Yazan: Bijen Necdi
Farsçadan Ç: Haşim Hüsrevşahi
Yirmi yıl sonra, Mürteza doğduğu şehre ilk adımını attığında bir kuğuyu öldürme suçundan (onu görmüşlerdi, bir kuğuyu bacaklarından tutmuştu, kuğunun uzun boynu sarkıyordu, kuğunun gagası karın beyazlığı üzerine çizik atıyordu) tutuklandı.
Karakola kadar donan yol boyunca (bazen de buz kırılıyor ve polislerin botları suyla doluyordu) polislerin hiçbiri (topu topu iki kişiydiler) Mürteza’ya kelepçe takmadılar.
Karakolun avlusu hapishane kokmadığı halde hapishane avlularını anımsatıyordu. Kırmızı diş etleri ve dişsiz ağzıyla yaşlı bir kadın bağırıyordu: “Neredesin? Meş İsmal?”
Mürteza doyuncaya kadar yaşlı kadını izlemek için durdu. Polislerden biri: “Yürü! O delidir!” dedi.
Diğer polis, “Senin Meş İsmal yaşıyor mu?” dedi.
Yaşlı kadın: “Meş İsmal yaşıyor olsaydı! Eğer Meş İsmal…” dedi.
Mürteza elini uzun paltosunun cebine sokarak bir tel sigara çıkardı. Karakolun koridorunda sigarayı yaktı ve ahşap bir bankın üzerine oturdu. Polisler şimdi ona kelepçe taktılar. Mürteza, sigarayı dudaklarının arasından almak için her iki elini dumanın, karalığını sildiği yaşlı bıyıklarına kadar kaldırmak zorunda kaldı. Sigarasını bitirdiğinde kar yağışı yeniden başladı ve çavuş, teğmeni bez gökyüzünün altında (elinde şemsiye vardı) avludan geçirmek için karakolun sahanlığına doğru gitti. Teğmen şemsiyeyi kapattı. Şapkasını aldı. Kar taneleri saçlarına oturmamıştı, eriyordu. “Bu kadın yine mi burada?” dedi.
Çavuş, “Kahveye gitmiş. On tümen verirseniz kulaklarımı gösteririm, demiş,” dedi.
Teğmen, “Gerçekten bunu yapmış mı yani?” dedi.
Merdivenleri üçer üçer tırmandı. Çavuş onun peşinden, “Evet komutanım,” dedi.
Teğmen, “Bırakın gitsin!” dedi.
Teğmenin boyu o kadar uzundu ki çavuş neredeyse hep koşmak zorundaydı. Karakolun geniş salonunda teğmen, “Bu kuğunun öldürülmesi de nedir?” dedi.
Çavuş, “Orada efendim!” dedi.
Teğmen durdu ve kuğunun leşini görmek için etrafa bakındı: “Hani nerede?”
Çavuş, bankın üzerinde Mürteza’yı göstererek, “Ayağa kalk!” dedi.
Mürteza’nın bakışları kalorifer peteklerindeydi ve düşünüyordu ki alevi olmayan bir soba şeytanın lanetine bile değmez.
Teğmen odaya girdi. Şapkasını masanın zerine koydu ve gölete bakan pencerede eliyle saçlarını düzeltti. Gölet çok uzaktaydı ve sadece göletin bir yanından diğer yanına giden bir kuşu andırıyordu.
Kuğuyla ilgili rapor masanın camı üzerindeydi ve raftaki ventilatör kışa ve pencereye sırt çevirmişti.
Teğmen masaya geçip oturdu ve her günkü gibi koltuğunun gıcırtısıyla yüzü ekşidi ve telefonun sesine o kadar baktı ki sonunda çavuş ahizeyi kaldırdı.
“Belediye Başkanı’dır komutanım!”
Teğmen ahizeyi aldı.
“Evet efendim benim. Tabii… Hayır… Evet efendim yakalanmış… Emredersiniz… O kuğu herkesindir… Bugünden itibaren bir nöbetçi koyarım gölete… Emin olunuz… Size de hayırlı günler.”
Ahizeyi koyar koymaz bağırdı: “İçeri alın! Çavuş!”
Mürteza, bütün düğmeleri açık olan paltosuyla odaya girdi. Kelepçeyi ve ellerini o kadar önde tutmuştu ki birine odanın havasından bir avuç buyur etmek istiyordu sanki. Çevresinin karanlığına alışmamış birinin ya da birkaç lambanın aydınlığına bakmak zorunda olan birinin gözeleri vardı. Ağzı yeni yakalanmış bir balık gibi açılıp kapanıyordu ve uyuyan birisi gibi gürültülü bir şekilde soluk alıp veriyordu.
“Oturun!”
Mürteza en yakın sandalyeye oturdu. Teğmen sordu: “Aç mısınız?”
Mürteza “Hayır… Ama niye… Siz sorunca… Sanıyorum açım!” dedi.
Teğmen, ince kuğu dosyasını açtı. Mürteza, oradan çok uzakta siren çalarak daha da uzaklaşan bir ambulansın sesini diniliyordu.
Teğmen, “Pekâlâ! Anlatıyordunuz!” dedi.
Mürteza, “Ben mi? Hayır ben bir şey anlatmıyordum,” dedi.
Teğmen, “Kuğuyu satmak mı istiyordunuz? Ya daaa… Yemek?”
Mürteza, “Kuğuyu? Ben satmak? Yemek?” dedi.
Teğmen, “Sizi görmüşler. Bu acımasızlıktır. Kuğuyu siz öldürmediniz mi?”
Mürteza, “Evet… Yani galiba evet… ben öldürdüm… Yani işte… nasıl anlatayım? Bir anda baktım ki leşi kollarımın üzerindedir!” dedi.
O sabah, yirmi sene sonra Mürteza adımını otobüsten dışarı atınca, çay bahçelerinin kokusu yakasının arasından gömleğine sindi. Hava soğuk olduğu ve yağmur koktuğu halde, Mürteza misafirhaneye kadar yürüdü. Duvar yazılarını okuyarak kafasını meşgul etti. Genç bir askerin fotoğrafı ölüm ilanında gülümsüyordu. Bir pencerenin arkasında bir adamın namaz sesi duyuluyordu. Mürteza misafirhaneye vardı. Zile bastı. Tekrar zile basmak için parmağını düğmeye uzatırken uykulu yaşlı bir adam kapıyı açtı ve homurdanarak, “Ne? Ne var?” dedi.
Mürteza, “Boş odanız var mı?” dedi.
Yaşlı adam, “Oda mı? Ne odası?” dedi.
Mürteza, misafirhanenin tabelasını görmek için kafasını kaldırdı ve “Burası misafirhane değil mi?” dedi.
Yaşlı adam, “Misafirhane idi baba… idi… tabii ki idi…” dedi ve kapıyı kapattı.
Caddenin diğer yanından çay bardağı yıkama sesi geliyordu. Mürteza kahveye girdi.
Teğmen sordu: “Göletin yanına nasıl oldu da gittiniz?”
Mürteza, “Ben gölete gitmek istemiyordum. A Seyid Hüseyin’e gitmek istiyordum mezar ziyaretine. Bazı caddeleri yeni yapmışlar. Ben de A Seyit Hüseyin’i kaybetmiştim. Elinde yeni aldığı ekmek olan bir hanımdan sordum…” dedi.
Kadın ekmeği tutan elini çadırasının altından çıkarak dibinde sabahla beyazlığın buluştuğu bir caddenin beyazlığını Mürteza’ya gösterdi. İşte o caddenin köşesindeydi Mürteza kuğuların sesini duydu. Başını çevirdi ve göletin çevresindeki öylece boşu boşuna yanan ve hala önceki geceden bir şeyler katlığını düşünen ışıkları gördü.
Gölet aynı yirmi yıl önceki ende boydaydı ama çevresine çit çekilmişti. Çiçeklerini sökmüşler ve suda sadece lamba direklerinin yansıması vardı… Ha, bir de gökten de bir parça suya düşmüştü ama o kadar bulutluydu ki görünmüyordu bile.
Teğmen, “Kuğular neredeydi öyleyse?” dedi.
Mürteza, “Diğer tarafta… Ben bu yandaydım, onlar o yanda…” dedi.
Göletin çevresi o kadar tenhaydı ki sadece Mürteza’nın kar üzerindeki ayak izleri yürüyordu. Suyun sesi duyulmuyordu. Adım başı bir bank oturmuştu göletin kenarında ve kar izin vermiyordu insan anlasın ahşap mı taş mı yoksa beton. Mürteza adımlarını hızlandırdı. Birkaç adım koştu bile.
Teğmen sordu: “Neden koşuyordunuz?”
Mürteza, “Çünkü ayak seslerim peşimdeydi!” dedi, “Hoşlanıyordum. Uzun zaman olmuştu kendi önümde koşmayalı. Kaldı ki kaç adım koştum ki. Belki sizin masanızdan o pencereye kadar. Buna koşmak denmez ki… denir mi? Ha?”
Çavuşa baktı. Not alıyordu.
Çavuş, “Bunları da not alayım mı komutanım?” dedi.
Teğmen, “Bu günlerde milletin ne dediği de anlaşılmıyor! Ne de istedikleri…” dedi.
Mürteza pencereye bakıyordu, susmuştu. Cam terlemişti ve pusun yüzü cama yapışmıştı. Üzerine hatıra notu yazıp tarih atabilirdin. Teğmen, Mürteza başını çevirinceye kadar sustu. Bu arada düşündü: “Şayet bu yaşlı adam öldürmüş olsaydı (sahi kaç yaşındaydı?) şimdi paltonun içindeki bu deri kemik yerinde karşımda sandalyede bir kuğu oturmuş olurdu.”
“Kuğuyla daha rahat konuşmak mümkün,” dedi.
Çavuş, “Ne dediniz komutanım?” dedi.
Mürteza bir kapının açıldığını duydu. Beyaz bir fincanı gördü, bir tepside Teğmene doğru gidiyordu. Tepsi masanın üzerine konunca, teğmen eliyle işaret etti Mürteza’nın önüne konusun diye. Fincan masanın üzerinden kalktı ve çay bahçeleri odayı dolaştı. Mürteza’nın boğazı zımpara kağıdı gibi olmuş, boğazında bir öksürük sıkışmıştı. Bu hayallerle bir an sonra sıcak fincanı kafasına dikti, bir sigara yaktı, göleti, kuğuyu ve kelepçelenmiş ellerini unuttu.
Teğmen, “Kelepçeleri çözün çavuş!” dedi.
Tavandan sarkan lamba çay fincanında tepetaklaktı. Kesme şeker Mürteza’nın ağzında bile beyazlığını kaybetmemişti. Çay öylece boğazından aşağı iniyorken Mürteza kendi boğazını, göğüs kafesini sonra da bir avuç midesini çayın iniş yolunda buldu. Çay biter bitmez, Mürteza sigara için kibrit çaktı ve ilk soluğuna gözlerini kapattı.
Teğmen çavuştan sordu: “Kuğuyu ne yapmışlar?”
Çavuş, “Park alanına koymuşlar, bir naylon poşette,” dedi.
Teğmen, “Neyle öldürdünüz? Sizinleyim!” dedi.
Mürteza sigara dumanının arkasından, “Kürekle… sanıyorum kürekle… Bilmiyorum,” dedi.
Teğmen, “Ne demek yani bilmiyorum?” dedi.
Mürteza, “Orada her yan yağ içindeydi. Mazot.” dedi.
Mürteza kuğuları yakından görebilmek için göletin yarısını dönüp geçmesi gerekiyordu. Bir kayık karın üzerinde ters dönmüştü. Göletle cadde arasında, bir adam yükü olmayan düşük kasalı bir TIR’ın lastiğini tekmeliyor ve arada bir avuçlarını hohluyordu. TIR’ın kaputu açıktı ve kocaman bir alet edevat kutusunun bağırsakları dışarı dökülmüş durumdaydı. Kırık bir şişe (fren yağı şişesi olmalı) boğazına kadar suya dalmıştı. Çitlerin yanına düşen plastik bidonlardan mazot kusmuk gibi gölete karışıyordu. Su yağlanmıştı, yağ ince dalgalar halinde ilerliyordu. Mazot daireleri, kül rengi, mor, durmadan büyüyordu. Mürteza göletin üzerindeki kirliliği seyrederken kuğuyu da görebildi. Teğmen de televizyon haberlerinde gösterilen kuşu anımsadı; Fars Körfezi’nde patlayan petrol kuyularından sonra çamurun içinden çıkmış göğsüyle çakılların üzerinde ilerlemiş ve teğmen onun adını anımsayamıyordu.
Mürteza, “Sonra ben…” dedi.
Teğmen bağırdı: “Bekleyin! Bir dakika konuşmayın! Susun!”
Sırtını odaya döndü ve açık pencereden yeniden kendini göletin üzerine atan köprüye baktı. Çavuş bilemiyordu, teğmenin ince omuzlarına mı baksın yoksa Mürteza’ya mı ya da masanın üzerindeki şapkanın parıldayan kenarlarına mı? Odanın sıcaklığı dışarıda yağan kar ile uyumsuzdu. Teğmen üniformasının bir düğmesini çözdü ve başını çevirmeden, “Pekâlâ?” dedi.
Mürteza parmağının ucuyla göğsüne vurarak kısık bir sesle çavuşa sordu: “Bana mı?”
Çavuş başını iki yana salladı.
Mürteza, “Ben ellerimi kuğuya doğru salladım. Yaklaşmasın diye bağırdım. Allah’ını seversen gelme, dedim. Ama kuğular bir şey duymuyorlar sanki. Ya da sadece o kuğu duymuyordu. Beni hiç görmüyor gibiydi. Bu nedenle kayığa doğru gittim…
Mürteza kayığı çevirinceye ve onu suya atıp kuğuya doğru kürek çekinceye kadar, teğmen odanın bir ucundan diğerine gidip geldi ve çavuş Mürteza’nın anlattıklarıyla ilerleyip not aldı.
“Kuğuya yaklaşıyordum, yağ ve mazot da hayvana yaklaşıyordu. Artık mezar ziyaretine gidişimi unutmuştum. Bir kürekle kuğuyu itekledim gitsin diye. Dönsün diye ittim. Boynunu suya doğru öyle eğmişti ki sanki insan, insan… insan bir fotoğraf albümü izlerken eğer gibi. Dedim ya beni görmüyordu. Küreğin enli yanıyla ona vurdum, tekrar vurdum. O yağlı pis sudan uzaklaştı ve sonra mazot kayığı sardı… Sonra mazot gitti hayvanın karnının altına… Şimdi artık kayık, ben ve de pislik ve kuğu birbirimize karışmıştık.
Teğmen volta atıyordu, çavuş Mürteza’nın anlattıklarına yetişemiyordu. Kürek sudan çıkıyor, tekrar suya dalıyordu. Kuğu suda çırpınıyordu. Mürteza kayıktan eğilerek elini kuğuya uzatmıştı: “Aniden kollarımın arasına aldım, kayığın içine çektim. Şimdi kanatlarından yakalamıştı ya da boynundan, hatırlamıyorum. Bacaklarımın üzerine çekmiştim onu. O kadar çırpınmıştı ki üstüm başım sırılsıklam olmuştu. Paltom hala gaz yağı kokuyor. Bakın! Bütün vücudum lamba fitili kokuyor.”
Teğmen voltasını kesti. Mürteza’nın başı ucunda durdu ve Mürteza serbest elleriyle, “İşte o zaman fark ettim. Ellerimin üzerinde ölmüştü… leşi ellerimdeydi. Gövdesi kucağımda ve başı ise kayığın dibine düşmüştü… kayığın dibi… kayığın dibi… kayığın dibi.”
Karakolun dışında yağmur başladı. Mürteza’nın yüzü ıslandı. Göletin kenarında bir kayık suyla doluyordu.
Teğmen, “Niye ağlıyorsun ki?” dedi.
Mürteza, “Ağlamıyorum, uzun zaman oldu gözlerime aksu indi,” dedi.
Telefon çaldı. Çavuş telefonu açtı. Teğmen öfkeyle, “Yerine bırak çavuş!” dedi.
Mürteza el ayasıyla yüzünü sildi. Karakolun park mahallinde, kuğu bir naylon poşetin içinde öldüğünü bilmiyordu. Gölet bilmiyordu kuğularından biri eksik. Teğmen bir şeyler mırıldandı.
Çavuş sordu: “Ne buyurdunuz?”
Teğmen, “Bırakın gitsin dedim,” dedi.
Mürteza odadan çıktı. Bir TIR, düşük kasalı olanlardan, şehrin dışında, caddeyi geçmekte olan ördeklere korna çalıyordu ve ördekler korkarak koşuşturuyorlardı.

Yazarın Kısa Yaşamöyküsü:
İranlı şair ve yazar Bijen Necdi 15 Kasım 1941 ülkenin en mahrum bölgesi Sistan-Beluçistan’ın Haş kasabasında dünyaya geldi. Anne-babasının aslen ait oldukları İran kuzey eyaleti Gilan’a geri dönmeleriyle Bijen ilk-orta ve lise eğitimini Reşt şehrinde aldı. Bijen’ın babası, o yıllarda henüz sosyalizmden sapmamış olan Tudeh Partisi’nin Horasan eyaletindeki subayların ayaklanmasına katılan devrimcilerden biriydi. 15 Ağustos 1945 tarihinde gerçekleşen ayaklanma birkaç gün içinde bastırıldı ve Bijen’in babası Kunbet Kavus yolunda jandarmalar tarafından kıstırılarak öldürüldü.
Bijen üniversite eğitiminden sonra Lahican kentinde matematik öğretmeni olarak hizmet vermiştir. 1970 yılında Pervane Azad ile evlendi ve Natanayil ve Yuhenna adlı bir kız ve bir erkek çocuğu oldu. Bijen 26 Ağustos 1997 yılında akciğer kanseri nedeniyle hayatını kaybetmiştir.
Edebiyat alanında daha çok şiirle ilgilendi ve düz yazılarını da şiirsel havada kaleme aldı. Yazdıklarını yayınlamakla uğraşmadığından hayatta iken sadece bir eseri, on kısa öyküden oluşan “Benimle Koşmuş olan Çitalar” adlı eseri yayımlandı. Diğer tüm eserleri ölümünden sonra okurla buluşmuştur. Şiirleri Rüyalarımın Gerçeği adlı eserde toplanmıştır. Benimle Koşmuş olan Çitalar toplu öykülerinden esinlenerek birçok film yapılmıştır: Sohrap’ı Öldürme Gecesi (1998, aynı ad kısa öyküden uyarlama, kısa film), Suyun Altındaki Ev (2010, yönetmen Sepideh Farsi), Hastane değil, Tren (2018, yapım ve yönetim Mesut Rezai) ve Toprağa Bırakılmış (2019, senaryo Tina Pakrevan ve yönetmen Masumeh Salehbeygi)



