İşte halkım benim uyuyor

Kanadalı bir Yerli’nin şiirlerinden birkaçını İnglizce orijinal dilinden çevirdim… Çizdiklerinden de örnekler veriyorum!

hatalarım affola…

haşim hüsrevşahi

M.S. Stump’ın çizgilerinden

Marion Sarain Stump

Marion Sarain Staump (1945-1974)

Idaho’daki Şoşon yerleşim merkezindeki Kızılderililerden ve Saliş kabilesinden olan Saran Stump 1945 yılında Wyoming’de dünyaya geldi. Küçük yaşlarda hikayelere ilgi duyardı. Daha çocukken manav kese kağıtlarında resim çizmeye ve daha sonraki yıllarda ise, Allan Houser ve Quinchy Tahoma gibi güney batının yerli ressamlarına ilgi duymaya başladı. Kendi anlatısına göre; “Eski resimleri ve çizimleri anlamaya başladım ve giderek onların çok daha anlam ve hayat dolu olduklarını fark ettim. Bunları bana açıklayan resimler ve Kızılderililer benim gerçek öğretmenlerimdir, diye düşünüyorum.”

Utah’daki Santa Fe Kızılderili Okulu ve Intermountain Kızılderli Okulu Çağdaş Yerli Ressamlar (The Intermountain Indian School, (1950–1984)) ve diğer sanatçılar Stump’ı etkilemişlerdir. Avrupalılardan o Picasso ve Hieronymous Bosch’u ilginç bulmuştur, gerçi ona göre “Picasso birçok bizim ve zencilerin eserlerini ve Okyanusyalıların oymalarını almıştır…”

Stump, Kızılderili Kültür Merkezinde resim öğrencileri ile

İleri yıllarında daha çok Alberta’da (Kanada) bir çiftlik işçisi ve Saskatchewan’da Saskatchwan Kızılderili Kültür Merkezi’nde sanat eğiticisi olarak yaşadı. Görsel sanatların yanı sıra Dan Candy’nin Yasası adlı filmde ve Kanada’nın birçok yerinde birçok yapımda rol aldı. Stump 20 Aralık 1974 yılında Mexico’da suda boğularak hayatını kaybetti.

Stump, resimlerle süslenmiş İşte Halkım Benim Uyuyor adlı kitabını 1970 yılında yayımladı. Onun eserleri geniş bir şekilde sergilenmiş ve 1974 yılında TAWOW (Vol, 4:3)[1] özel baskının editörlüğünü yapmıştır. O, şiirlerinde karmaşık zihinsel durumları çağrıştırmak için daha çok günlük dil ve somut imgeler kullanmıştır.[2]

Kanada Ansklopesidisi’nin (Canadian Encyclopedia) yaydığı bilgiye göre, yerli adının Sok-a-ca-vu (Sock-a-jaw-wu, Kayığı Çeken Adam) olan ressam ve şair Marian Stump’ın çok az resmi eğitimi olmuş, yaşlı Şoşon Kızılderililerden öğrenmeye teşvik edilmiştir. 1964 yılında Kanada’nın Alberta eyaletine göç etmiş ve orada ilk eseri olan İşte Halkım Benim Uyuyor (1969) için resim çizmeye ve şiir yazmaya başlamıştır. O genç yerlilere kendi geleneksel değerlerini ve görüşlerini sunmuş ve onların kendi kültürel miraslarıyla gurur duymalarını sağlamıştır. Şoşon kabilesinin dili Uto-Aztek ailesine ait olduğundan Stump kendi değimiyle Aztec kökenleriyle ilgilenmiştir. Onun resimleri, Kızılderililerin Yerli dinleri, tarihleri ve çağdaş kırsal mücadelerini yansıtan sosyal realizm temalarını içerir.[3]

Ve işte halkım benim uyuyor
Ve işte halkım benim uyuyor
Uzun zamandan beridir
Ama sadece düşler değil
Motorsuz eski arabalar
Evin önünde park ediyor
Ya da öfkeli sözcükler kafa dinlenmeyi emrediyor
Ya da senin hayrına senden kim çalıyor
Ve sana neler borçlu olduğunu anımsamak istemiyor
Bazen ben de uykuya dalmak istiyorum
Gözlerimi her şeye kapatarak
Ama yapamıyorum
Yapamıyorum…
(1970)


Dehşetledir, bazen
Dehşetledir bazen
Beni çağırdıklarını duymam
Ama bir panterin uçarı sekmesidir
Beni yerden koparıyor
Yalnız bırakmak için beni çılgın gücümle
Ta ki güneşi yapanlara varırım
Ve kendimi bulurum yeniden
Yeni bir yerde
(1970)

Kafamdaki küçük izler
Kafamdaki küçük izler
Beni doğduğum yere geri getirdi
Hiçbir açıklaması yoktu
Sadece sırtım sarsıldı
Ölen annemin haykırışıyla
(1970)

Yıldızları ve kumu karıştırıyordum
Yıldızları ve kumu karıştırıyordum
Onun önünde
Fakat o anlayamıyordu

Ben şimşeği gök gümbürtüsünü
Saklıyordum para kesemde
Tam onun önünde
Fakat o anlayamıyordu

Ve ben binlerce kez öldürülmüştüm
Tam da onun ayağı ucunda
Fakat o anlayamamıştı

Uzaklara gidiyor
Uzaklara gidiyor
Çok uzaklara
Kuyruğunda kimseler olmadan
Yılan dişleri, kuş kanatları
Şaman çok uzaklara gidiyor

Evin üstünde kayalarda yedi adam
Evin üstünde kayalarda yedi adam
Ölü adamın kafası gülüyor
Hatalarıma benim
Gök yüzünde kargaların tembel uçuşu
Alıp götürüyor beni dönüşü olmayan kaçışa
Güz rügarıyla sürüklenen kızıl yapraklar gibi
Demir bir bıçakla
Kayanın kalbine yazamaya çalışıyorum
Onları güler görme umuduyla
Onları ağlar görme umuduyla

Küçük eller gibi
Küçük eller gibi
Çiçekler
Toprağı yarıp çıkar
Çalmak için
Güneşin küçük damlalarını

Yuvarlak Dans
Bu halkayı koparma
Şarkı bitmeden
Çünkü bizim halkımız
Çok uzak zaman önce gidenler bile
Tutuyor bu elleri!

(1974)

 

 

Terk edildikten sonra Intermountain Indian School… Hayalet Sanat Merkezi olarak ünlendi! 2013 yılında tamamen yıkıldı. Bazı eserler duvarlardan alınarak kurtarıldı, bazı eserler digital ortama alınıp restore edilerek saklandı. Ancak bir tarih yok edildi.

İlgili resim
Yıkılan Intermountain Indian School’un duvarından bir örnek
intermountain indian school of  art ile ilgili görsel sonucu
Intermountain Indian School yıkımdan önce
İlgili resim
Yıkılan Intermountain Indian School

 

[1] Kanada devleti tarafından Yerlilerin İşleri ve Kuzeyin Gelişimi departmanı tarafından periyodik olarak yayımlanan bir dergi.

[2] Native Poetry in Canada: A Contemporary Anthology editör: Jeannette Armstrong, Lally Grauer, Ss. 80-85

[3] http://www.thecanadianencyclopedia.ca/en/article/sarain-stump/

o tepelerde neler oldu? Görsel rivayet -4-

Görsel rivayetlerin ilk yazısında bu projenin yaratıcısı hakkında bilgi vermiştim. Gözden geçirmek için lütfen buraya tıklayın. BU projeden aktardığım ikinci rivayet Furuğ’un ölümüyle ilgiliydi ve üçüncüsü ise Samed behrengi‘nin Aras Nehri’nde boğulmasını konu almıştı. Bu tarihi tanık olarak görsel anlatıların dördüncüsü İran’ın Devrimci hareketinin parlak yıldızlarından Bijen Cezeni ve arkadaşlarının ölümü hakkındadır. Bijen Cezeni’nin silahlı grubu Puyan grubuyla birleşerek Şah rejimine karşı ilk silahlı gerilla mücadeleyi başlatan örgütü oluşturmuşlardı. Siyahkel Ormanı silahlı mücadelesi (1970) sonrasında İran Halkı Fedaileri Örgütü kuruldu (1971).

Azadeh_Akhlaghi_Photo-12
Bijen Cezeni ve 8 arkadaşının kurşuna dizilişi!

20 Nisan 1975 Pazar günü İran gazeteleri en önemli başlıklarından birini atıyorlardı: “9 mahpus hapishaneden kaçarken öldürüldüler!” Haberin devamında şöyle yazılıyordu: “Bu mahpuslar, bulundukları hapishaneden başka cezaevine intikal ettirilirlerken kaçmaya teşebbüs etmişler ve hepsi öldürülmüşlerdir! Öldürülenlerin adları şöyledir: Mohammed Çupanzadeh, Ahmed Celil Efşar, Aziz Sermedi, Bijen Cezeni, Hasan Ziya Kelanteri, Kazim Zulenvar, Mustafa Hoşdel, Meşuf Kelanteri, Abbas Sureki. (İttilaat Gazetesi)

Devamı »

keşke özgürlük bir şarkı söyleseydi!

ahmed şamlu ile ilgili görsel sonucu
Ahmed Şamlu ve eşi Aida

Ahmed Şamlu’dan iki yeni çevirim:

1- keşke özgürlük!

keşke özgürlük ufacık bir şarkı söyleseydi,
bir kuşun gırtlağı gibi
hiçbir yerde hiçbir yıkık duvar kalmazdı
algılamak için uzun yıllar gerekmezdi
her virane insanın yokluğuna bir işarettir çünkü
insanın varlığı imardır çünkü…

bir ömür kan damlayan bir yara gibi
bir ömür kuru bir acıya çırpınan bir yara gibi
bir narayla gözlerini dünyaya açan
bir nefretle kendinden olan

büyük kayıp böyleydi
viranenin öyküsü böyleydi
ah keşke özgürlük bir şarkı söyleseydi ufacık,
bir kuşun gırtlağından da küçük hatta!

2- sanırım

sanırım
kalbim benim asla
böyle sıcak ve kızıl olmamıştı hiç

duyumsuyorum
bu ölümcül gecenin en kötü dakikalarında
binlerce güneş ırmağı
kalbimde
kaynar kuşkusuzdan

duyumsuyorum
bu umutsuzluk tuz çölünün her köşe bucağında
binlerce neşeli orman
aniden
fışkırır yerden

aaah ey yitik kuşkusuz, ey kaçış balığı
ayna göletlerinde kaymıştır sen sana
ben duruluk bataklığıyım! aşkın büyüsüne
ayna göletlerinden yol al bana!

sanırım
ellerim benim
asla olmamıştı
bu denli büyük ve neşeli

duyumsuyorum
gözlerimde
kızıl gözyaşlarımın şelalesinde
batımı olmayan bir güneş bir şarkıyla nefes alır

duyumsuyorum
damarlarımda
kalbimin atışlarına
şimdi
bir kervanın uyanışı çanlar çalar

bir gece çıplağım kapıdan girdi
suyun ruhu gibi
göğsünde iki balık ve elinde aynası
yosundu ıslak saçları, yosun gibi yosuna

haykırdım ben umutsuzluk eşiğinden
ah ey kuşkusuz bulunan, bırakmam seni bir daha!

(Farsçadan çeviri: haşim hüsrevşahi)

İranlı yönetmenin ikinci Oskar’ını aldığında verdiği mesaj!

the film salesman, ile ilgili görsel sonucu

Seksen dokuzuncu Oskar ödülleri Şubat 2017’de belli oldu ve en iyi yabancı film dalında Satıcı adlı film İranlı Asger Ferhadi’ye ikinci Oskar ödülünü getirdi. Ferhadi daha önce, 2012 yılında Bir Ayrılık filmi ile yönetmen olarak ilk Oskar’ını kazanmıştı. Asger Ferhadi ve filmin kadın baş rolündeki Terane Alidusti, ABD başkanı Donald Trump’in KHK ile çıkardığı ve 6 Müslüman ülke vatandaşının Amerika’ya girmesini kısıtlayan yasayı protesto ederek ödül törenine katılmamışlardı. Ödülü Enuşe Ansari, Ferhadi’inin yerine kabul etmiş ve törende Ferhadi’nin bu mesajını okumuştu:

Benim orada olmamam, ülkemin insanına ve altı diğer ülke insanına hürmeten ve bu insanların Amerika’ya girişini yasaklayan insanlık dışı bir yasayı protesto etmek içindir. Dünyayı Bizler ve Düşmanlarımız diye ikiye ayırma, korku yaratır ve bu ise kaba kuvvet ve savaşı aldatıcı bir şekilde haklı göstermek içindir. Bu söylemler, şiddet ve öfkenin kurbanı olan ülkeler için demokrasi ve insan hakları yolunda engel teşkil eder.

Sinemacılar kameralarını insani ortak noktalara çevirerek etnik kökenlere ve dinlere ait yanlış klişeleri kırabilir ve dünya halkları arasında empatiyi ve dayanışmayı yaratabilirler. Bugün bizim empatiye her zamankinden daha çok ihtiyacımız var!

İlgili resim
Asger Ferhadi, Bir Ayrılık adlı filmin yönetmeni olarak 2012 yılında aldığı ilk Oskar ödülüyle…

 

‫اصغر فرهادی‬‎ ile ilgili görsel sonucu
Bir Ayrılık filmi yönetmene ve baş rollerdeki kadın ve erkek oyunculara Berlin’de AltınAyı Ödülü’nü getirmişti…

Bu yılki Oskar töreninde Asger Ferhadi’nin mesajını okuyan İranlı-Amerikalı Enuşe Ensari (Anushe Ansari), Prodea Sistemleri’nin kurucusu ve başkanıdır. Onun daha önceki başarılarından Telecom Technologies, Inc. (TTI) kurucuları arasında bulunması ve bu şirketin CEO’su olarak görev yapması sayılır. Enuşe 40.nci yaş gününü kutladıktan kısa bir süre sonra NASA’nın uzay mekiği ile uzay istasyonuna giden ilk İranlı, ilk Müslüman kadın, bu yolculuğun masraflarını kendisi üstlenen dördüncü kişi ve ilk kadın olarak uzay istasyonlar tarihine adını yazdırmıştır.

Anushe ansar salesman, ile ilgili görsel sonucu
Enuşe Ensari (Anushe Ansari) Satıcı film ödülünü Ferhadi’nin yerine kabul etmiştir.

dilenci…

Bir uzun öykü:

İran öykücülüğünde büyülü realizmin ilk örneklerinden…

Yazan: Gulam Hüseyin Saedi

Görsel sonucu
5 Ocak1936 Tebriz-23 Kasım 1985 Paris

Üç ay içinde üç kez Kum kentine gidip döndüm. Sonuncusunda, işlerin kötüye gideceği içime doğmuştu sanki. Ama yine de gece yarılarken ıskarta bir arabaya atladım ve sabah güneş doğmadan Seyit Esedullah’ın kapısına vardım. Kapıyı çalınca Aziz Hanım geldi, beni görünce şaşırdı. Kapıdan çekilirken, açık kalan ağzıyla şaşkın şaşkın beni seyrediyordu: “Büyükhanım! Sen gitmemiş miydin?”

Anlamazlıktan geldim. Selam verip içeri girdim, sekiden geçtim. Avluda, uykudan yeni uyanan çocuklar havuzun kıyısında ellerini yüzlerini yıkıyorlardı. Ayağa kalkıp bana baktılar. Ben duvar kenarına oturdum, bohçamı da yanıma aldım. Öylece kaldım. Aziz Hanım yeniden sordu: “Sahi, Büyükhanım sen gitmemiş miydin?”
“Gitmiştim,” dedim, “gitmiştim nene ama yine geri geldim.”

Devamı »

Görmek için bir alıştırma!

“Görmek için bakmayı bilmeli,” sözü neredeyse klişe bir tekerlemeye dönüşmüştür. Ancak sanırım görmeyi görmek için biraz daha fazla kafa yormak gerek.

Burada bir fotoğraf paylaşacağım. Neye baktığımızı birlikte “gözden geçireceğiz”. Bu arada neler gördüğümüzü paylaşacağız ancak orada durmayacağız bir adım daha ilerleyip gördüklerimizin bize neler gösterdiğini ve fakat ondan daha önemlisi neler sakladığını irdeleyeceğiz. Bu saklamaya arka plan demek doğru değil. Arka plan, belli bir desenin planlanmış zemini olarak bu saklanan ya da gördüklerimizin görünüründe olmayandan farklıdır. İsterseniz buna görünmemesi gerekenin diyalektik karşıtı diyelim… kendi zıddını yaratan bir görünmeme! Saklanılmaya çalışılırken ortaya çıkan bir görünme! Ve biz işte bunu görmeye çalışalım!

Resimde açık bir havada, bulutsuz beyaz bir gökyüzünün zemin oluşturduğu bir karede, yeşil ağaçlar dikkat çekiyor. Ve çoğumuz tarafından bilinen bir heykel. “Nerede bu heykel?” diye ilk akla gelen soruyu fotoğraf ipuçları vererek yanıtlıyor. Sol tarafta Türk bayrağı ve sağ alt köşede metal akordeon biçimindeki çit üzerinde yazılan yazıdan “Ankara Büyükşehir Belediyesi” yazısından anlaşılıyor! Yani fotoğraf Türkiye’nin Başkent’inde çekilmiş. Ankara’yı bilenler bilir bu ünlü okuyan insan heykeli Yüksel Caddesi’ndedir. Yine Yüksel Caddesi’ni bilenler bilir ki orası sıklıkla demokratik protestoların merkezidir ve çevik kuvvetler hemen hemen her zaman orada hazır ol durumdadır. Bu protestolar işte bu heykelin yanında pratiğe geçer (di). Öyleyse bu çitler neden çekilmiş sorusunu böylece yanıtlamış oluyoruz: Protestoların bu caddedeki fiziksel coğrafyasının merkezi ablukaya alınarak eylemler “temelden” önlenmiş olur düşüncesi nedeniyle yapılmıştır.

Biraz dikkat edince çitlerin ayaklarının altında yığınla çöp toplandığını, hatta bir şişe ve bir de teneke bira kutusu bırakıldığını görüyoruz. Çitler merdivenleri işgal ettiğinden, heykel ve çitlerle ilgilenmeyen bir vatandaşın sol tarafta engelliler için ayrılan yoldan sahneye girdiğini ve tam o anda başka bir vatandaşın sağ tarafta sahneden ayrıldığını görüyoruz. Karşı tarafta, uzun bir caddede heykele doğru yürüyen beş, altı genç vatandaştan sadece gözlüklü olanın heykele ve belki de çitlere baktığını görüyoruz. Yani şu ana kadar sadece 1/7 kişi ablukaya baktığını, onunla ilgili göründüğünü tespit edebiliyoruz. Ancak gözlüklü vatandaşın yanındakiler belki de biz onlara bakmadan önce heykele ve çitlere bakmışlar ve şu anda kendi aralarında konuşuyorlar (kim bilir!).

Biraz daha bakalım. Fotoğraf karesinde bir şey daha cereyan etmekte: Abluka genişçe bir alanı içermekte… Bu ne demek? Şayet bu ablukayı uygulayanların zevksizliği ve özensizliği söz konusu değilse “Değil sadece kitap okuyanı, ona yanaşanları da ablukaya alırız!” demektir. Zira ulaşamamak da ablukaya alınmışlıktır. Biri içeriden diğeri dışarıdan. Ama mesele burada bitmiyor. Çitlerin iç bölümünde ablukaya alınanların arasında iki öge daha öne çıkmakta: Güneşli gökyüzüne yükselen bir ağaç ve heykelin üzerine eğilerek ışığını –ki şimdi söndürülmüştür- kitap okuyan insanın üzerine saçmak isteyen lamba. Bunlar da abluka altında. Kitap okuyan insan diyorum ama aslında burada kitap okuyan bir kadın söz konusu… kitap ve kadın.

Özetleyelim: Başkent’te, Yüksel Caddesi’nde, Güneşe yükselen yeşil ağaç, kitaba eğilen ışık, kitabı özenle dizleri üzerinde tutan insan/kadın, kitap ve dolu olması gerekiyorken şimdi insandan boş kalan bir alan çevrelenerek ablukaya alınmıştır.

Sözü ben burada kesiyorum… bakmaya, görmeye ve gördüklerimizi yeniden görmeye devam edebiliriz… herzaman!

(h.h.)