Türkiye en büyük tiyatro-oyun yazarını kaybetti!

Tuncer Cücenoğlu
Tuncer Cücenoğlu, 10 Nisan 1944 – 18 Temmuz 2019

Tuncer Cücenoğlu’yla tanışmamız yıllar öncesine dayanır… Çığ oyunu Ankara Akün’de sahnelenmeden öncesine. Telefon eder, “Can!” derdi… çünkü kendisi de bir “Can”dı.

Tamam dedim ona, çevireyim, dedim. Ve Çiğ’ı Farsçaya çevirdim. Sonrasında “Akün’de sahneleniyor can, mutlaka gel!” dedi. Gittim ve izledim.

Üzerinden birkaç sene geçtikten sonra telefonda Çığ’ın Tahran’da sahnelendiği haberini verdi sevinçle. Bu oyunun birkaç eleştirisi de çıktı İran’da sanat dergilerinde. 

Ara ara telefonlaşırdık. Dünyanın dört bir yanında sahnelenen oyunları için tebrik ederdim Usta’yı. Beraber gidelim Bakü’ya demiştik. Olmadı. Olmayınca olmuyor işte. 

Ve şimdi, aniden, derin bir boşluk bırakarak aramızdan ayrıldı.

Türkiye dışında onurlandırılan, değeri  bilinen bir ustaya ne yazık ki kendi topraklarında o ilgiyi, o takdiri göstermedik! Bu konuda hep sınıfta kalmışız zaten. Nedenlerini sosyologlar yazar, toplum piskologları yazar, siyaset bilimcileri yazar belki… ama birileri mutlaka yazar bir gün!

Usta! Sen görevini bu halka karşı fazlasıyla yerine getirdin: Onun mutluluğunu, özgürlüğünü ve ülkesinin bağımsızlığını hep savundun durdun. İnsandan yanaydın, sevgiden yanaydın… Yerin kolay kolay doldurulamayacak, dolmayacak!

Devrin eserlerinle daim olacak… Nur içinde, huzur içinde yat can!

Yeni doğacak olan bebek çığlık atacak ve çığ düşmeyecek

ve bu halk uyanacak Usta!

h.h.

Çığ
Çığ, Tahran’da…

sağır mu oldun hatçe?

“sağır mı oldun Hatçe?
kıyamet anca kör olanları seçiyor !”
(alıntı)

biz bükülmüş bir günün sonunda
birimiz Dicle birimiz Fırat
birleşiriz elbet şattül-aşkta
dökülmeden körfezine yok oluşun
 
kahrını ezberlemiş kaç şiir yazar bu gün batımı
Kadıköy vapurunda kaç hikaye
suskunu bilen kaç masal?

hep bir pencere var orada dolunaya açılır
rüzgar ve ateş kıvrılarak vurur camına
biz bükülmüş bir günün sonunda

şebboyun serinliği var gülüşünde 
bu evde “çok bulut birikti”
anımsamak isterim kendimi sende
sen kıyametin ilk günü…

(23 Nisan 2017, 5 Mayıs 2019, h.h.)
[bu şiirin ilk dizeleri yeniden yazıldı]

Anka kuşu,
Anka Kuşu. Credits go to: Peter Nottrott, “Phoenix”, Painting

 

 

Şirazlı Hafız’dan bir gazel!

Şükürler olsun Tanrı’ya meyhanenin kapısı açıktır
Zira benim niyaz yüzüm onun kapısındadır

Küpler tümü coşkuda kaynamada sarhoşlar
Küplerdeki mey gerçektir ne mecazdır

Onda tümü sarhoşluktur ve gururdur ve kibir
Bizde tümü biçarelik, acz ve niyazdır

O sırrı ki gayrına söylemedik söylemeyiz biz
Dostla söyleşiriz ki o mahrem-i gizdir

Cananın saçının kıvrımının şarhı ne mümkün
Sözü kısa kesemezsin ki bu öykü çok uzundur

Şahin gözlerimi kapattım ben bu cihana
Çünkü gözlerim bir tek senin yüzüne açıktır

Senin sokağının Kabe’sine kim gelirse
Kaşlarının kıblesinde durursa o namazdır

Ey meclislilerim zavallı Hafız’ın yüreğinin yangısını
Mumdan sorun ki kalbi hep alevdir hep alazdır

Ferşçiyan
Minyatür: Mahmud Ferşçiyan, İran.

Afgan şair Halide Furuğ’dan bir şiir

ben denizi deneyimledim
ve ellerim fışkırır
zamanın ellerinden
gözyaşı sokaklarında dolaşırım
ışığı öyle ararım ki
tırnaklarımdan kelebekler uçar

benim kırılmaya isteğim yoktur
rüzgar ve fırtına oburları sofra sererler
vatanları yoktur
ve bir gövdeleri
sade ve bencil oyuncular
boşunalık toplarlar
Mat’a Kiş dedikleri
satranç gibidir dilleri

ben bu yolculukta dikenliklere varmışım
eteğimin erguvan bahçesi tutsaktır
ey bahar
hüzünlerinin çiçeklenmelerinden şarkılar getirirsin
ey aydınlık mevsim
acaba
sesinin sevecen ebemkuşağıyla
yürekler arasında
duvar ören
çelik çizgileri
koparmaya
gücün yetmiyor mu?

yıldız çağırırsan
basamak basamak yükselirim
ve gökyüzünün hayallerine dokunurum
ben o kiraz dolu ağacım 
akkavaklar kuşkuyla bakarlar bana
ve ikrahla konuşurlar benimle
kendi köklerime dönersem şayet
yağmur
sadece yağmur uyanık kalır aklımda…

(Darice/Farsça’dan çeviri: h.h.)

Halide Furuğ
Afgan genç yeteneği Halide Furuğ, 1970, Kabil.

Yayınlanmış olan şiir kitapları:
– Mitra’nın ayaklanması
– Şimşek mevsimine bir pencere
– Fener kuşağının ellerinin kaderi
– Düş ve anı caddelerinde
– İkindi saat beşte hep

derin bir özlemle!

Değerli dostum, üstadım, edebiyatta yol gösterenim, İran’a modern eleştirel okuma kuramlarını getiren, öğreten, geliştiren, İran din devletinin canına kastettiği için yurdundan sürülen, İran Yazarlar Birliği Danışma Kurulu üyesi, PEN Kanada eski başkanı büyük şair, romancı ve edebiyat kuramcısı Rıza Beraheni’nin kendi sesiyle okuduğu bir şiirini ona, sohbetine ve sıcak meclisine olan derin özlemimle burada veriyorum. Bu şiir Beraheni’den çevirdiğim ve 2004 yılında Dünya Yayınları’ndan çıkan Kelebeklere adlı kitapta yer alan “gelmedi” adı taşır.

gelmedi

güneş gelsin diye       koşuşturdum           gelmedi
kestane renkli saçlarını kalçalarının mermerinin sıcak büyüsüne dökmüş bir delinin ardınca koştum
güneş gelsin diye gelmedi
kağıt ve duvar ve taş ve toprak üstüne yazdım okunsun diye yazı
güneş gelsin diye gelmedi
kurt gibi uludum          kurt burunu olup sokuldum zamanemin karnına          yırttım
gece gündüz yırttım           güneş gelsin diye gelmedi
nasıl da şaşılası uğursuz bir çağ       devran köpek iyesi ben köpeğim
kapıdan kovulunca      vefa damından         damladım içeri
güneş gelsin diye gelmedi
yanaklarıma zulamda aşk ettim şamarları
caddeye indiğimde
iki yanağımı         halktan yana kor çelik gibi tuttum
güneş gelsin diye gelmedi
gerçi hıçkırıklarım uykudan, acı uyku, yer yüzü çocuklarının yorgun ve tatlı uykularını kaçırdı
fakat
ne dost yanında          ne el huzurunda       ne kendi halvetimde ağlamaya yetmedi erkim
güneş gelsin diye gelmedi.

1992

(ç: h.h.)

‫رضا براهنی‬‎ ile ilgili görsel sonucu
Rıza Beraheni (13 Aralık 1935, Tebriz)