bir şeyler yazmalıyım…

Firuze Mohammedzade’den bir şiir

bir şeyler yazmalıyım
ölüm gibi
beklentimi karşılayan bir şey
hiçbir şeyden korkmayayım diye
ölüm haberimi kendinden önce getirme ihtimali olan
kargadan bile

bir şeyler yazmalıyım
onca kar katmanları altında Tebriz’in ateşi çıksın diye
kürenmeliyim ve yükselmeliyim kendimden
ya da değil?
iğne,
ceketimin yamalarının sıcak hayallerini dikeyim diye

neden bunca kimsenin sesi dertten çıkmaz?
neden bunca tek kişilik hücrelerin derdi ve aspirinler bedava eczanelerde tozlanır?
ben neden aspirinin derdine değmiyorum?
ben bunca üşüyorum burada
ve sen orada onca ölümsün ve işe yaramıyorsun neden?
Tebriz’in evlerinin duvarı olabilir mi?
benimle aynı evde yaşayan evler
birlikte avare ettiğimiz evler
duvarlarından fotoğraflarımızı kıran evler
ve biz sorduk
bunca ev arkadaşı olmanın nedenini
yanıtlamayan o evler…
evin başına çökmeli ki evin anlamını anlayasın da

ben neler yazıyorum ki bunca üşüyorum?
bunca yanan orman uzaktan ısıtmıyor beni
şayet güney Arizona’da bir orman yanıyorsa
mutlaka bir söz
bir sözcük
bir tümce
Tebriz’in bağlarında bir akkavağın kalbini kırmıştır.

(Farsçadan çeviri: h.h.)

Işınlama değil düşünleme

Araştırmalara göre RNA’dan DNA oluşumu evrimi ve ardından DNA merdiven şeridinin ortaya çıkışı yaklaşık 4 milyar sene önce gerçekleşmiştir. Bundan kısa bir süre sonra yani yaklaşık 100,000 sene sonra tek hücreliler ortaya çıkmıştır. Yaşamın başlangıcını bu nokta olarak kabul edebiliriz. İnsanın ortaya çıkışı 2,5 milyon yıl ve Homo sapience (ana-babalarımızın ya da anatomik olarak modern insanın) ortaya çıkışı ise yaklaşık 300-800 bin sene önce cereyan etmiştir. Derin suların diplerinde 4 milyar sene önce DNA! Ve bu DNA üzerinde bilgilerin kaydedilmesi, depolanmaya başlaması… Çok heyecan vericidir!

Bugün ise anne karnında yaklaşık 9 ayda, annenin döl yatağındaki derin suların dibinde iki tek hücreden çift hücreye ve ardından kesintisiz olarak çok hücrelere, ardından balık şekline, sürüngen, kuş, memeli hayvan biçimini alarak ve böylece 4 milyar sene süresince izlediğimiz tüm o diğer evreleri şaşılacak güzellikte peş peşe geçirerek “insan” şeklini almaktadır. Dokuz ayda kemikler, damarlar, sinirler, organlar ve vücudumuzun tüm sistemleri ortaya çıkarak, hızla evrim geçirerek, tek hücreden modern insan oluşuyor!  Buradaki hızla sözcüğünün altını çizdim. Tekrar etmemin bir nedeni olsun diye: 4 milyar senede cereyan eden bir süreç sadece 9 ayda gerçekleşiyor. Yani yaklaşık 5,4 milyar kez hızlandırılmış bir süreçte. Ben buna zamansızlık diyorum. Zamanın adeta yok olduğu bir süreç. Ol! Oluyor!

Ve biliyoruz ki modern insan DNA’sı tüm o 4 milyar yıllık sürenin ve sürecin bilgisini de taşımaktadır. Ortak belleğimizde tüm bu bilgiler, bu kodlar mevcut. Beynimiz kendini çözmeye başladığında tüm o kodlara açık bir şekilde ulaşabileceğiz diye düşünüyorum. İşte o zaman insanoğlunun ulaşımı uçakla, füzeyle, ışınlamayla falan değil çok daha “hızlı” bir şekilde düşünce hızında, ışınlamayla değil benim tabirimle “düşünleme” ile olacak… Yakın zamanda, belki 10 bin belki 100 bin sene sonra bunun gerçekleşeceğine inanıyorum! Siz ne dersiniz?

Bu konuya belki sonra yine değinirim!

Aşağıdaki videoda tek hücre olan spermin kadın tek hücresi olan yumurta ile buluşması, döllenmenin gerçekleşmesi, hamilelik ve devamındaki hayret verici güzellikteki 4 milyar sene süren yolculuğun özeti veriliyor.

ne kadar da sevecendin örümcek katil!

İstanbul Sözleşmesi’ni savunmak bir entelektüel fiyaka yolu değil, gerçek bir toplumsal görevdir. İleride daha iyisi oluşursa, oluşturulması sağlanırsa onu talep edip savunmak görev olur!

ne kadar da sevecendin örümcek katil!
baba kokladı onu
kardeş kokladı onu
amca kokladı onu
dayı kokladı onu
komşu delikanlı ve kasap ve yargıç da

şimdi vücudunun kokusu kaplamış tüm şehri
evler, dükkanlar, camiler, mezarlıklar ve karakollar

bayanlar baylar
sıkıca tıkayın burnunuzu lütfen
bu
dün gece
bu soğuk caddenin köşesinde
sessizce boğularak öldürülen
bir fahişenin cesedidir.

(Leyla Fercami, Dolunayda kızıl tef çalan kadınlar, İranlı kadın şairler seçkisi, Totem Yayınları, 2015. Farsçadan çeviri: h.h.)

bırak senin gözlerinde toprağa versin…

Semira Çerağpur’dan bir şiir[1]

İhsan’a bir şarkı

ne bu ağlayan benim
ne de duvardaki gölge sen
biz yağmurda çılgın iki bulutuz
şimdi yeryüzünü birkaç yıllığına
kendi viraneliğinde bırak
bırak senin gözlerinde toprağa versin babamızı
saçlarının şeytanı
kaybolan altınların tılsımını
urganın boynundan
sarkıtan kadın
*
ne bu gülen benim
ne tetiğine basılmayan tüfekler sen
biz yağmurda okunmamış iki şiir
şimdi dünyanın düşünün kıyısına bırak
botlarının gözünü…

(“Kanımı havanldırmaya çıkarmışım” toplu şiirinden)

ترانه‌ای برای احسان
نه این‌که گریه می‌کند منم
نه تو آن سایۀ افتاده بر دیواری
ما دو ابر دیوانه‌ایم در باران
حالا زمین را برای چند سال
در دست ویرانی‌اش رها کن
بگذار پدر را در چشم‌هایت خاک کند
زنی که شیطان موهایش
طلسم طلاهای گمشده را
به گردن طناب
آویزان کرده است.
.
نه این‌که می‌خندد منم
نه تو آن سرباز تفنگ‌های بی‌شلیکی
ما دو شعر ناخوانده‌ای در باران
حالا کنار خواب جهان
چشم پوتین‌هایت را بگذار

[1] http://www.aghalliat.com/%DA%86%D9%86%D8%AF-%D8%B4%D8%B9%D8%B1-%D8%A7%D8%B2-%D8%B3%D9%85%DB%8C%D8%B1%D8%A7-%DA%86%D8%B1%D8%A7%D8%BA-%D9%BE%D9%88%D8%B1/)

Ne eylediler!

Okuyacağınız İranlı şair-gazeteci Ferruhi Yezdi’nin bir şiiridir. Bu vatansever şairin, Rıza Şah Pehlevi diktatörlüğü tarafından önce dudakları dikildi sussun diye. O susmadı ve sonunda halk düşmanları tarafından katledildi.

Kim ki hamdı, bin bir oyunla uyuklatıp eylediler
Kim ki uyumadı evini yıkıp harap eylediler

Helal sirke olacak dediklerini
İkiyüzlülük zulasında şarap eylediler

Duvarın arkasında eşeği közlediler
Bize methedip lezzetli kebap eylediler

Yıllarca umut ve hevesle eğirdiğimizi
Dar ağacına urgan hesap eylediler

Vatanı cennet edeceğiz biz dediler
Belalarla dolu cehennemi bize azap eylediler

Kimden şikâyet edelim gafletimiz ve cehaletimizden
Elimizdeki tüm servetimizi serap eylediler

Dertliyiz dudaklarımız açılmaz pişman ve üzünçlü
Gerçi suskumuzu teslim ve sevinç sayıp eylediler

Siyaset ehlinin oyunları yalandır ve aldatmaca
Zulüm gören halkın huzurunda hitap eylediler

İşin başında çokça tatlı vaatler verdiler
Ama sonu acı oldu yıkıp harap eylediler

(h.h.)

Zehir olan kadehine doldur beni!

Yayınevine göndermeye hazırlandığım son romanımın girişine Kul Ahmet’in bu dizelerini koydum:

Söyle güzeller şahına
yüz süreydim dergahına
zehir olam kadehine
doldur beni doldur beni

Okunması için gönderdiğim bir arkadaş bunun “Zehir olam” değil, “Zehir olan” olması gerektiğini söyledi. Ancak internette her iki şekilde de yazıldığını ekledi. Bu sabah başka bir arkadaşa mesajla, “Sence bunlardan hangisi doğru?” diye sordum. Cevap netti: “Bunun sencesi bencesi yok. Kul Ahmet nasıl demişse öyledir: zehir olan!”
Arkadaşıma, “İnternette her ikisi de Kul Ahmet imzasıyla geçiyor,” dedim. “Dur bir dakika,” dedi, “türkücü bir arkadaşıma soracağım.” Ve sordu. O da “Zehir olan” doğrudur demiş ve eklemiş: “Bunun için mi beni sabah sabah uykudan uyandırdın?” Arkadaşıma, sen de ona beni de uyandıran var bunun için deseydin, dedim.
Neyse. Dönelim bu dizelerin güzelliğine:
Önce şiirin tümüne bir bakalım.

Okumaya devam et “Zehir olan kadehine doldur beni!”

Martılar neredeler?

“Şimdi uyuyorsun. Uyurken de duyuyorsun beni. Hatırlar mısın bir akşam gün batarken, Kadıköy sahildeydik. Martılar, dalgakırana dizilmişti. Hatırlar mısın? Genç bir kadın yaklaşmıştı bize. Senin karşında durmuştu. O, bronzdan yapılı İnanna, canlanmış karşında duruyordu. Kavruk yüzlü genç kadın, sana eğilerek elini ver bana, dedi. Sağ gözü kördü. Sen onun görmeyen gözünün içine baktın. Kadın, bu gözüm şişlendi, dedi. Kör gözümle hayal kurarım, gören gözümle rüya görürüm. Her gözümde başka bir dünya var, aynı anda başka başka rüyalar, dedi. Yüzünün bir yanı sana benziyordu bir yanı bana. Sesi ne kadın sesiydi ne erkek. O kutsal sedir ağacının yarığından süzülüp gelen bir kuştu. Belki de bir rüzgârın düşü. Martı sürüsü onu bize getirmişti. Balıkçı tekneleri suda yalpalıyordu. Balıkçılar ağlarını çekmiş gitmişlerdi. Şimdi kayıklar dalgalarla baş başa kalmıştı. Seninle benim gibi. Kadın sana, elini aç dedi. Açtın. Kahve taneleri rengindeki dudaklarına götürüp ellerinin ayasından öptü. Kara, uzun kirpikleriyle öptüğü yerleri süpürdü. Onun kirpiklerinin ucunda serçe gagası vardı, senin saçlarının ucunda kül. Sen bir şiir mırıldandın. Adımızın saklı olduğu bir şiir. Sonra kadın ağzını aç, dedi. Açtın. Ağzını senin ağzına dayadı. Cehennemin alevlerini üfledi mi emip yuttu mu anlamadım. Sen ağladın. Kadın senin saçlarını bir tapınak duvarını okşar gibi okşadı ve gitti. Deniz susmuştu. Tekneler susmuştu. Kalk gidelim, dedim. Hatırlıyor musun? Yol boyu ağladın. Ölümü peşinden sürükler gibi korku ve acı içinde. Çarşıdan eve kadar adımı bağırdın. Peşinden adını bağırarak koştum. Herkes bize bakıyordu. Çarşının orta yerinde gayda çalan sakallı kara gözlü çocuk da sustu. Biz oradan rüzgâr gibi geçince, gayda sesi çok uzaklardan gelmeye başladı. Bir ormandan, bir dağ tepesinden, bir kuyunun dininden…”


“Çağırmasam gelir miydin?”
“Gelirdim… Kapıyı açmazsın, seni üzerim diye korktum!”
“Martıları görüyor musun?”
“Evet.”
“Ama bu görmek bir işe yaramaz Yakup. Onların evleri nerede? Dalgaları bırakıp nereye giderler geceyi geçirmek için, bunu biliyor musun, görüyor musun?”
“Bunu düşünmedim doğrusu!”
“Rakıları koy!”
“Çığlıkları uzaklaşır bilirim…”
“Evet. Onlar çığlıklarını alıp giderler her gece! Çığlıklarını alıp giden kuşları avcılar bile unutur Yakup!”
“Seni nasıl sevdiğimi hiçbir zaman anlatamadım Zerrin.”
“Bilseydin anlatırdın!”
“Bildim… Bildim! Ama anlatacak sözcüğü bulmakta…”
“Sözcüğe gerek yok ki!”
“Aslında biz kendi savaş meydanımızda yenik düştük.”
“Yazık! Haydi bir türkü söyle. Sesini çok özledim!”

[Yeni romanım Dolunayın Çocukları’ndan. Yayına hazırlanıyor!]

Bir daha okunmaya değer…

Ne putlar yaratılmadı ki… ne değersizler önünde ne dizler bükülmedi ki… ne bireyler ve toplumlar kendi benliklerinden gönüllü olarak vazgeçip bir değersizle yarattıkları putlara tapınmadılar ki… Tek tanrıya inandıklarını iddia ederler oysa taptıkları putlar var sayısız. Ve birlerinin kendilerine tapmlarını arzularlar… Bu makale bir kez daha okunmaya değer:

Put nedir ve nasıl oluşur?

Hazreti İbrahim (AS)'ın putperestlerle mücadelesi: Kendilerini ...