“Gebersin aydınlar!”

Türkiye’de de Türkçeleştirilerek gösterilen Savaşın Gölgesinde adlı bir film vardı, izlemişsiniz belki. Aşağıda linkini veriyorum. Orada, filmin sonuna doğru Salamanca Üniversitesi rektörlüğüne getirilen Miguel de Unamuno konuşmasının bir yerinde faşist Franco yanlılarının attıkları “Yaşasın ölüm! Entelektüellere ölüm!” sloganının nasıl bir düşünsel acizlik ve zeka yoksunluğundan kaynaklandığını açıkladığı bir sahne var. Bu sloganın doğu çevrilip çevrilmediğini anlamak için biraz internette gezindim. Prof. Dr. İlber Ortaylı, 7 Aralık 2018 tarihli Özel Gündem söyleşisinde (https://www.youtube.com/watch?v=BUQNYmlvWXs) aynı ibareleri kullanıyor. Bu arada başka bir kaynak daha ilgimi çekti. Prof. Dr. Şerafettin Can Erdem’in danışmanlığını yaptığı ve Merve Aydın’ın Türk Basınında Franco ve İspanya İç Savaşı (Yeditepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, İstanbul, 2020) başlıklı kaleme aldığı yüksek lisans tez çalışmasında “Franco’nun İktidar Yılları” bölümünde  (Sayfa: 45-46) bu konuya ayrıntılı olarak değinmiştir. İşte bu tez çalışmasının ilgili bölümünü aynen aktarıyorum. Okumaya değer.

83 Federico Garcia Lorca ideas | federico garcia lorca, lorca, garcía lorca
Garcia Lorca
Miguel De Unamuno'nun “Sis” Eserinden Güçlü Sorular ve Cevaplar / Mustafa  Kemal Gültekin - Kirpi Edebiyat ve Düşün Dergisi
Miguel de Unamuno

“Ülkenin nüfus olarak daha fazla kişisini oluşturan cumhuriyetçiler Franco rejiminden genel olarak hiçbir zaman memnun olmadılar. Memnun olmayanların en başında da akademisyenler ve aydınlar geliyordu. Birçok aydın Franco tarafından öldürüldü ya da sürüldü. 1936 yılında Madrid’den Granada’ya giden ve Altın Çağ klasiklerini tiyatro oyunu yaparak insanlara anlatmak üzere yola çıkan şair, tiyatro yazarı, ressam ve müzisyen olan Federico Lorca, Franco yanlısı militanlarca kurşuna dizildi.198 Federico Garcia Lorca hiçbir zaman anarşist ya da milliyetçilerin temellerini sarsacak bir şair olmadı. Lorca sadece cumhuriyetçilerin çok sevdiği aydın bir şairdi. Frankist düşünce biçiminin bir diğer ve en büyük kurbanı olan aydınlardan birisi de hiç şüphesiz Miguel de Unamuno’ydu. Unamuno ilk etapta Franco’nun savunduğu değerlerin Hristiyanlığın ve milli bağımsızlığın yükselmesine fırsat vereceğini düşünüyordu. Bu sebepten Cumhuriyet rejimi tarafından Salamanca Üniversitesi’ndeki rektörlüğüne dahi son verilmişti. Öyle ki Salamanca milliyetçilerin eline geçince rektörlük görevine milliyetçiler tarafından yeniden atandı. Lakin bir süre sonra özellikle Falanj hakkındaki düşüncelerini Salamanca Üniversitesi’nin akademik açılış yılı seremonisinde askerler ve onu izleyen diğer Franco yanlılarının karşısında, Falanj’ın basit bir İtalyan faşizmi taklidi olduğunu ve gelinen noktanın ayrıcı, sorgulayıcı, eleştirel zekaya nefret duyan ve bilen zihinleri öteleyen bir yer olduğunu söyleyince onu dinleyen yüksek rütbeli askerlerden tepki aldı. Salondaki askerler bu sözler üzerine “Una! Grande! Libre! Espana!”199 nidaları atmaya başladılar. Bu sözler Unamuno’nun Bask kimliğinden dolayıydı. Unamuno nidalara karşılık: “Ben bir Bask’ım fakat yıllarımı sizlere sizin hiç bilmediğiniz İspanyolcayı öğretmek için harcadım. Kendimi buna adadım.” karşılığını verdi.200 Bu sözlerden sonra salonda kargaşa başladı. Franco’nun en yakın arkadaşı ve İç Savaş’ın generallerinden olan Milan Astray, Unamuno’nun bu konuşması üzerine; “Gebersin aydınlar! Kahrolsun zekâ! Yaşasın ölüm!” diye bağırdı. O gün Salamanca Üniversitesi’nde akademik yıl açılışıyla beraber aynı zamanda Kristof Kolomb’un Amerika kıtasını keşfettiği gün olarak tarihe geçen ve ırk bayramı olarak belirtilen günün de kutlaması yapılıyordu. Franco o gün konuklar arasında değildi lakin ateşli savunucuları ve silah arkadaşları şiddetli bağırtılar eşliğinde Unamuno’nun kürsüden inmesini istediler. Milan Astray’ın koruma subayları tam Unamuno’ya saldıracakken o sırada konuşmayı ön sıradan dinleyen Franco’nun eşi Carmen Polo eserlerine büyük hayranlık duyduğu Unamuno’nun koluna girdi ve salondan birlikte ayrılarak ona bir şey olmasını engelledi. Unamuno Salamanca Üniversitesi rektörlüğü görevinden alındı, ev cezasına çarptırıldı ve birkaç ay sonra 31 Aralık 1936’da vefat etti.201

198 Ian Gibson, Lorca’nın Öldürülüşü, Çev: Murat Belge, Kavram Yayınları, İstanbul, 1994, s. 56 46

199 “Tek! Büyük! Özgür! İspanya!” 200 Preston, Franco, s. 192 201 Preston, a.g.y.

200 Preston, Franco, s. 192

201 Preston, a.g.y

Bektaş Abtin’den birkaç şiir…

Kısa süre önce elleri kelepçeli, bacakları prangalı bir şekilde yatağa zincirlenen ve hastanede hayata gözlerini yuman İran Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyesi ve eski İYB başkanı şair, yönetmen, yazar, belgesel film yapımcısı Bektaş Abtin’in anısına onun birkaç kısa şiirini üzüntüyle çevirip sunuyorum. Özgürlük yolunda canından olan tüm yazarları, şairleri, gazetecileri ve sanatçıları saygıyla anarak!

İnsan onarımı

Sensiz yaşam cehennemdir

Ey şiir! Ey insanı onarma rüyası

Seni yazıyorum ve

Bütün dünyanın kol ağızlarında

Kurşunu

Beyaz bir bayrağa dönüştüren

Bir elin peşindeyim

Böylesi bir yanılsamayı seviyorum.

Çetrefillik

Çetrefildir sınır

Çetrefildir coğrafya

Mazlum, yoksul, hoyrat üçüncü dünya

Sahildeki balinaların toplu intiharları çetrefildir

Ama sadedir

Botun içinde boğulan göçmenlerin pasaportları

Kurban edilen üçüncü dünya!

Sende ucuzdur ekmek ve ölüm

Keşke teleskoplar Mars yerine

Senin keşfine kalkışsaydı

Yaralı, hüzünlü, ölüme bulaşmış üçüncü dünya!

Büyük Yaralar

Büyük yaralardan

بکتاش آبتین

Küçük çizikler kalır

Ve senin gözlerinden

Ne söylesem!

Dirseklerinin anısı

Yatağımda çukur düşmüş!

Özgürlüğün kafasına bir şapka

Özgürlüğün kafasından şapkayı aldırıyorum[1]

Bak!

Kimdir kendi canını böyle oyuncak eden?

Gökyüzüne ve denize bakıyorum

Hüzünlü ve çekicidir dünya

Bununla bile acaba

Akanyıldızların ve balinaların

Grevi

Cesurca değil mi?

Vatan

Ağaçlar yeşil gözlerle

Güvercinler beyaz kefenlerle

Ve sen kızıl yanaklarınla

Yurdum!

Güneşin tabutu

Gökyüzünün omuzlarından

Böyle düşer yukarı!

Öldüğüm gün

Öldüğüm gün

Hava soğuktu

Ve bir anda

Sayısız gövde benimle birlikte titredi

O

Elimi sıkıca tutmuştu

İsraf eden Azrail

***

Nasıldır hali ellerimin

Senin yanaklarını

Okşadıktan sonra…?

***

Ben

Seni istiyorum

Ve bu yakınlarda

Senden daha uzak bir düş yok…

***

Vedalaşma zamanıydı

Vedalaşma zamanıydı

Ama benim can vermem için

Hiçbir el sallanmıyordu

Üzgün ve gülünç bir yüz

Güneşe sevdalanan kardan bir adamdı

Ben yaz aylarının elinde

Buz tutmuş bir arzuydum

Boşuna yazdı

Ve ben boşuna kendi anılarımla baş başa

Görünürde her şey yolundaydı

Ama ben

Her an daha da küçülüyordum.


[1] Baştan şapka almak ya da kaldırmak, kandırmak ve yolsuzluk anlamına gelir. (h.h.)

Furuğ on yedi yıl boyunca ölüyordu!

Furuğ Ferruhzad’ın 29 Aralık doğum günü bahanesiyle…

Furuğ’un kardeşi, Feridun Ferruhzad’ın[1] bir arkadaşına yazdığı mektup ve ilk şiir kitabı Tutsak‘ın yayımlanma hikayesi:

Sevgili dostum;

Bugün benden Furuğ hakkında yazmamamı istedin. Ne demek istediğini tam olarak anlamadım. Sonra eve gelince bir süre üzerinde düşündüm ve bu sonuca vardım; ben asla Furuğ hakkında sana bir şey yazamam. Biliyorsun sevgili dostum, şair olan o Furuğ senin de az çok tanık olduğun bir dünyada yaşıyordu. Benim kardeşim olan Furuğ ise asla yaşamıyordu! Furuğ on altı yaşından itibaren şairliğe soyundu ve bu yaştan itibaren de kendi sanatsal ve insanı gelişim yolunda yürümeye başladı. Ben inanıyorum ki Furuğ gelişiminin bu dönemiyle birlikte ölümün gelişim dönemine adım attı. Ve böylece her gün, her ay ve yıl ölmenin zirvesinin merkezine ya da ölüme yaklaşıyordu. Daha anlaşılır bir şekilde söyleyeyim, Furuğ on yedi yıl boyunca ölüyordu. 16 yaşından 33 yaşına kadar ve sonra da ölünce, temiz ve arın, yani tam da olduğu gibi tekrar dünyaya geldi. Şimdi öyle bir dünyada yaşıyor ki en azından sözüm ona “Sanat ve edebiyat eleştirmenlerinden” kurtulmuş rahat etmiştir.

Feridun Ferruhzad

Şayet bizim işçi ve köylü insanımız -ki yıllarca uygarlık kervanından uzak düşmüşlerdir ve sonuç olarak da daha eski ve daha çürümüş düşünce tarzına sahipler- kadın ya da erkek bir sanatçı hakkında şaşılası ve tuhaf düşününceye sahipse ve sırf bir insan sanatçıdır diye ve kendi sanatını diğerlerinden iyi ve daha iyi icra ediyor diye saldırırsa şaşmam. Dünyanın neresinde toplumun altı tabakaları sanatçılarını daha iyi anlamışlardır ki? Fakat Furuğ’u anlamayanlar ya da bilinçli olmayan ve bilinçli bir şekilde onu anlamaya meyilli olmayan toplumun alt tabakalarına mensup olanlar değillerdi, tersine dünyada hep olageldiği gibi birkaç yabancı sözcük ya da yabancı kitap ya da çeviri birkaç eserin ya da birkaç ünlü ismin arkasında saklanıp gizlenen ve bütün çabaları günlük yaşamlarında “yapabiliyor” olanları ezip ve utanmazlıkla bu güçlerini biçimlendirenlerdir.

Bak Abbas… Ben ve Furuğ, ikimiz de çocuktuk. Furuğ odaya gelir ve saatlerce ağlardı. O benim davranışlarımdan dolayı ağlamazdı, benden ya da bizden şikâyet etmezdi. Onun yakınmaları ve ağlamaları ve onun üzüncü sözüm ona daha iyi anlayanlardandı. Bu üzüntü ve bu ağlama ve rahatsızlık Furuğ’un yaşamından asla eksik olmadı… Bazı işte bu insanlardan bana “Senin hesabın başka Furuğ’unki başka!” dediklerini duyduğumda gülesim ve ağlayasım geliyor. Onlar Furuğ’un hesabını tam ve eksiksiz ödediler. Örnek olarak… Önceki yıllardan kalan gazeteler ve dergilerdir. Bunların Furuğ hakkındaki söylevleri ve vecizelerdir. Şimdi birdenbire…

Şaşıyorum. Ben ölümün bir insanı bu denli değerli ve sevgili yaptığını bilmezdim.

Furuğ’dan elimde kalan mektuplar Furuğ’un dış dünya ile ve “arkadaşları” ile olan ilişkisinin canlı tanıklarıdır. Bu mektupların çoğunda öyle “şahsiyetlerin” adı geçmektedir ki bugün Furuğ için ayrı bir hesap açmışlar ve ona sevgi sopasıyla vuruyorlar. Sopa aynı sopadır. Sadece rengi değişmiş. Bazen düşünüyorum şayet Furuğ yaşıyor olsaydı o çocuksu haliyle (ve bu çocuksu halini biz birlikte olduğumuzda ve oyuncak olduğumuzda takınırdı) hiç kuşkusuz gülmekten kırılırdı!

رازگشایی از یک جنایت مرموز؛ ردپای جمهوری اسلامی در قتل فریدون فرخزاد – PARS  TV NETWORK

Furuğ’un ölümünden sonra onu anımsayan ağıt ve ağıt yakanlar bu sonuca vardılar “Ne kadar erken öldü!” ve bu sonuca varmadılar ki o yıllarca ölmekteydi. Furuğ ölmemiş olsaydı bu üzünç şiirlerinin temasını ne kadar kaybederlerdi. Şayet Furuğ ölmemiş olsaydı onlar Furuğ’a karşı kendi ateşli ve sonsuz sevgilerini bu denli lezzetli ve sulandırılmış olarak kaydettiremezlerdi.

Kim bilir ki Furuğ gerçekten neydi, kimdi? Çevresindeki her zamanki üç beş kişinin dışında kim onun gözyaşlarını ve hüzünlü hallerini görüyordu?

Kim bilirdi Furuğ’un haftalarca ağır hasta yattığını ve doktor ve ilaç parası olmadığını ya da kışın, sobasının alevinin ayın ortasında gaz yağının yokluğu ya da mali durumumun noksanlığından dolayı söndüğünü? Furuğ, sobasının gaz yağı parasını bana eğitimim için gönderirdi ya da evlatlık edindiği çocuğuna harcardı, ya da daha çok ihtiyacı olan insanlara verirdi. Sonra saatlerce ve günlerce, yalnız, evininin kapıları kapalı odalarda kalırdı, düşünürdü, şiir yazardı ve onlarda yaşamını açıklardı.

Onun çoğu mektubunda bu cümleye rastlanır: “Siz hepiniz gittiniz ve ben burada yapayalnız kaldım ve yalnızlıktan ölüyorum.” Bu yalnızlığı kesinlikle sadece bizim yokluğumuzdan kaynaklanmıyordu. Çünkü herkesin yaşamında nihayetinde onun yalnızlığını gideren birileri bulunur. Kimler Furuğ’un yalnızlığını ondan alıyordu? Bugün bana, “Sen onun hakkında konuşma… Biz konuşuruz,” diyenler o günler neredeydiler?

Yedollah Royai[2], Furuğ’un son döneminde çoğunlukla onunla olan son insanlardandı. Ona telefon açardı ve seninle konuşmalıyım derdi, sadece konuşmak. Bazen de onunla şiir konuşurlardı.

Bunu bana Furuğ yazardı ve Royai ona benzer bir şeyler anlatırdı fakat kılıçlarını üstten bağlayan ve Furuğ’u sadece kendileri için saklayan diğer arkadaşlar… Onlar asla yoklardı.

Ve acaba bugün bu “çok anlayanlar” tarafından bu kadar sevilen Furuğ, dünkü Furuğ değil mi ki bu anlayanların elinden haftalarca evden dışarı çıkmazdı ve onları görünce ağlardı, onlardan kaçardı, kendini saklardı ve bana mektubunda “Dahası kitabın basılınca da bu sözüm ona anlayan güruh sanat eleştirisi adı altında seninle alay ederler… Budur benim hayatım,” diye yazardı? Bugün Yeniden Doğuş kitabı ya da bir bakıma Farsça edebiyatta ve çağdaş şiirde yeninden doğuş aranan ve çok satanlar arasındadır. Bu kitap hakkında, Furuğ’un bana, “Bin yalvar yakarla bin tane basıyorlar ve sonra da aylarca dükkân vitrinlerinde toz toprak yedikten sonra elli tanesi satılır,” diye yazmıştı.

İyi olurdu şayet ölüler zamanemizin zamanının ve insanlarının hareketini ve değişimini görebilselerdi. Ben henüz anlamış değilim; acaba bu Furuğ’un ölümü müydü bizim edebi düşünülerimizin düşüncelerini onun hakkında bu denli değiştiren yoksa bu bazılarının alışkanlığı mıdır ki iyi eleştirilerini sanatçının ölümünden sonra gösterime çıkarıyorlar? Bir sanatçının hayatı ve yaşantısı taviz verilmeyecek ve göz ardı edilmeyecek bir meseledir.

Furuğ gerçek bir dervişti. Gerçek bir insandı. Furuğ’un şiirsel evrimi her şeyden önce Furuğ’da oluşan insani bir gelişimin sonucuydu. “Ben asla birilerine kötülük yapmadım.” Bu Furuğ’un cümlesidir. Bazen bunu bir mektubunda yazardı. Bazen de hıçkırarak ağladığında onu dillendirirdi: “Feridun sakin olmaya çalış yani sev! Yani aşk! Hisset, dokun ve onun hatırı için doğru ve dürüst ol, sevgiyi sevgi için iste.” Ve söz tenden, bedenden değildi. Furuğ asla, hatırladığım kadarıyla, haksız yere “aşk” olarak adlandırılan ve bizim bazı sözüm ona sanat eleştirmenlerimizin de kastettikleri bir aşktan söz etmedi. Furuğ’un sözünü ettiği aşk arifane ve temizdi. O on altı yıl asla görmediği oğluna aşıktı ve yıllarca bir zamanlar onun eşi olan ve ona oğlunu görme izni vermeyerek onun hakkında en büyük haksızlığı yapan bir adamdan saygıyla söz ederdi.

Hatırlarım, yaz tatili nedeniyle Almanya’dan Tahran’a geldiğim günlerin birinde, ukalalık ya da yılların sevgisine dayanarak, Firuz Behram okuluna gittim ve okul müdüründen ısrarla dayısı olmam nedeniyle Furuğ’un oğlunu görmek istedim. Kamiyar geldi. Beni gördü ve ağladı ve beni bırakarak kaçıp gitti. (Sebebi ona Ferruhzadlarla bir işin olmamalı demiş olmalarıydı belki de)

Furuğ bana, kendisinin Kami’yi görmek istediğini söyledi. Sonraları bana anlattı, farklı bahanelerle Kami’nin okuluna gidermiş ve annesi olduğunu söylemeden onu çağırırmış ve ona, “Beni annen gönderdi,” dermiş. Kami, pekiyi, deyince Furuğ sadece, “Biliyorsun annen seni çok seviyor,” dermiş. Bu kadar. Sonra da Furuğ gider günlerce, haftalarca eve kapanır ağlardı.

Furuğ şiir söylemeye başladığı günden itibaren, haklarından yoksun oldu, çocuğunu görme hakkını ondan aldılar. Yalnız yaşama hakkını ve esasen yaşama hakkını ondan aldılar.

Kimse onu anlamıyordu ve onu anlayabilenler ve ona karşı sevecen olabilenler, toplumsal aptalca kurallar nedeniyle onu yalnız bıraktılar. Kocası, babası, arkadaşları. Herkes kendisini, kendi adını, akrabalarını, komşularını, mahalle dükkân sahiplerini ve tanıdıklarını düşünüyordu ve düşünülüp kala alınmayan sadece Furuğ’du ve onun şiiri.

Ve Furuğ gidip kayboldu. Tahran’dan Roma’ya, Roma’dan Münih’e, Münih’ten Londra’ya ve tüm bu yolculukların arasında hep mutlak yalnızlıkta ve yakınlarından ve arkadaşlarından kaçarak. Ve Furuğ yalnız ve son mutsuzluğun zirvesinde bir ipek böceği gibi kendi çevresine bir duvar ördü ve onun ortasında son derece zarif bir şekilde dünyaya geldi ve şimdi bizim aramızda ve o saçma sapan lakırdılardan, düşmanlıklardan, kin gütmelerden ve aldatmalardan uzak bir atmosferde yaşıyor. Herkes ona aşık ve ona saygı duyuyor, göz önünde bulundurmadan ki şayet Furuğ ve onun somut varlığı bizim aramızda olsaydı, mutlaka bana yazdığı mektuplar bu cümleyle başlardı: “Her zamanki gibi mutsuz ve yalnızım,” ya da “Yapabilseydim bir saniyede kendimi bu yaşamın bağlarından kurtarırdım.” Ya da “Bilmiyorum bunları sana niye yazıyorum. Yalnızım. Yalnız ve mutsuzluk bütün hayatımı sarmış. Kimse bunu bilmiyor.” Ya da “Yaşamım yoksullukla doludur, hiçbir şeyim yolunda değil. Ne kalbim doygundur ne tenim ne de bir şeye güveniyorum. Nihayetinde insan bir yere varabilmek için çokça mahrumiyetlere katlanmalı. Günümüzün en şair şairi olan Nima der ki:

              Ne görür bir dağ[3]

              Kimse bu devranda ne çırağ

Hiçbir şeyle gönül bağım yoktur. Köksüz bir insanım. Beni koruyan sadece sevmelerimdir. Ama ne fayda. Bunları sana niye yazıyorum, bilmiyorum. İçim sıkılıyor, sıkılıyor, sıkılıyor. Burada pek yalnız kaldım.”

Ve şimdi dostum! İşte bu benim tanıdığım Furuğ’dur. Yaşamımda karşılaştığım en değerli kadın, en karakterli, en hanım ve en temiz kadın.

O bana Hafız değildi ki birilerinin dediği gibi günümüzde olduğu şekliyle ve modern olarak zuhur etmiş olsun. O Mevlana’ydı ve başka bir biçimde Mevlana’nın devamı. Umarım benim ne demek istediğimi anlamışsın. Benim kastım sadece ruhun insani ve temiz yanının karşılaştırılmasıdır ki Mevlâna iyilik ve paklıkta bir denizdi ve Furuğ da.

Furuğ’un hatırası kalbimi sıkıştırıyor ve sesi gırtlağımda tınlıyor. O derdi, “Ah şayet bir denize yolum olaydı, dalıp batmaktan ne pervam olurdu.” Furuğ sadece benim kız kardeşim değildi. O hayatımda karşılaştığım en değerli yakınım, en temiz insandı. O bana “iyi” ve sevecen olmayı, kötülükleri unutmayı ve kötüleri affetmeyi ve başkalarına alay etmek için dünyaya gelenleri ayıplamamayı öğreten biricik insandı, ki yalnız sestir kalan

Ve o da bizden sonra olacaktır. Bizim bugün yaptıklarımızın ve tümü yok olup gidecek olan işlerimizin üzerine bütün kavgalar, yüzeysel ve görünürdedir. Kalıcı olan eserler fazlalık ve boşunadır. Çünkü saklayıp koruyan biz değiliz. Sonrakiler, bizden sonrakiler yargılayacaklar ve saklayacaklar ve asla geçmiştekilerin yüzeysel ve kısa görüşlü yargılarına aldırmadan, aldırmıyorlar ve aldırmayacaklar.

Bir noktaya daha değinmeliyim. Öyle insanlar vardı ki Furuğ’u gerçekten ve yürekten seviyorlardı ve ona karşı derin saygı duyuyorlardı ama onların hepsi Furuğ’dan sonra kendilerini bir kenara çektiler ve yalnızlıklarında ağladılar ve o sevgili insanın ölümünden egolarını yükseltmek için bir merdiven ve yüzde yüz edebi midelerini doldurmak için bir ekmek teknesi yapmadılar.

Onların bugünkü sevgi ve saygıları onların dünkü saygılarının devamıdır ve Furuğ’un ölümünden kaynaklanmıyor. Ben onların hepsine en samimi şekilde saygı duyuyorum.

Feridun Ferruhzad

Ocak 1970

Furuğ’un ilk şiir kitabı Tutsak hakkında:

Dr. Ali Behzadi (Sepid-o Siyah dergisi müdürü):

“Bir gün Feridun Kar daha çok yeni ergen kızlara benzeyen genç, zayıf, uçuk renkli, siyah gözlü genç bir kadınla dergideki ofisime geldi. Onu şöyle tanıttı:

  • Furuğ Ferruhzad: Yetenekli cüretkar bir şair.

Furuğ, güneyden (Ahvaz’dan) Tarhan’a dönüş yolculuklarının birinde Feridun Kar ile yakınan tanıştı. O bir süreden beri Feridun Kar ile mektuplaşıyordu. Şiir gönderiyor ve Feridun ise dergide basıyordu. Bu yolculuğunda Feridun Kar onu edebiyat topluluklarına götürdü. Onu şairlerle tanıştırdı. Sonra onu, Emir Kebir Yayınlarının iyi düşünceli Abdulrahim Caferi’nin yanına götürdü ve Emir Kebir onun ilk şiir kitabını bastı. O zamanlar kimse tanınmamış şairlerin kitabını basmazdı. Bu büyük riziko sayılırdı. (Bohara, sayı 29 ve 30, ilkbahar 2003, sayfa 355)

Abdulrahim Caferi (Emir Kebir yayınevinin kurucusu ve müdürü):

1952 yazının başlarıydı. Bir gün Feridun Kar genç, yeni şairlerden birini Nasır Hosro’daki o yıllarda Emir Kebir’in tek kitap satış dükkânı olan kitapçıya telefon ederek beni görmek istediğini söyledi. Birkaç saat sonra geldi. Genç, şık giyimli, üzerinde gök mavisi gömlek olan, enli kemerli, saçını at kuyruğu yapmış sarışın bir hanımla. Yirmi bir iki yaşında ancak olurdu. Boyu görece kısaydı ve minyon yapılı, nispeten çekik yüzlü, soluk renkli, güler yüzlü, sade, sıcak ve masum. Dil ucuyla konuşuyordu. Bu hanım Furuğ Ferruhzad’dı. Ahvaz’dan yeni gelmişti. Feridun Kar, “Ferruhzad Hanım’ın bir şiir kitabı var, bastırmak istiyor. Ben başka yayıncılarla da çalıştım. Kendisine sizin basmanızı önerdim,” dedi.

Ben Furuğ’un bazı şiirlerini değişik dergilerde, özellikle de Roşenfekr dergisinde okumuştum. Furuğ cesur ve cüretkâr bir şairdi ve onun kimi şiirleri kendi zamanında yaygara koparmıştı.

Konuştuk ve karşılıklı anlaşmayla sözleşme imzaladık ve onun şiir kitabını Tutsak adıyla ve Sayın Şucaiddin Şefa’nın önsözüyle 1500 tirajla, nefis bir baskıyla yayınlandı.

Kapak tasarımı Mohammed Behrami tarafından yapıldı. İsmiyle müsemma bir tasarım oldu; kafes ve kafeste kuş, mavi bir zemin üzerinde.

(Sabahı Ararken, birinci cilt, Ruzbehan Yayınları, 2004 ilkbahar, sayfa 492-493)

Furuğ’un Tutsak kitabının yayınlanması konusunda eşi Perviz Şapur’a yazdığı mektuplardan:

“Sevgili Perviz’im. Kitabım gelecek hafta mutlaka yayımlanacak. Feridun Kar hakkında sana ne yazacağımı bilmiyorum. O çok şerif bir insan ve sen onun hakkında kötü düşünmemelisin… […] Ben kitabım hakkında onunla konuşmaya mecburum. Tabi ben bu bir iki kez dışında onunla konuşmuş değilim. Ben şayet istersem ne onunla -ki bu işi üstlenmiş- ne de Emir Kebir ile temas kurmayabilirim. Şayet kitabım basıldıktan sonra içi yanlışlarla doluysa ne yapabilirim? Hem bana bir nüsha göndermemiş olsalardı hatalarla basılacaktı. […] Görüyorsun, son zamanlarda benim hakkımda laf edilmiyor. Sebebi de şu ki Feridun Kar asil bir gençtir ve her yerde beni savunuyor.”

Salı, 26 Temmuz 1954

“Kitabımın telif hakkıyla ilgili olarak, birkaç gün önce Emir Kebir telefon etti, gel paranı al diye. Ben de gittim. 1200 adet kitap için bana 720 Tuman verdiler. Onun 600 Tumanını hemen bankaya yatırdım ve 50 Tumana kitap aldım. Yani kendi kitabımdan 5 tanesini bana 5 Tumandan, 1 Tuman indirimle kendime sattılar. Sonra bir adet Veys ve Ramin kitabını aldım, 15 Tumana. Bir cilt Sadi’nin Golestan’ını aldım. 15 Tuman. Kalan 70 Tumanla da kendime bireyler aldım. Pervizcim kısacası biraz savurganlık yapmış olabilirim ama yemin ki 600 Tuman senindir. İstediğini yap!”

Perşembe, 27 Temmuz 1955

“Kitabımla ilgili olarak dün Emir Kebir’den aradılar. Kitabım bitmiş. Yeni baskı için izin istiyorlardı. Ben de siz bilirsiniz, dedim. Güya yarın yayımlanacak. Bir cilt de sana göndereceğim. Kendim 10 cilt alacağım. Arkadaşlarıma dağıtacağım. Önce 5 cilt dedim, baktım 5 çok az olur. Kısacası telif hakkımdan 80 Tuman kitap aldım. Yani 10 cilt. Paranın kalanı senin ve Kami’nin. Takım elbise al. Kami’ye üç tekerlekli alacağım.”

Pazartesi, 2 Ağustos, …

دانلود کتاب اسیر
Tutsak, ilk baskı

[1] Şair, gösteri sanatçısı. Gösterilerinde dini lider Humeyni’yi sert bir dille eleştirdiği için yobazlar tarafından Almanya’nın Bonn kentinde bıçak darbeleriyle katledilmiştir. (7 Ekim 1938-31 Temmuz 1992)

[2] Şair, (doğum tarihi 7 Mayıs 1932)

[3] Kızgın demirle vurulan yara, yanık, üzüntü, acı anlamında.

Bensiz gitme!

Beğeneceğinizi umduğum Hamid Hirad’ın bu icrasını aktarıyorum. Şiirlerin bir bölümü Mevlana’ya aittir.

Parçanın adı: Xoda, (Hüda, Tanrı)

Yarı gece vurdum sokaklara gittim içmelerimin peşine

Meyhane kapısına vardım sevdamın peşine

Dün gece gördüm meyhane kapısında sıralar var aşıklardan

Ah Tanrım ben size varmışım mey şarap içmeden

Ya rab Sevgilim aşkının hüznünden sonunda deli oldum

Kendimden oldum meyhanenin yolunun tuttum

O kadar mey içeyim ki sarhoş olup harap olayım

Ne dost tanıyayım artık ne kadeh ne şarap tanıyayım

Hoş süzülerek gidiyorsun ey canımın canı bensiz gitme

Süzülen servimsin canımda gönlümde bensiz gitme

Bu dünya seninle güzeldir o dünya seninle güzel

Bu dünyada bensiz olma o dünyaya bensiz gitme

Yaaaaar

Caaaaan

Sızlayan kalbimin munisi sen

Ey sen ki varım yokum oldun

Ya rab ya rab ya rab ya rab

Dur duraksız kalbimin merhemi sen

Ey sen ki varım yokum oldun

Ya rab ya rab ya rab ya rab

Ya rab ey gönül sevdan bana sabır direnç verir

Itırın senin seher vakti hüzünden kurtarır beni

Ya rab bu gece yağmur çiselemesi yaz bana

İki üç gece sokaklarda başı boş dolaşmasını yaz bana

Ya rab bu gece yağmur çiselemesi yaz bana

Hoş süzülerek gidiyorsun ey canımın canı bensiz gitme

Süzülen servimsin canımda gönlümde bensiz gitme

Bu dünya seninle güzeldir o dünya seninle güzel

Bu dünyada bensiz olma o dünyaya bensiz gitme

(Farsçadan çeviri: h.h.)

Dahi matematikçi Meryem’in bir görüşü:

Fields Madalyalı ilk kadın matematikçiyi genç yaşta kaybettik: Ah Meryem  Mirzakhani! | Bilim ve Gelecek
Meryem Mirzahani

2014 yılında “Matematiğin Nobeli” sayılan Fields madalyasını alarak bu ödülü kazanan ilk kadın unvanını kazanan genç yaşta kaybettiğimiz büyük matematikçi, Prof. Dr. Meryem Mirzahani son derece özgün bir metin var elimizde. Matematik dehası ve sevdalısı “Yaşamda karşılaştığımız problemlerin çözüm yolları nelerdir?” sorusuna matematik yoluyla yani rakamlarla yanıtlıyor:

Önce İngilizce alfabeyi yazıyor:

A B C D E F G H I J K L M N O P Q R S T U V W X Y Z

Sonra her harfe karşılık sıra sayısı:

1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26

Sonra ihtimalleri hesaplıyor. Meryem Mirzahani şöyle yazıyor:

“Bu harfler ve sayılar birbirlerine eşitler. Şimdi, acaba sevinmek ve başarı için sıkı ve çık çalışma yeterli mi? Çok ve sıkı çalışmak= Hard work

H + a + r + d + w + r + k

8 + 1 + 18 + 4 + 23 + 15 +18 + 11 = %98

Acaba bilgi bizi başarıya götürür mü? (Knowledge)

K + n + o + w + l + e + d + g + e

 11+14 + 15 + 23 + 12 + 5 + 4 + 7 + 5 = 96%

Ya aşk? (Love)

L + o + v + e

12 + 15 + 22 + 5 = 54%

Para? (Money)

13 + 15 + 14 + 5 + 25 = 72%

Evet bunlar yeterli değil. En zirveye çıkmak için ne yapmalı? Ne gerek?

Evet bakış açısı: (Attitude)

A + t + t + i + t + u + d + e

1 + 20 + 20 + 9 + 20 + 21 + 4 + 5 = 100%

Evet, şayet bakış açımız (tutum ve davranışımız) bilgi, sevgi, dürüstlük, cesaret, olumluluk ve spor[1] ile birlikte olursa daha güzel olur.”


[1] Arapça matematik anlamında kullanılan Riyadiyat aynı zamanda Riyade Spor anlamına gelir. (h.h.)

Alkışlar size!

Dünya Kadınlar Hentbol Karşılaşmaları 1 Aralık 2021’de başlamış ve 19 Aralık Pazar gününe kadar bütün heyecanıyla İspanya’da devam edecektir. Dünyada bu karşılaşmalara 32 ülke katılabilmeyi başarabilmiştir.

A: Fransa, Angola, Dağlık Karabağ, Slovani

B: Rusya, Kameron, Sırbistan, Polonya

C: Norveç, Romanya, Kazakistan, İran

D: Hollanda, İsveç, Porto Riko, Özbekistan

E: Almanya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Slovakya

F: Danimarka, Güney Kore, Kongo, Tunus

G: Brezil, Japonya, Hırvatistan, Paraguay

H: İspanya, Arjantina, Austurya, Çin

C grubunda yer alan Norveç şimdiye kadar 2 kez Olimpiyat şampiyonluğu, 3 dönem Dünya şampiyonluğu ve 8 kez Avrupa şampiyonluğu kazanmış kadın hentbol tarihinin zirvesinde yer almaktadır.

İki gün önce Norveç-İran karşılaşması gerçekleşti. İran kadınları ilk kez bu platforma yükselebilmişlerdi. İran İslam devletine rağmen, bu devletin dayattığı o tuhaf müsabaka giysilerine rağmen, hatta bir hazırlık maçı için tek kuruş harcamayan İran Hentbol Federasyonu ve devletine rağmen İran kadınları savaşarak İspanya’ya gelebilmişlerdi. Norveç karşısında şansları sıfırdı. Nitekim de öyle oldu: 41-9.

Norveç takımı sahada grubu geçtikleri için haklı sevinçlerini yaşarlarken hoparlörden sürpriz sayılabilen bir anons duyuldu: Karşılaşmanın en değerli oyuncusu İran kalecisi Fatemeh Halili!

Fatemeh bu anonsu duyunca sahanın ortasında çöküp gözyaşı döktü. Sevinç ve üzünç gözyaşları. Takım arkadaşları onu ortalarına alıp tebrik ettiler. Onlar da gözyaşı döktüler. Ancak bu kızların gözyaşı kaybettikleri için değildi, sadece Fatemeh’nin en iyi oyuncu seçilmesine de değildi. Enerjilerinin büyük bölümünü başörtülerinin kaymamasına harcayan, o garip giysilerin içindeyken kıvrak hareketler için kat kat daha fazla enerji harcayıp çaba gösteren bu kahraman kadınların mazlum düşmüşlüklerine gözyaşı döktü Fatemeh ve takım arkadaşları. Onların gözyaşı tüm İran kadınlarınaydı. Baskı, baskı ve baskı altındaki kadınlara! Fakat tüm baskılara rağmen tüm alanlarda savaşan ve halkının aydınlık geleceğini müjdeleyen mücadeleleri sürdüren kadınlara! Milyarlarca dolar bu milletin servetinden yolsuzlukla, hırsızlıkla çalan, çırpan, şatafatlarına, kumarlarına, savaşlarına, yurtdışındaki eğlencelerine ve diğer kepazeliklerine harcayanlar kadınlara, sanata ve kültüre gelince sadece kendi uydurdukları şeriat kanun ve kuralları, bütçe yokluğu, iffet, namus martavalları öne süregelmişlerdir. O kahramanların gözyaşları İran halkınaydı. Ama onlar bir şey daha bildirdiler: Biz kadınlar meydanlardayız! Size rağmen ayaktayız! Size rağmen karanlığın perdesini yırtıp çöpe atacağız.

Çok geçmeden Norveç takımındaki kızlar da İran takımını ortalarına aldılar. Gözyaşlarını tutamadılar. İlginçtir; karşılaşmayı izleyenler de gözyaşlarını tutamadılar! Ne tuhaf bir duygu seli! İki takımın kızları el ele verdiler. Hiç görülmemiş bir şekilde iki takım yan yana durarak hatıra fotoğrafı çektiler. Norveç Hentbol Federasyonu, kadın milli takımının bütün bireylerinin imzasını taşıyan milli formayı Fatıma’ya takdim etti. Norveç Hentbol Federasyonu resmi Twitter sayfasından şu mesajı yayımladı: “Tebrikler Fatemeh! Bugün hepimiz kazandık, birlikte. Biz sana ve İran’a gelecekteki oyunlarda en iyisini diliyoruz!”

Alkışlar size İran Kadın Hentbol takımının bireyleri! Alkışlar size İran kadınları… Alkışlar size Norveç hentbol takımı ve o ülkenin hentbol federasyonu!

Resim
Resim

Hilmi Haşal: Teras okumaları-2

HAŞİM HÜSREVŞAHİ’DEN SENİ UNUTMAYI ÖĞRET BANA

Kent yaşamının gerilimini azaltmanın yol ve yöntemlerinden biri hatta ilk akla geleni kitapla kurulan soyut bağdır. Kitaba bağlanma, bir bakıma yaşantıyı sakinleştirme, musibetlerden korunma etkinliği…  Kent kaosu, kötülüklerle örülü, amansız tüketim koşusuna zorlar çünkü çağdaşımız insanı. Roman, öykü daha kolay terapi aracıdır belki… ama şiir kitabı özel çaba, geniş ve derinlikli, handiyse girift ebru bezemelerine yönelmişçesine dikkat ve yoğunlaşma ister; “içimde mavi cam kırıkları” demiş şiir kişisinin davetine karşılık…  Şiirin kitabı, şairi de okuru da sözcükler deryasında arayışa sürüklenmenin serüveniyle sınar, dense yanlış olmaz.  Dil, her iki gezgini buluşturur; imge ve ileti, anlam denen dertlenme dalgasının dilidir ki, o buluşmanın konumunu, zamanını hayatlara dahil eder. Ne doğduğu yer ne de doyduğu yer, sözcüklerin yükünü algılamaktan, sorgulamaktan alıkoymaz gezgin kişiyi. İnsani dertler, dertlenmeler, gittiği yön, kat ettiği mesafe (ömür) süresince ortaktır: şairin yurdu hüznüdür o minvalde, okurun da keza… Haşim Hüsrevşahi,  Seni Unutmayı Öğret Bana (Totem Yayınları, Ankara, 2016, ISBN: 978-9944-330-26-8) kitabında, bir araya getirdiği şiirlerle düşündürmektedir, yer, zaman, aşk ve hüzün kavramlarını…  Birçok örnek dize nakledilebilir ama ipucu ya da tadımlık babında; “ne zaman sokağa çıksam mavi bir cam kırılır içimde” diye başlayan, “kızıl yeminlerimiz vardı yeşil kefaretimiz” (s.21) şiiri öncelikle okunmalı diye önerilebilir.

İmece… [hapisteki kadınlara bir şiir]

Kadın insan hakları için mücadele eden ve bu nedenle hapsedilen Aliye Egdamdust, Ronak Seffarzade, Zeynep Bayezdi ve nice kadın aktivist için yazılan ve onlara ithaf edilen şiirlerden bir örnektir. Bu şiirlerin birkaçını daha çevirip burada yayımlayacağım.

İmece

Elham Melekpur

وقتی شاعر سکوتش را می‌شکند، از رادیو زمانه
Elham Melekpur

hiçbir olay olmasın diye uğraşıyoruz

biz hiçbir bomba yapılmasın diye uğraşıyoruz

biz yürekten ümit ediyoruz bayraklar kendi renklerinde  dalgalansın diye

biz biziz işte çabalayan

ellerimizdeki ışıltı mucizelere güler

ve sapa yollardan kestirme gideriz ana yollara

biz teröristiz

ve vadilerde Arapça marşlar söyleniyor

biz hep teröristiz

biz hiçbir olay olmasın diye uğraşıyoruz

karar veriyoruz ve eve dönüyoruz

biz mutlaka eve döneriz

hiç kuşkusuz

her gün güzel bir şiir okumalı

her gün güzel bir müzik dinlemeli

her gün güzel bir resim görmeli

her gün bir film yapılmakta

benim kendi filmim var

geceleri sabahlara boş oturmam

bu benim misyonumdur

her gün her gün her gün

damdan düşmek

ve toplu mezarlarda toplanmak

ve eril haşiyelere yardım etmek

ve peş peşe bulutların inmesine

sizin gözleriniz yorulur

benim çocuklarım yorulur

küçük beyaz atlar yorulur

bildiriler ve masalar yorulur

ve dolma kalem

bazen kendi içime uğrarım

kalmaya çalışırım ve müstehcen olmaya

çocuklarımın canı cehenneme

Cuma sabahları defin merasimi var

benim kendi filmim var

her gün iyi bir filim seyretmeli

ben bütün insanlarla paramparça olmaya uğraşıyorum

büyük bağırsağım küçük bağırsağımı yesin diye uğraşıyorum

her an bana tecavüz edilsin diye uğraşıyorum

her an annemi öldürmeye uğraşıyorum

ben teröristim ve bu bir sorun değil

benim kendi filmim var

Elham Malekpoor.jpg
Elham Malekpur (1983, İran. Halen Hollanda’da yaşamakta. Görme engelli şair, yazar, toplumsal aktivist)

Neler yapıyorum?

Son Beş Yılda Neler Yaptım?

Bazen insan kendi kendine soruyor işte ne yapıyorsun diye… Ben de “Ne yapıyorum bu yaşamda?” diye soruyorum bazen. Aile konuları dışında nelerle uğraşıyorum? Geziler, fotoğraflar, okumalar, film izlemeler, doğa yürüyüşleri, yemek yapmalar vs dışında yani? Çevremle ve çevremdeki insanlarla ilgileniyorum tabi herkes gibi. Ama mesleki olarak ne yapıyorum ne ile uğraşıyorum? sorusuna yanıt vermek için son beş yılın çok çok kısa bir özetini çıkardım. Paylaşmak istedim:

  1. Hekim Olarak:

Bir çocuk kalp hastalıkları uzman hekimi olarak son beş yılda yaklaşık on bin çocuğun kalbini muayene ettim, hastalıklarına tanı koymaya çalıştım, sağlıkları için uğraştım.

Tabip olarak kendimi güncel tutmaya çalıştım ve editörler kurulunda olduğum yurt dışı tıbbi dergilere makaleler ve yazılar gönderdim, yurt içi ve yurt dışı bazı çocuk kardiyoloji kongrelerine katıldım…

2. Edebiyatçı olarak:

  • Kendimce önemli bulduğum ya da yazdıklarıma yardımcı olacak okumalar yaptım
  • Kimi edebiyat dergilerine makale, şiir ve çeviri şiir ve öykü gönderdim.
  • Az da olsa bazı şiir dinletilerine katıldım…
  • Ama en önemlisi de yazma ve çeviri eylemlerime devam ettim. Bunların bir kısmını Edebiyat Pencerem olarak adlandırdığım sardunyalar.com’da yayınladım, bir kısmını ise kitaplaştırdım.
  • Son beş yılda kitaplaştırdığım çalışmalarım:

1- Seni Unutmayı Öğret Bana, Şiir, Haşim Hüsrevşahi, 2016

2- Bana Aydınlıkta Söz Et, Çeviri şiir, Ahmed Şamlu, 2016

3- Sırrı Giz Eylediler, Çeviri şiir seçkisi, Hafız-Hayyam-Mevlana, 2016

4- Yalnızlığımın Çinisi, Çeviri şiir, Sohrab Sepehri, , 2017

5- Beyel’in Yas Tutanları, Çeviri roman, Gulam Hüseyin Saedi, 2017

6- Önce Ben Öleceğim, Furuğ Ferruhzad’ın yazdığı öyküler, makaleler ve yaptığı söyleşiler, 2019

7- Mavi Ses, Sohrab Sepehri’nin düz yazılarından oluşan Mavi Oda ve diğer yazıları ve yazarın hakkında söyleşiler. 2021.

8- Dolunayın Çocukları, Roman. Haşim Hüsrevşahi, 2021, Yayınevine gönderildi.

9- 18. Hücre, Ali Eşref Dervişiyan, Roman, 2021

10- Şeyh Bedrettin Destanı, Nazım Hikmet, Farsçaya Çeviri, Mehri Publications, Londra, 2021

  • Şu günler ne yapıyorum?

Bahçemle uğraşıyorum, yürüyüşlere devam ediyorum, güzel filmleri izlemeye devam

Çocuk kalp hastalarına yardım etmeye çalışıyorum.

Okumalarıma devam ediyorum

Dördüncü romanımı bitirmek üzereyim

Dördüncü şiir dosyamı düzenliyorum

Sylvia Plath ve Furuğ Ferruhzad şiiri üzerine karşılaştırmalı bir inceleme yaptım makalesini bitirmek üzereyim. (Sylvia’nın şiirlerini orijinal dilinden kendim çevirdim)

Bir çeviri romanın yarısını bitirdim

Bir çeviri romanın editörial düzeltisini yapıyorum

100 Türkçe yazan Türkiyeli kadın şairin şiirlerini Farsçaya çevirme projeme başladım

Şimdilik aklıma gelen bunlar… Sonra başka bir şeyler anımsarsam eklerim. Hepinize güzel günler diliyorum 🙂