İran Roman Anlatısında Modernite

  1. Arap Mansur -İkinci Abbasi halifesi- bir emir verir, Sofyan bin Muaviye o emri yerine getirir. İranlı düşünür, yazar ve çevirmen Ruzbeh Purdadviye’nin (Abdullah bin Mukaffa) daha otuz dokuz yaşındayken vücudu parçalanarak tandıra atılıp yakılır. Yıl MS 759.

Ruzbeh’in Farsçadan Arapçaya çevirdiği onlarca eser arasında Kelile ve Dimne ve Farsça özgün adı Hézar Efsan (Bin Söylence) olan Binbir Gece Masalları, o güne kadar görülmemiş bir anlatı türüyle sadece İran edebiyatında değil dünya edebiyatındaki anlatı sanatına derin etkileri olmuştur. Kelile ve Dimne, dünya fabl anlatısına öncülük ederken özellikle Binbir Gece Masalları iç içe geçmiş çoklu anlatının tek bir anlatı içinde yer almasıyla bu eseri eşsiz kılmıştır. O günden bugüne binlerce anlatı eseri barındıran görkemli İran edebiyatında “anlatı” ya manzum ya da düzyazı biçiminde olmuştur.

Daha çok mesnevi (değişik bahirlerde) ve kaside biçiminde yazılan manzum eserlere birkaç örnek vermek istersek Firdevsi’nin epik Şehname’si, Mevlana’nın Mesnevi’si ve yine o güne kadar benzeri görülmemiş ve çağdaş İran edebiyat anlatısına ışık tutacak özellikler taşıyan ve değerinin yeterince anlaşılmadığını düşündüğüm Nizami Gencevi’nin Yedi Heykel manzumesi ve Nişarburlu Ferididdin Attar’ın Kuşların Dili (Mantıku’t-Tayr) eserlerini saymak mümkündür. Şirazlı Sadi’nin Gülistan eseri yer yer kafiyeli düzyazı ve yer yer manzum, Bustan ise tamamen mesnevi şeklinde bir anlatıdır.

Düzyazı anlatılar arasında siyasi tarih, kronik ve anı özelliklerini bir arada barındıran Ebulfezl Beyhaki’nin Târîh-i Beyhaki (5. yüzyıl) adlı eserinin yanı sıra anlatı türü söylencesel anlatıya dayalı kıssalar bütünü olarak kabul edilen Emir Unsurülmeali Keykavus’un nasihatname ve siyasetname içerikli Kabusname adlı eserinden söz etmek mümkündür. İran’ın Taberistan bölgesinde bulunan Amol kentinde doğan İbn Cerir et-Taberî’nin kaleme aldığı ünlü Tarih-i Taberi adlı eseri ise Ebu Ali Muhammed Belâmî tarafından 9. yüzyılın sonlarına doğru Arapçadan Farsçaya çevirisi ve yeniden kurgulanmış hâli diye kabul edilir. Merzuban Bavendi tarafından 10. yüzyılın sonlarına doğru aslı İran’ın Mazi (Taberi) dilinde yazılan ve sonra Deri Farsçasına çevrilen Merzübanname[1], ahlak dersleri ve siyasi öğütler içeren ve fabl tarzında kaleme alınan bir yapıttır. Tüm bunlar İran düzyazı anlatı okyanusundan birkaç damla olarak kabul edilebilir.

2. Modern İran edebiyatında roman türü anlatının başlangıcı 19. yüzyıl sonlarına rastlar. Çoğu Batı romancılığına öykünerek kaleme alınsa da İran’ın kendi toplumsal yapısı ve bu yapılara uygun kurgular giderek daha çok yer bulmaya başlamıştır. Bu gelişim neredeyse 60 senelik bir süreci kapsar. Modern anlamdaki ilk kısa öykü Mohammad Ali Cemalzadeh’nin 1921 yılında Berlin’de yayımladığı Bir Varmış Bir Yokmuş adlı eseri olarak bilinir. Özellikle 1930 ve sonrasında gazetelerde, haftalık dergilerde tefrika şeklinde yayımlanan kısa ve uzun öyküler o günün İran toplumunda özgün bir yer bulabilmiştir. Çok sade ve duru bir Farsça ile kaleme alınan ve sıradan olayları konu eden bu popüler anlatıların babası Hüseyinguli Mustean’dır. İran polisiye öykü ve romanı başlatan Amir Aşiri altmışlı yıllarda yaygın bir üne kavuşmuştur. Bu popüler/arabesk/romantik (pembe/beyaz) öyküler alanında Eronagi Kermani, Cevad Fadıl, Mohammed Hecazi, Sadraddin Elahi, Racapali Etamai (R. Etemad) kendilerinden söz ettirmişlerdir.

3. Hasan Mirabidini, İran modern roman yazarlığını toplumda baş gösteren önemli sosyal-siyasal olaylara paralel olarak ortaya çıktığını ileri sürer. Ona göre İran’ın ilk çağdaş romanı, Mirza Feteheli Ahundzade’nin İran Türkçesinde 1874 yılında yazdığı Kandırılmış Yıldızlar- Şah Serrac Yusuf’un Hikâyesi adlı kısa tarihi eseridir. Bu kısa roman Safeviler Dönemi’ne ait bir anlatıdır. Yazar, daha sonra Kaçar Şahı Fethali Şah’ın oğlu Celalettin Mirza’ya bir mektup ileterek bu romanın konuşma dilinde Farsçaya çevrilmesini ister ve roman Mirza Cafer Karacadaği tarafından çevrilir.

Yirminci yüzyıl İran’da toplumsal çalkantılarla başlamıştır ve on yıllar boyunca, dünyadaki önemli sosyal olaylar ve toplumsal değişimlerin de etkisi ile devam etmiştir. 1905-1911 İran Meşrutiyet Devrimi, ardından patlak veren Birinci Paylaşım Savaşı, 1917 Rusya’da Ekim Devrimi sonrası dünyada ilk sosyalist devletin kuruluşu, otuzlu yıllarda Avrupa’da faşizmin ve Nazizm’in yükselişi ve devamında İkinci Paylaşım Savaşı, ardından yirmi yıl süren Büyük Yürüyüş sonrasında Ekim 1949 tarihinde Çin Halk Cumhuriyeti’nin doğuşu, 1953 Ağustos’unda CİA darbesiyle İran Başbakanı Musaddık’ın devrilmesi ve Şah diktatörlüğünün ikinci döneminin başlaması, Ocak 1959 yılında Küba Devrimi zaferi, 1963 yılında Şah’ın ilan ettiği Ak Devrim, Mayıs 1966’da Çin Kültür Devrimi, Mayıs 1968’de patlak veren ve hızla bütün Avrupa’yı saran Paris kitlesel ayaklanmaları, 1973’te Amerika’nın General Pinochet eliyle gerçekleştirdiği darbe sonucunda Şili’de Allende’nin devrilmesi, Nisan 1975’te yirmi yıl süren mücadele sonrasında Vietnam halkının ve aynı zamanda Kamboçya zaferi, Latin Amerika’da Diktatörlüklere Karşı Sivil ve Gerilla Direnişleri (1970-1980’ler), ardından İran ve komşularından özellikle Türkiye’de hızla biçimlenen silahlı kırsal ve kentsel gerilla hareketleri ve Şah rejiminin bu hareketlere karşı korkunç bir baskı uygulaması, sansür, hapis, işkence ve idamların yoğun bir şekilde devam etmesi, 11 Eylül 1979 yılında Nikaragua’da Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin ABD destekli acımasız Somoza diktatörlüğünü devirmesi, 1979 yılında İran halkının ayaklanmasıyla gerçekleşen ve Şah’ın devrilmesine yol açan görkemli Şubat Devrimi ve emperyalistlerin girişimiyle yenilgiye uğratılıp molla rejimin egemen kılınması ve ardından emperyalistlerin güç birliği ile Saddam Hüseyin rejiminin İran’a saldırması ve sekiz yıl süren yıkım savaşı ve bu dönemde eşi benzeri görülmemiş hapis ve idamların devamı, halkı ve onun aydınlarını sindirilmesi harekâtının hiç kuşku yok ki İran modern roman anlatısında derin etkileri olmuştur.

4. Modern roman anlatısının en önemli bileşenlerini belki birkaç başlıkta özetlemek mümkündür:

a- Roman anlatısında zaman: Klasik romanlarda zaman düz çizgisel bir anlatıyı izlerken modern romanlarda zamanı kesintiye uğratma, iç içe geçirme, geciktirme, öne arkaya atma ve benzeri teknikler kullanılır. Romanda zaman birkaç bölümde irdelenir: metnin yazılış süresi, olayların gerçekleştiği süre, karakterlerin zihinsel anlatılarında geçen süre ve okurun bir tüketici olarak değil, metni okuma ve olayların içinde yaşayarak onu yeniden yazma süresi. Bu zamanlardaki farklılık, modern anlatı zamanının farklılığı olarak anlatı zamanının tanımlanması açısından önemli rol oynar. Özellikle serbest bilinç akışı tekniğinde anlatının kesintilere uğratılması, dil bilgisi kurallarını yıkılarak (noktalama işaretlerinin reddi) ve tamamen serbest çağrışımlarla bir bütün oluşturulması, zamanın doğrusallıktan çıkması, mantık bağlarının kopması ve okuyucuya aracısız ulaşımı gerçekleşir.

b- Roman anlatısında dil: Klasik anlatıdaki şaşalı, şatafatlı, dilbilgisel kuralları sıkı sıkıya bağlılık ve benzeri özellikler gösteren roman dilinin aksine modern anlatıda dil sadeleşmekte ve anlatı sokak dilinde, halkın dilinde, karakterin yaşamına ve kişiliğine uygun dilde işlev gösterir. Bir katil, katil gibi konuşur, bir esnaf esnaf gibi ve bir çocuk çocuk gibi!

c- Roman anlatısında birey: Modern anlatıda karakterlerin iç dünyaları kendine yer bulmakta. Polifonik (çoksesli) modern anlatıda karakterlerin her birinin, başkasının gölgesinde olmadan (romanda toplumsal özgürlük) kendi sesini duyurması ve benzeri ögeler önem kazanmakta. Romanın karnavalesktik ortamında dahi birey kendi bireyselliğini korur.

d- Romanda olaylar: Modern anlatıda olayların gerçekliliği, gerçek dışlılığı, tekrarı, beklenir olması ya da olmaması, atlanması vb. o anlatıya özgünlük kazandırır.

e- Romanda kadınlar: Klasik roman anlatısında eril dil kullanılırken ve olaylar santripedal (merkezçek) özelliği ile belli bir odağa yönelikken modern anlatıda “kadın”; sadece bir karakter unsuru olmanın ötesinde, anlatım tekniklerini, dil yapısını, tematik derinliği ve romanın yapısal dönüşümünü belirleyen en dinamik güçlerden biri olarak rol oynar ve dişil dil kullanımına yol açarak santrifugal (merkezkaç) özelliğiyle, yan karakterlerin de öne çıkışına yol açarak daha demokratik bir anlatı ortamının yaratılmasına katılır.

5. Tüm bu bileşenler farklı anlatı ekollerinde farklı biçimlerde kendini gösterir.

  • Vladimir Propp, Claude Lévi-Strauss, Roland Barthes’ın temsilciliğini yaptığı yapısalcı anlatıda olayların akışından ziyade, bölümlerin ve kurgunun bir mimari gibi tasarlanması ön plandadır; dilin öne çıkması, anlamın içeride gizlenmesi önem kazanması ve yalnızca metnin kendi içindeki parçaların birbirleriyle olan ilişkisinde arayan bir anlatı tekniği ve örüntüsü söz konusu olmaktadır. Örnek olarak: Gülün Adı (Umberto Eco), Anayurt Oteli (Yusuf Atılgan), Seluç’un Yeri Görünüyor (Mahmud Devletabadi), İdrisilerin Evi (Gazale Alizade)
  • Viktor Şklovski, Roman Jakobson gibi yazınsal kuramcıların geliştirdikleri formalist anlatıda, içeriğin (öykünün) ne olduğundan çok, o hikâyenin nasıl anlatıldığına odaklanılır. Metnin biçimi ön plandadır. Bu tür modern anlatıya örnek olarak Ulysses (James Joyce), Mrs. Dalloway (Virginia Woolf) Kayıp Zamanın İzinde (Marcel Proust), Solgun Ateş (Vladimir Nabokov), Gece (Bilge Karasu), Tutunamayanlar (Oğuz Atay), Gizli Rol (Muhammed Muhammedali)[2] saymak mümkündür.
  • Post-yapısalcı akımda, postmodernist yaklaşımla, Jacques Derrida yapısöküm kavramını geliştirirken Michel Foucault söylem (discourse) kavramını, Roland Barthes: Yazarın Ölümü düşüncesini ve Julia Kristeva ise Metinlerarasılık (intertexuality) prensibini ortaya atarak roman anlatısına farklı perspektifler kazandırmışlardır. Post-yapısalcı romana örnek olarak New York Üçlemesi (Paul Auster), Tehlikeli Oyunlar (Oğuz Atay), Ayaz Bey’in Cehennemlik Günleri (Rıza Berheni), Ölüler Senfonisi (Abbas Marufi)[3] verilebilir. Ancak anlamı sabitlemeyip yapısını sökerek okura devreden Ulysses (James Joyce), postmodernist nitelikteki modernist bir romandır aynı zamanda.

6. Modern İran romanında, yukarıda kısaca başlıklar hâlinde verilen tarihsel ve toplumsal olaylar ve koşullar içinde ve sonrasında karakterlerinin iç dünyalarını ele alan yazarların eserleri çıkmaya başlamıştır. Birinci Paylaşım Savaşı sonrasında bütün dünyada olduğu gibi İran’da da vatanseverlik ve kahramanlık temalarında kimi romanlar kaleme alınmıştır. Örnek olarak Mürteza Muşfik Kazemi’nin 1925 yılında yayımlanan Korkunç Tahran adlı romanından söz etmek mümkündür. Sadık Hidayet’in Hindistan’da sayılı nüshada el yazısı ile yazıp 1936 yılında İran’a gönderdiği Kör Baykuş, İran romancılığında yeni çığır açmıştır. Kör Baykuş, serbest bilinç akışı anlatısıyla İran edebiyatında büyülü gerçekliğin ilk nüvelerini taşıyan gerçeküstü tarzı bir novelladır. Zaman ve mekân iç içe geçmiş, çoğu kez belirsiz ve silikleşmiştir. Dil görünüşte sadedir ancak okur çok yoğun bir göstergesel anlatı (semiyotik) ile karşı karşıya kalarak gizli anlamları kendisi çözümleyerek romanın yapısına katılır. Kör Baykuş İran roman yazarlığına derin etki bırakmıştır. Hiç kuşku yok ki bu anlatıda, yazarın kısa öykülerinde olduğu gibi kadınlar var olsa da hepsi dilsiz bırakılmıştır.[4]

  • Bu dönemde Sosyalist Sovyet’in siyasi-toplumsal ve yazınsal etkisi İran roman yazarlığında ve genel olarak modern anlatıda öne çıkmıştır. Sosyalist realism akımının en önemli temsilcilerinden Mahmud İtimadzade (M. A. Behazin), güçlü eleştiri kalemiyle Celal AlAhmed gibi yazarların yanı sıra Bozorg Alevi’nin, sosyalist gerçeklik, psikolojik derinlik ve sade bir dille kaleme aldığı ve 1952 yılında yayımlanan Gözleri adlı romanı ile büyük ses getirmiştir. Bu eserle ilk kez İran kadını romanlarda dil açmıştır. Adları geçen diğer yazarlar gibi sosyalist düşünce sahibi Sadık Çubek’in Tengsir adlı eserinden üç sene sonra yayımladığı başyapıtı sayılan Sabır Taşı[5] (1966) yazarlara yeni görüş alanları ve anlatı olanakları sağlamıştır. Yoksul halkın farklı bireylerinin monologları, tam bir karnavalesktik eser olmasa da usta işi bir örüntüyle birbirine bağlanmıştır. Behram Sadiki’nin satirik eserlerinin yanında İran romancılığında Mohammed Ali Afgani’nin sosyal gerçekçi (toplumsal gerçekçi) ve karakter odaklı özellikle de kadın haklarına dayalı ve psikolojik gerçeklik türü bir anlatıyla okurla buluşan Ahu Hanım’ın Kocası çok önemli trajik roman olarak İran modern edebiyat tarihinde yerini almıştır. İlk modernist kadın romancı unvanına sahip Simin Daneşver, anlatılarında simgesel gerçekçilik ve yer yer feminist duyarlılık sergileyen ve arka planı tarihi ve siyasi gerçekliğe dayalı anlatılarıyla öncü bir yazardır. Simin’in en önemli eseri belki de kocası Celal AlAhmet’e ithaf ettiği Soveşun adlı romanıdır (1969). Simin’in dili eşi Celal AlAhmed’in aksine daha temkinli, “temiz” ve oturaklıdır. Bu bakımdan modernist dile oldukça mesafeli durmakla birlikte roman örüntüsü çağdaş yapıya sahiptir. Behram Sadiki Melekut (1970) adlı eseri yapısalcı dil kullanımı ve gerçek üstü olay örüntüsüyle İran romancılığında önemli yer alır. Rıza Beraheni kendine özgü bir dille, serbest bilinç akışı tekniği, post-modern teknik ve polifonik bir anlatı tarzıyla İran edebiyatına çok önemli eserler kazandırmıştır. En önemli eseri Ayaz Bey’in Cehennemlik Günleri adlı eseri birçok Batı diline çevrilmiştir. Bu eser İran’da yayımlanır yayımlanmaz Şah rejimi tarafından toplatılmış ve tüm nüshaları imha edilmiştir. Sayfalarca noktalama işareti olmayan bu romanın girişi şöyledir: “Testereyi yukarı kaldır!” dedi. Ve ben ötekinin kuru, sıska, toza toprağa ve kana bulaşmış bacaklarını görüyorken ve seyrediyorken ve korkuyorken ve salyam ağzımda kurumuşken ve soluğum çıkmazken keskin ve iri ve kaba ve acımasız dişleri olan büyük ve beyaz ve parlak ve vahşi testereyi bir elimde tuttum ve diğer elimle merdivenin basamaklarına birer birer tutundum ve seyrederek ve şaşırarak ağır soluğu olan ve…” Beraheni’nin Azadeh Hanım ve Yazarı, Yurdumun Sırları adlı eserleri kendinden çokça söz ettirmiştir.
  • Şubat Devrimi’nden sonra yaşanan kısa süreli demokratik ortam sonrasında egemen olan ağır bir baskı ve sansür havası dolayısıyla yazarlar daha çok göstergesel anlatıya yönelmiştir. Devrimin etkisiyle roman yazarlığında ve özellikle kadın romancılar arasında çok geniş ve yoğun bir artış yaşanmıştır. Onlarca önemli eser yayımlanmıştır. Devrim sonrası İran roman yazarlarının sayısının çokluğu nedeniyle onları teker teker değil ele almak, adlarını bile vermek olası değil. Bu nedenle sadece temsil gücü en olan birkaçına işaret etmekle yetinmek gerekecek.
  • Nadir İbrahimi’nin kendine özgü sade bir anlatı diliyle kaleme aldığı Bir Kez Daha Sevdiğim O Şehir (1966)[6] adlı kısa romanından sonra Dumansız Ateş (1980) adlı uzun romanı yedi ciltte yayımlanmıştır. Bu eserde yine sade bir dille arka planında doğa ve toplumsal mücadeleleri gerçekçi bir dille öyküsünü anlatmıştır. Bu eser yazarın yaklaşık otuz yılını almıştır.
  • Gulam Hüseyin Saedi, büyülü realizm türünde Gabriel Marquez’den yaklaşık dört beş sene önce eserini yayımlayan bir oyun ve roman yazarıdır. (Beyel’in Yas Tutanları, 1964; Yüzyıllık Yalnızlık, 1967) İran romanında büyülü realizmin ilk örneği olarak bilinir.[7]
  • Cafer Müderris Sadıki’inin Gavhuni (1983) adlı eseri modernitenin sağladığı olanaklarla toplumsal yanı ağır basan ve geleneği eleştiren, hayal ile gerçek, rüya ile uyanıklık arasında salınan bir anlatı ile gerçeküstü bir üslupla kaleme alınmıştır.
  • Şehrnuş Parsipur birkaç önemli eserinin arasında adından daha çok söz ettiren tarihi gerçeklik üzerinde kurulan Tuba ve Gecenin Anlamı (1989) adlı romanı olmuştur. Dili sade, zaman ve mekân kırıklıkları sık olmasa da okuru yer yer savuran bir eserdir. Büyülü gerçekçilik tarzı anlatıyla gerçekçi tarihsel olaylar ile mistik, doğaüstü ve felsefi ögeler iç içe geçer. Tuba’nın içsel dünyasındaki dinginlik arayışı (birey ve toplum çatışması) dış dünyada sürekli değişen ve acımasızca akan siyasi gerçeklikle sert bir şekilde bölünür.
  • Gazale Alizade’nin İdrisilerin Evi (1991), yazarın ölümünden sonra ödül alan önemli bir eserdir. Geçmiş ile günümüzü, ileri ile geriyi, gelenekle devrimi karşı karşıya getiren ve eşraf bir ailenin tepesinde yer alan Edrisi Hanım’ın Aşkabad adlı bir kentte bulunan köşkünün kızıl ordular tarafından işgal edilişini konu almıştır. Okurun zihnini sürekli bir çatışmanın ateşinde diri tutan ve yazarın tek önemli eseridir. Yazar 47 yaşındayken ve kanser hastalığı ile savaşırken İran’ın kuzeyinde bir ormanda kendi asarak 12 Mayıs 1996 yılında hayatına son vermiştir.
  • Mahmud Devletabadi, hiç kuşkusuz İran’ın en önemli roman yazarları arasındadır. Onun on ciltlik Keleyder adlı eseri yazarının İran edebiyatındaki yerini pekiştirmiştir. Yaşar Kemal romanlarını anımsatan ayrıntılı anlatımıyla olaylar örüntüsünün dili, Horasan’ın tantanalı Farsçasına uygun olarak eski klasik eserleri çağrıştırır. Devletabadi’nin modern anlamda belki de en önemli eseri Seluç’un Yeri Görünüyor (1979) romanıdır.
  • Huşeng Golşiri’nin Şazde İhticap (1969) adlı eserinin yanında, iç içe geçmiş iki anlatıdan oluşan ve İran toplumunu ve yazarlığını eleştirel bir dille ve gerçekçi bir anlatı ile kaleme aldığı Kapılı Ayna adlı eserini 1992 yılında yayımlamıştır.[8]
  • Feriba Vefi günümüz İran romanında önemli yer edinmiştir. Feriba’nın dili sade, samimi, kadın iç dünyasına kolaylıkla giren ve onların yaşamlarını gerçekçi bir dille anlatan önemli yazarlardan biridir. Benim Kuşum (2002), Terlan (2004), Tibet Rüyası (2005) ve diğer eserleri eleştirmenlerin ilgisini çekmiştir.

7. Son yıllarda ortaya çıkan ve çok önemli eserler veren çoğu kadın yazarların tümünün ele alınması olası değil, ancak denebilir ki postyapısalcı, büyülü gerçekçi, karnavelestik, polifonik eserlerin çokluğu dikkat çekmektedir.


[1] Merzübanname 14. yüzyılda Şeyhoğlu Sadreddin Mustafa tarafından Düstur-ı Şahi adıyla Türkçeye çevrilmiştir.

[2] Bu roman Haşim Hüsrevşahi tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Kapı Yayınları, 2006

[3] Bu roman Haşim Hüsrevşahi tarafından Türkçeye çevrilmiş, yayınevine gönderilmiştir.

[4] Bakınız: Yazarın Gölgesi: Sadık Hidayet; Ölüm, Kadın ve Kör Baykuş’un Yeniden Yazılışı. Rıza Beraheni, Haşim Hüsrevşahi, Saba Kırer, Kavis yayınları, 2011

[5] Bu roman Haşim Hüsrevşahi tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Kavis Yayınları, 2011

[6] Bu eser Helya adıyla Haşim Hüsrevşahi’nin çevirisiyle 2006 yılında Türkiye’de Kapı Yayınları tarafından yayınlamıştır.

[7] Beyel’in Yas tutanları, GH Sadedi, çeviren Haşim Hüsrevşahi, Totem Yayınları, 2017

[8] Bu yazarın Karanlık El, Aydınlık El adlı toplu öykü eseri Haşim Hüsrevşahi’nin çevirisiyle Vatan Kitap tarafından 2006 yılında yayımlanmıştır.

kabus dolu bir gölet

Yazan: Bijen Necdi

Farsçadan Ç: Haşim Hüsrevşahi

Yirmi yıl sonra, Mürteza doğduğu şehre ilk adımını attığında bir kuğuyu öldürme suçundan (onu görmüşlerdi, bir kuğuyu bacaklarından tutmuştu, kuğunun uzun boynu sarkıyordu, kuğunun gagası karın beyazlığı üzerine çizik atıyordu) tutuklandı.

Karakola kadar donan yol boyunca (bazen de buz kırılıyor ve polislerin botları suyla doluyordu) polislerin hiçbiri (topu topu iki kişiydiler) Mürteza’ya kelepçe takmadılar.

Karakolun avlusu hapishane kokmadığı halde hapishane avlularını anımsatıyordu. Kırmızı diş etleri ve dişsiz ağzıyla yaşlı bir kadın bağırıyordu: “Neredesin? Meş İsmal?”

Mürteza doyuncaya kadar yaşlı kadını izlemek için durdu. Polislerden biri: “Yürü! O delidir!” dedi.

Diğer polis, “Senin Meş İsmal yaşıyor mu?” dedi.

Yaşlı kadın: “Meş İsmal yaşıyor olsaydı! Eğer Meş İsmal…” dedi.

Savaş atım / My Steed!

Ben gidiyorum savaş atım

bu meydanda çocuklar oynamalıydı

oysa cesetler çürümeye bırakılmış

arsız akbabaları görmekten yoruldu gözlerim

*

ben gidiyorum… sen de gel benimle savaş atım

bak benim dilimde konuşuyorum seninle

bilmiyorum nerede hangi şarkıyı söyler sevgilim

bu dağın ötesi yeşil bir vadi

emin değilim sonrasından

*

Gözlerin de güzeldir savaş atım

bakışlarındaki hüzün afyonlu

sözlerin akar bana o camdan

yağmur dinmiyor bir türlü

*

Aynayı yandan tutuyorum yüzüne

rüzgar yelende kararsız

başımı boynuna yaslıyorum

senin dilinle konuşuyorum suskun

birisi buna aptalca diyor hayvanca!

ah benim dilsiz “le cheval de guerre[1]

silahsızdım oysa sürüklendiğim bu savaş meydanında


[1] Claire Parnet’in Gilles Deleuze ile yaptığı söyleşiye (1996) gönderi. Fransızca “savaş atı” demek.

I’m leaving, my steed

children should be playing in this field

instead, corpses are left to rot

my eyes are tired of seeing vultures

*

I’m leaving… come with me, my steed

look, I’m speaking to you in my language

I don’t know where or which song my sweetheart sings

beyond this mountain lies a green valley

I’m not sure what comes after

*

Your eyes are so beautiful my steed

the sorrow in your gaze opium-full

your words flow to me through that glass

the rain just won’t stop

*

I hold the mirror to your face from the side

the wind on your mane blows uncertainly

I rest my head on your neck

I speak in your language silent

someone calls this foolish, animalistic!

o, my de-tongued le cheval de guerre[1]

I was unarmed, yet I was dragged into this battlefield.


[1] Addressed to the Claire Parnet’s interview with Gilles Deleuze (1996)


While creating the Literature of Silence!

Hashem Khosroshahi (Haşim Hüsrevşahi)

  1. There is no doubt that we are living in an age of great decay. A decayedness that encompasses the entire world without exception! What is decaying? What is causing the decay? What is the most defining feature of our era? Today, our world is governed by the laws of the capitalist system. The foundation of this system is based on a production and consumption relationship geared toward profit. Those who dominate this system strive to spread the idea among people that it will continue indefinitely. Since they also claim that what exists forever is the god they believe in, they seek to imbue the capitalist system—profit-driven production and consumption—with a divine yet illusory hue. People, regardless of their class, live by the dictates of these laws. Nothing, absolutely nothing, exists outside this order. Bread, education, health, information, technology, religion, love, honour, rebellion, morality, anger, literature, art, and everything else we can think of is redefined within this order, this wheel. What can be put on the market is put on the market; what is objectionable is suppressed. Wars are the product and the result of this order. Armies, police, courts, and prisons exist to protect this order. This is a scenario.

Furuğ’un Ses(ler)i: Ev Karadır’ı anımsama

İran sinema tarihinin en güçlü filmlerinden birini yirmi sekiz yaşında, hiç de sinemacı olması düşünülmeyen ve bu filmden başka karnesinde başka filmi bulunmayan bir kadın yapıyor. Ama Ev Karadır hakkındaki temel nokta, Furuğ’un kendi sesini bu filmde buluyor/yaratıyor olmasıdır. Ev Karadır, Furuğ’un en iyi şiirlerinden biri belki de en önemli şiirdir. Sadece bir eleştirmenin dediği gibi onun bu poetik belgeseli, edebiyattaki şairanelikle filmdeki şairaneliğin karması olması değil, aynı zamanda Furuğ’un Yeniden Doğuş’u onun İran’ın kuzey batısındaki cüzamlılar evinde on iki gün ikamet ettiği sırada gerçekleşmiş olmasıdır. Orada Furuğ’un sesi Eski Ahit düz yazı çevrisi ve onun filmin medyumuyla çatışması sonucunda dünyaya gelmiştir.

Furuğ işte bu cüzamlılar evinde Eyyûb’un Kitabı’nın satırlarında bir karşılık bulur: “Anımsa ki benim yaşamım rüzgardır ve gözlerim asla iyiliği görmeyecektir. Beni gören kimsenin gözü bir daha bana ağlamayacaktır ve gözlerin bana bakacak ve ben olmayacağım.” (Yedinci Bab, yedinci ve sekizinci ayetler) İlginç olan şu ki Yeryüzü Ayetlerinin dölü burada atılmıştır. Bu Kara Ev’dedir ki o “Umutsuzluğun Görkemi”nden, “Mahpus Ses”ten söz etmekte ve bu “lanetlenmiş geceden / ışığa bir yol açmaya çabalamıştır. Yeniden Doğuş’un her satırında dalgalanan tuhaf dişil-peygamberimsi sesin tınısı, o tuhaf düz yazının tercümesi ve bu tuhaf medyumun çakışması sonucudur:

‘Don’t forget!/ I beg you, God, don’t forget!/ My life is just a breath,/ and trouble lies ahead./ I will vanish from sight,/ and no one, including you,/ will ever see me again.’,

Dolunayın Çocukları üzerine…

Bir romanı okumaya başladığımda bazen “Sanırım bunu okumuştum,” diye geçer içimden. Ya da kendimi bulur, “Benim yazmak istediklerim bunlar” derim. Ya da yazar beni yazmış diye düşünürüm. İşte tam da böyle bir roman: “Dolunayın Çocukları”. Sıraladığım bu düşünceleri “Bu hepimizin bölük pörçük hikâyesidir!” alt başlığı ile yazar da baştan benimsemiş.

“Dolunayın Çocukları”, Haşim Hüsrevşahi’nin Kanguru Yayınlarından Mayıs 2025 tarihinde yayımlanan yeni romanı.

Evet, böyle başladım ama merak da ettim “ne ilgisi var?” diye. İlk başta ayrıntılı bir cami anlatımı… İlginç bölümlerin, kapıların tanıtımı, anlatımı… Düşündüm, yazarın önceki kitaplarında da böyle gizemli ayrıntılardan sonra ilginç olaylar çıkıyordu karşıma, “acaba?” diye düşüncelere daldım…

Soykırıma kim sebep oldu?

Farsçada çok kullanılan bir deyim var. Der ki: “Düşman hayra neden olur Tanrı isterse!” Siyonistler, Batı Emperyalistlerle el ele vererek yıllardır bölgeyi kan gölüne çevirmişler ve hala da cinayetlerine devam etmekteler. Bu süregelen cinayetleri ancak siyasi körler ya da bağnazlıklarının gözbağından kurtulamayanlar görmezler, yadsırlar. Onlar, Afganistan’da, Libya’da, Yemen’de, Irak’ta, Somali’de, Sudan’da, Lübnan’da, Suriye’de ve hele ki Filistin’de ve özellikle de son iki yıldır Gazze’de neler olup bittiğini, insanlığa karşı nasıl suçlar işlendiğini gizlemeye, gizleyemedikleri yerde ise bu suçların ağrılığını hafifletmeye çalışırlar.  Bu cinayetlerin nedenlerini göremezler ya da saptırır, çarpıtırlar. İnsanların gözüne gerçekleri görmesinler diye toz toprak serperler. Ama Farsların bir deyiminde dedikleri gibi: “Horozun kuyruğu görünüyor!”

İşte insanlığa karşı bu suçlar işlenen düşman, içimizdeki sözüm ona “Demokrat”, “Atatürkçü”, “Sosyalist”, “Müslüman”, “Halkçı” falan diye geçinen bir dizi içi boş davulları, korkakları ya da düşmanın akıllı, okumuş, kültürlü kripto işbirlikçilerini, münafıkları ve benzerlerini deşifre etmiş, onların maskelerinin düşmesine ve bizim onları tanımamıza yol açmıştır ki bu bir hayırdır.

Şeyleşen Kadınlar: Kör Baykuş’ta eril bakışa bir bakış


(Bu makalede çevirmeni belirtilmeyen metinler orijinal dilinden Haşim Hüsrevşahi tarafından Türkçeye çevrilmiştir.)

  1. Hayatta öyle yaralar var ki ruhu cüzzam gibi yalnızlıkta yavaş yavaş yer bitirir. Bu dertler kimseye anlatılamaz…” cümlesi ile başlayan Sadık Hidayet’in kaleme aldığı Kör Baykuş adlı kısa romanı (uzun öyküsü) çağdaş Farsça romanlar arasında belki de en tanınmış ve üzerinde en çok yazılıp konuşulanıdır. Bu romanı farklı okumaları olmuştur[2],[3],[4],[5],[6]. Bu yazıda mümkün olan en kısa şekliyle bu romandaki “Bakmak” eylemine, anlatıcının anlattıklarına değinerek bakacağız. Makalenin hacmine zarar verme tehlikesi göze alınarak konunun daha iyi anlaşılması adına, romandan geniş pasajlar aktarılacaktır.

Öykünün başlarında anlatıcısının esiri olarak tanımladığı kadının evine gelişi, tek bir söz söylemeden gidip onun yatağında yatması, ravinin ona şarap içirerek (istemeden?) zehirleyip öldürmesi sahnesinde okuyoruz. Burada aktardıklarım Sepehr Yayınları 1972 Tahran baskısından Emir Hüseyin Henci tarafından .pdf formatında yayınlanan nüshasından çevrilmiştir. Roman bu cümleyle başlıyor:

Hayatta öyle yaralar var ki yalnızlıkta ruhu cüzam gibi yavaş yavaş kemirir yer. Bu dertleri kimseye açmak olamaz… Ben bunlar sadece duvarda lambadan yansıyan kendi gölgem için yazıyorum, kendimi ona tanıtmalıyım.” (S 3-4)

En kısa şiirime bir bakış

SES, neye yarar, duyulmayacağımızda.” Dan Davis[2]

  1. Daha önce bazı konuşmalarımda bu kısa şiirimin yapısı ve kimi yerde şarap-kadeh, ney-nefes, ten-can gibi bağlamlarda onun gönderileri açısından, Mevlana, Hayyam ve Şirazlı Hafız gibi şairlerin temsil ettikleri İran irfan şiiri bağlamında ele almıştım, ancak bu kez biraz daha genişçe, onu dilsel okuma bağlamında içerdiği sorunların ifadelerini farklı açılardan ele almaya çalışacağım.

Bu kısa şiir üç sözcükten oluşmuş: 1- Ses(im), 2- Söz(le), 3- Ben(i)

Her üç sözcüğü de en az iki tür okumak mümkündür.

  • Birinci sözcük “Sesim”:

Birinci okuma: “Ben sesim”. Bu okuma “Ben”i tanımlıyor, imliyor ve muhatap (duyan, alıcı) söyleyen “Ben’in” bir “ses” olduğunu kabul eder.

İkinci okuma: “Ey sen ki benim sesimsin.” Ya da “Ey sesim!” İlkinde söyleyenin dışında bir varlığa hitap var. Gönderen, kendi varlığından bağımsız olarak karşısındaki alıcıyı kendi sesi olarak kabullenip ona “sesleniyor”: ey karşımdaki insan/varlık ki benim sesimsin diyor. İkincisinde ise gönderen doğrudan kendi sesine sesleniyor ve “Ey sesim! Ey duyulan ki benim sesimsin!” diyor.

  • İkinci sözcük: “Sözle”.

Burada gönderen emir kipi kullanılarak bir istekte bulunmuş fakat aynı zamanda bu emir kipindeki istek bildiriminin içeriğini de belirlemiş.

Birinci okuma: “Beni sözle doldur, sözle kapla (boyayla kaplar gibi), ört beni. Görüntü ver. Form.

İkinci okuma: “Beni söz haline getir. Anlamlandırarak ifade haline getir, sözcük yapıp anlam kazandır. İçerik ver.”

  • Üçüncü sözcük “Beni”

“Beni” -öznel- birey olarak,

“Beni” -nesnel- varlık olarak.

Protesto için Açık Çağırı

ALFA YAYINLARINI PROTESTO İÇİN AÇIK ÇAĞRI

Değerli arkadaşlar,

Otuz yılı aşkın süreden beri -herhangi bir beklentim olmaksızın- Farsçadan yapmış olduğum yazınsal çevirilerimle komşu İran edebiyatı ile ülkemiz okurları ve yazın çevresiyle bir köprü kurmaya çabaladım, çabalıyorum. Bu kapsamda Furuğ Ferruhzad, Ahmed Şamlu, Rıza Beraheni, Sohab Sepehri, Samed Behrengi, Sadık Çubek, Ali Eşref Dervişiyan, Gulam Hüseyin Saedi, Sadık Hidayet, Huşeng Golşiri, Nadir İbrahimi, Ferhunde Hacizadeh, Mevlana, Hafız, Hayyam ve kadın toplu şiir seçkisi (Dolunayda Kızıl Tef Çalan Kadınlar), İran Kısa Öykü Antolojisi ve çeşitli dergiler kapsamında şu anda adlarını sayamayacağım birçok kadın, erkek şair ve yazarı okurlara mutluluk duyarak ulaştırmayı başardım.

Bu uzun süre içinde bu ürünlerden kendi eserlerinde öyle veya böyle yararlananlar elbette olmuştur. Ancak bu etik çerçeve içindeki yararlanmaların dışında ne yazık ki intihallere de tanık oldum. Ne enerjim ne de olanaklarım bu intihalleri mahkemeye taşımama olanak vermedi. Sadece üzüldüm, kızdım… Bu üzüntü ve öfkemi elimin parmaklarının sayısını geçmeyen yakın dostlarımla paylaştım, arkama bakmadan ve durmaksızın çalışmalarımı sürdürdüm. Ancak son olarak tanık olduğum olayla edebiyat dünyasında bu denli onur erozyonu varlığına tanık olmak beni hepsinden çok ve derinden üzmüştür.

Furuğ’un tüm şiirlerini bir araya getirdiğim “Yaralarım Aşktandır” çeviri eserim, İran edebiyatı ve şiirini takip edenler tarafından yakından bilinmektedir. Bu eseri Sivas katliamında kaybettiğimiz şair dostum Behçet Aysan ile yaşama geçirmeyi kararlaştırdığımız bir proje dâhilinde ve onun aramızdan ayrılan değerli eşi, güzel insan Adviye Aysan’ın değerli okumaları sonrasında (1. baskı, Öteki Yayınları, 2000) okurlarla buluşturmayı başardım. Bu eserin yazın çevresinde ve özellikle şairler arasında büyük ilgi gördüğüne kıvanç duyarak tanık oldum. Bu eserin de içeriğinin çeşitli şekillerde intihale maruz kaldığına tanık oldum. “Yaralarım Aşktandır”, ne Furuğ’un bir şiirinin adıdır ne de onun bir eserinin. Onun eserlerinin adları şöyledir: Tutsak, Duvar, İsyan, Yeniden Doğuş, İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına (ölümünden sonra yayımlandı). “Yaralarım Aşktandır” adı, benim kurguladığım ve oluşturduğum bir addır. Bu sürece ve çabaya eserlerimin editörü değerli dostum Nihan Özkan yakından tanıktır. Değerli müzik insanı Vedat Sakman çıkardığı CD’de ve değerli sanatçı rahmetli Kenan Işık, Çöl adlı yazılı ve sesli seçki eserinde, öncesinde benimle temasa geçerek “Yaralarım Aşktandır”daki şiirlerden yararlanmak için izin istemişlerdir. Değerli sanatçı Nazan Kesal’ın göz kamaştırıcı oyunculuğu ile Furuğ’u sahneye taşıdığı tek kişilik ve tek perdelik “Yaralarım Aşktandır” oyunu öncesinde, Furuğ’un yaşamı ve eserleri hakkında uzun saatler süresince verimli konuşmalar yaptık ve bu etik çerçevede “Yaralarım Aşktandır” adının kullanılmasını severek ve hiçbir beklenti içine girmeden kabul ettim. Benim dünya görüşüm ve anlayışıma göre olması gereken de budur.

Bu bağlamda Şubat 2025 tarihinde ilk baskısı Alfa Yayınlarınca çıkarılan kitaba, bana ait “Yaralarım Aşktandır” adının verilip kullanılmasını bir intihal, çalıntı ve etik değerlerin çiğnenmesi olarak görüyor, değerlendiriyorum. İçeriği titizlikle incelenecek ve olası intihal durumları tespit edilecektir. Bu çalıntı adla eserimin geçmişini, birikmiş tarihi prestijinden ve beğenisinden adeta bir hırsızlık yöntemiyle yararlanılmasını şiddetle kınıyor; tüm dostlarımı, edebiyat sevdalılarını, Furuğ dostlarını, “Yaralarım Aşktandır” diyen tüm okurları bu yayınevini ve o kitaba bu ismi verenleri kullananları, bu bağlamda ve bu davranışlarından dolayı kınamaya ve protesto etmeye davet ediyorum.

Bu bağlamda hukuksal yola da başvurulmuştur.

Sevgi ve saygılarımla…

Haşim Hüsrevşahi