Bir Tanığın Rivayetiyle -2-

Bir Tanığın Rivayetiyle” bir fotoğraf serisinin adıdır. Yakın dönem İran tarihindeki 17 trajik ölümü canlandıran 17 fotoğraftan oluşan bir seri. Bu düşüncenin sahibi ve fotoğrafları canlandırma düşüncesini hayata geçiren sanatçı Azade Ahlaki’dir.”

http://sardunyalar.com  bu 17 fotoğrafı, öyküleri ile birlikte sırayla yayımlamaya devam edecektir. Birinci ve bu proje hakkında bilgi veren bölüm burada yayımlandı.  (Yazılar, kısmen Bist web sitesinden, k ısmen başka kaynaklardan alınmıştır)

Şimdi ikinci rivayet: Furuğ Ferruhzad.

“Tahran, 13 Şubat 1967

Dün öğleden sonra ünlü şair Furuğ Ferruhzad trafik kazasında öldü. Furuğ aynı zamanda usta bir film yapımcısıydı. Bir kez tiyatro sahnesinde bulundu ve Altı Karakter Yazarını Arıyor oyununda rol aldı. Olay saat 16:30’da, Lokman-o-ddovle Caddesi, Edhem Dorus, Mervdeşt Dörtyolunda cereyan etti. Çarpışmanın şiddetiyle Furuğ’un arabasının kapısı açıldı ve başı ön cama çarpan Furuğ kapıdan dışarıya savruldu ve başı arkın kenarındaki refüje çarparak şuurunu kaybetti. Onu hızla Tecriş’teki Pahlevi Hastanesi’ne kaldırdılar ancak o hastaneye gelmeden önce hayatını kaybetti. Furuğ’un na’şı, ölüm nedeni araştırılmak üzere adlı tıpa götürüldü. Furuğ’dan bir erkek çocuk, birkaç kitap ve birkaç senaryo kaldı. (…) Furuğ eşi Perviz Şapur’dan ayrıldıktan sonra yalnız yaşamaktaydı. Furuğ 32 yaşındaydı, on yedisinde evlendi ve 14 yaşında Kamran (Kamyar) adlı bir oğlu var.” (“Furuğ Ferruhzad dün bir trafik kazası sonucunda öldü”, İttilaat Gazetesi, 24 Şubat 1967)

“Onu şehit diye adlandıralım, çünkü insanların yaşamı bir birinden farklıdır, onların ölümü de yaşamları gibi başka anlamları vardır. Örneğin Nima’nın ölümü bir musibet değildi, kaza ve takdir değildi, zamanın yeknesak devinimin zorunlu sonucuydu, ancak Furuğ’un ölümü, sadece bir musibet değil, aynı zamanda doğaya karşı bir tepkiydi de, sadece kaza ve takdir değil, zamanın akışının ani duruşuydu. Nima’nin ölümü doğal bir ölümdü, zira ki Nima yaşlandı ve öldü, ancak Furuğ’un ölümü, doğal değildi, Furuğ’un ölümü genç bir ölümdü.

biz bu kuşağın erkekleri, ne kadar da bakış açısı, düşünce, algı ve yaratıcılık ve başka şeyler bakımından farklı olsak da, yine de az çok aralıklarla birbirimizle karşılaştırılabiliriz, ancak Ferruhzad, sahip olduğu özel konumundan dolayı kimseyle karşılaştırılamaz. Zira erkek şairler her biri erkeklik kapasitelerinden bir parçasını göstermişler ve bir rolü omuzlamışlarsa, Ferruhzad tek başına yüz yıllar boyunca suskun kalan İran kadınının sesli dilidir, Ferruhzad İran kadının suskusunun acı ve bıkmış düğümün patlayışıdır.”

(Rıza Beraheni, “Furuğ Ferruhzad Şehir Şaire”, Firdevsi Dergisi, sayı 804)

Hani, nerde Faşizm?

Faşist devletlerin 14 ortak belirti ve bulgusu:

1-      Güçlü ve sürekli nasyonalizm[1]– Faşist devletler, hemasi söylemleri, sloganları, simgeleri, şarkıları ve araç gereçleri sürekli bir şekilde kullanır. Her yerde bayrak-sancak olur. Faşistler, üzerinde simgeleri olan giysileriyle[2] açıkta dolaşırlar.

Faşizmin uluslararsı en tanınmış simgesi (güç simgesi!)

2-      İnsan haklarını aşağılar ve yok sayar– Düşman korkusundan dolayı sürekli emniyete ve güvenceye gereksinim duyar. Faşist rejimlerdeki halk, başka “ihtiyaçlar” nedeniyle insan haklarından vazgeçebilir söylemiyle kandırılır. Halk başka yöne bakar, hatta işkenceyi, infazları, terörleri, uzun tecrit ve hapisleri bile onaylar…

3-      Düşman yaratmak ve birleştirici faktör olarak onu günah keçisi haline getirmek– Irksal, etnik ya da dini azınlıklar, özgürlükçüler, komünistler, sosyalistler, teröristler gibi hissedilen hayali düşmanı defetmek için halk birleştirici hamasi çılgın mitinglere sürüklenir.

4-      Kolluk kuvvetlerin egemenliği– Halkın yaygın güncel sorunları olsa dahi, bütçenin orantısız bir bölümü kolluk kuvvetlerine verilir ve halkın ivedi gündemi yok sayılır, unutturulur. Kolluk kuvvetleri cazip hale getirilir.

5-      Sınır tanımayan sexsizm– Faşist devletler hemen hemen her zaman erkek egemendir. Faşist rejimlerde, geleneksel cinsel roller daha katı hale dönüştürülür. Eşcinsel düşmanlığı ve anti-gey yasama ve ulusal politikada olduğu gibi kürtaj karşıtlığı artar, yükselir.

6-      Medya rejimin kontrolündedir– Bazen medya direk hükümet tarafından kontrol edilir, ancak diğer durumlarda, dolaylı olarak yasamayla, sempatik medya sözcüleriyle ya da medya yöneticileriyle bu kontrol devam eder. Sansür, özellikle savaş dönemlerinde yaygınlaşır.

7-      Ulusal Emniyet konusunda takıntı– Ulusal emniyetin tehlikede olduğu korkusu, halkın üzerinde motivasyonel bir araç olarak hükümet tarafından kullanılır.

8-      Din ve Devlet iç içe girer- Faşist rejimlerde hükümetler, halk arasındaki en yaygın dini, halkın görüşlerini manipüle etmek için kullanır. Dini retorikler ve deyimler, dinin genel öğretileri hükümetin politikalarına ve uygulamalarına karşı olsa bile, hükümet liderlerinin dilinde pelesenk olur.

Okumaya devam et “Hani, nerde Faşizm?”

İran Tecrübesi-2

Sermaye daha da saldırgan kurt olmaya devam ederken emekçi boyun eğen koyun olmaktan sıyrılamıyor!

Tahran’ın varoşlarında teneke “evlerde” yaşayan halk, Tahran belediye binasına yürüdü, halkın taş ve sopasına karşın Şah’ın polisi gerçek mermilerle halkı taradı ve onlarca insan öldü! Bu bir kıvılcımdı!

Hiç bir kitlesel hareket kadınların katılımı olmadan başarıya ulaşamaz!

Okumaya devam et “İran Tecrübesi-2”

Karıncadan öğrendim!

Gazze’de, Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de ve dünya sermayesi tarafından cehenneme dönüştürülmüş birçok ülkede bomablar sivil insanların başına yağarken, insanlar kılıçtan geçirilirken, masum çocuklar alevler içinde can verirken, biliyorum benim  bu cılız sesim, iki satırım asla o yangını söndürmeyecek, ama hiç olmazsa safım belli olur. Bunu bana bir karınca öğretti! (h.h…)

 

Hikayedir. Rivayet edilir: Kral Nemrud, ona karşı ayaklanan İbrahim peygamberin ateşte yakılmasını emretmiş! Herkesi odun taşımaya çağırmış. Nemrud’dan yana olanlar odun taşımaya koyulmuşlar!

Ateş yakılmış ve alazları bulutlara yükselmiş. İbrahim ateşe atılmak için mancınığa konmuş. Odun taşıyan bir adam bir karınca görmüş, bir damla suyu yüklenmiş telaşla gidiyormuş. Sormuş karıncaya, bu su niçin, bu ne telaş diye. Karınca, “Nemrud’un ateşi içindir!” demiş. Adam alayla gülmüş demiş ki “Senin bir damla suyun mu söndürecek bu cehennem ateşini?” Karınca da sakince yanıtlamış “ Ben de bilirim bir damla su Nemrud’un ateşini söndürmeyecek ama olsun yine de benim safımı belli eder, hangi tarafta olduğum anlaşılır!”

17 Görsel Rivayet! -1-

azade-1
Azade Ahklaki: Bir Tanığın Rivayetiyle adlı kişisel sergisinde

Bir Tanığın Rivayetiyle” bir fotoğraf serisinin adıdır. Yakın dönem İran tarihindeki 17 trajik ölümü canlandıran 17 fotoğraftan oluşan bir seri. Bu düşüncenin sahibi ve fotoğrafları canlandırma düşüncesini hayata geçiren sanatçı Azade Ahlaki’dir. Azade der ki: “Bugünlerde idealizm birçoğunun alay konusu olmuştur. İnsanlar, büyük ve ulaşılması zor hedefleri olan kimselerle alay ediyorlar. Ancak benim için, savaşan ve ideaları uğuruna canlarından olanlar çok saygın kişilerdir. Hedefim takdir ettiğim bu insanların anılarını canlandırmaktı.” “Bir Tanığın Rivayetiyle” son dönem İran fotoğrafçılık alanındaki en muhteşem projelerden sayılır. Bu projenin hayata geçmesi –ki geniş araştırmaları da içermekte- 3 sene sürmüştür. Azade Ahlaki’ye bu projede birçok insan yardımcı olmuştur, bu arada ve özellikle Sasan Tavakkoli Farsani (Fotoğrafçı ve sahne müdürü) ve Jila Mehrcui’den (kostüm) söz etmek gerek.

Okumaya devam et “17 Görsel Rivayet! -1-“

Tarihe kısa bir bakış!

Aşağıdaki yazı, parantez içindeki bölüm hariç –Ruhan Odabaş’ın yazdığına göre 03 Eylül 2013 –http://www.ozgurkocaeli.com.tr/makale/rabiacilar-okusun-140021.html – Siyaset Bilimci Gürbüz Evren tarafından kaleme alınmıştır:

“Bizim İleri Demokratlar, Mursi yandaşlarının Dört Parmak yani “Rabia” işaretini simge yapmaya çalışıyorlar… Bırakın bizim siyasileri, sanatçı olarak tanıtılan şarkıcılar ve “bazı” futbolcular bile bu işareti yapıp secdeye varmaya başladı. Zaten “bazı” futbolcular bile yapıyorsa, anlayın ki bu, anlamı bilinmeyen bir iştir.

Okumaya devam et “Tarihe kısa bir bakış!”

nasıl tutabilirim ruhumu…

Rilke’den bir çeviri denemem:

nasıl tutabilirim ruhumu, dokunmasın seninkine? nasıl kaldırabilirim onu
usulca, senin üzerinden, başka şeyler üstüne?
 
içime alıp götürmeyi çok isterim onu
karanlıkta yitip giden eşyalar arasından
dingin bilinmeyen bir yere,
senin derinliklerin yankılandığında kımıltısız kalan bir yere.
 
ve hala bize, sana ve bana, dokunan her şey,
bizi bir yay gibi birlikte alıp götürür
iki telden tek ses çıkararak
 
hangi çalgının teline sürülmüşüz
hangi kemancı bizi ellerinde tutar?
ey şarkıların en tatlısı

How shall I hold on to my soul, so that
it does not touch yours? How shall I lift it
gently up over you on to other things?
I would so very much like to tuck it away
among long lost objects in the dark
in some quiet unknown place, somewhere
which remains motionless when your depths resound.
And yet everything which touches us, you and me,
takes us together like a single bow,
drawing out from two strings but one voice.
On which instrument are we strung?
And which violinist holds us in the hand?
O sweetest of songs.

Suskunun Edebiyatını Yaratırken!

Bu yazıyı, Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi’nin “Geleceğin Edebiyatı” dosyası çerçevesinde yazdım ve  Dergi’nin Kasım-Aralık 2013 sayısında yayımlandı.

Suskunun Edebiyatını Yaratırken![1]

1-      Hiç kuşku yok ki büyük çürümüşlük dönemini yaşamaktayız. Dünyanın tümünü içine alan istisnasız bir çürümüşlük! Nedir çürüyen? Nedir çürüten? Dönemimizin en önemli belirleyen özelliği nedir? Bugün dünyamız sermaye düzeninin yasalarına göre yöneltilmekte. Bu düzenin temeli ise kâra endeksli üretim ve tüketim ilişkisine dayanmakta. Bu düzene egemen olanlar, sistemin sonsuza kadar devam edeceği düşüncesini insanlar arasında yaymaya çalışırken aslında sonsuza kadar var olanın inandıkları tanrı olduğunu da bildirdiklerine göre sermaye düzenine, kâr amaçlı üretim ve tüketime tanrısal fakat aynı zamanda sanrısal bir renk vermek istemekteler. İnsanlar, hangi sınıftan olurlarsa olsunlar bu yasaların buyruklarıyla yaşamaktalar. Hiçbir şey, ama hiçbir şey bu düzenin dışında değildir. Ekmek, eğitim, sağlık, bilgilenme, teknoloji, din, aşk, şeref, namus, isyan, ahlak, öfke, edebiyat, sanat ve aklımıza gelen her şey bu düzenin, bu çarkın içinde yeniden anlamlanır. Piyasaya sürülebilenler sürülür, sakıncalı olanlar bastırılır. Savaşlar bu düzenin ürünüdür. Ordular, polisler, mahkemeler, zindanlar bu düzeni korumak içindir. Bu bir senaryodur.

2-      Büyük çürümüşlük dönemini yaşamaktayız. Ekonomik ve politik gücü elinde tutanlar egemenliklerini yitirmemek için evrensel moral değerlerini de kendi çarklarına göre yeniden yaratmaktalar ve organize etmekteler. Yeni biçimlendirdikleri insan hakları (!), demokrasi (!) için kendilerine ait olmayan ülkelerde milyonlarca insanın tepesine kimyasal, biyolojik, nükleer bombalar yağdırmaktalar, masum insanları kaçırıp başlarını kesmekteler, çocukların gözlerini oymaktalar, askerlerin göğüslerini deşerek kalplerini çıkarıp yemekteler (hem de kameraya karşı!), hamile kadınların dölyataklarını süngülerle deşip bebeklerini süngü uçlarına takmaktalar, yüzbinlerce çocuk yaşta kızı kaçırıp fahişe yapmaktalar, ormanları kesip uyuşturucu tarlası oluşturmaktalar, insanları çeşitli uyuşturucuya bağımlı kılmaktalar, işçilerin ürettikleri teknolojiyi işçilerin yerine koyarak milyonlarca insanı açlığa sevk etmekteler, ilkokullardan üniversitelere kadar eğitim ve öğretimi kendi dünya görüşlerine göre biçimlendirmekteler, iletişime medyaya ve bütün haberleşme araçlarına hükmederek zihinsel ve kültürel savaşlarını amansız bir şekilde devam ettirmekteler… Hepsi bir avuç dolar için! Bu bir romandır.

Okumaya devam et “Suskunun Edebiyatını Yaratırken!”

Bak, Berkinim bak!

berk-3

Bak! Zira senin gibi ölüler birçok diriden çok daha iyi görür tarihi!

Berkin, karakaşlı, kara yazgılı çocuk! Biliyorsun karanlık bir çağda yaşıyoruz! Onlar özgürlüğümüzü çaldılar, yeraltı ve yerüstü zenginliklerimizi çaldılar, emeğimizi çalıdalar, tarihimizi çaldılar, yetmedi dilimizi, kültürümüzü çaldılar! Doymadılar sözcüklerimizi çaldılar, yetmedi dinimizi, inancımızı çaldılar, doymadılar ışığımızı, beynimizi, yüreğimizi ruhumuzu çalmaya kalkıştılar. Güzel çocuk! Biz özgürlüğümüzü, toprağımızı, emeğimizi, tarihimizi, kültürümüzü, dilimizi, inancımızı, sözcüklerimizi ve çaldıkları her şeyimizi geri almak için direndik. Ruhumuzu satmadık, çaldırtmadık, kalbimizi satmadık çaldırtmadık… Onlar karanlık saçtıkça biz birer birer yandık aydınlığımızı, ışığımızı satmadık, çaldırtmadık, dayandık birbirimizin yüreğine kalabalıklaştık…

Okumaya devam et “Bak, Berkinim bak!”