlerin doğal davranışları ve kullandıkları dil, olduğu gibi metne sokulmaktadır. Şayet bir karakter küfürlü konuşuyorsa yazar onu sansürlemiyor. Ve doğrusu da budur. Gerçek yaşamda karşılaştığımız durumu, edebiyatın ve özellikle de romanın toplumsal gerçekliğinde yadsımamızın kabul edilir bir tutum olduğu kanısında değilim.

Ş. A.: Muta nikâhı, sığa gibi kültürel olguların ABD, Avrupa ülkeleri gibi kapitalist ekonomi ve din sömürücüsü ülkelerde karşılığı var mı? Varsa nasıldır?

H.H.: Toplumda üstün ve çok eşlilik haklarına sahip oldukları anaerkil dönem sonrasında kadınların toplumsal yeri çok farklıdır ve değişkenlik gösterir. Yazar, tarihçi Montesquieu; Yasaların Ruhu eserinde eski Roma’da fahişelerin eşraf sınıfından sayıldıkları ve ayrıcalıklara sahip olduklarını yazar. Buna karşılık Süleyman’ın Ezgilerinde fahişe kadının yüzünün örtülmesinin istendiğini okuruz:

“Ey sevgilim, söyle bana, öğlen nerede uyudun? Dişi ceylanlarınla neredeydin? Sürünü nerede otlatıyordun, öğleyin nerede yatırıyorsun? Neden arkadaşlarının sürüleri yanında yüzünü örten bir kadın durumuna düşeyim?[2]”

Süleyman peygamberin yüzlerce karısı olduğu yazılır. Bedevi Araplar, kız çocuklarını doğar doğmaz diri diri gömerler. Kuran’da Tekvir Suresinde kıyametin kopuş durumu ilk sekiz ayette anlatıldıktan sonra, “O kızları hangi günahla öldürdünüz?” diye sorulacağı aktarılır.

Eskil ve yakın geçmiş Türk toplumları ve ailelerinde kadının yeri başkadır. Türk kavimlerinde kadının yönetme erkine sahip olduğunu, erkekle barışta ve savaşta yan yana ve omuz omuza durduklarını görmekteyiz. Bu ve buna benzer durumları çoğaltarak örneklemek olasıdır. Ancak diğer yandan birçok inanış ve törede, savaşlarda yenilen taraftaki kadınların esir edildiğinde cariye olarak “helal” sayıldıklarını da biliyoruz. Günümüzde siyasi-dinî terör örgütü IŞİD, kafirlerin kadınlarını nikâh kıymaya gerek görmeksizin kendilerine helal saymakta. Osmanlı toplumu ve saraylarında köle/cariye müessesi bilinen bir durumdur. Padişahın sınırsız sayıda bekar cariyesi olabilirdi.

Günümüz Batı’sında “arkadaşlık” ilişkilerinde evlenmeksizin ve nikâhsız cinsel ilişki yaygındır ve toplum katında normal sayılır. Bu ilişki durumu Doğu toplumlarında da yaygındır. Kadın ve erkek kendi rızalarıyla belli süre için birlikte olurlar ve sonrasında hiçbir olay olmamış gibi ayrılma haklarına sahiptirler. Bir gecelik ilişkiler, saatlik ilişkiler gibi… Muta nikâhı, bu arkadaşlık ilişkisinden pek farklı değil ancak bir para karşılığı söz konusudur. Daimî nikâhtaki başlık ücreti burada da geçerlidir. Muta nikâhında kadın belli bir süre, belli bir meblağ karşılığında erkeğin kadını olur. Bu ilişkinden doğan çocuk kadınındır. Bu ilişki bittikten sonra kadın üç aya kadar başka bir erkeğe muta nikâhı kıyamaz. Unutmamalı ki dünyada hemen hemen bütün toplumlarda resmî fahişelik müesseseleri vardır. Kadınlar, ücret karşılığında cinsel ilişkiye girer ve kazandığı paradan devlete vergi öderler. Muta nikâhı ile farkı burada “belli süre” şartı olmamasıdır. Tüm bu çeşitli ilişki biçimleri kaçınılmaz olarak edebiyata ve özellikle romanlara girmiştir.

Ş. A.: Roman kahramanlarının hemen hemen tamamı büyük çaresizlik içinde. Bir İslam toplumunda bu denli çaresizlik, çözümsüzlük, çürüme ve kirlenmişlik nasıl açıklanabilir? İslam idealizmi nasıl işliyor, işe yaramıyor mu?

H.H.: Ben sizin sözcüklerinizle bu çaresizliği, çözümsüzlüğü, çürüme ve kirlenmişliği, dinden ve doğal olarak İslam’dan bağımsız ele almayı yeğlerim. Zira bu saydıklarınızı İslam öncesinde de görürüz ve İslam’ın uğramadığı ya da azınlıkta olduğu toplumlarda da. O zaman bunların kökenini görmek için başka noktalara bakmak gerek diye düşünüyorum. Söyleşinin de uzatılmaması adına, tarihsel bakımdan fazla geriye gitmeden günümüze bakmayı öneririm.

Belleğimizi şöyle bir tazeleyelim: Şu anda yaşadığımız bu dünyada toplumsal çürümüşlüğün en dorukta olduğu toplumlar hangileridir? Geçen iki yıl boyunca Filistin’de yürütülen soykırım acaba bir toplumsal çürümüşlük değil mi? Azerbaycan’a saldırı döneminde Laçın ve Şoşa’da Türk çocuklarının diri diri yakılması, derilerinin soyulup ne kadar süre içinde ölecek diye saat tutulması çürümüşlük değil midir? Dünyayı bir cehenneme çeviren uyuşturucu kaçakçılığı ve ticareti; insan kaçakçılığı ve kölecilik; fuhuş, porno ve pedofilinin sistematik ve devletlerin desteğiyle yürütülmesi çürümüşlük değil midir?

Bunlar birilerinin keyfine göre oluşmuyor, tümünün altında sınıfsal nedenler yatmakta. Günümüzde emperyalist sermaye, dünyadaki tüm bu rezilliklerin baş sorumlusudur.

Amerika, Avrupa bir Hristiyan birliği dünyasıdır. Tüm insanı değerleri yerle bir eden Epstein çetesinin bebek kanı içmekten tutun bebekleri ızgara edip yeme vahşeti, tecavüz ve diğer sistematik uygulamaları ve faciaları, işte bu sermaye egemenliğinin çürümüşlüğünden kaynaklanıyor kanısındayım. O zaman kanımca öncelikle soruna doğru tedavi uygulamak için doğru teşhis konmalı. Egemen sınıfların güttükleri hedeflerden biri insanların kendilerini çaresiz hissetmelerini sağlamak olduğuna göre soruyu doğru sormak ve yanıta doğru noktadan başlamak zorundayız.

Halkların tüm itirazlarına rağmen emperyalist rekabetten doğan savaşların önlenememesi halklarda bir umutsuzluk, çaresizlik ortamı oluşturmakta. İnsanların gözleri önünde ve onlara rağmen soykırımın gerçekleşmesi ve bunu gerçekleştirenlerin hâlâ alacaklı gibi ortalıkta dönüp durmaları, bu moral çöküntüyü hızlandırmakta. İran’ın soykırımcı Siyonistlere saldırısı, bu bağlamda kendisini çaresiz hisseden birçok insanın içine umut, sevinç ve kıvanç aşılamıştır. Sermayenin ahlaki çöküşünün en son örneği olan ve bir devlet tarafından yürütülen Epstein çetesinin sistematik rezaletini ve bu rezaleti organize edenlerin başlattıkları soykırımları ve savaşları, bütün dünyada ve bütün insanların tüm insani değerlerinin yok edilmesine yönelik geniş çaplı bir saldırı olarak görüyorum. İnsanlığın dayandığı tüm değerleri sıfırlamak, insanlara diz çöktürmek ve egemenliklerini perçinlemeye yönelik bir toplumsal saldırıdır, eylemdir.

Tüm bu olaylar olurken sizce roman karakterleri nasıl olacak? Kendi toplumunu ve dünya toplumunu gören, hisseden bir yazar romanını nasıl kurgular? Karakterleri masum, saf, hoşgörülü, umut dolu, pisliklerden uzak falan mı yoksa tüm bunlara rağmen o çürümüşlerin içinde ve onların karşısında diri, ayakta durmaya çalışan, direnen ve yok edilmeye çalışılan değerleri ayakta tutmaya çabalayan bireyler, topluluklar mı? Şimdi insani değerlerin yaşatılması için bireysel kahramanlar zamanı değil; toplumsal, birleşik, organize, örgütlü insan direnişinin ve kahramanlığının zamanıdır. İster din yoluyla ister felsefe ister reklam, medya ve kültürel ögelerle insanları uyutan, kendi hayatından ve diğer insanları hayatından koparan ve ona yabancılaştıran, yalnızlaştıran, bencilleştiren sisteme karşı toplu direniş zamanıdır. Edebiyatımız artık ne on dokuzuncu yüzyıl ne de yirminci yüzyıl edebiyatı olmalı. Günümüz edebiyatı, saldırganlığının, kokuşmuşluğunun doruğuna ulaşmış ve o oranda çöküşe geçmiş ve bu çöküşle dünyayı savaşlarla yok etme eşiğine sürüklemiş sermaye düzenine karşı direnen insanların ve toplumların edebiyatı olmalı. Batı’nın yaratıp yürüttüğü IŞİD militanlarının insanların başını kesip kameralara poz vermelerinin İslam’la ilgisi yoktur. Epstein, IŞİD, Gazze soykırımı ve dünyada cereyan eden savaşların arkasında hep o kirli eller var. O kirli ellerin romanını yazanlar ona göre karakterlerini yaratacaklardır. Yaratmak zorundalar.

Ş. A.: Sadık Hidayet, Sadık Çubek, Şehriyar Mendenipur, Feride Hiredmend gibi yazarlar; hangi güvenceyle İran’ın sosyopsikolojik durumunu romanları ve öykülerinde yazabiliyorlar? Yazıyorlar da bedelini Samet Behrengi gibi ya da başka türlü mü ödüyorlar?

H.H.: Sadık Hidayet intihar etti. Çubek’in gönüllü sürgün hayatında yaşamı son buldu ve kendi isteğiyle yakılıp külleri Büyük Okyanus’a serpildi. İran Yazarlar Birliği yönetim kurulu üyelerinden şair ve filozof Mohammed Mohtari, çok önemli eserlerin çevirmeni Mohammed Reza Puyende İran İstihbarat örgütü tarafından kaçırılarak katledildiler. Bu konuda yazdığım “İran’da Düşünür Kıyımı Geleneği”[3] adlı makaleme göz atmanızı öneririm. Bedel ödenmeden hiçbir değer elde edilemez. Risk almadan aydınlığa çıkma olasılığı yoktur. İnsanoğlu risk alarak mağaradan kurtulmuştur.

Ş. A.: Sizin çeviri kaleminizden, dünya yayınlarınca kitaplaştırılan kapsamlı İran Edebiyatı Öykü Antolojisini okudum. Otuz dört yazardan öyküler çevirmişsiniz. Yüreğinize sağlık. Öykülerin neredeyse temel teması dehşet, vahşet, trajedi üzerine kurulu. Arka planında ne var? Nasıl bir sosyopolitik sistem?

H.H.: Bu sorunuzu fırsat bilerek söylemek isterim ki adını verdiğiniz öykü seçkisinin ikinci baskısını elli yazarın eserlerini kapsayacak şekilde çevirdim ve yayına hazır tutuyorum. Yayıncı arıyorum! Sorunuza gelince… Elbette sorunuzun yanıtını çevirmiş olduğum öyküleri teker teker ele alarak yanıtlamam olası değil. Ancak şunu söyleyebilirim ki öykülerin çoğu gerçek hayattan, hayatın gerçeğinden esinlenerek ve o gerçeklere gönderimler yapılarak yazılmıştır. Sayıları az da olsa kimi yerde kullanılan dil mizah ağırlıklıdır. Örneğin Belkıs Süleymani’nin Gelin Damat Oyunu ve Büyükannenin Doksan Yaşlılığı öyküleri ya da Nahid Tabatabai’nin Taş Gibi Olmalı öyküsü adeta satirik bir dille günlük yaşama dokunmuştur. Mercan Riyahi’den örnekleme olarak çevirdiğim dört öykü ve özellikle Kırılır Kadınlar toplumsal eleştirel bakış açısıyla gerçekle garipsenmeyecek biçimde uyumlu anlatı coğrafyası içinde sunulan gerçek dışı olaylar ve büyülü gerçeklik örgüsüyle verilmiştir. Bir kısmı ise toplumsal trajedilere doğrudan dayanmaktadır. Örnek olarak Moniru Revnipur ya da Ali Eşref Dervişyan, Hidayet, Çubek, Golşiri, Çehelten, Mohammad Ali ve AlAhmed’in öyküleri… Rıza Beraheni’nin Yurdumun Ebesi öyküsü, kara sakallı bir erkeğin hamile kalması üzerine gerçek dışı gönderilerle kurgulanmış âdeta İran Şubat Devrimi’nin liderliği hakkında kehanet nitelikli öyküsü de korku atmosferi içinde ilerlemekte. Kitapta yer alan öykülerin bütününe bakıldığında İran insanının içinde bulunduğu koşulları, onların sevinçleri, acıları, arzuları ya da hayal kırıklıklarının, barış ve savaş zamanındaki toplumsal ilişkileri bakımından son derece kapsamlı bir ayna oluşturduğunu görmekteyiz. Sizin de değindiğiniz gibi, diktatörlük, baskı, sömürü, eşitsizlik, yobazlık ve gericiliğin halk üzerindeki egemenliğini sürdürmek istemesi ve halkın bunlara karşı direniş atmosferi herhâlde pek de iç açıcı parfüm kokusu yaymaz. Orada mücadele var, işkence var, ölüm var, kan var ve elbette yaşama arzusunun derin ve katlanılmaz haykırışı ve umudun rayihası. Demek istediğim şu ki çöplüğü eşelerseniz çöp kokusu alırsınız, lağımı karıştırırsanız pislik kokusu yükselir, gül harmanını alt üst ederseniz gül kokusu alırsınız.

Ş. A.: İran’da bireyin ve toplumun psikolojisi bağlamında nasıl bir tablo var?

H.H.: “İran bireyi” çok genel bir ifadedir. İran işçisi, köylüsü mü? İran egemen sınıfının yetişkin ve çocuk bireyleri mi? Kadınları mı? Ana dili Farsça olmayan ve İran nüfusunun %75’ini oluşturan insanlar mı?

Ben, tarihsel somut verilere dayanarak İran’ın bir Türk ülkesi olduğuna inanan bir insanım. Ana dilim İran Türkçesidir. Ancak ilkokula başladığım gün Farsça ile tanıştım. Kendi ana dilimde eğitim görmedim, yasak olduğu için göremedim. Türkçe yazıp okuma şansını ancak on yedi yaşımdayken yakaladım. Bu benim zihnimde derin bir yarık yarattı, bir uçurum. Zihinsel yarıkların sizin benliğinize derin etkisi olur. Bu konuya girmek istemiyorum. Ama şu kadarını söyleyeyim ki bu aynı zamanda sizin dil dünyanızda bir yarılma ve ayrılma halidir, diğer taraftan bir sürgündür. Siz kendi içinizde sürgün yaşarsınız. Sonra babam Tebriz’den Tahran’a göç etti. Ailece coğrafi bir sürgün. Coğrafya içinde sürgün. Sevdiğiniz sokak yok, sevdiğiniz ağaçlar, sesler, şarkılar yok…

Ayrıca sermayenin kendi sınıfsal çıkarları doğrultusunda toplumu yalnızlaştırması, bireyleri birbirinden uzaklaştırması konusu var. Aileler parçalanıyor, uzaklaşıyor, 1+1’lerde yaşamaya mahkum ediliyor ve bu ise toplumsal bir iç sürgündür. Bu sömürü sistemi içinde değerlerinden yoksunlaştırılan insan, zaman içinde kendinden de sürgün ediliyor. Tüm bunlar sermaye düzeninin ürünleridir. Üstüne üstlük din devletinin egemenlik sisteminin dayatmış olduğu sorunlar var.

Tüm bunları göz önünde bulundurarak diyebilirim ki emperyalizmin kırk yedi senedir İran halkına uyguladığı ambargo, toplumda çok derin yaralar açmıştır. Ekonomik yaralar bunlardan ancak biridir. Halk yurt dışından sağlanan ilaçlara bile ulaşmakta zorlanmıştır. On yıllardır uygulanan faşist-dinci, fanatik baskı siyaseti de derin ve geniş toplumsal sorunlar oluşturmuştur. Baskıcı, tekelci egemen siyasetler, hele dinci baskılar toplumda ikiyüzlülük, yalancılık, çıkarcılık gibi birçok toplumsal hastalığa yol açar. Ancak tüm bu olumsuzluklar kendi içinde kendi karşıtını yaratır. Bu nedenle başta İran emekçileri ve kadınları olmak üzere İran halkının bilime, tekniğe, sanata ve edebiyata yüz tutması ve egemen baskı rejimine karşı koyması garipsenmemeli. Bugün İran halkı aydınlık bir yarını kendisi ve gelecek kuşaklar için hazırlamakta. Emperyalistlerin ve gerici faşistlerin tüm baskılarına ve tüm olumsuz koşullara rağmen umut ışığı her zamankinden daha güçlü ışımakta. İran’a dayatılan haksız savaşı İran halkı büyük bir cesaret ve tarihi iradeyle ulusal kurtuluş savaşına dönüştürmüş durumdadır. Bu savaşın sonrasında bağımsız bir ülkede mutlu insanların yaratıcılığı ile yeni bir ülkenin inşasına tanık olacağımızdan eminim.

Bu konuyu Sabır Taşı romanı bağlamında ele alırsak roman insanlarının yalnızlığı, kendi acıları içinde kıvranıp durması, Şah zamanının diktatörlüğü ve sefaletinin yaratmış olduğu derin acıların bir aynası olduğunu da görürüz. Sadık Çubek, sosyalist bir yazar olarak emekçilerin gerçek yaşamda içinde bulundukları acıları gerçekçi bir dille okuruna aktarmakta ve o seri katilin esasen sermaye sisteminin ta kendisi olduğunu gözler önüne sermektedir.

Ş. A.: Bütün bu romanlardaki küfür, lakap ve renkli söz oyunlarıyla garip eğlencemsi ritüellere bakarak roman ve öykülerde Bahtin’in karnavalizminin kara ve karanlık izleri var gibi. İran edebiyatı için böyle bir yaklaşımdan söz edebilir miyiz?

H.H.: Bahtin’in özellikle roman anlatısındaki karnavalcı bakışının çok parlak örneklerini İran romancılığında görmekteyiz. Bahtin, Dostoyevski’nin eserlerini irdelerken kendi yarattığı bu kavramdan yardım alarak roman toplumsal gerçeğini, bir bakıma onun çoksesli bir yaratı olduğunu açığa çıkarmakta. Sabır Taşı monolog yöntemi ve serbest bilinç akışı anlatı tekniği ile kaleme alınmışsa da bu tek seslerin okurun zihninde bir araya gelişi esasen çoksesli bir senfonik anlatı durumuna dönüşmekte. Ancak buradaki “çokseslilik” karnavalistik olamamakta. Şayet bu karakterler anlatılarını göz göze, yüz yüze yapmış olsalardı o zaman karşıdakinin anlatısı ne olurdu, bunu bilmiyoruz. Büyük olasılıkla biz işte o zaman bir karanavalistik eserle karşı karşıya kalırdık. Gazale Alizadeh’nin İdrisilerin Evi romanı bu yapıtlardan biridir. Reza Beraheni’nin hemen hemen bütün romanları ve özellikle Ayaz Bey’in Cehennemlik Günleri (şu anda çevirmekteyim), Azade Hanım, Yurdumun Sırları romanlarında olaylar karnavalistik bir ortamda geçmekte. Ayaz Bey’in Cehennemlik Günleri, bir mahkûmun kollarının ve bacaklarının kesilmesi sahnesiyle şöyle başlar:

“Testereyi yukarı kaldır!” dedi.

Ve ben ötekinin kuru, sıska, toza toprağa ve kana bulaşmış bacaklarını görüyorken ve seyrediyorken ve korkuyorken ve dilim damağım kurumuşken ve soluğum tıkanmışken keskin ve iri ve kaba ve acımasız dişleri olan büyük ve beyaz ve parlak ve vahşi testereyi bir elimde tuttum…”

Ş. A.: İran edebiyatında hangi dillerde ürünler veriliyor?

H.H.: İran’ın resmi dili, o ülke nüfusunun %75’nin ana dili olmayan Farsçadır ve hâliyle yazılan eserlerin, hangi alanda olursa olsun, ezici bir çoğunluğu Farsçadır. Diğer dillerde eserlerin az oluşunun bir nedeni de Farsçadan başka dilde okuma yazması olan okur kitlesinin göreceli olarak azlığıdır. Buna rağmen İran Türkçesinde birçok edebiyat dergisi, şiir kitapları ve romanlar da yayınlanmaktadır.

Ş. A.: Emeğiniz için çok teşekkürler sevgili Haşim Hüsrevşahi.

H.H.: Ben teşekkür ederim.


[1] Bu söyleşi Öteki Eleştiri dergisi, yaz 2026 sayısında yayınlanmıştır.

[2] Süleyman’ın Ezgileri, 6 ve 7. ezgiler. Eskiden kadının yüzünü örtmesi onun fahişe olduğunu gösterirdi.

[3] https://sardunyalar.com/2012/04/29/iranda-dusunur-kiyimi-gelenegi/

İran Roman Anlatısında Modernite

  1. Arap Mansur -İkinci Abbasi halifesi- bir emir verir, Sofyan bin Muaviye o emri yerine getirir. İranlı düşünür, yazar ve çevirmen Ruzbeh Purdadviye’nin (Abdullah bin Mukaffa) daha otuz dokuz yaşındayken vücudu parçalanarak tandıra atılıp yakılır. Yıl MS 759.

Ruzbeh’in Farsçadan Arapçaya çevirdiği onlarca eser arasında Kelile ve Dimne ve Farsça özgün adı Hézar Efsan (Bin Söylence) olan Binbir Gece Masalları, o güne kadar görülmemiş bir anlatı türüyle sadece İran edebiyatında değil dünya edebiyatındaki anlatı sanatına derin etkileri olmuştur. Kelile ve Dimne, dünya fabl anlatısına öncülük ederken özellikle Binbir Gece Masalları iç içe geçmiş çoklu anlatının tek bir anlatı içinde yer almasıyla bu eseri eşsiz kılmıştır. O günden bugüne binlerce anlatı eseri barındıran görkemli İran edebiyatında “anlatı” ya manzum ya da düzyazı biçiminde olmuştur.

Furuğ’un Ses(ler)i: Ev Karadır’ı anımsama

İran sinema tarihinin en güçlü filmlerinden birini yirmi sekiz yaşında, hiç de sinemacı olması düşünülmeyen ve bu filmden başka karnesinde başka filmi bulunmayan bir kadın yapıyor. Ama Ev Karadır hakkındaki temel nokta, Furuğ’un kendi sesini bu filmde buluyor/yaratıyor olmasıdır. Ev Karadır, Furuğ’un en iyi şiirlerinden biri belki de en önemli şiirdir. Sadece bir eleştirmenin dediği gibi onun bu poetik belgeseli, edebiyattaki şairanelikle filmdeki şairaneliğin karması olması değil, aynı zamanda Furuğ’un Yeniden Doğuş’u onun İran’ın kuzey batısındaki cüzamlılar evinde on iki gün ikamet ettiği sırada gerçekleşmiş olmasıdır. Orada Furuğ’un sesi Eski Ahit düz yazı çevrisi ve onun filmin medyumuyla çatışması sonucunda dünyaya gelmiştir.

Furuğ işte bu cüzamlılar evinde Eyyûb’un Kitabı’nın satırlarında bir karşılık bulur: “Anımsa ki benim yaşamım rüzgardır ve gözlerim asla iyiliği görmeyecektir. Beni gören kimsenin gözü bir daha bana ağlamayacaktır ve gözlerin bana bakacak ve ben olmayacağım.” (Yedinci Bab, yedinci ve sekizinci ayetler) İlginç olan şu ki Yeryüzü Ayetlerinin dölü burada atılmıştır. Bu Kara Ev’dedir ki o “Umutsuzluğun Görkemi”nden, “Mahpus Ses”ten söz etmekte ve bu “lanetlenmiş geceden / ışığa bir yol açmaya çabalamıştır. Yeniden Doğuş’un her satırında dalgalanan tuhaf dişil-peygamberimsi sesin tınısı, o tuhaf düz yazının tercümesi ve bu tuhaf medyumun çakışması sonucudur:

‘Don’t forget!/ I beg you, God, don’t forget!/ My life is just a breath,/ and trouble lies ahead./ I will vanish from sight,/ and no one, including you,/ will ever see me again.’,

Bir yıldız kaydı, bir dahi göçtü!

Dünyaya vasatlık egemen olmuştur; Vasat düşünceler, vasat hükümetler, vasat sanat, vasat edebiyat, vasat inanışlar… Garip denecek ölçekte kirletilen dünyanın bu hali doğal diye yansıtılan günümüzdeki toplumlara sıradanlık, tekdüzelik, düzeysizlik, düşünceden yoksunluk dayatılmıştır. Estetikten ve doğanın yansıması olan yaşamın farklı biçim, renk ve gönderilerinden oluşan algılardan, anlamlardan ve devinimlerden yoksunluk toplumlara pompalanmaktadır. İnsanoğlu, onun temel özelliklerinden biri olan doğayla iç içelikli yaratıcılıktan da uzaklaştırmış, yabancılaştırmıştır. Devletler yanında savaşlar, soykırımlar sıradan organize, sistematik ve planlı bir eylem olmuştur. İnsanları toplu halde aç ve susuz bırakıp öldürmek birilerinin hakkı diye tanınmıştır. Bu insanlıktan uzaklaşıp yabancılaşan dünyada, insanlar böcekten öte bir şey olarak görülmemekte bu devletler ve o devletlere egemen sermaye nezdinde. Ve insanlar bu tsunami dalgalarına benzer baskının altında boğulmamak için kafalarını bir anlığına çıkarıp derin nefes almaya çalışmaktalar. İşte böyle bir kirletilmiş, sıradanlaşmış, kokuşmuş düzen içinde güzellikten söz etmek delilik sayılır. Şiirden, resimden, müzikten kısacası insanı insan yapan sanattan söz etmek delilik sayılır. Dahi sanatçılar bu nedenle deliler kafilesindendir ve büyük bir dâhinin kaybı ise herhangi bir kayıp değil.

Şeyleşen Kadınlar: Kör Baykuş’ta eril bakışa bir bakış


(Bu makalede çevirmeni belirtilmeyen metinler orijinal dilinden Haşim Hüsrevşahi tarafından Türkçeye çevrilmiştir.)

  1. “Hayatta öyle yaralar var ki ruhu cüzzam gibi yalnızlıkta yavaş yavaş yer bitirir. Bu dertler kimseye anlatılamaz…” cümlesi ile başlayan Sadık Hidayet’in kaleme aldığı Kör Baykuş adlı kısa romanı (uzun öyküsü) çağdaş Farsça romanlar arasında belki de en tanınmış ve üzerinde en çok yazılıp konuşulanıdır. Bu romanı farklı okumaları olmuştur[2],[3],[4],[5],[6]. Bu yazıda mümkün olan en kısa şekliyle bu romandaki “Bakmak” eylemine, anlatıcının anlattıklarına değinerek bakacağız. Makalenin hacmine zarar verme tehlikesi göze alınarak konunun daha iyi anlaşılması adına, romandan geniş pasajlar aktarılacaktır.

Öykünün başlarında anlatıcısının esiri olarak tanımladığı kadının evine gelişi, tek bir söz söylemeden gidip onun yatağında yatması, ravinin ona şarap içirerek (istemeden?) zehirleyip öldürmesi sahnesinde okuyoruz. Burada aktardıklarım Sepehr Yayınları 1972 Tahran baskısından Emir Hüseyin Henci tarafından .pdf formatında yayınlanan nüshasından çevrilmiştir. Roman bu cümleyle başlıyor:

“Hayatta öyle yaralar var ki yalnızlıkta ruhu cüzam gibi yavaş yavaş kemirir yer. Bu dertleri kimseye açmak olamaz… Ben bunlar sadece duvarda lambadan yansıyan kendi gölgem için yazıyorum, kendimi ona tanıtmalıyım.” (S 3-4)

En kısa şiirime bir bakış

“SES, neye yarar, duyulmayacağımızda.” Dan Davis[2]

  1. Daha önce bazı konuşmalarımda bu kısa şiirimin yapısı ve kimi yerde şarap-kadeh, ney-nefes, ten-can gibi bağlamlarda onun gönderileri açısından, Mevlana, Hayyam ve Şirazlı Hafız gibi şairlerin temsil ettikleri İran irfan şiiri bağlamında ele almıştım, ancak bu kez biraz daha genişçe, onu dilsel okuma bağlamında içerdiği sorunların ifadelerini farklı açılardan ele almaya çalışacağım.

Bu kısa şiir üç sözcükten oluşmuş: 1- Ses(im), 2- Söz(le), 3- Ben(i)

Her üç sözcüğü de en az iki tür okumak mümkündür.

  • Birinci sözcük “Sesim”:

Birinci okuma: “Ben sesim”. Bu okuma “Ben”i tanımlıyor, imliyor ve muhatap (duyan, alıcı) söyleyen “Ben’in” bir “ses” olduğunu kabul eder.

İkinci okuma: “Ey sen ki benim sesimsin.” Ya da “Ey sesim!” İlkinde söyleyenin dışında bir varlığa hitap var. Gönderen, kendi varlığından bağımsız olarak karşısındaki alıcıyı kendi sesi olarak kabullenip ona “sesleniyor”: ey karşımdaki insan/varlık ki benim sesimsin diyor. İkincisinde ise gönderen doğrudan kendi sesine sesleniyor ve “Ey sesim! Ey duyulan ki benim sesimsin!” diyor.

  • İkinci sözcük: “Sözle”.

Burada gönderen emir kipi kullanılarak bir istekte bulunmuş fakat aynı zamanda bu emir kipindeki istek bildiriminin içeriğini de belirlemiş.

Birinci okuma: “Beni sözle doldur, sözle kapla (boyayla kaplar gibi), ört beni. Görüntü ver. Form.

İkinci okuma: “Beni söz haline getir. Anlamlandırarak ifade haline getir, sözcük yapıp anlam kazandır. İçerik ver.”

  • Üçüncü sözcük “Beni”

“Beni” -öznel- birey olarak,

“Beni” -nesnel- varlık olarak.

Sevgili… ah biricik sevgili!

Perşembe, 30 Kasım 67

Sevgili Çubek

Özlüyorum ve nasıl bir çıkmazda olduğumu biliyorum ve bu nedenle de hiç umudum ve sevincim kalmamış ve bunu bile biliyorum bağırmak ya da ağlamak bir kaçış değil, sakinleştirici değil ve elbette çare hiç değil. Şimdi Oxford’dayım. Dün gece Eprim’in yanına geldim ve iki gün burada kalacağım ve sonra da Londra’ya geçeceğim. Senden bir haber almadım daha. Umarım öncesinden daha iyisin.

Londra’da sadece tiyatroya, sinemaya ya da müzeye gidiyorum ve kalan saatlerimi sürekli odamdayım. Ama odamda suskunluk ve şaşkınlıkta kalıyorum, yazmak ya da düşünmekle değil. Ne düşünmesi? Yaşamımın rakamlarını alt alta yazmışım ve toplamışım ve sonucu da biliyorum ve defalarca bu toplamaları yinelemişim ve hep de aynı tek sonuç çıkmıştır. Bu nedenle geçmiş hakkında -ki her halükârda yararsızdır- ve gelecek hakkında -ki esasen benim için bir anlamı yok, düşünmek için bir düşüncem yok. Yazayım? Film yapayım? Bunlar lak lak etmektir.

Su, salkım söğüt, akan yaşam!

*

Su başında durmuşuz,
çınarla ben.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarla benim.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana.

Su başında durmuşuz,
çınarla ben, bir de kedi.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarla benim, bir de kedinin.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana, bir de kediye.

Su başında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, bir de güneş.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, bir de güneşin.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, bir de güneşe.

Su başında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze .

Su başında durmuşuz.
Önce kedi gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra ben gideceğim,
kaybolacak suda suretim.
Sonra çınar gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra su gidecek
güneş kalacak;
sonra o da gidecek…

Su başında durmuşuz.
Su serin,
Çınar ulu,
Ben şiir yazıyorum.
Kedi uyukluyor
Güneş sıcak.
Çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze…

*

ben ırmağım akıp giderim
gölgeni saklarım senin salkımsöğüt
sesimi bırakırım sana …
 
ben ırmağım akıp giderim
kanat çal benimle gel mavi kuş
salkımsöğüt bizi izler bu şarkıda
 
ben ırmağım akıp giderim
yıldızlı karanlık inince
öykümü anlatırım salkımsöğütle mavi kuşa
 
ben ırmağım akıp giderim
denizlere bırakırım koynumdaki balıkları
sesim kalır arkamda bir de salkımsöğütle mavi kuş…

Kâbusta Bir Yaşam

  1. Yarı ölü bir adam! O adam, yurdunu terk etmek zorunda bırakılmadan tam yedi sene önce, şahlık rejiminin en korkunç hapishanesinde, iki çarpı iki, karanlık, nemli, penceresiz bir hücrede yarı ölü hale getirildi. İşkenceler başlamadan on sene önce yazmıştı Beyel’in Yas Tutanları’nı[1]. Yarı ölü olarak hapishaneden dışarı atılınca eli kalem tutmadı bir süre. Öfkeli ve küskündü. Ama buna rağmen Şubat Devrimi yenilmesin diye çok çabaladı. Ancak Devrim yenildi. Giderek ölü yanı yeniden dirilmeye yüz tutan adamın peşine bu kez Devrim Muhafızları takıldı. Bütün ailesi ölümle tehdit edildi. En yakın dostu idam edildi. Evden kaçtı. Karanlık bir ahırı andıran bir çatı arasında saklandı. Tam bir yıl. Şimdi bıyığı, saçı, sakalı kesilmiş, bir terzihaneye getirilmiş, saklanıyor. Terzihane karanlıktır. Görünmesin diye ışık yakmaz. Gözleri alışmış mutlak karanlığa. Kapı derzinden sızan ışıkla yetiniyor. Yazıyor. Duruyor. Tekrar yazıyor. Odanın duvarındaki delikten iki göz onu dikizliyor. Gözlerini o iki gözden alarak karanlıkta tekrar yazıyor. Yazmazsa, yarı diri yanı da ölecek. Terzihanedeki kadınların kahkahasını duyuyor. Onlar gülmezlerdi pek. Ama gülüyorlar. Rahşende’yle dilenci annenin de kahkahası var. Dilenci Anne’nin sesini duyuyor: “Torba dik! Torba dikmek uğurludur, bitince iyi haber alırsın.”[2] Kadınların alt kattan yükselen küfürlü konuşmalarına alışık. Yere uzanıyor. Kulağını ahırı andıran odanın tabanına dayıyor. Bir kadın sesini açık açık duyuyor: “Ağlayın, şifa bulun!” Hatırlıyor. Bunu Nene Hanım, hastaların boynuna zincir bağlayıp ve zincirin bir ucunu türbenin düğmelerine tutuşturduktan sonra söylemişti. Hastalar yere uzanarak ağlamaya başlayınca, Fatıma Nene de abdest almış, gidip kapının önünde durmuş ve yüksek sesle söylemeye başlamıştı: “Ya Hazret, ya İmam! Beyel’in hastalarına şifa ver!” Yarı ölü adamın kulakları yerde, gözleri bu ahırın bir köşesinde onu dikizleyen iki gözde. Köşedeki gözler ona yaklaşıyor. Daha da.

Furuğ Ferruhzad ve Sylvia Plath: ayna, tanıklık ve zeval

Bir şiir çeşitli pencerelerden bakılarak ve farklı yöntemlerle ele alınarak irdelenebilir. Bakış açısı veya irdeleme yöntemi ne olursa olsun şiiri oluşturan sözcükleri ele almaya mecburdur. Şairin bir gönderiyi (anlamlandırmayı), bir imgeyi, bir müziksel bütünlüğü ya da buna benzer şiirin herhangi bir kaçınılmazını seçerken, o andaki ya da öncesindeki duygusal ve düşünsel dünyasının oluşumunda etkili olan koşulları ve etkenleri irdelemek de önerilebilir. Nihayetinde şairin seçtiği sözcükler onun yaşamıyla doğrudan ya da dolaylı ilintili olduğundan diyebiliriz ki şiir şairin yaşamının bir tanığıdır, ya da şair kendi yaşamının tanıklığını şiiri ile yapar. Bu bakışla şiir metnini ele alırken o metni yazanın bir yandan yaşam öyküsüne, sahip olduğu ya da olmadığı fiziksel, ruhsal durumları, sosyal konumları ve hatta eğitimsel kazanımlarına göz önünde bulundurulmalıdır. Elbette şairin “durumu” şiirin şiirsel ya da edebi değerini belirlemez ancak onu bağlamıyla anlamamıza yardımcı olur.

Şiirleri ve yaşamaları hakkında onlarca inceleme ve eleştirel makale yazılmış olan iki büyük ve dünyaca tanınmış şairi tüm yönleriyle karşılaştırmak kuşkusuz bir makalenin değil bir kitabın konusu olabilir. Yaşamlarının ve şiirlerinin benzeşmesi, aynı yıllarda yaşamış ve yaşama gözlerini yummuş Furuğ Ferruhzad ve Sylvia Plath’a yakından bakmak için birer bahanedir. Bu yazıda iki şairin yaşamlarına çok kısa bakış attıktan sonra şiirlerindeki ayna temasına değinilecek, iki şairin yaşam-öyküsel ve ruhsal benzerlikleri bağlamında ve kimi yerde ondan bağımsız olarak örneklemeye gidilecek.

Kısa Yaşamlarından Kısa Kesitler

Bir rastlantıydı! 27 Ekim 1932 tarihinde Amerika’nın Masaçuset eyaletinde Boston şehrinde iki üniversite mensubu olan bir çiftin bir kız çocuğu dünyaya geldi. Annesi Aurelia, Avusturya asıllı bir Amerikan, Boston Üniversitesi’nde kocasının öğrencisi. Babası Otto Plath; Polonya asıllı bir Alman, Boston Üniversitesi’nde biyoloji profesörü. Sylvia, ailenin iki çocuğundan ilki.

İki yıl iki ay sonra dünyanın diğer ucunda 29 Aralık 1934’te Tahran’da bir kız çocuğu dünyaya geldi. Annesi ev kadını Turan Veziritebar ve babası Albay Mohammed Ferruhzad. Adına Furuğuzzaman dendi. Ailenin üçüncü çocuğu. Ancak daha sonra birkaç çocuk daha bunlara katılacak.

Sylvia’nın babası arı ve bal uzmanıydı ve kendisi diyabet hastası. Hastalığının komplikasyonundan öldüğünde Sylvia sekiz yaşındaydı ve onun ölümü Sylvia’nın ciddi ruhsal sarsıntı geçirmesine yol açtı. Sylvia babasının ölümünden birkaç hafta sonra ilk şiirini yazdı ve Boston Herald’ın çocuklar sayfasında yayımlandı. “Babasının ölüm haberini aldığında annesine ‘Bir daha Tanrı’yla konuşmayacağım’ diyen Sylvia daha sonra günlüğüne şu notu düşüyor: ‘Sanırım aşağı yukarı 9 yaşıma kadar mutlu, gayet dertsiz tasasız biriydim. Dokuzuma geldiğimde hayallerim hepten yıkıldı.’”[1]

Furuğ’un babası faşist bir kralın jandarma komutanlarındandı ve kralın köylünün ya da bir feodallerin elinden alıp zorla sahiplendiği arsaların ve taşınmazların emlak işlerine bakardı. Zengin kütüphanesi vardı ve evde egemen kıldığı sarsılmaz askeri disiplini. Albay bireysel olarak aşık meşrep ve kadınlara özel yakınlık duyan biriydi. Sevgi doluydu ancak evde ve aile içinde kimse bu sevgiden açıktan nasibini almazdı. Albay on altısına gelmiş kızlarını evlendirerek ve oğlunu Almanya’ya eğitime göndererek evi oldukça tenhalaştırıp ve ikinci evliliğini gerçekleştirdi. Furuğ’un ablası Puran bir söyleşide şöyle der: “Babamızın ikinci evliliğe karar vermesi evi dağıttı. Aile içi atmosfer çok çalkantıyla ve kargaşayla doldu.”  Albayın ikinci evliliğinden çocukları oldu. Albay uzun yaşadı ve genç yaşta ölen kızı Furuğ’un toprağa verilişine tanık oldu.

Sylvia 18 yaşında koleje girerek üniversite eğitimine başladı ve başarılı eğitim hayatının yanı sıra kaleme aldığı yazıları dergilerde yayınlamaya başladı. Ödüller aldı ve New York’a giderek Mademoiselle dergisinde düzeltmen olarak çalışsa da sadece bir ay çalıştığı bu görevde uğradığı başarısızlıkla ve depresif bir ruhla Boston’a döndü ve ilk kez 24 Ağustos 1953’te intihara kalkıştı.  Ruh hastalıkları kliniğinde yattı ve elektrik şoku aldı. Sonraki yıllarda bunları Sırça Fanus adlı eserinde kaleme aldı.

Furuğ düzenli bir akademik eğitim almadı. Liseyi bitiremeden iki yıllık sanat okuluna katıldı. Çok okudu ve sürekli yazdı. On altı yaşındayken kendinden yaşça büyük ünlü edebiyatçı Perviz Şapur’la evlendi. Ahvaz şehrine taşındı. On yedisinde Tutsak adlı toplu şiirlerini yayımladı. On sekizinde bir çocuğu oldu ve on dokuzunda kocası onu boşadı, çocuğuyla görüşmeyi ona yasakladı. Yirmisinde Tahran’da baba evinden kovulduktan sonra yalnız bir kadın olarak yaşamaya devam etti. Yirmi bir yaşındayken derin bir depresyondayken intihara kalkıştı. Hastaneye yatırıldı elektrik şok verildi. Hastaneden çıktıktan sonra iki yıl içinde Duvar ve İsyan adlı eserlerini yayımladı. Birçok dergide şiirleri yayımlanmaya başladı.

Sylvia ilk ulusal çapta şiirini yayımladığında on sekiz yaşındaydı ve bunu takibinde yirmi üç yaşına geldiğinde ikinci kez intihara kalkıştı. Aynı yıl Cambridge Üniversitesi’nden burs kazanarak Londra’ya geçti ve orada 24 yaşındayken kendinden iki yaş büyük ünlü şair Ted Hughes’la evlendi ve bir sene sonra onunla birlikte Amerika’ya döndü. 1960 yılında 28 yaşındayken ilk toplu eseri The Colossus and Other Poems adı altında yayımlandı. İki sene sonra ikinci çocuğu dünyaya geldiği yıl kocasının onu aldatması nedeniyle boşandı ve iki küçük çocuğuyla birlikte Londra’nın banliyösüne yerleşti. Syliva yalnız ruhuna dost bir eş bulmak için şair Richard Murphey ve şair, editör Al Alvarez ile tanıştıysa da bu ilişkiler asla Sylvia’nın ruhsal yalnızlığına yanıt vermedi ve onun acılarını dindiremedi. Al Alvarez bir konuşmasında bu durumu kısa ve kesin bir şekilde dillendirmişti: “Ben aptaldım!”[2] Ted’den ayrıldıktan sonra, Londra’da şair William Butler Yeast’in yaşadığı eve taşınarak aylar içinde görülmemiş bir enerji ile peş peşe şiirler yazdı ve bir yıl sonra görülmemiş bir soğuk bir kış günü 11 Şubat 1963’te intihar ederek otuz bir yaşındayken yaşamına son verdi.

Furuğ yalnız yaşarken tanıştığı bir derginin sahibi ve editörü, Fruruğ’la daha evliyken yaşadığı aşk hayatını bir öykü olarak yayımladı. Edebiyat dünyasının ileri gelenlerinden birçoğu, dergiler, entelektüel topluluklar onun şiirini ve bir kadın olarak şahsını en acımasız eleştiri, iftira ve yaftalara maruz bıraktılar. Yirmi üç yaşındayken otuz altı yaşındaki ünlü sinemacı, yazar, evli ve çocuk sahibi İbrahim Golestan’la tanıştı ve onunla aşk dünyasına adım attı. Golestan’ın eşi ve çocukları bu ilişkiden habersiz değillerdi. Beş sene sonra Yeniden Doğuş adlı toplu şiirlerini yayımlayan Furuğ Ev Karadır filmini yönetti. Şair ve ressam Sohrab Sepehri’nin atölyesinde resimler çizdi. Yoğun toplumsal baskılar altında iki kez daha intihara kalkıştı. Kurtardılar. 13 Şubat 1967’te soğuk, karlı bir kış gününde bir araba kazasında otuz iki yaşındayken yaşama gözlerini yumdu.

Ne acı ironidir ki Syliva’nın mezar taşında onu aldatan ve kadın topluluklarının bütün itirazlarına rağmen Hughes soyadı kazınmış ve Furuğ’un mezar taşında ise onu evinden kovan “Albay Mohammed Ferruhzad’ın çocuğu” ibaresi yazılıdır!

Sylvia ve Furuğ genç yaşlarında şiir yazmaya başlamışlarsa da onların adlarını ülkelerinde ve dünyada kalıcı kılan, önemli bir bölümü ölümlerinden hemen önce ya da ölümlerinden sonra yayınlanan şiirleri dolaysıyla olmuştur. Her iki kadın toplumda hakkettikleri yere varmak için bir yandan eril dünyanın acımasız kurallarına ve geleneklerine karşı olağanüstü mücadele vermek zorunda bırakılmışlar diğer yandan ise kocalarının rollerinden dolayı moral zorbalıklara maruz kalmışlardır.

Ted Hughes Amerika’da ünlendikçe Sylvia “eş”, “anne” ve “ev kadını” rollerini taşımaya mecbur kılınmış ve yaratıcılığı için gereksinimi olan “kendine ait bir oda”[3] ve kendine ait bir zaman bulmakta zor koşullar yaşamıştır. Boston’dan tekrar İngiltere’ye döndükten sonra bile Sylvia zamanını “çocuklara kurabiye yapmakla” ve vaktini mutfakta geçirmekle harcar olmuş ve ancak sabah saat 4’te başlayan iki ya da üç saatlik kendine ait “özel” zaman bulabilmiştir. İşte bu “meşgul” zamanlar döneminde kocası başka bir kadınla onu aldatmaya başlamış. Eylül ayında Ted eşyalarını toplamaya geldiğinde Sylvia’ya onunla yaşamaktan ne kadar çok nefret ettiğini dile getirmiş, bu ise babasının ölümünden sonra belki de Sylvia’yı derinden yaralayan ikinci darbe olmuş ve bu duygularla 11 Ekim ile 4 Kasım arasında yani ölümünden yaklaşık üç ay önce yirmi sekiz önemli şiirini yazmış ve bu şiirler onun ölümünden sonra Ariel adlı toplu şiir kitabında yer almıştır.

Bir mektubunda Furuğ’a “Karşı cinse pek hoş düşünceler beslemiyorum. Sizin [kadınların, h.h.] yanınızda bir hakikatin var olduğuna inanamıyorum ve şayet bulunursa da çok az ve değersiz olduğundan eminim…” diye yazan Perviz’in Furuğ’u ev kadını olmaya zorlamış, şiir yazmasına karşı çıkmış, sosyal ilişkilerini kısıtlayıp ve nihayetinde onu boşadıktan sonra tekçe çocuğu Kamyar’la görüşmeyi ona yasaklamış bu ise Furuğ’u derinden yaralamıştır. Golestan’la karşılaşması Furuğ’a yeni bir dünya ve yeni bir sevda kapısı açmışsa da Golestan’ın kişisel ve kişiliksel yapısından dolayı Furuğ daha büyük sıkıntılar içine girmiş ve daha fazla çaba harcamak zorunda kalmıştır. Furuğ birinde Golestan Avrupa gezisindeyken Stüdyo’da çalışırken Golestan’ın çekmecesinde bulduğu eşine hitaben yazdığı mektupta, başka sevdiği bir kadın olmadığını ve Furuğ’un onun için ancak geçici bir meşguliyet olduğunu, yazdığını görünce büyük hayal kırıklığı yaşamış ve derinden yaralanmıştır. Ablası Puran’ın anlattığına göre “Bu adamın (Golestan’ın, h.h.) Furuğ’a yarattığı rahatsızlıklardan dolayı Furuğ intihara kalkıştı.”[4] Furuğ bir öyküsünde şöyle yazar: “Dudaklarımdan öptü. Dudakları soğuktu. Birbirimizi bulmak için boşuna uğraştık. Geç olmuştu artık. O, ‘Ben karımdan ayrılırım ve şayet istersen sen hep burada kalırsın!’ dedi.”[5]

Ted ve İbrahim’in Sylvia ve Furuğ üzerindeki etkisi çelişik olsa da Sylvia evlendikten sonra yazıdan giderek uzaklaşmaya başladığı bir gerçektir. Buna karşı Furuğ, İbrahim’le tanıştıktan sonra daha çok yazmaya yüz koydu. Bir rastlantıdır: İki genç kadın şair Furuğ ve Sylvia, iki kendini beğenmiş şair, yazar ve sanatçı adam (Perviz’i saymazsak) İbrahim ve Ted!

Hem Furuğ hem Sylvia ruhsal olarak bipolar (çift kutup, manik-depresif) ruh hastalığı belirti ve bulguları verdikleri ve her iki şairin coşkun dönemlerinin yanı sıra çöküntü süreçleri yaşadıkları bilinir. Furuğ çöküntü dönemlerinde günlerce odasına kapanır, kimseyle konuşmaz, yemez, içmezdi. Sylvia’nın dönem dönem depresyona girdiği özellikle evlendikten sonra, Rock Harbor’da Midye Avcısı ve Noktürn (Gece Serenadı) adlı şiirlerinin yayımlanmasının ardından ve Ted’den ayrıldıktan sonra derin depresyona girmiştir. Psikolog James C. Kaufman, Sylivia’nın yaşamını ve bir depresyon döneminde intihar etmesini inceleyerek şairlerin diğer yaratıcı yazarlara göre bir fenomen olarak ruhsal rahatsızlıklara daha yatkın olduklarını ileri sürmüş ve bunu ‘Sylvia Plath etkisi’ olarak adlandırmıştır[6].  

Furuğ şiirini üç döneme ayırmak mümkündür. İlk dönem, hamlık dönemi şiirlerini Tutsak, Duvar ve İsyan’da topladı. İkinci dönem Perviz’den ayrılıp Golestan’la tanıştıktan sonra kaleme aldığı Yeniden Doğuş toplu şiirlerini içeren şiirleri kapsar. İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına adı altında toplanan üçüncü dönem şiirleri ise ölümünden sonra okurlarıyla buluşmuştur.

Sylvia’nin şiirini de üç döneme ayırmak mümkündür: İlk gençlik yıllarında daha çok karalamaya benzer şiirleri, ikinci dönem 1956-1960 yılları yani 24-29 yaşları arası ve son dönem olgunluk yılları şiirleri. Ted Hughes’in onun şiirlerine yazdığı önsözde bu dönemi hakkında “Bazı şiirlerinin yeniden yazmış ve bazıları ise başkalarının şiirlerine yanıt olarak kaleme almış,”[7] der.

Sylvia, şiirlerinin yanı sıra öykü, roman, çocuk hikâyeleri ve makaleler yazdı. Furuğ şiirlerinin yanı sıra öykü, senaryo yazdı, film yönetmenliği üstlendi, resim çizdi, tiyatro oyunculuğu yaptı ve kısa filmlerde rol aldı.

Yarım yüzyıl geçmesine rağmen bu iki kadının yaşamı ve eserleri dünyanın dört bir yanında önemli eleştirmenlerin derin ve geniş yazınsal irdelemelerine konu olmaya devam etmektedir. Bu iki şairin benliklerini çırılçıplak bir hassasiyet, mazlumiyet, başkaldırı ve duyguyla yansıtan şiirleri kimi ortak özellikler içerir.

Kadının biyolojik özelliği, eril toplumdaki geleneklerin ve inançların belirlediği yeri, kadının kendine ve topluma bakışı, onun yaşadığı sosyal ve kültürel çevrenden etkilenmesi ve o çevrene etkileri ve birçok faktörler sonucunda ortaya çıkan şiiri elbette ki tek bir şablon içinde ele almak mümkün değil. Hele ki kendine bakma ve egemen kültür ve yer ve konum belirleme zorbalığına karşı ve ondan uzaklaşma isteği kadın şiirinin temel dokusunu oluşturmada büyük rol oynarken. Diğer yandan, Hélène Cixous’nun Medusa’nın Gülüşü adlı çalışmasında vurguladığı gibi écriture feminine (kadın yazını)’de kadının kendi biyolojik ritminin de yansıdığı ve eril şiir ritminin parçalandığı, eril dil dizgesel yapının yadsındığı dişil şiir akışında şairin kendine tanıklığına tanık oluruz. “Kendilerine Ait Bir Edebiyat”[8] adlı akademik monografında Elaine Showalter de yüzlerce diğer araştırmacı, yazar, düşünür kadın gibi kadınların yazınsal eylemlerinin özelliklerine yakından irdelemektedir.

Gözün takılması ve göz atma ile bakmayı ayırıyorum. “Bakmak” bir nesneyi/kimseyi isteyerek gözlemlemek, onu anlamak eylemidir bir bakıma. Bir nesneye baktığımızda onu algılamamız için aslında o nesnenin somut varlığına bağlı olduğu halde yüzeyinden derinine inmek zorundayız. Bu süreçte, ister istemez, onu oluşturan kimi parçaları kaybederiz. Bu yitirme nesnede cereyan etmez. Biz onu kendi içimizde kaybedeceğiz ve böylece o nesneyi eksileni ile algılayacak, yaşamımıza dâhil edeceğiz, eksilenin ne olduğunu bilmesek de.

Burada belki, yanıt bekleyen daha ciddi sorun oluşturan o soruyu sormalı: “Acaba o kaybolan kısma ne olacak?” Oyuncaklarıyla oynayan bir çocuğa bakıyoruz diyelim. Onun oturuşundan, el hareketlerinden, mimiklerinden, çıkardığı seslerden ve hatta onun oynadığı objeye bakışının toplamından o çocuğu ve durumunu algılıyoruz diyelim. Fakat, gözlemlememizdeki tüm titizliğimize rağmen, bizde onun dünyasında var olandan daha eksik bir “duygu ya da bilgi” oluşacağından, kaybolan parçadan dolayı biz hâlâ işin eksik yanında duruyoruz olacağız. Ayrıca diyelim ki o anda o çocuğun büyüdüğünü, ona bakan kişinin yani bizim yaşımıza geldiğini düşünelim. O çocuğun o “anının” kaybolup gideceği başka bir eksikliğin kaynağı olacak! Bu eksilmeler kümesi ve yitirilmişler dünyası bir hüzün kaynağı olur.

Ayna önünde duruyoruz. “Kendimizi” izliyoruz. Bu izlemede, tüm dikkatimize rağmen bir karanlık, gölgeli yan olduğunun da farkındayız. Karşıdakinin gözüyle bu yana bakmak belki bu karanlığın derinliğini azaltır diye düşünürüz belki, emin değilim. Aynanın önünden çekildiğimizde iki dünya aynı anda kaybolur: aynaya bakanın ve aynadaki bakanın dünyaları! Bu kayboluşlar gelecekteki ölüm aldı mutlak zeval oluşun bir provasıdır. Aynaya bakan aynadan uzaklaşınca kendisiyle bir imge taşıyabilir ve onu kendi içinde canlı tutabilir ancak aynadakinin ne olacağı hakkında bir bilgimiz yok! Aynaya bakan kişinin yeniden o aynaya dönemeyeceği, dönse dahi o geçmiş andaki kaybolup giden yüzle bir daha asla buluşamayacağı gerçeğini algılamak, bir tanıklık olarak bu eksilmeleri ele almak başka bir konudur.

Şair kendine tanıklık etmediği sürece onun dürüstlüğüne nasıl güvenebiliriz? Tanıklık eden bakışlardan biri de yaşam aynasına bakışla olasıdır. Erkek sadece sakalını tıraş etmek için ya da kadın sadece saçlarını taramak için durmaz ayna karşısında. İnsan bilinci ya da bilinçaltı önünde sonunda ona aynadakinin gözlerinin içine bakmayı dikte eder. Cereyan eden bu bakışmayı hem aynaya bakan hem de aynadakinin ona bakışı yönünde irdelemek olasıdır -ki çokça irdelenmiştir-. Aynaya bakmak belki de Derrida’nın kedisinin ona banyoda çıplakken bakışı gibidir. Derrida’ya göre kedinin o bakışı ona şu soruyu sorduruyor: Ben kimim?[9]

Birine baktığımızda onu kendinden soyutlayıp kendimize yaklaştırmıyor ya da uzaklaştırmıyor muyuz? Sevmek için ya da yok etmek için! Bu bakış bir bakıma onu kendinden edip kendime mal etmek değil mi? Kendime mal ederken ondan neler kaybettirdiğini algılayabiliyor muyuz? Yoksa kaybedilenler, tam bir bilinçaltında yitirilmiş gibi saklananlar gibi mi? Bakışta yok olmaktan önce, aynada zevali yaşamaktan önce bir yok ediliş söz konusu mudur?

Hemen hemen hepimiz sıkıntı verecek ölçüde rutinleşmiş bir şekilde sabahları ayna karşısında dururuz. Görüntümüzü “gözden geçiririz”. Ne zamanki bakmak için aynanın önünde dururuz işte o zaman var olma durumumuz açısından bir tanıklık süreci yaşanır. Tanıklık bir şeyi ispat için ya da kendinden sonra başkasına aktarırken doğruluğuna inandırmak için değil mi? Hayır değil. Aynanın bu yanındaki benim kendime ait, ruhuma ait tanıklığımın yanı sıra, belki de ondan daha önemlisi aynadaki benin bana gösterdiklerinin gerçekliğine tanık olmaktır. Burada nesnelere baktığımızda sebep olduğumuz soyutlama –örneğin şiir oluştuğunda- ve bu süreç içinde yol açtığımız kayıplar çoğalmıyor mu?

Aynanın önünden ayrılmalıyız. Kendimizden ve işte bu yaşamdan ayrılmalıyız. Aynadaki suretimin yok olması, hayattaki suretimin yok oluşundan ne farkı var?

Şiiri genel olarak incelerken onun dilinin ve bu dili bir araç ya da teknik olarak şair tarafından nasıl işlendiğinin öncelikle biçimine ve bütünündeki kendi içindeki referanslarıyla ele almak kabul edilir bir yöntem olabilir. Sylvia ve Furuğ şiirinde biz sözcüklerin alışılagelmiş yer ve referanslarından farklı bir yer ve referansla, alıştığımız gelenekseli yadsıyan bir yer ve referansta olduklarıyla karşılaşırız.

Örneğin Sylvia Ayna adlı şiirinde şairin sesini duyacağımıza onun sesini ayna tarafından duymaktayız. Nesne aynaya bakacağına, ayna nesneye bakmaktadır.*

Ayna

Ben gümüşüm[1] ve eksiksiz. Ön yargısız

Gördüklerimi hemen yutarım

Olduğu gibi, aşkla ya da nefretle buğulanmadan

Zalim değilim, sadece içtenim

Küçük tanrının gözü, her bir köşede.

Çoğu zaman gözlerim karşı duvara dalar

Pembedir, benek dolu. Uzun süre baktım ona

Sanırım kalbimin bir parçasıdır o. Ama titreyen alevdir o

Yüzler ve karanlık ayırır bizi durmadan

Şimdi ben bir gölüm. Bir kadın eğilir üzerime

Gerçekten o kadın nedir diye benim ulaştıklarımı arayarak

Sonra o yalancılara döner; mumlara ya da aya

Sırtını görürüm onun ve dürüstçe yansıtırım

Beni gözyaşları ve ellerin heyecanı ile ödüllendirir

Onun için önemliyim. Gelir ve gider.

Her sabah karanlıkla yer değiştiren onun yüzüdür

İçimde genç bir kızı boğmuştur o, içimde yaşlı bir kadın

Peş peşe gelen günlere doğar, korkunç bir balık gibi.

Bir tanıklık şiiri olarak Syliva’nın uzunca bir şiiri:

Lady Lazarus

Yine yaptım işte.

Her on yılda bir kez

Üstesinden gelirim ——-

Bir çeşit ayaklı mucize, cildim

Nazi lambası kadar parlak

Sağ ayağım

Bir kâğıt ağırlığı,

Mimiksiz suratım, ince

Yahudi keten bezi.

Sıyır çarşafı üzerimden

Ey düşmanım benim!

Korkutuyor muyum? ——-

Burun, göz çukurları, tekmil dişler?

Kekremmiş nefes

Bir günde kaybolacak.

Yakında, pek yakında

Mezar ininin yediği et üzerimde olacak

Evimde

Ve ben gülümseyen bir kadın.

Ben daha otuz yaşındayım.

Ve bir kedi gibi dokuz canım var ölmek için

Bu Üçüncüdür

Ne muhteşem bir çöp

Her on yılda bir imha etmek için.

Ne tuhaf milyonlarca flaman.

Fıstık kıtırdatan kalabalık

Doluşur görmek için

Soyarlar beni el ve ayak—-

Büyük striptiz

Beyler, hanımlar

Bunlar benim ellerimdir

Bunlar da dizlerim

Ben belki de bir deri ve kemiğim,

Ama hala aynı kadınım, tıpatıp

İlk kez olduğunda on yaşındaydım

Bir kazaydı

İkincisinde kastettim

Asla geri gelmemek üzere bitirmeye

Kapatmıştım kendimi

Bir deniz kabuğu gibi

Bağırmaları gerekiyordu durmadan

Ve kurtçukları yapışkan inciler gibi üzerimden almaları gerekiyordu

Ölmek

Bir sanattır, diğer her sanat gibi

Onu öyle müstesna bir kusursuzlukla yaparım

ki cehennem gibi sanılır

ki gerçekmiş gibi

Sanırım bir çağrım olduğunu söyleyebilirsiniz.

Bir hücrede yapacak kadar kolaydır

Kımıltısız yapacak kadar kolaydır

Teatraldir.

Gündüz gözü geri gel

Aynı yere, aynı yüze, aynı yabana

Aynı şaşılası çığlığa:

“Mucize!”

İşte o beni devirir.

Bir bedeli var

Yara bereme bakmanın, bedeli var

Kalbimi dinlemenin ——–

O gerçekten çekip gider.

Ve bir bedeli var, çok büyük bir bedeli

Bir sözcüğün ya da dokunuşun

Ya da bir nabza kanın

Ya da bir saç telimin ya da giysilerimden bir parçanın.

İşte böyle Herr Doktor.

İşte, Herr Düşman.

Ben sizin eserinizim,

Ben sizin değerinizim

Saf altın bebeğiniz

Bir çığlığa eriyen.

Döner ve yanarım.

Sizin endişenizi hafife aldığımı sanmayın.

Kül, kül—–

Karıştırıp sıkıştırdığınız.

Et, kemik, burada başka bir şey yok–

Bir kalıp sabun,

Bir alyans,

Bir de altın dolgu.

Herr Tanrı, Herr Şeytan

Sakın

Sakın.

Külümden

Kızıl saçlarımla kalkarım

Ve insanları hava misali yerim.

Furuğ şiirinde ayna: (Değişik şiirlerinden parçalar)

gün boyu aynada ağlıyordum

bahar penceremi

ağaçların yeşil evhamına bırakmıştı

tenim sığmıyordu yalnızlığımın kozasına

ve kağıttan tacımın kokusu

o güneşsiz hükümranlığın havasını

kirletmişti   

***

küçük odama adım atar

benden sonra anılarımdan habersiz biri

bağrımda ayna durur

bir tarak bir tel saç bir elin izi 

***

dinle

sabah virtlerinin kalın sisinde

benim uzaklardaki sesimi dinle!

beni aynaların suskusunda seyret

***

korkuyor herkes

korkuyor herkes, ancak sen ve ben

ışığa, suya ve aynaya kavuştuk

ve korkmadık.

***

sen ışıklarınla gelirdin

çocuklar gidince

ve akasya başakları uyuyunca

ve ben aynada yalnız kalınca

sen ışıklarınla gelirdin…

***

ve benim yarı yanım olan kimse, benim dölümün içine dönmüştü

ve ben onu aynada görüyordum

ayna gibi duru ve aydındı  

***

ne de sevecendin ey sevgili, ey biricik sevgili!

ne de sevecendin yalan söylerken

ne de sevecendin aynaların gözkapaklarını kapatırken

yalnızlık boyutlarındaki bir odada

aşk boyutlarındaki yüreğim

kendi mutluluğunun sade bahanelerini seyreder,

saksılardaki çiçeklerin güzelim yok oluşunu

ve senin bahçemizde diktiğin fidanı

ve bir pencere boyutlarında öten

kanarya ötüşlerini…

ah…

budur benim payıma düşen

budur benim payıma düşen

benim payıma düşen

bir perde asılmasının benden aldığı gökyüzüdür

benim payıma düşen, terk edilmiş merdivenden inmektir

ve ulaşmaktır bir şeylere

çürüyüşte ve gurbette

“Ben gecenin sonundan söz ediyorum
Karanlığından sonundan
Ve gecenin sonundan söz ediyorum
Evime gelirsen şayet
Benim için ey sevgili
Bir ışık getir
Ve mutlu sokağın kalabalığına bakacağım
Bir pencere”
“Harlı alevlerin ortasında bile altın nilüfer yetiştirilebilir.”

[1] Gümüştenim olarak çevrilebilir.


[1] http://www.agos.com.tr/tr/yazi/9814/gozlerimi-kapatirim-ve

[2] https://www.theguardian.com/books/2000/mar/19/poetry.features

[3] Virginia Woolf’un bir eseri.

[4] Önce Ben Öleceğim, İkinci Cilt, çeviren ve derleyen Haşim Hüsrevşahi, Yayına hazır.

[5] Son Gün, Önce Ben Öleceğim, Birinci cilt, çeviren ve derleyen Haşim Hüsrevşahi, Totem Yayınları, 2019

[6] James C. Kaufman. The Sylvia Plath effect: Mental illness in eminent creative writes, January 2001, The Journal of creative behavior, 35(1):37-50

[7] Sylvia Ploth’ın yaşamı hakkındaki bilgilerin kaynakçası: https://www.feelthewords.com/author/sylvia-plath

[8] A Literature of Their Own Analysis – eNotes.com

[9] The Animal That Therefore I Am (More to Follow), Jacques Derrida; David Wills Critical Inquiry, Vol. 28, No. 2. (Winter, 2002)

  • Sylvia Plath’ın şiirleri İngilizceden yazar tarafından çevrilmiştir. Furuğ Ferruhzad’ın şiirleri Yaralarım Aşktandır adlı eserden (Çeviren Haşim Hüsrevşahi) alınmıştır.