Nnenna!

Nnenna[1]

 

Yazan: Adaobi Onyeakagbu[2]

 

Seksen yaşındayım, hastayım ve ölmek üzereyim. Onun sevecen elleri beni yavaşça bu dünyadan koparmakta. Gitmeye hazırım, ama onun hikâyesini paylaşmadan olmaz.

*

Onu ilk gördüğümde herhangi biri gibiydi. Ben arkadaşım Kunle ile şehir kulübünde tenis oynuyorduk. O, kucağında bir bebekle yanımızdan geçti. O, geçip kulübün restoranına girene kadar durup bekledim. Bir top vızıldayarak kulağımın dibinden geçince dönüp arkadaşım Kunle’ye alaycı bir bakış attım: “Ne?” diye sordum ilgisizce ve gidip Kunle’in dikkatsizce attığı topu aldım.

“Kime bakıyorsun Mr. Man?”

Bu sesin hiç eğlenceli yanı yoktu.

“Kız arkadaşın yok mu Chibuzor?”

Onu yok sayarak yerimi alıp servis atamaya hazırlandım.

“Kaldı ki, o kadın evlidir,” Kunle durarak, vermiş olduğu habere karşı benim tepkimi ölçmek istedi, “O asker çocukla… Uche’yle.”

Omuzlarımı silkerek hayal kırıklığımı gizlemek için “Öyleyse çok kötü,” diye yanıtladım.

*

İkinci kez onu gördüğümde her hangi bir gün değildi. İki yıl sonrasıydı. Onitşa’daki eğitimim son yılı 1966’ının sonlarına doğruydu. Facianın olduğu günün erken saatlerinde bisikletle Makurdi’den Oturkpo’ya dönüyordum. Ben ünlü Market’in önünden geçerken mavi bir Ford araba sertçe bisikletimin önünü kesti. Kunle arabadan dışarı fırladı, çığlıklar atarak “Chi-boy sen hâlâ ne yapıyorsun burada? Onlar Igboluları öldürüyor, cesetlerini Benue’ye atıyorlar. Buradan gitmelisin!” dedi. Duyduklarımı algılamaya çalışırken bisikletim yere düştü.

*

Biz o tren istasyonun kaosu ortasında oldukça emniyetteyken Kunle “Allah yardımcın olsun dostum! Yakında görüşmek üzere!” dedi. Bu benim onu son defa görüşümdü. Platformdaki son trene sürüklendim. Krema renkli bir lokomotif ve dört vagondan oluşan tren yolculuk için pek de emniyetli görünmüyordu ancak halk buna aldırmıyordu. Yaralı bir adam, kimsesiz bir kadın ve serseme dönmüş bir çocuk sıkışarak kendilerini içeri attılar. Kimse ölmek istemiyordu. O kalabalık ortasında kendime yol bulmaya çalışırken iki adam buruşuk siyah gömleğimden yakaladılar: “Sen Igbolu musun?” Çok akıcı Pidgin İngilizcesi konuşuyorlardı. Aniden saldırıya geçmişlerdi. Onları yanıtlamayı değer vermeden, omuz silkip trene yöneldim. Adamlardan biri elindeki sopayı kafama indirdi. Hemen kendime geldim ve kasığını tekmeledim. Diğer adam üzerime gelince çenesine yumruğu indirdim. Kırılan kemiğin sesine aldırmadan yere düşen sopayla ona vurup trene fırladım.

Trene adım atar atmaz bir kadın “Başın kanıyor!” dedi.

Kucağında iki yaşındaki çocuğuyla, gözlerini başıma dikip bakan kadına dönünce şaşırdım. Sanki kurgulanmış bir oyun izliyor gibiydim.

O iç çekince ben “Aaa!… fark edememişim!”

Her yan yoğun ter, sidik ve kan kokuyordu.

Aniden ona doğru fırlayarak “Seni tanıyorum,” dedim, “Kulüpten. Kocan nerde?”

O, suratını asınca keşke son soruyu sormasaydım diye geçirdim içimden.

Basit bir şekilde “Onlar öldürdüler onu!” diyerek arkasını döndü ve pencereden dışarıya daldı.

Gelişen sessizlik, hem rahatlatıcı hem de rahatsız ediciydi ve ben bu daha yeni dul kalmış kadına bir şey söylemek için kafamı çatlatıyordum. “Nereye gidiyorsun?” diye sorarken, yaralı adamın bacağından kalkıp benim başım üzerinde dönüp duran sineği kovmaya çalıştım.

“Bilmiyorum,” dedi kadın.

“Bilmiyor musun?

“Bilmiyorum!” diyerek göz ucuyla bana baktı, “ben doğudan değilim. Ben Benue’denim. Orada daha fazla kalamam.”

“Anladım…”

Kızı irileşmiş gözleriyle bana baktı. Ona gülümsedim. Çocuk bütün dişlerini göstererek bana sırıttı. Ona, “Ben Chibuzor!” dedim.

Kadın çocuğunun üzerinden doğrudan bana bakarak, “Ben de Beatrice!” dedi. Onun gözlerinde bir şeyler vardı. Benim soğukkanlı davranışımın arkasında gerçekten nasıl bir korkunun gizlendiğini görebiliyordu. Pek bir şey konuşmadık. Çevremizde olup bitenler bizi yeterince üzmüştü.

Beatrice hakkında daha fazla şey öğrenebilmek için ısrarla yerleşmesine yardım etmeye uğraştım.

Bir süre sonra birlikte Onitşa’dan uzakta, Anambra eyaletindeki Ndiowu kasabasına, karısı ve çocuklarıyla yaşayan kardeşimin evine yönelmiştik. Bir odayı Beatrice ve çocuğu Precious’la paylaşmaktan başka çarem yoktu. Ben önemsemiyordum, sonuçta az da olsa tanışıyorduk ve zaten çaresiz avare durumdaydık. Gecenin bir yarısında Beatrice öyle yüksek sesle ağladı ki bayılacağını sandım. Ne yapacağımı bilmeden, ona doğru döndüm ve sarsılan kollarımla ona sarıldım. O, hemen bana sokularak daha da hıçkırdı: “Uche’yle sorunlu bir evliliğimiz vardı… onunla mutlu olup olmadığımı bilmiyorum.” Hıçkırıkları dindiğinde fısıldıyordu. Kollarımdaki çöküp kalan kadına gözlerimi dikip bakıyordum. Onu rahatlatacak söz bulamadan o, “Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum” dedi. Precious esneyip uyanıncaya kadar öylece kaldık.

*

Beartrice’i ilk kez 1967 yılında Yeni Biafra’da savaş bütün ümitlerimizi söndürmeden önce öpmüştüm. O günler bir tek şey söylüyorduk: “Savaşı kazan!” Sığınmak için yer altı sığınaklar yapmadık, ne de olsa köyümüz sık çalılar arasında saklıydı.

Bahçede tembel tembel mangoları yolarken o, “Askerlerimizi düşünüyorum…” söylemişti. Onun “bizim” dediği gözümden kaçmamıştı.

O, kuşların yediği mangoları sepetten ayırırken, “Merak ediyorum onlara kim bakıyor?” diye sordu.

Sesimi kısarak “Umarım birileri var!” dedim ve konuyu değiştirmek için “Sanırım tırmanıp biraz daha mango koparmalıyım…” dedim.

“Hemşire olmak istiyorum… bir kadın var, ordunun hemşireye, doktora ihtiyacı olduğunu söylüyor… ve de…”

“Hangi eğitimle?” diyerek onun sözünü kestim ve yanıtını beklerken inanmazlıkla gözlerimi ona diktim.

Dudakları üzünçle titredi ve bana yaklaşarak, “Kimse aldırmıyor artık Chibuzor,” dedi ve duraksayarak ekledi: “Öğrenirim!”

Onun inatçı, güzel gözlerine baktım ve artık ona âşık olduğumu biliyordum. Hızlı bir hareketle ona yanaştım. Bir öpücükten daha fazlasıydı bu. Önce yavaş ve duygu dolu, ardından daha hızlı sanki yeterince algılayamamıştık. Ellerim belini sardı ve onun sırtını mango ağacına dayadı. Onun titreyen elleri benim ensemi bularak başımı sertçe kendine doğru çekti. Kısa süre sonra gülerek ve Precious’u uyandırmamaya çalışarak küçük odamıza geçtik.

İkinci sevişmemiz hemen ertesi günüydü, geleceğimizi konuştuğumuz gün. Ona fısıldayarak, “Seni seviyorum… kızını da seviyorum…” dedim.

O, başını yana yatırarak bana baktı ve sessizce, “Evlenelim!” dedi.

“Biz bir savaşın ortasındayız Beatrice.”

Onun sözleri düşündüğümden daha sertçe çarptı bana. Sonra kıkırdayarak, “Adımı söyleme tarzını çok seviyorum,” derken elleri karnımdan aşağı kaydı. Kanımın aşağılarıma doluşarak kasılan kaslarımda haz dolu bir acı verdiğini hissettim tekrar. O, “Bırak evlenelim!” diye tekrarladı.

*

İlk büyük kavgamız, 1968’de evliliğimizden iki gün sonraydı. Açlık içimize işliyordu ve ölüm kokusu bizi zayıf ve asık suratlı yapmıştı. Evimizde, birkaç kıza ve Beatrice’e yara bakımı ve ilaçlar hakkında bir şeyler öğreten kadın yeni başkentte daha çok hemşireye ihtiyaç olduğunu söyledi.

Ona, “Gitmene izin vermem Beatrice! Allah aşkına biz daha yeni evlendik! Ya sana bir şey olursa? Preciouse’a neler olur?” dedim.

Beatrice bir yandan ağlıyor bir yandan bağırıyordu: “Sen bencilin tekisin! Bu ben ya da Precious meselesi değil. Sen kendin gitmek istemiyorsun! Sen istiyorsun ki sevdiklerin bu… bu çalılar arasında saklansınlar! Sen hatta yeğenini de onun istemesine ve de işi bilmesine rağmen işe girmesine izin vermedin. Senin ümidine ne oldu? Millet ölüyor ve askerlerin bize ihtiyacı var!”

“Onlar senin askerlerin değil. Sen İgbo bile değilsin!” diye bağırdım. Bir an birbirimizin gözüne daldık. Gerilim elle tutulur düzeydeydi. Küçük odamızda sadece bizim ağır nefes alışlarımız duyuluyordu. Onun gözyaşlarının aktığını görünce kalbim kırıldı. Küçük Precious, yere düştüğü için ağlayarak odaya koşarak girerken ondan özür dilemek üzereydim. Az sonra üçümüz kucaklaşıp hıçkırarak ağlaştık. Biz bir ulusun umudu için, kısa zaman sonra gelecek olan kıtlık için gözyaşı döküyorduk.

O gece seviştik, son kezmiş gibi. Her şey farklı görünüyordu. Soluklarımız dinince onu sıkıca kollarımın arasına aldım.

Birbirimize sokulmuşken kulağıma fısıldadı: “Prezervatifi yıkamalısın… başka yok…”

Başımı çevirip onu görünce gülmeye başladık. O bir zamanlar bir Nijeryalı askerin karısıydı, bense bir zamanlar şehir kulübü üyesiydim. Ama şimdi, biz karneye bağlanmış tuzumuzu ve pudrayı kondomdaki yapışkanlığı temizlemek için kullanıyorduk. Yoksulluğumuzun aptallığı fakat kalbimizdeki tuhaf iç rahatlığıyla çılgınlar gibi gülüp durduk.

“Sence benim bir İgbo adım olması gerekmez mi? Ne de olsa bir İgbo’nun karısıyım,” diye şakalaştı. Onun yuvarlak yüzüne baktım ve anladım ki onun gerçekten de İgbo adı olmalı. Altına çalan teni ve dolgun güzel dudakları arkasında saklanan aralı üst kesici dişleri vardı.

“Nnenna!” dedim ona. Kalbim bu kadın için aşkla çarpıyorken ona, “Sana yakışır…” dedim.

“Beğendim,” dedi gülerek.

“Ya Precious?”

“Hmmm…”

Anlamsız savaştan dolayı her gün gerçekleşen ölümleri düşündüm. Savaşın içindekiler için acı dolu ve ondan uzak olanlar içinse tahribat yaratan savaşı… “Chimuanya. Tanrı uyumuyor,” dedi ve devamında gülmeye başladı.

*

Beatrice’i en son Kasım 1969’da gördüm. Ruhumuz uyuşmuştu. “Savaşı kazan!” dediğimizde sesimiz alay doluydu sanki. Precious’u annesini görsün diye onun hemşirelik yaptığı kampa götürmüştüm.

Beni görünce gözleri fal taşı gibi açıldı ve hiç beklemeden “Hamileyim,” dedi.

Bu haberden dolayı karmaşık duygular içindeydim, zira dünyamızın yeni bir canlıya hazır olmadığını düşünüyordum, ama sevinç kararsızlığımı alıp götürdü ve sevdiğim kadını kucakladım. Yatağa uzandık ve doğacak olan çocuğumuz için uygun olabilecek adlar hakkında ve savaş bittikten sonraki yaşayacağımız evimiz hakkında konuştuk. O gece sanki yeni bir umut doğmuştu içimize.

Sonra peş peşe gelen silah sesleri duyduk. Ardından bildiğimiz tek şey Hausa askerleri bizi paketleyip diz üstü çöktürmüşlerdi. Bulunduğumuz kampa nasıl girdiklerinin sırrını çözmeye zamanımız yoktu. Onlar zaten girmişler ve insanlarını kafalarını kurşun sıkarak patlatıyorlardı. Askerler, misyoner olduklarını tespit ettikleri hariç beyaz gazetecilerin gitmelerine izin verdiler.

Kurşunu sıkmadan soruyorlardı: “Adın ne senin?”

Anlamadım neden soruyorlardı ki, zaten oradakilerin hepsi muhtemelen doğudan geliyorlardı, Beatrice hariç. O, hemşirelerin yanında dizleri üzerindeydi. Ben bir sıra ondan ötedeydim. Tekçe yapmak istediğim onun elini elimde tutmaktı. “Bu ölüm günümüzdür!” diye düşündüğümü anımsarım.

Bir kadın askere yalvardı: “Beni öldürebilirsin, ama çocuğuma dokunma lütfen!”

Asker vicdan azabı çekiyormuş gibi Pidgin dilinde sordu: “Nerde çocuğun?”

Kadın ağlayarak iki yaşındaki çocuğunu parmakla işaret etti. Adam çocuğa doğru yürüdü ve sıraya geri dönmeden kurşunu çocuğun kafasına sıktı.

Beatrice’in “Canavar!” diye bağırdığını duyunca kalbimin durduğunu hissettim.

Askerler, duygusuzca dönüp ona baktılar. Liderleri “Ne dedin? Adın ne senin?” diye sordu.

Kalbim göğsümden çıkacak gibi atıyordu. Tüm kanım bacaklarıma saldırmıştı. Sıcak ve ağrılı gözyaşları gözlerime doldu. Gözlerimi kapattım, yanı başımdaki Precious’u tuttum.  Kıpırdayamıyordum, soluyamıyordum. Yapabildiğim tek şey onun görünmemesine çalışmaktı. İşte onun buyurgan sesini duydum: “Nnenna!”

*

Patlayan silahın sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. Bazen burada olduğuma inanmak bile istemiyorum, ama ne yazık ki buradayım.

 

[1] Avrupa’nın işgali altındaki Nijeriya’da farklı kabilelerin dini inançlar üzerine geliştirdikleri çıkar temeline dayalı soykırımlardan birinin cereyan ettiği zamana ait kısa bir öyküdür. Bu öyküyü İnglizceden çevirdim. (ÇN)

[2] Adaobi Onyeakagbu, Muhendislik öğrenimi gören 18 yaşında Nigeryalı bir kadın yazardır. Afrika edebiyat dergisi Afreda’ya göre o  birçok platformlarda bulunmuş ve ödüller kazanmıştır. Yazmadığı zamanlar modellik yapar. (ÇN)

 

igbo massacre ile ilgili görsel sonucu
Biafra’da soykırım… 1966 [Photo credit: ummkhayt.tumblr.com]

Biafran Children 4

 

Adaobi Onyeakagbu

Beyaz Mintan (Vietnam’dan bir şiir)

Huy Cá­n
Huy Cá­n (31 Mayıs 1919-19 Şubat 2005)

Kalbinle, ruhunla geldin bana
Düşsel arınlığın sade beyaz mintanı içinde
Işık sağanağındı senin eski patika yolu boyunca
Ayaklarının yeşimi, biricikliğin kızıl rayihası
 
Senin sevimli uzun ince parmakların okşadı
Güneşin öptüğü nazik yuvarlak yanaklarını
Masmavi rüzgârı doldurdun saçlarına
Ve hava dağlarını odama estirdin

Devamı »

Bill Gates ve Sosyalizm!

Dünyanın en zenginleri arasında yerini ilk üçte koruyan yazılım multi milyarderi Bill Gates, bir konuşmasında çevreyi ve doğayı ancak sosyalizm kurtarır der (Tom Cahill, Axis of Logic, 4 Eylül 2016) ve ekler: “Özel sektör yetersiz bir aptaldır.” Bill, kapitalist kuralların artık çalışmadığını ve yeryüzünü ancak sosyalizmin kurtaracağının altını çizer. (San Miguel Times, 1 Mayıs 2017).

Bunun bir şaka olduğunu sananlara Guardian’ın 15 Mayıs 2013 tarihli Daniel Ben-Ami’nin kaleme aldığı makalesinde yer verdiğiBill Gates at SXSW Bill Gates ve onun gibi Amerika’nın en zenginleri arasındaki yeri en önde gelenlerden Warren Buffet’nin sözlerine bakmalarını öneririm. Kapitalizmin tepesinde oturanlar ve bütün dünyanın zenginliğinin kaymağına sahip bu insanlar neden kapitalizme “karşılar”? Acaba oturdukları dalı mı kesmek istiyorlar yoksa bu hasta düzenin bir süre daha hayatta kalması için öneri mi veriyorlar?

Devamı »

Sözlerini Furuğ’un yazdığı o şarkı!

Kami:

“Furuğ’da şarkı sözü yazma yeteneği de vardı. Ekim 1990’da ben Şeyh Galeri’de resim sergimi acımıştım.

O sırada Mohammed Nuri Bey[1] oraya geldi.

Bana bir şiiri göstererek “Bunu Furuğ yazmış,” dedi ve bana verdi.

O şarkı budur: Sahilin suskusunda … ”

İşte o şarkı:

Gece darmadağın usulca ilerliyor kıyının suskusunda

Göğsümde çırpınır kalbim… sen gelirsin, sen gelirsin

Öpücüğün rayihası yükselir dudaklarının kızıl gülünden

Bakışların ışıldar… ne güzelsin, ne güzelsin.

Sır perdesini aralarsın, kaygılı bakışlarla

Ben kulaklarına kendi hüznümden bir şarkı söylerim

Sahilin suskusunda bu benim sahilde yapayalnız

Düşlerin kollarında uyumuş… ne rüyadır… ne rüyadır

Gece darmadağın usulca ilerliyor kıyının suskusunda

Göğsümde çırpınır kalbim… sen gelirsin, sen gelirsin

Öpücüğün rayihası yükselir dudaklarının kızıl gülünden

Bakışların ışıldar… ne güzelsin, ne güzelsin.

Sır perdesini aralarsın, kaygılı bakışlarla

Ben kulaklarına kendi hüznümden bir şarkı söylerim

Sahilin suskusunda bu benim sahilde yapayalnız

Düşlerin kollarında uyumuş… ne rüyadır… ne rüyadır

(h.h.)

 

[1] Son dönemin önemli şarkı yorumcusu Mohammed Nuri (1929-2010)

Furuğ’un biricik oğlu Kami de gitti!

Bir ömür acı ve hasret son buldu!

Acı ve hasret dolu bir ömür son buldu!

Demek Furuğ’un oğlu olmak, Perviz Şapur gibi tanınmış bir edebiyatçının oğlu olmak yetmiyormuş. İkiyüzlü toplum yapacağını yapıyor. Furuğ’un şiirlerini okur, onu alkışlar, Perviz’i takdir eder ama onların biricik oğullarına sahip çıkmazlar. Üstelik güvendiği insanlar, annesinden ve babasından ona kalan ne varsa, mektupları, resimlerı, antika sayılacak eşyaları, Furuğ’un dikiş makinesini dahil, kısaca varını yoğunu hırsızlar gibi çaldılar, elinden aldılar ve onun yüzüne güldüler. Yayıncılar annesinin kitaplarından elde ettikleri yüz binlerce dolardan ona tek kuruş ödemediler. (Kamiyar’ın kendi dediğine göre Morvarid Yayınları hariç)

Devamı »

Furuğ’un ruhsal durumu ne kadar çok şey anımsatıyor!

“Pervizciğim param olmadığı için ve Feramerz de hiçbir şekilde 40 Tumanımı (73 YTL. ç.n.) vermeye yanaşmadığı için… kitabı gönderemiyorum. Çünkü arabaya binmek için bile param yok… Perviz’im çabuk gel, çünkü bunlar sürekli beni davet ediyorlar ben de sürekli atlatıyorum ve seni bekliyorum…. (Said Nefisi) diyordu ki Rusya’daki dünya edebiyatıyla ilgili bir konferansta İran’dan dört kişinin ismi geçmiş. Biri Tevelleli, diğeri Dr. Hamidi, biri Pervin Etesami biri de Furuğ Ferruhazad… İşimde ilerledikçe ve bundan dolayı bazılarının rahatsız olduklarını gördükçe ne kadar sevindiğimi bilemezsin. Öyle bir yere gelmek istiyorum ki babam geçmişi anımsadığında kendinden utansın ve beni ailenin onur kaynağı olarak görsün…”

Devamı »