kabus dolu bir gölet

Yazan: Bijen Necdi

Farsçadan Ç: Haşim Hüsrevşahi

Yirmi yıl sonra, Mürteza doğduğu şehre ilk adımını attığında bir kuğuyu öldürme suçundan (onu görmüşlerdi, bir kuğuyu bacaklarından tutmuştu, kuğunun uzun boynu sarkıyordu, kuğunun gagası karın beyazlığı üzerine çizik atıyordu) tutuklandı.

Karakola kadar donan yol boyunca (bazen de buz kırılıyor ve polislerin botları suyla doluyordu) polislerin hiçbiri (topu topu iki kişiydiler) Mürteza’ya kelepçe takmadılar.

Karakolun avlusu hapishane kokmadığı halde hapishane avlularını anımsatıyordu. Kırmızı diş etleri ve dişsiz ağzıyla yaşlı bir kadın bağırıyordu: “Neredesin? Meş İsmal?”

Mürteza doyuncaya kadar yaşlı kadını izlemek için durdu. Polislerden biri: “Yürü! O delidir!” dedi.

Diğer polis, “Senin Meş İsmal yaşıyor mu?” dedi.

Yaşlı kadın: “Meş İsmal yaşıyor olsaydı! Eğer Meş İsmal…” dedi.

Savaş atım / My war horse!

Ben gidiyorum savaş atım

bu meydanda çocuklar oynamalıydı

oysa cesetler çürümeye bırakılmış

arsız akbabaları görmekten yoruldu gözlerim

*

ben gidiyorum… sen de gel benimle savaş atım

bak benim dilimde konuşuyorum seninle

bilmiyorum nerede hangi şarkıyı söyler sevgilim

bu dağın ötesi yeşil bir vadi

emin değilim sonrasından

*

Gözlerin de güzeldir savaş atım

bakışlarındaki hüzün afyonlu

sözlerin akar bana o camdan

yağmur dinmiyor bir türlü

*

Aynayı yandan tutuyorum yüzüne

rüzgar yelende kararsız

başımı boynuna yaslıyorum

senin dilinle konuşuyorum suskun

birisi buna aptalca diyor hayvanca!

ah benim dilsiz “le cheval de guerre[1]

silahsızdım oysa sürüklendiğim bu savaş meydanında


[1] Claire Parnet’in Gilles Deleuze ile yaptığı söyleşiye (1996) gönderi. Fransızca “savaş atı” demek.

I’m leaving, my war horse

children should be playing in this field

instead, corpses are left to rot

my eyes are tired of seeing vultures

*

I’m leaving… come with me, my war horse

look, I’m speaking to you in my language

I don’t know where or which song my sweetheart sings

beyond this mountain lies a green valley

I’m not sure what comes after

*

Your eyes are so beautiful my war horse

the sorrow in your gaze opium-full

your words flow to me through that glass

the rain just won’t stop

*

I hold the mirror to your face from the side

the wind on your mane blows uncertainly

I rest my head on your neck

I speak in your language silent

someone calls this foolish, animalistic!

o, my de-tongued le cheval de guerre[1]

I was unarmed, yet I was dragged into this battlefield.


[1] Addressed to the Claire Parnet’s interview with Gilles Deleuze (1996)


While creating the Literature of Silence!

Hashem Khosroshahi (Haşim Hüsrevşahi)

  1. There is no doubt that we are living in an age of great decay. A decayedness that encompasses the entire world without exception! What is decaying? What is causing the decay? What is the most defining feature of our era? Today, our world is governed by the laws of the capitalist system. The foundation of this system is based on a production and consumption relationship geared toward profit. Those who dominate this system strive to spread the idea among people that it will continue indefinitely. Since they also claim that what exists forever is the god they believe in, they seek to imbue the capitalist system—profit-driven production and consumption—with a divine yet illusory hue. People, regardless of their class, live by the dictates of these laws. Nothing, absolutely nothing, exists outside this order. Bread, education, health, information, technology, religion, love, honour, rebellion, morality, anger, literature, art, and everything else we can think of is redefined within this order, this wheel. What can be put on the market is put on the market; what is objectionable is suppressed. Wars are the product and the result of this order. Armies, police, courts, and prisons exist to protect this order. This is a scenario.

Furuğ’un Ses(ler)i: Ev Karadır’ı anımsama

İran sinema tarihinin en güçlü filmlerinden birini yirmi sekiz yaşında, hiç de sinemacı olması düşünülmeyen ve bu filmden başka karnesinde başka filmi bulunmayan bir kadın yapıyor. Ama Ev Karadır hakkındaki temel nokta, Furuğ’un kendi sesini bu filmde buluyor/yaratıyor olmasıdır. Ev Karadır, Furuğ’un en iyi şiirlerinden biri belki de en önemli şiirdir. Sadece bir eleştirmenin dediği gibi onun bu poetik belgeseli, edebiyattaki şairanelikle filmdeki şairaneliğin karması olması değil, aynı zamanda Furuğ’un Yeniden Doğuş’u onun İran’ın kuzey batısındaki cüzamlılar evinde on iki gün ikamet ettiği sırada gerçekleşmiş olmasıdır. Orada Furuğ’un sesi Eski Ahit düz yazı çevrisi ve onun filmin medyumuyla çatışması sonucunda dünyaya gelmiştir.

Furuğ işte bu cüzamlılar evinde Eyyûb’un Kitabı’nın satırlarında bir karşılık bulur: “Anımsa ki benim yaşamım rüzgardır ve gözlerim asla iyiliği görmeyecektir. Beni gören kimsenin gözü bir daha bana ağlamayacaktır ve gözlerin bana bakacak ve ben olmayacağım.” (Yedinci Bab, yedinci ve sekizinci ayetler) İlginç olan şu ki Yeryüzü Ayetlerinin dölü burada atılmıştır. Bu Kara Ev’dedir ki o “Umutsuzluğun Görkemi”nden, “Mahpus Ses”ten söz etmekte ve bu “lanetlenmiş geceden / ışığa bir yol açmaya çabalamıştır. Yeniden Doğuş’un her satırında dalgalanan tuhaf dişil-peygamberimsi sesin tınısı, o tuhaf düz yazının tercümesi ve bu tuhaf medyumun çakışması sonucudur:

‘Don’t forget!/ I beg you, God, don’t forget!/ My life is just a breath,/ and trouble lies ahead./ I will vanish from sight,/ and no one, including you,/ will ever see me again.’,

Dolunayın Çocukları üzerine…

Bir romanı okumaya başladığımda bazen “Sanırım bunu okumuştum,” diye geçer içimden. Ya da kendimi bulur, “Benim yazmak istediklerim bunlar” derim. Ya da yazar beni yazmış diye düşünürüm. İşte tam da böyle bir roman: “Dolunayın Çocukları”. Sıraladığım bu düşünceleri “Bu hepimizin bölük pörçük hikâyesidir!” alt başlığı ile yazar da baştan benimsemiş.

“Dolunayın Çocukları”, Haşim Hüsrevşahi’nin Kanguru Yayınlarından Mayıs 2025 tarihinde yayımlanan yeni romanı.

Evet, böyle başladım ama merak da ettim “ne ilgisi var?” diye. İlk başta ayrıntılı bir cami anlatımı… İlginç bölümlerin, kapıların tanıtımı, anlatımı… Düşündüm, yazarın önceki kitaplarında da böyle gizemli ayrıntılardan sonra ilginç olaylar çıkıyordu karşıma, “acaba?” diye düşüncelere daldım…

Soykırıma kim sebep oldu?

Farsçada çok kullanılan bir deyim var. Der ki: “Düşman hayra neden olur Tanrı isterse!” Siyonistler, Batı Emperyalistlerle el ele vererek yıllardır bölgeyi kan gölüne çevirmişler ve hala da cinayetlerine devam etmekteler. Bu süregelen cinayetleri ancak siyasi körler ya da bağnazlıklarının gözbağından kurtulamayanlar görmezler, yadsırlar. Onlar, Afganistan’da, Libya’da, Yemen’de, Irak’ta, Somali’de, Sudan’da, Lübnan’da, Suriye’de ve hele ki Filistin’de ve özellikle de son iki yıldır Gazze’de neler olup bittiğini, insanlığa karşı nasıl suçlar işlendiğini gizlemeye, gizleyemedikleri yerde ise bu suçların ağrılığını hafifletmeye çalışırlar.  Bu cinayetlerin nedenlerini göremezler ya da saptırır, çarpıtırlar. İnsanların gözüne gerçekleri görmesinler diye toz toprak serperler. Ama Farsların bir deyiminde dedikleri gibi: “Horozun kuyruğu görünüyor!”

İşte insanlığa karşı bu suçlar işlenen düşman, içimizdeki sözüm ona “Demokrat”, “Atatürkçü”, “Sosyalist”, “Müslüman”, “Halkçı” falan diye geçinen bir dizi içi boş davulları, korkakları ya da düşmanın akıllı, okumuş, kültürlü kripto işbirlikçilerini, münafıkları ve benzerlerini deşifre etmiş, onların maskelerinin düşmesine ve bizim onları tanımamıza yol açmıştır ki bu bir hayırdır.

Şeyleşen Kadınlar: Kör Baykuş’ta eril bakışa bir bakış


(Bu makalede çevirmeni belirtilmeyen metinler orijinal dilinden Haşim Hüsrevşahi tarafından Türkçeye çevrilmiştir.)

  1. Hayatta öyle yaralar var ki ruhu cüzzam gibi yalnızlıkta yavaş yavaş yer bitirir. Bu dertler kimseye anlatılamaz…” cümlesi ile başlayan Sadık Hidayet’in kaleme aldığı Kör Baykuş adlı kısa romanı (uzun öyküsü) çağdaş Farsça romanlar arasında belki de en tanınmış ve üzerinde en çok yazılıp konuşulanıdır. Bu romanı farklı okumaları olmuştur[2],[3],[4],[5],[6]. Bu yazıda mümkün olan en kısa şekliyle bu romandaki “Bakmak” eylemine, anlatıcının anlattıklarına değinerek bakacağız. Makalenin hacmine zarar verme tehlikesi göze alınarak konunun daha iyi anlaşılması adına, romandan geniş pasajlar aktarılacaktır.

Öykünün başlarında anlatıcısının esiri olarak tanımladığı kadının evine gelişi, tek bir söz söylemeden gidip onun yatağında yatması, ravinin ona şarap içirerek (istemeden?) zehirleyip öldürmesi sahnesinde okuyoruz. Burada aktardıklarım Sepehr Yayınları 1972 Tahran baskısından Emir Hüseyin Henci tarafından .pdf formatında yayınlanan nüshasından çevrilmiştir. Roman bu cümleyle başlıyor:

Hayatta öyle yaralar var ki yalnızlıkta ruhu cüzam gibi yavaş yavaş kemirir yer. Bu dertleri kimseye açmak olamaz… Ben bunlar sadece duvarda lambadan yansıyan kendi gölgem için yazıyorum, kendimi ona tanıtmalıyım.” (S 3-4)

En kısa şiirime bir bakış

SES, neye yarar, duyulmayacağımızda.” Dan Davis[2]

  1. Daha önce bazı konuşmalarımda bu kısa şiirimin yapısı ve kimi yerde şarap-kadeh, ney-nefes, ten-can gibi bağlamlarda onun gönderileri açısından, Mevlana, Hayyam ve Şirazlı Hafız gibi şairlerin temsil ettikleri İran irfan şiiri bağlamında ele almıştım, ancak bu kez biraz daha genişçe, onu dilsel okuma bağlamında içerdiği sorunların ifadelerini farklı açılardan ele almaya çalışacağım.

Bu kısa şiir üç sözcükten oluşmuş: 1- Ses(im), 2- Söz(le), 3- Ben(i)

Her üç sözcüğü de en az iki tür okumak mümkündür.

  • Birinci sözcük “Sesim”:

Birinci okuma: “Ben sesim”. Bu okuma “Ben”i tanımlıyor, imliyor ve muhatap (duyan, alıcı) söyleyen “Ben’in” bir “ses” olduğunu kabul eder.

İkinci okuma: “Ey sen ki benim sesimsin.” Ya da “Ey sesim!” İlkinde söyleyenin dışında bir varlığa hitap var. Gönderen, kendi varlığından bağımsız olarak karşısındaki alıcıyı kendi sesi olarak kabullenip ona “sesleniyor”: ey karşımdaki insan/varlık ki benim sesimsin diyor. İkincisinde ise gönderen doğrudan kendi sesine sesleniyor ve “Ey sesim! Ey duyulan ki benim sesimsin!” diyor.

  • İkinci sözcük: “Sözle”.

Burada gönderen emir kipi kullanılarak bir istekte bulunmuş fakat aynı zamanda bu emir kipindeki istek bildiriminin içeriğini de belirlemiş.

Birinci okuma: “Beni sözle doldur, sözle kapla (boyayla kaplar gibi), ört beni. Görüntü ver. Form.

İkinci okuma: “Beni söz haline getir. Anlamlandırarak ifade haline getir, sözcük yapıp anlam kazandır. İçerik ver.”

  • Üçüncü sözcük “Beni”

“Beni” -öznel- birey olarak,

“Beni” -nesnel- varlık olarak.

Protesto için Açık Çağırı

ALFA YAYINLARINI PROTESTO İÇİN AÇIK ÇAĞRI

Değerli arkadaşlar,

Otuz yılı aşkın süreden beri -herhangi bir beklentim olmaksızın- Farsçadan yapmış olduğum yazınsal çevirilerimle komşu İran edebiyatı ile ülkemiz okurları ve yazın çevresiyle bir köprü kurmaya çabaladım, çabalıyorum. Bu kapsamda Furuğ Ferruhzad, Ahmed Şamlu, Rıza Beraheni, Sohab Sepehri, Samed Behrengi, Sadık Çubek, Ali Eşref Dervişiyan, Gulam Hüseyin Saedi, Sadık Hidayet, Huşeng Golşiri, Nadir İbrahimi, Ferhunde Hacizadeh, Mevlana, Hafız, Hayyam ve kadın toplu şiir seçkisi (Dolunayda Kızıl Tef Çalan Kadınlar), İran Kısa Öykü Antolojisi ve çeşitli dergiler kapsamında şu anda adlarını sayamayacağım birçok kadın, erkek şair ve yazarı okurlara mutluluk duyarak ulaştırmayı başardım.

Bu uzun süre içinde bu ürünlerden kendi eserlerinde öyle veya böyle yararlananlar elbette olmuştur. Ancak bu etik çerçeve içindeki yararlanmaların dışında ne yazık ki intihallere de tanık oldum. Ne enerjim ne de olanaklarım bu intihalleri mahkemeye taşımama olanak vermedi. Sadece üzüldüm, kızdım… Bu üzüntü ve öfkemi elimin parmaklarının sayısını geçmeyen yakın dostlarımla paylaştım, arkama bakmadan ve durmaksızın çalışmalarımı sürdürdüm. Ancak son olarak tanık olduğum olayla edebiyat dünyasında bu denli onur erozyonu varlığına tanık olmak beni hepsinden çok ve derinden üzmüştür.

Furuğ’un tüm şiirlerini bir araya getirdiğim “Yaralarım Aşktandır” çeviri eserim, İran edebiyatı ve şiirini takip edenler tarafından yakından bilinmektedir. Bu eseri Sivas katliamında kaybettiğimiz şair dostum Behçet Aysan ile yaşama geçirmeyi kararlaştırdığımız bir proje dâhilinde ve onun aramızdan ayrılan değerli eşi, güzel insan Adviye Aysan’ın değerli okumaları sonrasında (1. baskı, Öteki Yayınları, 2000) okurlarla buluşturmayı başardım. Bu eserin yazın çevresinde ve özellikle şairler arasında büyük ilgi gördüğüne kıvanç duyarak tanık oldum. Bu eserin de içeriğinin çeşitli şekillerde intihale maruz kaldığına tanık oldum. “Yaralarım Aşktandır”, ne Furuğ’un bir şiirinin adıdır ne de onun bir eserinin. Onun eserlerinin adları şöyledir: Tutsak, Duvar, İsyan, Yeniden Doğuş, İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına (ölümünden sonra yayımlandı). “Yaralarım Aşktandır” adı, benim kurguladığım ve oluşturduğum bir addır. Bu sürece ve çabaya eserlerimin editörü değerli dostum Nihan Özkan yakından tanıktır. Değerli müzik insanı Vedat Sakman çıkardığı CD’de ve değerli sanatçı rahmetli Kenan Işık, Çöl adlı yazılı ve sesli seçki eserinde, öncesinde benimle temasa geçerek “Yaralarım Aşktandır”daki şiirlerden yararlanmak için izin istemişlerdir. Değerli sanatçı Nazan Kesal’ın göz kamaştırıcı oyunculuğu ile Furuğ’u sahneye taşıdığı tek kişilik ve tek perdelik “Yaralarım Aşktandır” oyunu öncesinde, Furuğ’un yaşamı ve eserleri hakkında uzun saatler süresince verimli konuşmalar yaptık ve bu etik çerçevede “Yaralarım Aşktandır” adının kullanılmasını severek ve hiçbir beklenti içine girmeden kabul ettim. Benim dünya görüşüm ve anlayışıma göre olması gereken de budur.

Bu bağlamda Şubat 2025 tarihinde ilk baskısı Alfa Yayınlarınca çıkarılan kitaba, bana ait “Yaralarım Aşktandır” adının verilip kullanılmasını bir intihal, çalıntı ve etik değerlerin çiğnenmesi olarak görüyor, değerlendiriyorum. İçeriği titizlikle incelenecek ve olası intihal durumları tespit edilecektir. Bu çalıntı adla eserimin geçmişini, birikmiş tarihi prestijinden ve beğenisinden adeta bir hırsızlık yöntemiyle yararlanılmasını şiddetle kınıyor; tüm dostlarımı, edebiyat sevdalılarını, Furuğ dostlarını, “Yaralarım Aşktandır” diyen tüm okurları bu yayınevini ve o kitaba bu ismi verenleri kullananları, bu bağlamda ve bu davranışlarından dolayı kınamaya ve protesto etmeye davet ediyorum.

Bu bağlamda hukuksal yola da başvurulmuştur.

Sevgi ve saygılarımla…

Haşim Hüsrevşahi

Sevgili… ah biricik sevgili!

Perşembe, 30 Kasım 67

Sevgili Çubek

Özlüyorum ve nasıl bir çıkmazda olduğumu biliyorum ve bu nedenle de hiç umudum ve sevincim kalmamış ve bunu bile biliyorum bağırmak ya da ağlamak bir kaçış değil, sakinleştirici değil ve elbette çare hiç değil. Şimdi Oxford’dayım. Dün gece Eprim’in yanına geldim ve iki gün burada kalacağım ve sonra da Londra’ya geçeceğim. Senden bir haber almadım daha. Umarım öncesinden daha iyisin.

Londra’da sadece tiyatroya, sinemaya ya da müzeye gidiyorum ve kalan saatlerimi sürekli odamdayım. Ama odamda suskunluk ve şaşkınlıkta kalıyorum, yazmak ya da düşünmekle değil. Ne düşünmesi? Yaşamımın rakamlarını alt alta yazmışım ve toplamışım ve sonucu da biliyorum ve defalarca bu toplamaları yinelemişim ve hep de aynı tek sonuç çıkmıştır. Bu nedenle geçmiş hakkında -ki her halükârda yararsızdır- ve gelecek hakkında -ki esasen benim için bir anlamı yok, düşünmek için bir düşüncem yok. Yazayım? Film yapayım? Bunlar lak lak etmektir.