hükümranlar

Afgan sanatçı Mojgan Azimi söylüyor: hükümranlar!

Tanrı adına neler yaptılar?
Neler yaptılar insanoğlunun canına?
Neler yaptılar ki yaşam
Baştan sona sanrı ve tehlike olmuştur?
Neler yaptılar sizin zihninizle?
Yıkadılar beyninizi
Yüzlerce yersiz hadis ve söylemle
Hepsi de Tanrının sözüymüş gibi
Ömrünüzü cennetin çıplak huriler peşinde harcadınız
Ve ırgat kaldınız
Şehrinizin hakimler ise petrol ve altın götürüyorlardı
Siz durmadan namaz kılardınız ve dua ederdiniz
Kafanıza düşünce yerine
Savaş ve şehadet soktular
Ki inanasınız…
Şehrinizin hakimler kaseyle kan içiyorlardı
Siz durmadan namaz kılardınız ve dua ederdiniz
Akılsız mezarcı hasta bir zihinle
Korkusuz bir lider oldu
Ve hazine para ve elmasla dolup taşıyor
İşleri budur
Vatanın gençlerini gömsünler çukura
Korkunç yargıçlar, tuhaf görüntüleriyle
Sakal ve kıla gömülü
Ülkede korkunun günbatımı
Ve öfkenin tan atmasıdır
Ömrünüzü cennetin çıplak huriler peşinde harcadınız
Ve ırgat kaldınız
Şehrinizin hakimler ise petrol ve altın götürüyorlardı
Siz durmadan namaz kılardınız ve dua ederdiniz
Kafanıza düşünce yerine
Savaş ve şehadet soktular
Ki inanasınız…
Şehrinizin hakimler kaseyle kan içiyorlardı
Siz durmadan namaz kılardınız ve dua ederdiniz
(Darice/Farsçadan çeviri: h.h.)

seven kimdir ve sevgili kimdir?

Tebrizli Şems’in Makalatı’ndan:

Kendini elde ettinse hoş yürü! Başka birini bulursan, kolunu onun boynuna dola ve şayet başka birini bulmazsan, kolunu kendi boynuna dola! Bir sufinin her sabah koluna bir nevale koyduğu ve o nevaleye baktığı gibi, “Ey nevale, şayet başka bir şey bulursam, kurtulmuşsun demektir, değilse elimdesin!” dediği gibi.

Şeyh’i asık görürsen, ona katıl ve onda uzaklaş tatlı olman için –ki senin yetişmen o buluttadır. Üzüm ve meyve o bulutta yetişir.

İyi adam var ki ilmi yoktur. İyi bir adam der ki, “Tevekkül eyledim,” ilim yok ki bilsin tevekkülün mevzii nedir.

Değil mi ki, uymak odur ki buyurdu, “Devenin dizlerini bağla ve tevekkül eyle!” Yani ki Resul’de tevekkül yoktu ve bu denli cihatta çalışıp çabalardı? Arif değildi? Âlim değildi? İyi insan değildi?

Bu kadar âlem perdeler ve hicaplardır, insanın çepeçevresinde asılı: Arş onun kılıfı, Kürsü onun kılıfı, yedi gök onun kılıfı, yerküre onun kılıfı, onun kalıbı onun kılıfı, hayvani ruhu onun kılıfı, kutsal ruhu da, kılıf kılıf içinde, hicap hicap içinde, marifetin olduğu yere kadar.

Ve bu arif de sevgiliye kılıftır, hiçtir. Çünkü sevgilidir, arif onun yanında hakirdir.

Falanca şeyh çiledeydi. Bu düşünceye dalmıştı ki, “Arif ve seven kimdir ve sevgili kimdir?” Kendini geniş bir çölde buldu giden – su ve çamur çölü değil-, diğer yandan, şeyhi gördü geliyor. Ona varınca, sordu, “Sevgili kimdir ve seven kimdir?”

“Seven odur diğer yandan gelmekte ve sevgili o ki bu yandan gitmekte,” dedi.

Ve gördü ki mehtap indi ve onun musallasına oturdu, kapıyı açık bıraktı ki girsin: Şeyh geldi ve o köşeye oturdu.

Ona bir hal malum oldu. Onlar götürüyorlardı ki “Bu onun vaat edilmiş halidir –ki bu şahıs çile dışında haldeydi, çilede nasıl olsun?- Bir coşku, bir vecit zahir olmuş, her defasında zahir olduğu gibi.”

Şeyh bu hal nedir bilirdi, gülümsüyordu.

(Fasça aslında çeviren: h.h.)

‫مزار شمس تبریزی‬‎ ile ilgili görsel sonucu
Tebrizli Şems’in mezarı, İran, Azerbaycan, Hoy

İlgili resim

İlgili resim

 

Peri Saberi anlatıyor: Furuğ! ve birkaç resim

Peri Saberi[1] anlatıyor:

Hatırlarım, Fransa’daki eğitimim sonrasında İran’a dönünce İbrahim Golestan Bey’in yanına gittim. O zamanlar onun evi Derrus’taydı ve o ev, beni bütün İran sanat topluluğuyla tanştıran en önemli yerdi. Golestan her cuma günü bir sofra açardı. Herkes oraya gelirdi, öğle yemeği yerlerdi ve birlikte olurlardı. Bu program yıllarca sürdü. Ben kendim 10 yıl bu toplantılara katıldım. Bütün resim ve edebiyat büyükleri bu eve gelip giderlerdi ve ben cuma günleri onları görürdüm. Sepehri, Ehevan Salis, Şamlu ve Furuğ Ferruhzad… Furuğ oranın vahşi yıldızıydı. Ona saldırdıklarında, karşı saldırıya geçerdi. Küstahlık etmesi için kimseye izin vermezdi. Ola ki bir olay olduğunda derhal yanıtlardı.

Ben ve Furuğ hemen hemen aynı yaşlardaydık. Yani bugün[2] yaşamış olsaydı yaklaşık yaşıt olurduk. Onu her cuma günü görürdüm. Benimle yakındı. Üstün bir kişiliğe sahipti. Şayet benim düşüncemi soran olursa derim ki İran çağdaş şiirinin prensesi Furuğ Ferruhzad ve prensi ise Sohrab Sepehri’dir.

Furuğ kendisi benim yanıma uğradı. Tabi bu benim görüşüm, başkalarının görüşüne de saygım var. Ben o günler, Fransa’dan döner dönmez tiyatro işine koyulmuştum ve Luigi Pirandello’nun Altı Karakter Yazarını Arıyor adlı oyununu sahnelemek istiyordum. Furuğ bunu duyunca bana, ben de bir rol almak istiyorum, dedi. Ben şaşırdım. Nasıl olurdu da Furuğ, o zamanlar kavuştuğu onca üne rağmen tiyatro işine daha yeni yeni ilk adımlarını atmak üzere olan birinin tiyatrosunda oynamak ister! Unutmayın ki o günler Furuğ gerçekten ünlüydü. Doğru, onu taşlıyorlardı ve eziyet ediyorlardı ama ünlüydü. Belki de o yıllar kimse onu gerçek anlamıyla tanımıyordu. Çünkü bence o gerçekten üstün bir insandı. Neyse. O  neden benim çalışmamda oynamak istiyor ki?, diye düşündüm. O, ne oyuncudur ne de tiyatroyla tanışmışlığı var! Ama kabul ettim ve benim oyuncularımla olan en güzel ve en başarılı ilişkim, o çalışmadaki Furuğ’la olan ilişkimdi. Ona, şunu yap, bunu yap dememe gerek yoktu. Kendisi ne yapacağını biliyordu. Çok yüksek bir algılama gücü vardı.

Yazık ki kader onun layık olduğu zirveye ulaşmasına engel oldu. Şimdi kalkmış onun hakkında edilen laflar çok sıradan ve önemsiz şeylerdir bence. Çünkü Furuğ gerçekten ona yapılan yakıştırmalar değildi. Çok önemli bir kişilikti. Furuğ özgürlüğün simgesiydi, hapiste. Siz maksimum özgürlük ve maksimum hapsi hayal edebilirseniz, işte o Furuğ olur. Zaten çalkantıları da bundan dolayıydı. O tanıdığım en şen ve en üzgün insandı. Şayet sevinç bir yoldan ve üzünç başka bir yoldan gitseler ve bir noktada buluşsalar, o nokta Furuğ’dur. Furuğ, sevincin ve üzüncün buluştuğu noktaydı.

Farsçadan çeviren: h.h.
[Bu yazının Farsça kaynakçası için burayı tıklayın!]

Oyundan bir sahne
Oyundan bir sahne
Oyundan bir sahne
Oyundan bir sahne
Oyundan bir sahne
Oyundan bir sahne
Peri Saberi
Peri Saberi

[1] Tiyatro yönetmeni, (D.T.: 21 Mart 1932), Kirman. Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac tarafından verilen Fransız Ordre des Arts ve des Lettres Şövalyesi ödülü sahibi.
[2] Bu söyleşi 4 Ekim 2016 tarihinde yapılmıştır.

dedi ki, sevgi canları yakar!

Tezkeretül Evliya,

Şeyh Ebu Bekir Şibli zikri,

Ferideddin Mohammed Attar Nişaburi

Denir ki, yanan bir parça ıslak odun görünce ki diğer ucundan su damlıyordu, ashabına dedi, “Ey müddeiler şayet yüreğimizde ateş var diye doğru söylüyorsanız, neden gözlerinizde gözyaşı bulunmaz?”

Denir ki Cüneyd’ın yanına gidince şevkten sarhoş ve vecdin galebesinde Cüneyd’in elbiselerini yırtar. “Neden yaptın bunu?” dediler. “Hoşuma gitti… yırttım ki hoşuma gitmesin.”

Bir gün o sarhoşlukla çıkageldi. Cüneyd’in karısı saçların tarıyordu. Şibli’yi görünce gitmek istedi. Cüneyd, “Kapatma saçlarını ve gitme! Bu sarhoşlara cehennemden haber olmaz. Şibli konuşuyor, gözyaşı döküyordu. Cüneyd karısına, “Şimdi kalk ve git!” dedi ki ona onu vermişler ki gözlerine ağlamak geldi!”

Ve dedi ki, kim ki sevgi iddia ede ve sevgiliden başkaya meşgul ola ve sevgiliden başka talep ede ona benzer ki Tanrı’yı alay ede. Ve dedi ki, “Korku yürkleri yakar, sevgi canları yakar ve şevk gönülleri yakar!”

Farsça aslından çeviri: H.H.

مجسمه عطار ile ilgili görsel sonucu"
Attar’ın heykeli, Tahran

Furuğ’un o mektubu

İbrahim Golestan’ın Ferzane Milani’ye verdiği ve onun kitabına koyduğu mektupların arasında bir tanesi çok dikkat çekmiştir. Bunun nedeni bu mektupta Furuğ’un çok samimi bir dil kullanarak sevdiği erkeğe istediği gibi yazmasıdır. O kitaba ve özellikle bu mektuba karşı, okurlar arasında iki taban tabana zıt tutum ortaya çıkmıştır. Birinci grup inanıyordu ki, bu mektup çok özeldir, yayınlanması Furuğ’un özeline, hanesine tecavüz sayılır. Ablası Puran Ferruhzad da bu gruptandı. Diğer grup ise,  Furuğ’un mektuplarında “özel” alan kalmamıştır. İbrahim Golestan bu gruba aittir. Ben derleyip hazırladığım ve Totem Yayınlarından (2019) çıkan, Önce Ben Öleceğim  adlı kitapta bu mektubu ilk kez Türkiye’de ve Türkçe olarak yayınladım. Kitapta eklediğim açıklamayla birlikte burada yeniden yayınlıyorum:

Bu mektup ilk kez bir blogda (1 ) yayınlandı ve büyük gürül­tü kopardı. Yayınlanmasının ardından, İbrahim Golestan, Puran Ferruhzad ve Ferzane Milani başta olmak üzere bir­çok ilgili ve ilgisiz insan bu mektubun yayınlanması lehinde ve aleyhinde çokça yazıp konuştu. Bu ayrıntılara ikinci cilt­te değineceğiz. Bence bir sanatçıyı tanımaya ve onun güçlü yanlarının yanı sıra zayıf yanlarını da bilmek, sanatçıdan “kutsal bir kahraman” yaratmaktan vazgeçip, onu olduğu gibi kabul edip takdir etmek daha dürüst bir davranış olur kanısındayım. Bu duygu ve düşüncelerle burada o ünlü mek­tubun Farsçadan çevirdiğim şekliyle, olduğu gibi vermekle yetiniyorum. (H.H.)

Pazar, gece, 17 Temmuz (2)

Sevgilim, sevgilim, sevgilim… Kurbanların olurum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Bir an olsun gözümün önünden gitmiyorsun. Seni anımsadıkça nefesim tıkanıyor ve ka­nım kalbimden taşıyor. Şahi, seviyorum seni. İki gün oldu sana yazamadım ve vicdan azabı çekiyorum hep. Dün –ki cumartesiydi- Glor (3), Hans ve küçük kızları ve Sirus’la bir­likte Lawrenceburg’a gittik, hafta sonunu Emir’in yanında geçirmek için. Biz dört kişiydik, Emir de karısı, çocukları ve Mehrdad’la beş kişiydiler, toplam dokuz kişiydik ve do­kuz kişi olmak, dokuz kişiyle iki günlüğüne de olsa birlikte yaşamak beni boğan şeylerdendir. Neden bilmem ama kala­balığa hiç dayanamıyorum. Neden aile yaşamına katlana­mıyorum. Ben kendi yalnızlığıma öyle alıştım ki, başka herhangi koşulda kendimi baskı altında ve zulüm görmüş gibi hissediyorum. Uzakken yakınlaşmak istiyorum, yaklaşınca da bakıyorum ki hiç isteğim yok. Kendimi meşgul etmek için durmadan mutfağa gittim, bulaşık yıkadım, bulaşık kırdım ve durmadan odaya geldim ve çocuklarla bağrıştım ve tele­vizyon izledim. Hava da öyle kötüydü ki pencereyi bile aça­madık. Ya fırtınaydı ya da toprak ve ağaçlarının dallarının kırılma sesi geliyordu. Ya da yağmur yağıyordu, sisti ve şid­detli soğuk. Sonunda soğuk aldım ve öyle bir soğuk aldım ki dönüşte arabanın arka koltuğunda dört battaniyenin altına girmiştim, boynuma boğazıma sürülen yağla, baş ağrısıyla, öksürük ve bin çeşit dayanılmayacak başka şeyle! Şimdi de bu mektubu sana yazarken öyle ateşim var ki gözümü aça­mıyorum. Buranın havası çok kötü. Ben ki hiç hastalanmaz­dım. İran’dan çıkalı, zamanımın yarısını hastalıkla geçirdim.

Kurbanların olurum, saçma sapan yazıyorum. Boş laflar yazıyorum. Bitti artık. Yarın yani pazartesi dönüş uçak bile­timi götürürüm koltuk rezervasyonu için. Haftaya pazartesi ki 25 Temmuz olur koltuk ayırmak istiyorum. Cuma günü gelmek istiyordum, çocuklar bırakmıyorlar. Şimdi bile emin değilim cuma günü mü gelsem yoksa pazartesi mi? Yarın her şey belli olacak. Hemen sana yazarım. Bilmiyorum telgraf mı çeksem yoksa? Telgraf çekersem havaalanına gelir misin? “Bilmiyorum” demem gelecek değilsin demek değil, yani belki gelmek için imkânın, fırsatın olmaz. Şahi, kurbanların olurum, ben o ilk anda seni görmeye gerçekten, gerçekten, gerçekten ihtiyacım var. Kaderimde seni tekrar görmek var­sa o ilk anda görmeliyim. Bu iki gün içinde senden hiç haber almadım. Belki mektubun yarın gelir. Cuma günü gelecek olursam şayet, yarın ve öbür gün de sana yazarım sonra da yazmam. Çünkü yazarsam benden sonra varır. Pazartesi ge­lecek olursam çarşambaya kadar sana yazarım. Sonra ise yazamam artık.

Dönüşü düşündüğümden beri, yani artık çok çok yaklaş­tığından yazamıyorum. Yazmak boş bir angaryaymış gibi ge­liyor. Gereksiz bir iş gibi. Artık odanın bir köşesinde oturup, gözlerimi kapatıp, olacakları kafamda oluşturup izliyorum. Lawrenceburg’dan dönerken, yolu bu rüyanın tekrarıyla ge­çirdim. Sürekli seni gördüm, geldin, geldin, geldin ve bana vardın. Bana baktın, beni yakaladın öptün, öptün, öptün ve benim dizlerimin bağı çözüldü ve senin kollarının arasın­da kendimden geçtim ve sonra seni tekrar baştan gördüm; geldin, geldin, geldin… Kurbanların olurum. Kurbanların olurum… Ne kadar kötü olduğumu bilemezsin ve sürekli de daha kötüleşmekteyim. Sarhoşlar gibiyim. Ne yazdığımı bilmiyorum!

Sahi unutma, Zehra Hanım’a benim geleceğimi söyle. Benim olmadığımda odalardaki eşyaları toplardı. Belki yine toplamıştır. Ah, kurbanların olurum. Kendi odamda seninle bulunmayı istiyorum canım. O sıcak, bayıltıcı yaz öğlenle­rini, o yaz uykularını, senin çırılçıplaklığının benim çırıl­çıplaklığıma yapışmasını istiyor canım. Yani olur mu, olur mu ki seni tekrar göreyim ve öpeyim, olur mu dersin? Şahi­cim, bana dua etmelisin. Senin sevgili dudaklarına kurban olurum. Sevgili gözlerine kurban olurum. Ayakkabılarının bağına kurban olurum. Ne kadar seviyorum seni, ne kadar seviyorum seni, ne kadar seviyorum seni.

Şu anda birden Sirus aklıma geldi. Hakikaten fahişeler gibi olmuş ve bunu kendisi de biliyor ve bu konu canını acı­tıyor ve ben de biliyorum acı çektiğini. Bu nedenle de bu durumdan pek de memnun olduğunu ve kuşkulu cinsiyetin­den gurur duyduğunu göstermeye çalışıyor. Tam da bundan dolayı bazı işleri çok acı veriyor. Gerçi çok iyi bir dost ve sohbet arkadaşıdır ama bazen herkesin önünde çok utandı­rıyor beni. Her şeye, herkese takıyor. Bütün erkeklerle çıkıp gitmek istiyor, geceleri onlarla geçirmek istiyor. Bu çok kötü­dür. Ben bazen kaçıyorum, olmayayım ve görmeyeyim diye. Tam bir fahişe olmuş ve öyle olmak için de ısrar ediyor.

Şahicim, neden dünya bu denli dehşet şeylerle doludur? Korkunç mahkumiyetlerle dolu? Korkunç gereksinimler­le dolu? Hastalıklar ve çılgınlıklarla dolu? Dün burada Münih’te bir adam kendini asmış. Sebebi de Almanya-İsviçre futbol maçı sırasında televizyonu bozulmuş. O da, maçın de­vamını izleyemediği için kalkmış öfkeyle önce televizyonu kırmış sonra da intihar etmiş. Bu haber benim için çok şa­şırtıcıydı. Yaşam bu kadar küçük şeylere bağlı olmuş. Ve bu bağlılıklar, küçük olmalarına rağmen yaşamsaldır ve buna rağmen elde edilemiyor. Kurbanların olurum. Ben ki seni se­viyorum, ben ki seni seviyorum, ben ki seni seviyorum…
Artık yazmıyorum, çünkü gerçekten durumum dehşet kötü.
Yarına kadar
Seni öpüyorum
Furuğ

1- Rıza Şokrollahi’nin Habgerd bloğu, 17 Ekim 2018.
2- 17 Temmuz, Pazar. Hangi yıl olduğu yazılmamış. 1960 ya da 1966 yılında 17 Temmuz, Pazar gününe denk gelmekte.
3- Furuğ’un kız kardeşi Gloriya, kocası Hans Gasner ve Judit adlı kızla­rı kastedilmiştir.

İlgili resim

üzgünüm

üzgünüm
senin ölümüne hayret etmediğim için
kendi ölümüme etmediğim gibi
kalemimi bir yerde unutmuşum sanki
kelimelerimi unuttuğum gibi
dilim sadece senin şarkılarını söyler
kokunu sabah rüzgarına vermişsin gizlice
yağmur da yaslanmış pencereme
üzgünüm
 
gülmek bir haktı
sevmek ve sevişmek gibi
haksız düşmüşüz ırgat hesabına
ellerinde ve dillerinde onların ne varsa kanlı
hasretlerimi bir bir topladım
üzgünüm kanatlarımda başka yer yok
sizi alamıyorum uçmaya
kendimden farkım ne?
 
dilinin ucunu bırak bana yeter
yeter anımsamama
geçmiş o uzun yılları
anlatırım tek bir satırda;
rüzgardım yanaklarında
böyle böyle diye…

şimdi kapıyı kapat arkamdan
dönmek mümkün olsaydı keşke!

(uzun bir şiirimden, h.h.)

raining and the bird ile ilgili görsel sonucu

İran’ın en çok okunan öncü şairi

Bu yazı Sohrab Sepehri’nin doğum günü nedeniyle kaleme alınmıştır

Yazan: Yezdan Salahşur

Sohrab Sepehri (Doğum. 7 Ekim 1928 tarihinde Kaşan – Ölüm, 21 Nisan 1980 Tahran) İran’ın en kalabalık muhatabı olan modern şairidir. Tabi ki hep böyle olmamıştır. Gerçekte, kan kanserine yakalanınca ve Tahran’da Pars Hastanesi’nde hayatını kaybedince yeni bir doğum başladı onun için ve şiirleri için. Genel muhatapların dikkatini çekti. Öyle ki birkaç kuşak onun şiirleriyle yaşadı ve yeni bir bakış açısıyla çevrelerindeki dünyaya baktı. Tabi o, ölümünden önce çizdiği resimlerle sınır ötesi üne kavuşmuştu ama şiirleri İran aydınlarının oluşturduğu ortamın boykotu nedeniyle, geniş muhataba ulaşamadı. Sepehri elbette kendisi de çok da medyada görünme, bulunma heveslisi değildi, kendisinin ve şiirlerinin siyasi olmaması nedeniyle de şiirlerinin hayranı olan krallığın ikinci şahsına (İkinci Pahlevi dönemi) himayesine “Evet” demedi.

Okumaya devam et “İran’ın en çok okunan öncü şairi”