…
Masalı anlatan ihtiyar adam derin bir nefes aldı ve hayıflanarak sözlerine devam etti: Ben bilmiyordum onuru bağışlayanlar haykırmaz. Coşkuya kapılıp tezahürat yaparak bağıranların uğultusu, kendilerine onur bahşedilenlerin sevincinin sesidir. Ve kalabalık çığlıklar atıyordu… Şu anda size anlatacaklarım öykümüzün kaderidir. Sakın bana, ‘Öykünün de kaderi mi olurmuş?’ diye sormayın! Ah serüvenler… serüvenler… Eğer şimdi anlatacaklarım ve sizin duyacaklarınız olmasaydı, belki de size anlatmakta olduğum öykü asla var olmayacaktı ve ben hiçbir zaman onun râvisi olamayacaktım. Ve şayet siz şimdi beni dinlemezseniz, rivayet yine olmayacak ve öykü oluşmayacak. Biz, kendi irademizle kaderimizde yerimizi almışız ve bu öykünün bir parçası olarak varız. Ancak görüyorsunuz; öyküler de, onun kahramanları kadar kendi kaderlerinin tutsağıdır. Râviler ve o rivayeti dinlemeye katılanlar, rivayet olunanlar kadar bu kaderin kahramanlarıdır. Ama ilave ediyorum: Bu kaderde önemli olan, size ne anlattığım değil, beni, bunu size rivayet etmeme kimin, niye hükmettiğidir. O ilk rivayet! Eğer gözlerim gözyaşlarıyla dolduysa bu, yalnızca anlatırken o kaderi paylaşmama değil, bizim nasıl olur da kaderimizi çizerken başkalarının her şeyimizi altüst edebilecek kararlarına göz yummamızadır… Bir şeyleri kazanırken neleri kaybettiğimizi, kaybedeceğimizi hesaba katamayışımızadır. Ahhh, serüvenler, serüvenler…
Sohrab Sepehri’den bir şiir!
Musa dedi, kim benden daha âlimdir âlemde?
Musa dedi ki “kim benden daha âlimdir alemde?”
Yuşâ dedi ki “Biri vardır âlemde senden daha âlim.” Öfkelenmedi ve onunla kızgınlık eylemedi ki, “Bu ne sözdür?” diye, illa ona dedi, “Ha, ha! Nasıl söyledin?” Çünkü talipti.
Yuşâ da nebi idi, illa ki hüküm etmezdi. Hüküm o zamanlar Musa ile idi. Ve bu sözü de kendi yanımdan söylüyorum: Ben de şayet bir matlup bulursam, aynısını yaparım ve saklarım ki eyleyeyim, bir hicap oluşmaya.
Musa’nın bu öyküsünü ki sıcaktı –ki sıcaklığı gökyüzünü yakardı- soğuk mu soğuk söylerler.
Mecmeülbahreyn’e geldiklerinde, ehl-i zahire göre, Antakya yakınlarında, Haleb’e aykın, ya bir daha, bir kavle göre namaz kılardı, bir kavle göre at üstünde, su üzerinde sürerdi.
Uzaktan, gördü onu.
Okumaya devam et “Musa dedi, kim benden daha âlimdir âlemde?”
sinop hapishanesi
Sene qoşdum neğmemi, menim Azerbaycanım…
Yeni kuşak Azerbaycan sanatçıları büyük usta olma yolunda onurla ilerliyorlar. Bayan sanatçılardan ikişer icra seçtim. Bu üç örnek özellikle unutulmaz usta Şövket Elekberova’nın yolunda olduklarını ne kadar güzel gösteriyorlar…
Sebine Erebli, Güllü Muradove ve Kamile Nebiyeva… Hepsine yürekten alkış!
Menim Azerbaycanım, şerefim şöhretim şanım!
Günde min yol sene qurban olardım… qorxuram ki diyerler çox az ola!
Çaylar daşır, neğme qoşur sene… bir xumar baxışla, seadet bağışla…
Axan sular dayandı… qelbim sesretle yandı, deyirmenler dolandı, bir görüşe gelemdin…
Senin ala gözlerin, qelbim yola gözlerin… her baxanda az qalır, canımı ala gözlerin…
Gelmişem otağına oyadam seni qaragile oyadam seni, ne gözel xelq éleyib yaradan seni qaragile yaradan seni
bahar geldi neyleyim!
dédim, dédi!
Bu şéri yiğirmi il bundan önce yazmışam. indi bir néçe illeten ötürü tazadan burada tikrarlamaq istedim:
SÖYLEŞİ
I – Dédim
nefes nefese qalmışam
min il kéçse de aradan
gelib sene çatmışam
pozqun çox yuxulardan oyanmışam
xermen yéri saçlardan sovrulmuşam
ürkek néce gözden damcılamışam
seni görmeye çox
ölümlü gediklerden aşmışam
nefes nefese qalmışam
tut ellerimi
sensiz gécelerim ayazdır
ağır hörküçlü şepelere
ayın sazaqlı gümüş üzüne buraxma!
sene gelmişem
iki küreğimin arasında
cehennem derinliğinde yaramla gelmişem
daldasında xençer gizlendnlerden
dost dost
diye diye
sene gelmişem
dincelmeye
Ana dilde eğitim: Hikayenin özü!
Anadilde konuşma, anadilde yazıp okuma ve eğitim bir haktır. Verilen değil, doğuştan kişiyle var olan bir haktır. Göze sahip olma ve görme hakkı gibi, buruna sahip olma ve koklama hakkı gibi! BU hak sonradan birileri tarafından insanlara bahşedilmez!!
Anadilde konuşma ve eğitim hakkı verilmez ancak gasp edilebilir! Çoğunluğun egemen olduğu düzenlerde bu hak önceden gasp edilmişse sahiplerine iade edilir. Azınlık sermaye sahiplerinin düzeninde ise oyun başlar. Birkaç perdede oynanır bu oyun. Ama oyunu kısaca şöyle özetlemek mümkün: Aptal sermaye ana dilde konuşma, yazıp okuma ve eğitim haklarını gasp eder, korkar insanların en doğal haklarına kavuşmalarından. Böylece halkları kendilerine düşman eder! Akıllı sermaye o hakkı resmiyete tanır zira bilir böylece halkların yanında kendisini özgürlükçü tanıtabilir ve daha önemlisi o halkları kendi dilleriyle zehirleyebilir ve böylece onlar üzerindeki egemenliklerini sürdürmeleri kolaylaşır!
Şu anda yaklaşık 70 milyonluk İran’daki halkların % 75’nin ve bu arada %40 (yaklaşık 32-33 milyonluk) Türk nüfusunun bu hakları gasp edilmiştir. İran’ı parçalamak isteyenler için bulunmaz bir fırsat!
şimdi gitmeliyim!
Bu şiiri Vehdan Abla’m için yazmıştım. Kış bitmedi, bahar gelmedi ve o gitti!
avuçlarımda yaktığım bu buruşmuş kağıt benim kaderimdir
kurşun kalemle yazdım dumanı ondan karadır kaşları çatık yağmur!
hep susturulmuş on dörtlük ölü gelinler vardı sesimde duydunuz duymadınız
sizinle dağı aşmaya nefesim yetmedi siz gidin bensiz
dağın diğer eteğinde beklerim eteğimde yabani vişne dalları
gittiğiniz kumsaldan çakıl taşları toplayın benim için
duvar kenarlarındaki kimsesiz çiçeklere basmayın
onların gözüne benzer benim gözlerim
bahar ne zaman gelecek saçlarım bilirdi
ama bu kış belki hiç bitmeyecek
bahar belki de hiç gelmeyecek
bunu gelincikler söyledi
sarhoş rüzgarda salınan o kırılgan öfke
bir daha geldiğimde soframız için kır çiçekleri toplayacağım
temizlikçi kadın çöp toplama abla diyecek biz güleceğiz…
şiir ezberleyemedim sevgilim senin için
seni ve beni yaktım
küllerimizi saçlarıma serptim
bilirsin avuçlarımda kınalı keklikler saklanırdı
gözyaşlarımda sarı sıcak günbatımı
eteklerimi çırptığımda günebakanlar bakardı
ben hiç doğmadım
ama ağladım hep
dokuzunda kardeşlerimin annesi ben
gönlümü sesini susturan ben
on yedisinde satılan ben
seni sevdiğimde sevmediğimden beş çocuk annesi ben
isyanım geç oldu geç
hücrelerim çürümeye başladığında baş kaldırdım
geç oldu adsız sevgilim!
böyle biteceğini hiç bilmezdim
şimdi gitmeliyim
sessiz ve mazlum
dökülen saçlarımı sabah rüzgarına veriyorum
güzelliğimi sana veriyorum kırlar
sana kumsallar dağlar
şimdi gitmeliyim
bir avuç çakıl taşı bir de yol kenarındaki çiçeklerden alarak
(foto, şiir: h.h.)
O ağlama!
Çünkü sen biliyorsun “başkalarının” özgürlüğü için ayaklanmayanlar her daim tutsak kalacaklar…
Kim ki Seyit Hamze Kabristanı’na gitmemiş, ki yaz olsun, öğlen saati olsun, rüzgar da hafiften essin, o rüzgar ki sadece mezarların tozuna toprağına gücü yeter, yetsin ve kaldırsın mezarların tozunu toprağını ve akkavakların -ki birileri onlara tebrizli der- dalına yaprağına kondursun ve o dallar ağır ağır kımıldasın ve toprağın altındaki Tebrizliler şarkılar söylesin ve o birisi ki bu şarkıyı duymamış ve çevresine örülmüş olan görünmeyen o büyülü ağı görmemiş, gurbetin ne olduğunu anlamaz!
Gurbet sadece uzaklık değil! Uzaklıktır. Sokaklardan, hayatın ve avlunun günbatımına yakın kokusundan, seni, çok uzaklarda kalmış olan seni kendi oyunlarının içine sürükleyen çocukların çığıltılı cıvıltısından, yakın uzak zamanlardaki varlardan nişan ve nişane olan şimdiki yoklardan uzaklıktır… Kaldı ki bu da değil! Gurbet uzaklara gitmek, uzak düşmek, uzak kalmak, uzaklara atılmak da değil sadece. Gurbet fırlatılmışlıktır da! Çizgilerden, anlamlardan, kelimelerden ve kelamdan fırlatılmışlık, zamandan…



