İran Roman Anlatısında Modernite

  1. Arap Mansur -İkinci Abbasi halifesi- bir emir verir, Sofyan bin Muaviye o emri yerine getirir. İranlı düşünür, yazar ve çevirmen Ruzbeh Purdadviye’nin (Abdullah bin Mukaffa) daha otuz dokuz yaşındayken vücudu parçalanarak tandıra atılıp yakılır. Yıl MS 759.

Ruzbeh’in Farsçadan Arapçaya çevirdiği onlarca eser arasında Kelile ve Dimne ve Farsça özgün adı Hézar Efsan (Bin Söylence) olan Binbir Gece Masalları, o güne kadar görülmemiş bir anlatı türüyle sadece İran edebiyatında değil dünya edebiyatındaki anlatı sanatına derin etkileri olmuştur. Kelile ve Dimne, dünya fabl anlatısına öncülük ederken özellikle Binbir Gece Masalları iç içe geçmiş çoklu anlatının tek bir anlatı içinde yer almasıyla bu eseri eşsiz kılmıştır. O günden bugüne binlerce anlatı eseri barındıran görkemli İran edebiyatında “anlatı” ya manzum ya da düzyazı biçiminde olmuştur.

Daha çok mesnevi (değişik bahirlerde) ve kaside biçiminde yazılan manzum eserlere birkaç örnek vermek istersek Firdevsi’nin epik Şehname’si, Mevlana’nın Mesnevi’si ve yine o güne kadar benzeri görülmemiş ve çağdaş İran edebiyat anlatısına ışık tutacak özellikler taşıyan ve değerinin yeterince anlaşılmadığını düşündüğüm Nizami Gencevi’nin Yedi Heykel manzumesi ve Nişarburlu Ferididdin Attar’ın Kuşların Dili (Mantıku’t-Tayr) eserlerini saymak mümkündür. Şirazlı Sadi’nin Gülistan eseri yer yer kafiyeli düzyazı ve yer yer manzum, Bustan ise tamamen mesnevi şeklinde bir anlatıdır.

Düzyazı anlatılar arasında siyasi tarih, kronik ve anı özelliklerini bir arada barındıran Ebulfezl Beyhaki’nin Târîh-i Beyhaki (5. yüzyıl) adlı eserinin yanı sıra anlatı türü söylencesel anlatıya dayalı kıssalar bütünü olarak kabul edilen Emir Unsurülmeali Keykavus’un nasihatname ve siyasetname içerikli Kabusname adlı eserinden söz etmek mümkündür. İran’ın Taberistan bölgesinde bulunan Amol kentinde doğan İbn Cerir et-Taberî’nin kaleme aldığı ünlü Tarih-i Taberi adlı eseri ise Ebu Ali Muhammed Belâmî tarafından 9. yüzyılın sonlarına doğru Arapçadan Farsçaya çevirisi ve yeniden kurgulanmış hâli diye kabul edilir. Merzuban Bavendi tarafından 10. yüzyılın sonlarına doğru aslı İran’ın Mazi (Taberi) dilinde yazılan ve sonra Deri Farsçasına çevrilen Merzübanname[1], ahlak dersleri ve siyasi öğütler içeren ve fabl tarzında kaleme alınan bir yapıttır. Tüm bunlar İran düzyazı anlatı okyanusundan birkaç damla olarak kabul edilebilir.

2. Modern İran edebiyatında roman türü anlatının başlangıcı 19. yüzyıl sonlarına rastlar. Çoğu Batı romancılığına öykünerek kaleme alınsa da İran’ın kendi toplumsal yapısı ve bu yapılara uygun kurgular giderek daha çok yer bulmaya başlamıştır. Bu gelişim neredeyse 60 senelik bir süreci kapsar. Modern anlamdaki ilk kısa öykü Mohammad Ali Cemalzadeh’nin 1921 yılında Berlin’de yayımladığı Bir Varmış Bir Yokmuş adlı eseri olarak bilinir. Özellikle 1930 ve sonrasında gazetelerde, haftalık dergilerde tefrika şeklinde yayımlanan kısa ve uzun öyküler o günün İran toplumunda özgün bir yer bulabilmiştir. Çok sade ve duru bir Farsça ile kaleme alınan ve sıradan olayları konu eden bu popüler anlatıların babası Hüseyinguli Mustean’dır. İran polisiye öykü ve romanı başlatan Amir Aşiri altmışlı yıllarda yaygın bir üne kavuşmuştur. Bu popüler/arabesk/romantik (pembe/beyaz) öyküler alanında Eronagi Kermani, Cevad Fadıl, Mohammed Hecazi, Sadraddin Elahi, Racapali Etamai (R. Etemad) kendilerinden söz ettirmişlerdir.

3. Hasan Mirabidini, İran modern roman yazarlığını toplumda baş gösteren önemli sosyal-siyasal olaylara paralel olarak ortaya çıktığını ileri sürer. Ona göre İran’ın ilk çağdaş romanı, Mirza Feteheli Ahundzade’nin İran Türkçesinde 1874 yılında yazdığı Kandırılmış Yıldızlar- Şah Serrac Yusuf’un Hikâyesi adlı kısa tarihi eseridir. Bu kısa roman Safeviler Dönemi’ne ait bir anlatıdır. Yazar, daha sonra Kaçar Şahı Fethali Şah’ın oğlu Celalettin Mirza’ya bir mektup ileterek bu romanın konuşma dilinde Farsçaya çevrilmesini ister ve roman Mirza Cafer Karacadaği tarafından çevrilir.

Yirminci yüzyıl İran’da toplumsal çalkantılarla başlamıştır ve on yıllar boyunca, dünyadaki önemli sosyal olaylar ve toplumsal değişimlerin de etkisi ile devam etmiştir. 1905-1911 İran Meşrutiyet Devrimi, ardından patlak veren Birinci Paylaşım Savaşı, 1917 Rusya’da Ekim Devrimi sonrası dünyada ilk sosyalist devletin kuruluşu, otuzlu yıllarda Avrupa’da faşizmin ve Nazizm’in yükselişi ve devamında İkinci Paylaşım Savaşı, ardından yirmi yıl süren Büyük Yürüyüş sonrasında Ekim 1949 tarihinde Çin Halk Cumhuriyeti’nin doğuşu, 1953 Ağustos’unda CİA darbesiyle İran Başbakanı Musaddık’ın devrilmesi ve Şah diktatörlüğünün ikinci döneminin başlaması, Ocak 1959 yılında Küba Devrimi zaferi, 1963 yılında Şah’ın ilan ettiği Ak Devrim, Mayıs 1966’da Çin Kültür Devrimi, Mayıs 1968’de patlak veren ve hızla bütün Avrupa’yı saran Paris kitlesel ayaklanmaları, 1973’te Amerika’nın General Pinochet eliyle gerçekleştirdiği darbe sonucunda Şili’de Allende’nin devrilmesi, Nisan 1975’te yirmi yıl süren mücadele sonrasında Vietnam halkının ve aynı zamanda Kamboçya zaferi, Latin Amerika’da Diktatörlüklere Karşı Sivil ve Gerilla Direnişleri (1970-1980’ler), ardından İran ve komşularından özellikle Türkiye’de hızla biçimlenen silahlı kırsal ve kentsel gerilla hareketleri ve Şah rejiminin bu hareketlere karşı korkunç bir baskı uygulaması, sansür, hapis, işkence ve idamların yoğun bir şekilde devam etmesi, 11 Eylül 1979 yılında Nikaragua’da Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin ABD destekli acımasız Somoza diktatörlüğünü devirmesi, 1979 yılında İran halkının ayaklanmasıyla gerçekleşen ve Şah’ın devrilmesine yol açan görkemli Şubat Devrimi ve emperyalistlerin girişimiyle yenilgiye uğratılıp molla rejimin egemen kılınması ve ardından emperyalistlerin güç birliği ile Saddam Hüseyin rejiminin İran’a saldırması ve sekiz yıl süren yıkım savaşı ve bu dönemde eşi benzeri görülmemiş hapis ve idamların devamı, halkı ve onun aydınlarını sindirilmesi harekâtının hiç kuşku yok ki İran modern roman anlatısında derin etkileri olmuştur.

4. Modern roman anlatısının en önemli bileşenlerini belki birkaç başlıkta özetlemek mümkündür:

a- Roman anlatısında zaman: Klasik romanlarda zaman düz çizgisel bir anlatıyı izlerken modern romanlarda zamanı kesintiye uğratma, iç içe geçirme, geciktirme, öne arkaya atma ve benzeri teknikler kullanılır. Romanda zaman birkaç bölümde irdelenir: metnin yazılış süresi, olayların gerçekleştiği süre, karakterlerin zihinsel anlatılarında geçen süre ve okurun bir tüketici olarak değil, metni okuma ve olayların içinde yaşayarak onu yeniden yazma süresi. Bu zamanlardaki farklılık, modern anlatı zamanının farklılığı olarak anlatı zamanının tanımlanması açısından önemli rol oynar. Özellikle serbest bilinç akışı tekniğinde anlatının kesintilere uğratılması, dil bilgisi kurallarını yıkılarak (noktalama işaretlerinin reddi) ve tamamen serbest çağrışımlarla bir bütün oluşturulması, zamanın doğrusallıktan çıkması, mantık bağlarının kopması ve okuyucuya aracısız ulaşımı gerçekleşir.

b- Roman anlatısında dil: Klasik anlatıdaki şaşalı, şatafatlı, dilbilgisel kuralları sıkı sıkıya bağlılık ve benzeri özellikler gösteren roman dilinin aksine modern anlatıda dil sadeleşmekte ve anlatı sokak dilinde, halkın dilinde, karakterin yaşamına ve kişiliğine uygun dilde işlev gösterir. Bir katil, katil gibi konuşur, bir esnaf esnaf gibi ve bir çocuk çocuk gibi!

c- Roman anlatısında birey: Modern anlatıda karakterlerin iç dünyaları kendine yer bulmakta. Polifonik (çoksesli) modern anlatıda karakterlerin her birinin, başkasının gölgesinde olmadan (romanda toplumsal özgürlük) kendi sesini duyurması ve benzeri ögeler önem kazanmakta. Romanın karnavalesktik ortamında dahi birey kendi bireyselliğini korur.

d- Romanda olaylar: Modern anlatıda olayların gerçekliliği, gerçek dışlılığı, tekrarı, beklenir olması ya da olmaması, atlanması vb. o anlatıya özgünlük kazandırır.

e- Romanda kadınlar: Klasik roman anlatısında eril dil kullanılırken ve olaylar santripedal (merkezçek) özelliği ile belli bir odağa yönelikken modern anlatıda “kadın”; sadece bir karakter unsuru olmanın ötesinde, anlatım tekniklerini, dil yapısını, tematik derinliği ve romanın yapısal dönüşümünü belirleyen en dinamik güçlerden biri olarak rol oynar ve dişil dil kullanımına yol açarak santrifugal (merkezkaç) özelliğiyle, yan karakterlerin de öne çıkışına yol açarak daha demokratik bir anlatı ortamının yaratılmasına katılır.

5. Tüm bu bileşenler farklı anlatı ekollerinde farklı biçimlerde kendini gösterir.

  • Vladimir Propp, Claude Lévi-Strauss, Roland Barthes’ın temsilciliğini yaptığı yapısalcı anlatıda olayların akışından ziyade, bölümlerin ve kurgunun bir mimari gibi tasarlanması ön plandadır; dilin öne çıkması, anlamın içeride gizlenmesi önem kazanması ve yalnızca metnin kendi içindeki parçaların birbirleriyle olan ilişkisinde arayan bir anlatı tekniği ve örüntüsü söz konusu olmaktadır. Örnek olarak: Gülün Adı (Umberto Eco), Anayurt Oteli (Yusuf Atılgan), Seluç’un Yeri Görünüyor (Mahmud Devletabadi), İdrisilerin Evi (Gazale Alizade)
  • Viktor Şklovski, Roman Jakobson gibi yazınsal kuramcıların geliştirdikleri formalist anlatıda, içeriğin (öykünün) ne olduğundan çok, o hikâyenin nasıl anlatıldığına odaklanılır. Metnin biçimi ön plandadır. Bu tür modern anlatıya örnek olarak Ulysses (James Joyce), Mrs. Dalloway (Virginia Woolf) Kayıp Zamanın İzinde (Marcel Proust), Solgun Ateş (Vladimir Nabokov), Gece (Bilge Karasu), Tutunamayanlar (Oğuz Atay), Gizli Rol (Muhammed Muhammedali)[2] saymak mümkündür.
  • Post-yapısalcı akımda, postmodernist yaklaşımla, Jacques Derrida yapısöküm kavramını geliştirirken Michel Foucault söylem (discourse) kavramını, Roland Barthes: Yazarın Ölümü düşüncesini ve Julia Kristeva ise Metinlerarasılık (intertexuality) prensibini ortaya atarak roman anlatısına farklı perspektifler kazandırmışlardır. Post-yapısalcı romana örnek olarak New York Üçlemesi (Paul Auster), Tehlikeli Oyunlar (Oğuz Atay), Ayaz Bey’in Cehennemlik Günleri (Rıza Berheni), Ölüler Senfonisi (Abbas Marufi)[3] verilebilir. Ancak anlamı sabitlemeyip yapısını sökerek okura devreden Ulysses (James Joyce), postmodernist nitelikteki modernist bir romandır aynı zamanda.

6. Modern İran romanında, yukarıda kısaca başlıklar hâlinde verilen tarihsel ve toplumsal olaylar ve koşullar içinde ve sonrasında karakterlerinin iç dünyalarını ele alan yazarların eserleri çıkmaya başlamıştır. Birinci Paylaşım Savaşı sonrasında bütün dünyada olduğu gibi İran’da da vatanseverlik ve kahramanlık temalarında kimi romanlar kaleme alınmıştır. Örnek olarak Mürteza Muşfik Kazemi’nin 1925 yılında yayımlanan Korkunç Tahran adlı romanından söz etmek mümkündür. Sadık Hidayet’in Hindistan’da sayılı nüshada el yazısı ile yazıp 1936 yılında İran’a gönderdiği Kör Baykuş, İran romancılığında yeni çığır açmıştır. Kör Baykuş, serbest bilinç akışı anlatısıyla İran edebiyatında büyülü gerçekliğin ilk nüvelerini taşıyan gerçeküstü tarzı bir novelladır. Zaman ve mekân iç içe geçmiş, çoğu kez belirsiz ve silikleşmiştir. Dil görünüşte sadedir ancak okur çok yoğun bir göstergesel anlatı (semiyotik) ile karşı karşıya kalarak gizli anlamları kendisi çözümleyerek romanın yapısına katılır. Kör Baykuş İran roman yazarlığına derin etki bırakmıştır. Hiç kuşku yok ki bu anlatıda, yazarın kısa öykülerinde olduğu gibi kadınlar var olsa da hepsi dilsiz bırakılmıştır.[4]

  • Bu dönemde Sosyalist Sovyet’in siyasi-toplumsal ve yazınsal etkisi İran roman yazarlığında ve genel olarak modern anlatıda öne çıkmıştır. Sosyalist realism akımının en önemli temsilcilerinden Mahmud İtimadzade (M. A. Behazin), güçlü eleştiri kalemiyle Celal AlAhmed gibi yazarların yanı sıra Bozorg Alevi’nin, sosyalist gerçeklik, psikolojik derinlik ve sade bir dille kaleme aldığı ve 1952 yılında yayımlanan Gözleri adlı romanı ile büyük ses getirmiştir. Bu eserle ilk kez İran kadını romanlarda dil açmıştır. Adları geçen diğer yazarlar gibi sosyalist düşünce sahibi Sadık Çubek’in Tengsir adlı eserinden üç sene sonra yayımladığı başyapıtı sayılan Sabır Taşı[5] (1966) yazarlara yeni görüş alanları ve anlatı olanakları sağlamıştır. Yoksul halkın farklı bireylerinin monologları, tam bir karnavalesktik eser olmasa da usta işi bir örüntüyle birbirine bağlanmıştır. Behram Sadiki’nin satirik eserlerinin yanında İran romancılığında Mohammed Ali Afgani’nin sosyal gerçekçi (toplumsal gerçekçi) ve karakter odaklı özellikle de kadın haklarına dayalı ve psikolojik gerçeklik türü bir anlatıyla okurla buluşan Ahu Hanım’ın Kocası çok önemli trajik roman olarak İran modern edebiyat tarihinde yerini almıştır. İlk modernist kadın romancı unvanına sahip Simin Daneşver, anlatılarında simgesel gerçekçilik ve yer yer feminist duyarlılık sergileyen ve arka planı tarihi ve siyasi gerçekliğe dayalı anlatılarıyla öncü bir yazardır. Simin’in en önemli eseri belki de kocası Celal AlAhmet’e ithaf ettiği Soveşun adlı romanıdır (1969). Simin’in dili eşi Celal AlAhmed’in aksine daha temkinli, “temiz” ve oturaklıdır. Bu bakımdan modernist dile oldukça mesafeli durmakla birlikte roman örüntüsü çağdaş yapıya sahiptir. Behram Sadiki Melekut (1970) adlı eseri yapısalcı dil kullanımı ve gerçek üstü olay örüntüsüyle İran romancılığında önemli yer alır. Rıza Beraheni kendine özgü bir dille, serbest bilinç akışı tekniği, post-modern teknik ve polifonik bir anlatı tarzıyla İran edebiyatına çok önemli eserler kazandırmıştır. En önemli eseri Ayaz Bey’in Cehennemlik Günleri adlı eseri birçok Batı diline çevrilmiştir. Bu eser İran’da yayımlanır yayımlanmaz Şah rejimi tarafından toplatılmış ve tüm nüshaları imha edilmiştir. Sayfalarca noktalama işareti olmayan bu romanın girişi şöyledir: “Testereyi yukarı kaldır!” dedi. Ve ben ötekinin kuru, sıska, toza toprağa ve kana bulaşmış bacaklarını görüyorken ve seyrediyorken ve korkuyorken ve salyam ağzımda kurumuşken ve soluğum çıkmazken keskin ve iri ve kaba ve acımasız dişleri olan büyük ve beyaz ve parlak ve vahşi testereyi bir elimde tuttum ve diğer elimle merdivenin basamaklarına birer birer tutundum ve seyrederek ve şaşırarak ağır soluğu olan ve…” Beraheni’nin Azadeh Hanım ve Yazarı, Yurdumun Sırları adlı eserleri kendinden çokça söz ettirmiştir.
  • Şubat Devrimi’nden sonra yaşanan kısa süreli demokratik ortam sonrasında egemen olan ağır bir baskı ve sansür havası dolayısıyla yazarlar daha çok göstergesel anlatıya yönelmiştir. Devrimin etkisiyle roman yazarlığında ve özellikle kadın romancılar arasında çok geniş ve yoğun bir artış yaşanmıştır. Onlarca önemli eser yayımlanmıştır. Devrim sonrası İran roman yazarlarının sayısının çokluğu nedeniyle onları teker teker değil ele almak, adlarını bile vermek olası değil. Bu nedenle sadece temsil gücü en olan birkaçına işaret etmekle yetinmek gerekecek.
  • Nadir İbrahimi’nin kendine özgü sade bir anlatı diliyle kaleme aldığı Bir Kez Daha Sevdiğim O Şehir (1966)[6] adlı kısa romanından sonra Dumansız Ateş (1980) adlı uzun romanı yedi ciltte yayımlanmıştır. Bu eserde yine sade bir dille arka planında doğa ve toplumsal mücadeleleri gerçekçi bir dille öyküsünü anlatmıştır. Bu eser yazarın yaklaşık otuz yılını almıştır.
  • Gulam Hüseyin Saedi, büyülü realizm türünde Gabriel Marquez’den yaklaşık dört beş sene önce eserini yayımlayan bir oyun ve roman yazarıdır. (Beyel’in Yas Tutanları, 1964; Yüzyıllık Yalnızlık, 1967) İran romanında büyülü realizmin ilk örneği olarak bilinir.[7]
  • Cafer Müderris Sadıki’inin Gavhuni (1983) adlı eseri modernitenin sağladığı olanaklarla toplumsal yanı ağır basan ve geleneği eleştiren, hayal ile gerçek, rüya ile uyanıklık arasında salınan bir anlatı ile gerçeküstü bir üslupla kaleme alınmıştır.
  • Şehrnuş Parsipur birkaç önemli eserinin arasında adından daha çok söz ettiren tarihi gerçeklik üzerinde kurulan Tuba ve Gecenin Anlamı (1989) adlı romanı olmuştur. Dili sade, zaman ve mekân kırıklıkları sık olmasa da okuru yer yer savuran bir eserdir. Büyülü gerçekçilik tarzı anlatıyla gerçekçi tarihsel olaylar ile mistik, doğaüstü ve felsefi ögeler iç içe geçer. Tuba’nın içsel dünyasındaki dinginlik arayışı (birey ve toplum çatışması) dış dünyada sürekli değişen ve acımasızca akan siyasi gerçeklikle sert bir şekilde bölünür.
  • Gazale Alizade’nin İdrisilerin Evi (1991), yazarın ölümünden sonra ödül alan önemli bir eserdir. Geçmiş ile günümüzü, ileri ile geriyi, gelenekle devrimi karşı karşıya getiren ve eşraf bir ailenin tepesinde yer alan Edrisi Hanım’ın Aşkabad adlı bir kentte bulunan köşkünün kızıl ordular tarafından işgal edilişini konu almıştır. Okurun zihnini sürekli bir çatışmanın ateşinde diri tutan ve yazarın tek önemli eseridir. Yazar 47 yaşındayken ve kanser hastalığı ile savaşırken İran’ın kuzeyinde bir ormanda kendi asarak 12 Mayıs 1996 yılında hayatına son vermiştir.
  • Mahmud Devletabadi, hiç kuşkusuz İran’ın en önemli roman yazarları arasındadır. Onun on ciltlik Keleyder adlı eseri yazarının İran edebiyatındaki yerini pekiştirmiştir. Yaşar Kemal romanlarını anımsatan ayrıntılı anlatımıyla olaylar örüntüsünün dili, Horasan’ın tantanalı Farsçasına uygun olarak eski klasik eserleri çağrıştırır. Devletabadi’nin modern anlamda belki de en önemli eseri Seluç’un Yeri Görünüyor (1979) romanıdır.
  • Huşeng Golşiri’nin Şazde İhticap (1969) adlı eserinin yanında, iç içe geçmiş iki anlatıdan oluşan ve İran toplumunu ve yazarlığını eleştirel bir dille ve gerçekçi bir anlatı ile kaleme aldığı Kapılı Ayna adlı eserini 1992 yılında yayımlamıştır.[8]
  • Feriba Vefi günümüz İran romanında önemli yer edinmiştir. Feriba’nın dili sade, samimi, kadın iç dünyasına kolaylıkla giren ve onların yaşamlarını gerçekçi bir dille anlatan önemli yazarlardan biridir. Benim Kuşum (2002), Terlan (2004), Tibet Rüyası (2005) ve diğer eserleri eleştirmenlerin ilgisini çekmiştir.

7. Son yıllarda ortaya çıkan ve çok önemli eserler veren çoğu kadın yazarların tümünün ele alınması olası değil, ancak denebilir ki postyapısalcı, büyülü gerçekçi, karnavelestik, polifonik eserlerin çokluğu dikkat çekmektedir.


[1] Merzübanname 14. yüzyılda Şeyhoğlu Sadreddin Mustafa tarafından Düstur-ı Şahi adıyla Türkçeye çevrilmiştir.

[2] Bu roman Haşim Hüsrevşahi tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Kapı Yayınları, 2006

[3] Bu roman Haşim Hüsrevşahi tarafından Türkçeye çevrilmiş, yayınevine gönderilmiştir.

[4] Bakınız: Yazarın Gölgesi: Sadık Hidayet; Ölüm, Kadın ve Kör Baykuş’un Yeniden Yazılışı. Rıza Beraheni, Haşim Hüsrevşahi, Saba Kırer, Kavis yayınları, 2011

[5] Bu roman Haşim Hüsrevşahi tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Kavis Yayınları, 2011

[6] Bu eser Helya adıyla Haşim Hüsrevşahi’nin çevirisiyle 2006 yılında Türkiye’de Kapı Yayınları tarafından yayınlamıştır.

[7] Beyel’in Yas tutanları, GH Sadedi, çeviren Haşim Hüsrevşahi, Totem Yayınları, 2017

[8] Bu yazarın Karanlık El, Aydınlık El adlı toplu öykü eseri Haşim Hüsrevşahi’nin çevirisiyle Vatan Kitap tarafından 2006 yılında yayımlanmıştır.

Furuğ’un Ses(ler)i: Ev Karadır’ı anımsama

İran sinema tarihinin en güçlü filmlerinden birini yirmi sekiz yaşında, hiç de sinemacı olması düşünülmeyen ve bu filmden başka karnesinde başka filmi bulunmayan bir kadın yapıyor. Ama Ev Karadır hakkındaki temel nokta, Furuğ’un kendi sesini bu filmde buluyor/yaratıyor olmasıdır. Ev Karadır, Furuğ’un en iyi şiirlerinden biri belki de en önemli şiirdir. Sadece bir eleştirmenin dediği gibi onun bu poetik belgeseli, edebiyattaki şairanelikle filmdeki şairaneliğin karması olması değil, aynı zamanda Furuğ’un Yeniden Doğuş’u onun İran’ın kuzey batısındaki cüzamlılar evinde on iki gün ikamet ettiği sırada gerçekleşmiş olmasıdır. Orada Furuğ’un sesi Eski Ahit düz yazı çevrisi ve onun filmin medyumuyla çatışması sonucunda dünyaya gelmiştir.

Furuğ işte bu cüzamlılar evinde Eyyûb’un Kitabı’nın satırlarında bir karşılık bulur: “Anımsa ki benim yaşamım rüzgardır ve gözlerim asla iyiliği görmeyecektir. Beni gören kimsenin gözü bir daha bana ağlamayacaktır ve gözlerin bana bakacak ve ben olmayacağım.” (Yedinci Bab, yedinci ve sekizinci ayetler) İlginç olan şu ki Yeryüzü Ayetlerinin dölü burada atılmıştır. Bu Kara Ev’dedir ki o “Umutsuzluğun Görkemi”nden, “Mahpus Ses”ten söz etmekte ve bu “lanetlenmiş geceden / ışığa bir yol açmaya çabalamıştır. Yeniden Doğuş’un her satırında dalgalanan tuhaf dişil-peygamberimsi sesin tınısı, o tuhaf düz yazının tercümesi ve bu tuhaf medyumun çakışması sonucudur:

‘Don’t forget!/ I beg you, God, don’t forget!/ My life is just a breath,/ and trouble lies ahead./ I will vanish from sight,/ and no one, including you,/ will ever see me again.’,

Bir yıldız kaydı, bir dahi göçtü!

Dünyaya vasatlık egemen olmuştur; Vasat düşünceler, vasat hükümetler, vasat sanat, vasat edebiyat, vasat inanışlar… Garip denecek ölçekte kirletilen dünyanın bu hali doğal diye yansıtılan günümüzdeki toplumlara sıradanlık, tekdüzelik, düzeysizlik, düşünceden yoksunluk dayatılmıştır. Estetikten ve doğanın yansıması olan yaşamın farklı biçim, renk ve gönderilerinden oluşan algılardan, anlamlardan ve devinimlerden yoksunluk toplumlara pompalanmaktadır. İnsanoğlu, onun temel özelliklerinden biri olan doğayla iç içelikli yaratıcılıktan da uzaklaştırmış, yabancılaştırmıştır. Devletler yanında savaşlar, soykırımlar sıradan organize, sistematik ve planlı bir eylem olmuştur. İnsanları toplu halde aç ve susuz bırakıp öldürmek birilerinin hakkı diye tanınmıştır. Bu insanlıktan uzaklaşıp yabancılaşan dünyada, insanlar böcekten öte bir şey olarak görülmemekte bu devletler ve o devletlere egemen sermaye nezdinde. Ve insanlar bu tsunami dalgalarına benzer baskının altında boğulmamak için kafalarını bir anlığına çıkarıp derin nefes almaya çalışmaktalar. İşte böyle bir kirletilmiş, sıradanlaşmış, kokuşmuş düzen içinde güzellikten söz etmek delilik sayılır. Şiirden, resimden, müzikten kısacası insanı insan yapan sanattan söz etmek delilik sayılır. Dahi sanatçılar bu nedenle deliler kafilesindendir ve büyük bir dâhinin kaybı ise herhangi bir kayıp değil.

Şeyleşen Kadınlar: Kör Baykuş’ta eril bakışa bir bakış


(Bu makalede çevirmeni belirtilmeyen metinler orijinal dilinden Haşim Hüsrevşahi tarafından Türkçeye çevrilmiştir.)

  1. Hayatta öyle yaralar var ki ruhu cüzzam gibi yalnızlıkta yavaş yavaş yer bitirir. Bu dertler kimseye anlatılamaz…” cümlesi ile başlayan Sadık Hidayet’in kaleme aldığı Kör Baykuş adlı kısa romanı (uzun öyküsü) çağdaş Farsça romanlar arasında belki de en tanınmış ve üzerinde en çok yazılıp konuşulanıdır. Bu romanı farklı okumaları olmuştur[2],[3],[4],[5],[6]. Bu yazıda mümkün olan en kısa şekliyle bu romandaki “Bakmak” eylemine, anlatıcının anlattıklarına değinerek bakacağız. Makalenin hacmine zarar verme tehlikesi göze alınarak konunun daha iyi anlaşılması adına, romandan geniş pasajlar aktarılacaktır.

Öykünün başlarında anlatıcısının esiri olarak tanımladığı kadının evine gelişi, tek bir söz söylemeden gidip onun yatağında yatması, ravinin ona şarap içirerek (istemeden?) zehirleyip öldürmesi sahnesinde okuyoruz. Burada aktardıklarım Sepehr Yayınları 1972 Tahran baskısından Emir Hüseyin Henci tarafından .pdf formatında yayınlanan nüshasından çevrilmiştir. Roman bu cümleyle başlıyor:

Hayatta öyle yaralar var ki yalnızlıkta ruhu cüzam gibi yavaş yavaş kemirir yer. Bu dertleri kimseye açmak olamaz… Ben bunlar sadece duvarda lambadan yansıyan kendi gölgem için yazıyorum, kendimi ona tanıtmalıyım.” (S 3-4)

En kısa şiirime bir bakış

SES, neye yarar, duyulmayacağımızda.” Dan Davis[2]

  1. Daha önce bazı konuşmalarımda bu kısa şiirimin yapısı ve kimi yerde şarap-kadeh, ney-nefes, ten-can gibi bağlamlarda onun gönderileri açısından, Mevlana, Hayyam ve Şirazlı Hafız gibi şairlerin temsil ettikleri İran irfan şiiri bağlamında ele almıştım, ancak bu kez biraz daha genişçe, onu dilsel okuma bağlamında içerdiği sorunların ifadelerini farklı açılardan ele almaya çalışacağım.

Bu kısa şiir üç sözcükten oluşmuş: 1- Ses(im), 2- Söz(le), 3- Ben(i)

Her üç sözcüğü de en az iki tür okumak mümkündür.

  • Birinci sözcük “Sesim”:

Birinci okuma: “Ben sesim”. Bu okuma “Ben”i tanımlıyor, imliyor ve muhatap (duyan, alıcı) söyleyen “Ben’in” bir “ses” olduğunu kabul eder.

İkinci okuma: “Ey sen ki benim sesimsin.” Ya da “Ey sesim!” İlkinde söyleyenin dışında bir varlığa hitap var. Gönderen, kendi varlığından bağımsız olarak karşısındaki alıcıyı kendi sesi olarak kabullenip ona “sesleniyor”: ey karşımdaki insan/varlık ki benim sesimsin diyor. İkincisinde ise gönderen doğrudan kendi sesine sesleniyor ve “Ey sesim! Ey duyulan ki benim sesimsin!” diyor.

  • İkinci sözcük: “Sözle”.

Burada gönderen emir kipi kullanılarak bir istekte bulunmuş fakat aynı zamanda bu emir kipindeki istek bildiriminin içeriğini de belirlemiş.

Birinci okuma: “Beni sözle doldur, sözle kapla (boyayla kaplar gibi), ört beni. Görüntü ver. Form.

İkinci okuma: “Beni söz haline getir. Anlamlandırarak ifade haline getir, sözcük yapıp anlam kazandır. İçerik ver.”

  • Üçüncü sözcük “Beni”

“Beni” -öznel- birey olarak,

“Beni” -nesnel- varlık olarak.

Sevgili… ah biricik sevgili!

Perşembe, 30 Kasım 67

Sevgili Çubek

Özlüyorum ve nasıl bir çıkmazda olduğumu biliyorum ve bu nedenle de hiç umudum ve sevincim kalmamış ve bunu bile biliyorum bağırmak ya da ağlamak bir kaçış değil, sakinleştirici değil ve elbette çare hiç değil. Şimdi Oxford’dayım. Dün gece Eprim’in yanına geldim ve iki gün burada kalacağım ve sonra da Londra’ya geçeceğim. Senden bir haber almadım daha. Umarım öncesinden daha iyisin.

Londra’da sadece tiyatroya, sinemaya ya da müzeye gidiyorum ve kalan saatlerimi sürekli odamdayım. Ama odamda suskunluk ve şaşkınlıkta kalıyorum, yazmak ya da düşünmekle değil. Ne düşünmesi? Yaşamımın rakamlarını alt alta yazmışım ve toplamışım ve sonucu da biliyorum ve defalarca bu toplamaları yinelemişim ve hep de aynı tek sonuç çıkmıştır. Bu nedenle geçmiş hakkında -ki her halükârda yararsızdır- ve gelecek hakkında -ki esasen benim için bir anlamı yok, düşünmek için bir düşüncem yok. Yazayım? Film yapayım? Bunlar lak lak etmektir.

Su, salkım söğüt, akan yaşam!

*

Su başında durmuşuz,
çınarla ben.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarla benim.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana.

Su başında durmuşuz,
çınarla ben, bir de kedi.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarla benim, bir de kedinin.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana, bir de kediye.

Su başında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, bir de güneş.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, bir de güneşin.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, bir de güneşe.

Su başında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze .

Su başında durmuşuz.
Önce kedi gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra ben gideceğim,
kaybolacak suda suretim.
Sonra çınar gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra su gidecek
güneş kalacak;
sonra o da gidecek…

Su başında durmuşuz.
Su serin,
Çınar ulu,
Ben şiir yazıyorum.
Kedi uyukluyor
Güneş sıcak.
Çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze…

*

ben ırmağım akıp giderim
gölgeni saklarım senin salkımsöğüt
sesimi bırakırım sana …
 
ben ırmağım akıp giderim
kanat çal benimle gel mavi kuş
salkımsöğüt bizi izler bu şarkıda
 
ben ırmağım akıp giderim
yıldızlı karanlık inince
öykümü anlatırım salkımsöğütle mavi kuşa
 
ben ırmağım akıp giderim
denizlere bırakırım koynumdaki balıkları
sesim kalır arkamda bir de salkımsöğütle mavi kuş…

Kâbusta Bir Yaşam

  1. Yarı ölü bir adam! O adam, yurdunu terk etmek zorunda bırakılmadan tam yedi sene önce, şahlık rejiminin en korkunç hapishanesinde, iki çarpı iki, karanlık, nemli, penceresiz bir hücrede yarı ölü hale getirildi. İşkenceler başlamadan on sene önce yazmıştı Beyel’in Yas Tutanları’nı[1]. Yarı ölü olarak hapishaneden dışarı atılınca eli kalem tutmadı bir süre. Öfkeli ve küskündü. Ama buna rağmen Şubat Devrimi yenilmesin diye çok çabaladı. Ancak Devrim yenildi. Giderek ölü yanı yeniden dirilmeye yüz tutan adamın peşine bu kez Devrim Muhafızları takıldı. Bütün ailesi ölümle tehdit edildi. En yakın dostu idam edildi. Evden kaçtı. Karanlık bir ahırı andıran bir çatı arasında saklandı. Tam bir yıl. Şimdi bıyığı, saçı, sakalı kesilmiş, bir terzihaneye getirilmiş, saklanıyor. Terzihane karanlıktır. Görünmesin diye ışık yakmaz. Gözleri alışmış mutlak karanlığa. Kapı derzinden sızan ışıkla yetiniyor. Yazıyor. Duruyor. Tekrar yazıyor. Odanın duvarındaki delikten iki göz onu dikizliyor. Gözlerini o iki gözden alarak karanlıkta tekrar yazıyor. Yazmazsa, yarı diri yanı da ölecek. Terzihanedeki kadınların kahkahasını duyuyor. Onlar gülmezlerdi pek. Ama gülüyorlar. Rahşende’yle dilenci annenin de kahkahası var. Dilenci Anne’nin sesini duyuyor: “Torba dik! Torba dikmek uğurludur, bitince iyi haber alırsın.”[2] Kadınların alt kattan yükselen küfürlü konuşmalarına alışık. Yere uzanıyor. Kulağını ahırı andıran odanın tabanına dayıyor. Bir kadın sesini açık açık duyuyor: “Ağlayın, şifa bulun!” Hatırlıyor. Bunu Nene Hanım, hastaların boynuna zincir bağlayıp ve zincirin bir ucunu türbenin düğmelerine tutuşturduktan sonra söylemişti. Hastalar yere uzanarak ağlamaya başlayınca, Fatıma Nene de abdest almış, gidip kapının önünde durmuş ve yüksek sesle söylemeye başlamıştı: “Ya Hazret, ya İmam! Beyel’in hastalarına şifa ver!” Yarı ölü adamın kulakları yerde, gözleri bu ahırın bir köşesinde onu dikizleyen iki gözde. Köşedeki gözler ona yaklaşıyor. Daha da.

Furuğ Ferruhzad ve Sylvia Plath: ayna, tanıklık ve zeval

Bir şiir çeşitli pencerelerden bakılarak ve farklı yöntemlerle ele alınarak irdelenebilir. Bakış açısı veya irdeleme yöntemi ne olursa olsun şiiri oluşturan sözcükleri ele almaya mecburdur. Şairin bir gönderiyi (anlamlandırmayı), bir imgeyi, bir müziksel bütünlüğü ya da buna benzer şiirin herhangi bir kaçınılmazını seçerken, o andaki ya da öncesindeki duygusal ve düşünsel dünyasının oluşumunda etkili olan koşulları ve etkenleri irdelemek de önerilebilir. Nihayetinde şairin seçtiği sözcükler onun yaşamıyla doğrudan ya da dolaylı ilintili olduğundan diyebiliriz ki şiir şairin yaşamının bir tanığıdır, ya da şair kendi yaşamının tanıklığını şiiri ile yapar. Bu bakışla şiir metnini ele alırken o metni yazanın bir yandan yaşam öyküsüne, sahip olduğu ya da olmadığı fiziksel, ruhsal durumları, sosyal konumları ve hatta eğitimsel kazanımlarına göz önünde bulundurulmalıdır. Elbette şairin “durumu” şiirin şiirsel ya da edebi değerini belirlemez ancak onu bağlamıyla anlamamıza yardımcı olur.

Şiirleri ve yaşamaları hakkında onlarca inceleme ve eleştirel makale yazılmış olan iki büyük ve dünyaca tanınmış şairi tüm yönleriyle karşılaştırmak kuşkusuz bir makalenin değil bir kitabın konusu olabilir. Yaşamlarının ve şiirlerinin benzeşmesi, aynı yıllarda yaşamış ve yaşama gözlerini yummuş Furuğ Ferruhzad ve Sylvia Plath’a yakından bakmak için birer bahanedir. Bu yazıda iki şairin yaşamlarına çok kısa bakış attıktan sonra şiirlerindeki ayna temasına değinilecek, iki şairin yaşam-öyküsel ve ruhsal benzerlikleri bağlamında ve kimi yerde ondan bağımsız olarak örneklemeye gidilecek.

Kısa Yaşamlarından Kısa Kesitler

Bir rastlantıydı! 27 Ekim 1932 tarihinde Amerika’nın Masaçuset eyaletinde Boston şehrinde iki üniversite mensubu olan bir çiftin bir kız çocuğu dünyaya geldi. Annesi Aurelia, Avusturya asıllı bir Amerikan, Boston Üniversitesi’nde kocasının öğrencisi. Babası Otto Plath; Polonya asıllı bir Alman, Boston Üniversitesi’nde biyoloji profesörü. Sylvia, ailenin iki çocuğundan ilki.

İki yıl iki ay sonra dünyanın diğer ucunda 29 Aralık 1934’te Tahran’da bir kız çocuğu dünyaya geldi. Annesi ev kadını Turan Veziritebar ve babası Albay Mohammed Ferruhzad. Adına Furuğuzzaman dendi. Ailenin üçüncü çocuğu. Ancak daha sonra birkaç çocuk daha bunlara katılacak.

Sylvia’nın babası arı ve bal uzmanıydı ve kendisi diyabet hastası. Hastalığının komplikasyonundan öldüğünde Sylvia sekiz yaşındaydı ve onun ölümü Sylvia’nın ciddi ruhsal sarsıntı geçirmesine yol açtı. Sylvia babasının ölümünden birkaç hafta sonra ilk şiirini yazdı ve Boston Herald’ın çocuklar sayfasında yayımlandı. “Babasının ölüm haberini aldığında annesine ‘Bir daha Tanrı’yla konuşmayacağım’ diyen Sylvia daha sonra günlüğüne şu notu düşüyor: ‘Sanırım aşağı yukarı 9 yaşıma kadar mutlu, gayet dertsiz tasasız biriydim. Dokuzuma geldiğimde hayallerim hepten yıkıldı.’”[1]

Furuğ’un babası faşist bir kralın jandarma komutanlarındandı ve kralın köylünün ya da bir feodallerin elinden alıp zorla sahiplendiği arsaların ve taşınmazların emlak işlerine bakardı. Zengin kütüphanesi vardı ve evde egemen kıldığı sarsılmaz askeri disiplini. Albay bireysel olarak aşık meşrep ve kadınlara özel yakınlık duyan biriydi. Sevgi doluydu ancak evde ve aile içinde kimse bu sevgiden açıktan nasibini almazdı. Albay on altısına gelmiş kızlarını evlendirerek ve oğlunu Almanya’ya eğitime göndererek evi oldukça tenhalaştırıp ve ikinci evliliğini gerçekleştirdi. Furuğ’un ablası Puran bir söyleşide şöyle der: “Babamızın ikinci evliliğe karar vermesi evi dağıttı. Aile içi atmosfer çok çalkantıyla ve kargaşayla doldu.”  Albayın ikinci evliliğinden çocukları oldu. Albay uzun yaşadı ve genç yaşta ölen kızı Furuğ’un toprağa verilişine tanık oldu.

Sylvia 18 yaşında koleje girerek üniversite eğitimine başladı ve başarılı eğitim hayatının yanı sıra kaleme aldığı yazıları dergilerde yayınlamaya başladı. Ödüller aldı ve New York’a giderek Mademoiselle dergisinde düzeltmen olarak çalışsa da sadece bir ay çalıştığı bu görevde uğradığı başarısızlıkla ve depresif bir ruhla Boston’a döndü ve ilk kez 24 Ağustos 1953’te intihara kalkıştı.  Ruh hastalıkları kliniğinde yattı ve elektrik şoku aldı. Sonraki yıllarda bunları Sırça Fanus adlı eserinde kaleme aldı.

Furuğ düzenli bir akademik eğitim almadı. Liseyi bitiremeden iki yıllık sanat okuluna katıldı. Çok okudu ve sürekli yazdı. On altı yaşındayken kendinden yaşça büyük ünlü edebiyatçı Perviz Şapur’la evlendi. Ahvaz şehrine taşındı. On yedisinde Tutsak adlı toplu şiirlerini yayımladı. On sekizinde bir çocuğu oldu ve on dokuzunda kocası onu boşadı, çocuğuyla görüşmeyi ona yasakladı. Yirmisinde Tahran’da baba evinden kovulduktan sonra yalnız bir kadın olarak yaşamaya devam etti. Yirmi bir yaşındayken derin bir depresyondayken intihara kalkıştı. Hastaneye yatırıldı elektrik şok verildi. Hastaneden çıktıktan sonra iki yıl içinde Duvar ve İsyan adlı eserlerini yayımladı. Birçok dergide şiirleri yayımlanmaya başladı.

Sylvia ilk ulusal çapta şiirini yayımladığında on sekiz yaşındaydı ve bunu takibinde yirmi üç yaşına geldiğinde ikinci kez intihara kalkıştı. Aynı yıl Cambridge Üniversitesi’nden burs kazanarak Londra’ya geçti ve orada 24 yaşındayken kendinden iki yaş büyük ünlü şair Ted Hughes’la evlendi ve bir sene sonra onunla birlikte Amerika’ya döndü. 1960 yılında 28 yaşındayken ilk toplu eseri The Colossus and Other Poems adı altında yayımlandı. İki sene sonra ikinci çocuğu dünyaya geldiği yıl kocasının onu aldatması nedeniyle boşandı ve iki küçük çocuğuyla birlikte Londra’nın banliyösüne yerleşti. Syliva yalnız ruhuna dost bir eş bulmak için şair Richard Murphey ve şair, editör Al Alvarez ile tanıştıysa da bu ilişkiler asla Sylvia’nın ruhsal yalnızlığına yanıt vermedi ve onun acılarını dindiremedi. Al Alvarez bir konuşmasında bu durumu kısa ve kesin bir şekilde dillendirmişti: “Ben aptaldım!”[2] Ted’den ayrıldıktan sonra, Londra’da şair William Butler Yeast’in yaşadığı eve taşınarak aylar içinde görülmemiş bir enerji ile peş peşe şiirler yazdı ve bir yıl sonra görülmemiş bir soğuk bir kış günü 11 Şubat 1963’te intihar ederek otuz bir yaşındayken yaşamına son verdi.

Furuğ yalnız yaşarken tanıştığı bir derginin sahibi ve editörü, Fruruğ’la daha evliyken yaşadığı aşk hayatını bir öykü olarak yayımladı. Edebiyat dünyasının ileri gelenlerinden birçoğu, dergiler, entelektüel topluluklar onun şiirini ve bir kadın olarak şahsını en acımasız eleştiri, iftira ve yaftalara maruz bıraktılar. Yirmi üç yaşındayken otuz altı yaşındaki ünlü sinemacı, yazar, evli ve çocuk sahibi İbrahim Golestan’la tanıştı ve onunla aşk dünyasına adım attı. Golestan’ın eşi ve çocukları bu ilişkiden habersiz değillerdi. Beş sene sonra Yeniden Doğuş adlı toplu şiirlerini yayımlayan Furuğ Ev Karadır filmini yönetti. Şair ve ressam Sohrab Sepehri’nin atölyesinde resimler çizdi. Yoğun toplumsal baskılar altında iki kez daha intihara kalkıştı. Kurtardılar. 13 Şubat 1967’te soğuk, karlı bir kış gününde bir araba kazasında otuz iki yaşındayken yaşama gözlerini yumdu.

Ne acı ironidir ki Syliva’nın mezar taşında onu aldatan ve kadın topluluklarının bütün itirazlarına rağmen Hughes soyadı kazınmış ve Furuğ’un mezar taşında ise onu evinden kovan “Albay Mohammed Ferruhzad’ın çocuğu” ibaresi yazılıdır!

Sylvia ve Furuğ genç yaşlarında şiir yazmaya başlamışlarsa da onların adlarını ülkelerinde ve dünyada kalıcı kılan, önemli bir bölümü ölümlerinden hemen önce ya da ölümlerinden sonra yayınlanan şiirleri dolaysıyla olmuştur. Her iki kadın toplumda hakkettikleri yere varmak için bir yandan eril dünyanın acımasız kurallarına ve geleneklerine karşı olağanüstü mücadele vermek zorunda bırakılmışlar diğer yandan ise kocalarının rollerinden dolayı moral zorbalıklara maruz kalmışlardır.

Ted Hughes Amerika’da ünlendikçe Sylvia “eş”, “anne” ve “ev kadını” rollerini taşımaya mecbur kılınmış ve yaratıcılığı için gereksinimi olan “kendine ait bir oda”[3] ve kendine ait bir zaman bulmakta zor koşullar yaşamıştır. Boston’dan tekrar İngiltere’ye döndükten sonra bile Sylvia zamanını “çocuklara kurabiye yapmakla” ve vaktini mutfakta geçirmekle harcar olmuş ve ancak sabah saat 4’te başlayan iki ya da üç saatlik kendine ait “özel” zaman bulabilmiştir. İşte bu “meşgul” zamanlar döneminde kocası başka bir kadınla onu aldatmaya başlamış. Eylül ayında Ted eşyalarını toplamaya geldiğinde Sylvia’ya onunla yaşamaktan ne kadar çok nefret ettiğini dile getirmiş, bu ise babasının ölümünden sonra belki de Sylvia’yı derinden yaralayan ikinci darbe olmuş ve bu duygularla 11 Ekim ile 4 Kasım arasında yani ölümünden yaklaşık üç ay önce yirmi sekiz önemli şiirini yazmış ve bu şiirler onun ölümünden sonra Ariel adlı toplu şiir kitabında yer almıştır.

Bir mektubunda Furuğ’a “Karşı cinse pek hoş düşünceler beslemiyorum. Sizin [kadınların, h.h.] yanınızda bir hakikatin var olduğuna inanamıyorum ve şayet bulunursa da çok az ve değersiz olduğundan eminim…” diye yazan Perviz’in Furuğ’u ev kadını olmaya zorlamış, şiir yazmasına karşı çıkmış, sosyal ilişkilerini kısıtlayıp ve nihayetinde onu boşadıktan sonra tekçe çocuğu Kamyar’la görüşmeyi ona yasaklamış bu ise Furuğ’u derinden yaralamıştır. Golestan’la karşılaşması Furuğ’a yeni bir dünya ve yeni bir sevda kapısı açmışsa da Golestan’ın kişisel ve kişiliksel yapısından dolayı Furuğ daha büyük sıkıntılar içine girmiş ve daha fazla çaba harcamak zorunda kalmıştır. Furuğ birinde Golestan Avrupa gezisindeyken Stüdyo’da çalışırken Golestan’ın çekmecesinde bulduğu eşine hitaben yazdığı mektupta, başka sevdiği bir kadın olmadığını ve Furuğ’un onun için ancak geçici bir meşguliyet olduğunu, yazdığını görünce büyük hayal kırıklığı yaşamış ve derinden yaralanmıştır. Ablası Puran’ın anlattığına göre “Bu adamın (Golestan’ın, h.h.) Furuğ’a yarattığı rahatsızlıklardan dolayı Furuğ intihara kalkıştı.”[4] Furuğ bir öyküsünde şöyle yazar: “Dudaklarımdan öptü. Dudakları soğuktu. Birbirimizi bulmak için boşuna uğraştık. Geç olmuştu artık. O, ‘Ben karımdan ayrılırım ve şayet istersen sen hep burada kalırsın!’ dedi.”[5]

Ted ve İbrahim’in Sylvia ve Furuğ üzerindeki etkisi çelişik olsa da Sylvia evlendikten sonra yazıdan giderek uzaklaşmaya başladığı bir gerçektir. Buna karşı Furuğ, İbrahim’le tanıştıktan sonra daha çok yazmaya yüz koydu. Bir rastlantıdır: İki genç kadın şair Furuğ ve Sylvia, iki kendini beğenmiş şair, yazar ve sanatçı adam (Perviz’i saymazsak) İbrahim ve Ted!

Hem Furuğ hem Sylvia ruhsal olarak bipolar (çift kutup, manik-depresif) ruh hastalığı belirti ve bulguları verdikleri ve her iki şairin coşkun dönemlerinin yanı sıra çöküntü süreçleri yaşadıkları bilinir. Furuğ çöküntü dönemlerinde günlerce odasına kapanır, kimseyle konuşmaz, yemez, içmezdi. Sylvia’nın dönem dönem depresyona girdiği özellikle evlendikten sonra, Rock Harbor’da Midye Avcısı ve Noktürn (Gece Serenadı) adlı şiirlerinin yayımlanmasının ardından ve Ted’den ayrıldıktan sonra derin depresyona girmiştir. Psikolog James C. Kaufman, Sylivia’nın yaşamını ve bir depresyon döneminde intihar etmesini inceleyerek şairlerin diğer yaratıcı yazarlara göre bir fenomen olarak ruhsal rahatsızlıklara daha yatkın olduklarını ileri sürmüş ve bunu ‘Sylvia Plath etkisi’ olarak adlandırmıştır[6].  

Furuğ şiirini üç döneme ayırmak mümkündür. İlk dönem, hamlık dönemi şiirlerini Tutsak, Duvar ve İsyan’da topladı. İkinci dönem Perviz’den ayrılıp Golestan’la tanıştıktan sonra kaleme aldığı Yeniden Doğuş toplu şiirlerini içeren şiirleri kapsar. İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına adı altında toplanan üçüncü dönem şiirleri ise ölümünden sonra okurlarıyla buluşmuştur.

Sylvia’nin şiirini de üç döneme ayırmak mümkündür: İlk gençlik yıllarında daha çok karalamaya benzer şiirleri, ikinci dönem 1956-1960 yılları yani 24-29 yaşları arası ve son dönem olgunluk yılları şiirleri. Ted Hughes’in onun şiirlerine yazdığı önsözde bu dönemi hakkında “Bazı şiirlerinin yeniden yazmış ve bazıları ise başkalarının şiirlerine yanıt olarak kaleme almış,”[7] der.

Sylvia, şiirlerinin yanı sıra öykü, roman, çocuk hikâyeleri ve makaleler yazdı. Furuğ şiirlerinin yanı sıra öykü, senaryo yazdı, film yönetmenliği üstlendi, resim çizdi, tiyatro oyunculuğu yaptı ve kısa filmlerde rol aldı.

Yarım yüzyıl geçmesine rağmen bu iki kadının yaşamı ve eserleri dünyanın dört bir yanında önemli eleştirmenlerin derin ve geniş yazınsal irdelemelerine konu olmaya devam etmektedir. Bu iki şairin benliklerini çırılçıplak bir hassasiyet, mazlumiyet, başkaldırı ve duyguyla yansıtan şiirleri kimi ortak özellikler içerir.

Kadının biyolojik özelliği, eril toplumdaki geleneklerin ve inançların belirlediği yeri, kadının kendine ve topluma bakışı, onun yaşadığı sosyal ve kültürel çevrenden etkilenmesi ve o çevrene etkileri ve birçok faktörler sonucunda ortaya çıkan şiiri elbette ki tek bir şablon içinde ele almak mümkün değil. Hele ki kendine bakma ve egemen kültür ve yer ve konum belirleme zorbalığına karşı ve ondan uzaklaşma isteği kadın şiirinin temel dokusunu oluşturmada büyük rol oynarken. Diğer yandan, Hélène Cixous’nun Medusa’nın Gülüşü adlı çalışmasında vurguladığı gibi écriture feminine (kadın yazını)’de kadının kendi biyolojik ritminin de yansıdığı ve eril şiir ritminin parçalandığı, eril dil dizgesel yapının yadsındığı dişil şiir akışında şairin kendine tanıklığına tanık oluruz. “Kendilerine Ait Bir Edebiyat[8] adlı akademik monografında Elaine Showalter de yüzlerce diğer araştırmacı, yazar, düşünür kadın gibi kadınların yazınsal eylemlerinin özelliklerine yakından irdelemektedir.

Gözün takılması ve göz atma ile bakmayı ayırıyorum. “Bakmak” bir nesneyi/kimseyi isteyerek gözlemlemek, onu anlamak eylemidir bir bakıma. Bir nesneye baktığımızda onu algılamamız için aslında o nesnenin somut varlığına bağlı olduğu halde yüzeyinden derinine inmek zorundayız. Bu süreçte, ister istemez, onu oluşturan kimi parçaları kaybederiz. Bu yitirme nesnede cereyan etmez. Biz onu kendi içimizde kaybedeceğiz ve böylece o nesneyi eksileni ile algılayacak, yaşamımıza dâhil edeceğiz, eksilenin ne olduğunu bilmesek de.

Burada belki, yanıt bekleyen daha ciddi sorun oluşturan o soruyu sormalı: “Acaba o kaybolan kısma ne olacak?” Oyuncaklarıyla oynayan bir çocuğa bakıyoruz diyelim. Onun oturuşundan, el hareketlerinden, mimiklerinden, çıkardığı seslerden ve hatta onun oynadığı objeye bakışının toplamından o çocuğu ve durumunu algılıyoruz diyelim. Fakat, gözlemlememizdeki tüm titizliğimize rağmen, bizde onun dünyasında var olandan daha eksik bir “duygu ya da bilgi” oluşacağından, kaybolan parçadan dolayı biz hâlâ işin eksik yanında duruyoruz olacağız. Ayrıca diyelim ki o anda o çocuğun büyüdüğünü, ona bakan kişinin yani bizim yaşımıza geldiğini düşünelim. O çocuğun o “anının” kaybolup gideceği başka bir eksikliğin kaynağı olacak! Bu eksilmeler kümesi ve yitirilmişler dünyası bir hüzün kaynağı olur.

Ayna önünde duruyoruz. “Kendimizi” izliyoruz. Bu izlemede, tüm dikkatimize rağmen bir karanlık, gölgeli yan olduğunun da farkındayız. Karşıdakinin gözüyle bu yana bakmak belki bu karanlığın derinliğini azaltır diye düşünürüz belki, emin değilim. Aynanın önünden çekildiğimizde iki dünya aynı anda kaybolur: aynaya bakanın ve aynadaki bakanın dünyaları! Bu kayboluşlar gelecekteki ölüm aldı mutlak zeval oluşun bir provasıdır. Aynaya bakan aynadan uzaklaşınca kendisiyle bir imge taşıyabilir ve onu kendi içinde canlı tutabilir ancak aynadakinin ne olacağı hakkında bir bilgimiz yok! Aynaya bakan kişinin yeniden o aynaya dönemeyeceği, dönse dahi o geçmiş andaki kaybolup giden yüzle bir daha asla buluşamayacağı gerçeğini algılamak, bir tanıklık olarak bu eksilmeleri ele almak başka bir konudur.

Şair kendine tanıklık etmediği sürece onun dürüstlüğüne nasıl güvenebiliriz? Tanıklık eden bakışlardan biri de yaşam aynasına bakışla olasıdır. Erkek sadece sakalını tıraş etmek için ya da kadın sadece saçlarını taramak için durmaz ayna karşısında. İnsan bilinci ya da bilinçaltı önünde sonunda ona aynadakinin gözlerinin içine bakmayı dikte eder. Cereyan eden bu bakışmayı hem aynaya bakan hem de aynadakinin ona bakışı yönünde irdelemek olasıdır -ki çokça irdelenmiştir-. Aynaya bakmak belki de Derrida’nın kedisinin ona banyoda çıplakken bakışı gibidir. Derrida’ya göre kedinin o bakışı ona şu soruyu sorduruyor: Ben kimim?[9]

Birine baktığımızda onu kendinden soyutlayıp kendimize yaklaştırmıyor ya da uzaklaştırmıyor muyuz? Sevmek için ya da yok etmek için! Bu bakış bir bakıma onu kendinden edip kendime mal etmek değil mi? Kendime mal ederken ondan neler kaybettirdiğini algılayabiliyor muyuz? Yoksa kaybedilenler, tam bir bilinçaltında yitirilmiş gibi saklananlar gibi mi? Bakışta yok olmaktan önce, aynada zevali yaşamaktan önce bir yok ediliş söz konusu mudur?

Hemen hemen hepimiz sıkıntı verecek ölçüde rutinleşmiş bir şekilde sabahları ayna karşısında dururuz. Görüntümüzü “gözden geçiririz”. Ne zamanki bakmak için aynanın önünde dururuz işte o zaman var olma durumumuz açısından bir tanıklık süreci yaşanır. Tanıklık bir şeyi ispat için ya da kendinden sonra başkasına aktarırken doğruluğuna inandırmak için değil mi? Hayır değil. Aynanın bu yanındaki benim kendime ait, ruhuma ait tanıklığımın yanı sıra, belki de ondan daha önemlisi aynadaki benin bana gösterdiklerinin gerçekliğine tanık olmaktır. Burada nesnelere baktığımızda sebep olduğumuz soyutlama –örneğin şiir oluştuğunda- ve bu süreç içinde yol açtığımız kayıplar çoğalmıyor mu?

Aynanın önünden ayrılmalıyız. Kendimizden ve işte bu yaşamdan ayrılmalıyız. Aynadaki suretimin yok olması, hayattaki suretimin yok oluşundan ne farkı var?

Şiiri genel olarak incelerken onun dilinin ve bu dili bir araç ya da teknik olarak şair tarafından nasıl işlendiğinin öncelikle biçimine ve bütünündeki kendi içindeki referanslarıyla ele almak kabul edilir bir yöntem olabilir. Sylvia ve Furuğ şiirinde biz sözcüklerin alışılagelmiş yer ve referanslarından farklı bir yer ve referansla, alıştığımız gelenekseli yadsıyan bir yer ve referansta olduklarıyla karşılaşırız.

Örneğin Sylvia Ayna adlı şiirinde şairin sesini duyacağımıza onun sesini ayna tarafından duymaktayız. Nesne aynaya bakacağına, ayna nesneye bakmaktadır.

Ayna

Ben gümüşüm[1] ve eksiksiz. Ön yargısız

Gördüklerimi hemen yutarım

Olduğu gibi, aşkla ya da nefretle buğulanmadan

Zalim değilim, sadece içtenim

Küçük tanrının gözü, her bir köşede.

Çoğu zaman gözlerim karşı duvara dalar

Pembedir, benek dolu. Uzun süre baktım ona

Sanırım kalbimin bir parçasıdır o. Ama titreyen alevdir o

Yüzler ve karanlık ayırır bizi durmadan

Şimdi ben bir gölüm. Bir kadın eğilir üzerime

Gerçekten o kadın nedir diye benim ulaştıklarımı arayarak

Sonra o yalancılara döner; mumlara ya da aya

Sırtını görürüm onun ve dürüstçe yansıtırım

Beni gözyaşları ve ellerin heyecanı ile ödüllendirir

Onun için önemliyim. Gelir ve gider.

Her sabah karanlıkla yer değiştiren onun yüzüdür

İçimde genç bir kızı boğmuştur o, içimde yaşlı bir kadın

Peş peşe gelen günlere doğar, korkunç bir balık gibi.

Bir tanıklık şiiri olarak Syliva’nın uzunca bir şiiri:

Lady Lazarus

Yine yaptım işte.

Her on yılda bir kez

Üstesinden gelirim ——-

Bir çeşit ayaklı mucize, cildim

Nazi lambası kadar parlak

Sağ ayağım

Bir kâğıt ağırlığı,

Mimiksiz suratım, ince

Yahudi keten bezi.

Sıyır çarşafı üzerimden

Ey düşmanım benim!

Korkutuyor muyum? ——-

Burun, göz çukurları, tekmil dişler?

Kekremmiş nefes

Bir günde kaybolacak.

Yakında, pek yakında

Mezar ininin yediği et üzerimde olacak

Evimde

Ve ben gülümseyen bir kadın.

Ben daha otuz yaşındayım.

Ve bir kedi gibi dokuz canım var ölmek için

Bu Üçüncüdür

Ne muhteşem bir çöp

Her on yılda bir imha etmek için.

Ne tuhaf milyonlarca flaman.

Fıstık kıtırdatan kalabalık

Doluşur görmek için

Soyarlar beni el ve ayak—-

Büyük striptiz

Beyler, hanımlar

Bunlar benim ellerimdir

Bunlar da dizlerim

Ben belki de bir deri ve kemiğim,

Ama hala aynı kadınım, tıpatıp

İlk kez olduğunda on yaşındaydım

Bir kazaydı

İkincisinde kastettim

Asla geri gelmemek üzere bitirmeye

Kapatmıştım kendimi

Bir deniz kabuğu gibi

Bağırmaları gerekiyordu durmadan

Ve kurtçukları yapışkan inciler gibi üzerimden almaları gerekiyordu

Ölmek

Bir sanattır, diğer her sanat gibi

Onu öyle müstesna bir kusursuzlukla yaparım

ki cehennem gibi sanılır

ki gerçekmiş gibi

Sanırım bir çağrım olduğunu söyleyebilirsiniz.

Bir hücrede yapacak kadar kolaydır

Kımıltısız yapacak kadar kolaydır

Teatraldir.

Gündüz gözü geri gel

Aynı yere, aynı yüze, aynı yabana

Aynı şaşılası çığlığa:

“Mucize!”

İşte o beni devirir.

Bir bedeli var

Yara bereme bakmanın, bedeli var

Kalbimi dinlemenin ——–

O gerçekten çekip gider.

Ve bir bedeli var, çok büyük bir bedeli

Bir sözcüğün ya da dokunuşun

Ya da bir nabza kanın

Ya da bir saç telimin ya da giysilerimden bir parçanın.

İşte böyle Herr Doktor.

İşte, Herr Düşman.

Ben sizin eserinizim,

Ben sizin değerinizim

Saf altın bebeğiniz

Bir çığlığa eriyen.

Döner ve yanarım.

Sizin endişenizi hafife aldığımı sanmayın.

Kül, kül—–

Karıştırıp sıkıştırdığınız.

Et, kemik, burada başka bir şey yok–

Bir kalıp sabun,

Bir alyans,

Bir de altın dolgu.

Herr Tanrı, Herr Şeytan

Sakın

Sakın.

Külümden

Kızıl saçlarımla kalkarım

Ve insanları hava misali yerim.

Furuğ şiirinde ayna: (Değişik şiirlerinden parçalar)

gün boyu aynada ağlıyordum

bahar penceremi

ağaçların yeşil evhamına bırakmıştı

tenim sığmıyordu yalnızlığımın kozasına

ve kağıttan tacımın kokusu

o güneşsiz hükümranlığın havasını

kirletmişti   

***

küçük odama adım atar

benden sonra anılarımdan habersiz biri

bağrımda ayna durur

bir tarak bir tel saç bir elin izi 

***

dinle

sabah virtlerinin kalın sisinde

benim uzaklardaki sesimi dinle!

beni aynaların suskusunda seyret

***

korkuyor herkes

korkuyor herkes, ancak sen ve ben

ışığa, suya ve aynaya kavuştuk

ve korkmadık.

***

sen ışıklarınla gelirdin

çocuklar gidince

ve akasya başakları uyuyunca

ve ben aynada yalnız kalınca

sen ışıklarınla gelirdin…

***

ve benim yarı yanım olan kimse, benim dölümün içine dönmüştü

ve ben onu aynada görüyordum

ayna gibi duru ve aydındı  

***

ne de sevecendin ey sevgili, ey biricik sevgili!

ne de sevecendin yalan söylerken

ne de sevecendin aynaların gözkapaklarını kapatırken

yalnızlık boyutlarındaki bir odada

aşk boyutlarındaki yüreğim

kendi mutluluğunun sade bahanelerini seyreder,

saksılardaki çiçeklerin güzelim yok oluşunu

ve senin bahçemizde diktiğin fidanı

ve bir pencere boyutlarında öten

kanarya ötüşlerini…

ah…

budur benim payıma düşen

budur benim payıma düşen

benim payıma düşen

bir perde asılmasının benden aldığı gökyüzüdür

benim payıma düşen, terk edilmiş merdivenden inmektir

ve ulaşmaktır bir şeylere

çürüyüşte ve gurbette

“Ben gecenin sonundan söz ediyorum
Karanlığından sonundan
Ve gecenin sonundan söz ediyorum
Evime gelirsen şayet
Benim için ey sevgili
Bir ışık getir
Ve mutlu sokağın kalabalığına bakacağım
Bir pencere”
“Harlı alevlerin ortasında bile altın nilüfer yetiştirilebilir.”

[1] Gümüştenim olarak çevrilebilir.


[1] http://www.agos.com.tr/tr/yazi/9814/gozlerimi-kapatirim-ve

[2] https://www.theguardian.com/books/2000/mar/19/poetry.features

[3] Virginia Woolf’un bir eseri.

[4] Önce Ben Öleceğim, İkinci Cilt, çeviren ve derleyen Haşim Hüsrevşahi, Yayına hazır.

[5] Son Gün, Önce Ben Öleceğim, Birinci cilt, çeviren ve derleyen Haşim Hüsrevşahi, Totem Yayınları, 2019

[6] James C. Kaufman. The Sylvia Plath effect: Mental illness in eminent creative writes, January 2001, The Journal of creative behavior, 35(1):37-50

[7] Sylvia Ploth’ın yaşamı hakkındaki bilgilerin kaynakçası: https://www.feelthewords.com/author/sylvia-plath

[8] A Literature of Their Own Analysis – eNotes.com

[9] The Animal That Therefore I Am (More to Follow), Jacques Derrida; David Wills Critical Inquiry, Vol. 28, No. 2. (Winter, 2002)

Bir şiirim dört dilde: Seni yeniden seveceğim!

seni yeniden seveceğim
damdaki kuşları bulutlara uçurduktan sonra
hırsız babam fahişe annemi öpüp boğduktan sonra
enseme inen son yumruktan sonra
kırık kaburgalarım bir elimde öptüğüm zarlar ötekinde
seni yeniden seveceğim
 
sanki bahar yeni gelmiş gibi
güneş yeni parlıyormuş gibi yağmur sonrası bir ormanda
kuşlarımın ölüsünü sana göstermeden gideceğim
döndüğümde bekler bulacağım seni

yeniden seveceğim saçlarını koklamadan
bir öykü anlatacaksın gibi bakacaksın gözlerin ıslak
sümüğünü çekerek güleceksin
 
dişlerini öpeceğim yeniden
alaca bir mavilik esecek alnından
sanki martılar köpüklü dalgalara inip kalkıyormuş gibi
dudaklarım dudaklarından kanat çırpacak
seni yeniden seveceğim

تو را دوباره دوست خواهم داشت

تو را دوباره دوست خواهم داشت

بعداز آنکه پرنده‌ها را از پشت بام به سوی ابرها پرواز دادم

بعداز آنکه پدر دزدم بوسید مادر روسپی‌ام را و خفه کرد او را

بعداز آخرین ضربه به پس گردنم

دنده‌ی شکسته‌ام در یک دست و در دست دیگرم طاس‌هائی را که هی بوسیدم

تو را دوباره دوست خواهم داشت

انگار که بهار تازه از راه رسیده

و انگار خورشید تازه دمیده به جنگل پس از باران

خواهم رفت بی آنکه لاشه پرندگانم را نشانت دهم

و آنگاه که برگشتم تو را در انتظار خواهم یافت

تو را دوباره دوست خواهم داشت بی آنکه گیسوانت را بو کنم

تو نگاهم خواهی کرد انگار که روایت قصه‌ایست در چشمان خیس تو

لبخند خواهی زد و دماغت را بالا خواهی کشید

دندان‌هایت را دوباره خواهم بوسید

از پیشانی تو آبی گرگ ومیش خواهد زد

گوئی که مرغان دریائی بلند شده می‌نشینند روی موج‌های کف آلود

لب‌های من از لب‌های تو بال خواهند گشود

تو را دوباره دوست خواهم داشت

I will love you again

I will love you again
after sending the birds on the roof flying into the clouds
after my thieving father kisses and strangles my whore mother
after the last blow to my neck
with broken ribs in one hand and the dices I kissed in the other

I will love you again

as if spring has just arrived
as if the sun is just now shining, in a forest after the rain
I will leave without showing you the corpses of my birds
when I return, I will find you waiting

I will love you again without smelling your hair
you will look to me as though to tell a story, eyes wet
you will laugh, blowing your nose

I will kiss your teeth again
a mottled blue will blow across your forehead
as if seagulls were rising and falling on frothy waves
my lips will flutter from yours
I will love you again.

سأحبك مرة أخرى

سأحبك مرة أخرى

بعد أن أرسل الطيور من على السطح لتحلق في السحاب

بعد أن يقبّل والدي اللص أمي العاهرة ويخنقها

بعد آخر ضربة على عنقي

بأضلاع مكسورة في إحدى يدي والنرد الذي قبلتُه في الأخرى

سأحبك مرة أخرى

كما لو أن الربيع قد بدأ للتو

كما لو أن الشمس تشرق لتوها في الغابة بعد المطر

سأرحل دون أن أريك جثث طيوري

وحين أعود، سأجدك تنتظرني

سأحبك مرة أخرى دون أن أشم شعرك

وسوف تنظرين إليّ وكأنك تحكين قصة، وعيناك مبللتان

ستضحكين وأنت تنظفين أنفك

سأقبل أسنانك مرة أخرى

ويمر الأزرق المرقط عبر جبينك

وكأن طيور النورس تعلو وتنقض على زبد الموج

وترجف شفتاي على شفتيك

سأحبك مرة أخرى.