Buradalık sözcüğü ile ne(yi) anlatıyoruz?

Buradalık sözcüğünü ilk kez 1999 yılında, Yaralarım Aşktandır’ın ön sözünde kullandım. Daha sonra kullanılabilirliği iznini Türkçe hocamız Emin Özdemir’den aldım ve kullanmaya başladım. Bu sözcükle birlikte yeni ürettiğim iki sözcüğün de kullanma iznini almıştım: Yenibaştanlamak (baştanlamak), herzamanlığına. Bunlara belki başka bir zaman değinirim.

Buradalık sözcüğünün kullandığım makalelerden bir kısmı:

  • Yaralarım aşktandır, Beraheni önsöz, çeviri, 1999, Öteki Yayınları
  • Fars şiirinde dilin isyanı, 06–Ocak-2003, Öteki-siz dergisine
  • Farsça şiirde dil, MorTaka, Kış 2007-2008, Ss: 52-65
  • Penceredeki yalnız kadın: Furuğ Ferruhzad, Dahiler ve aşkları, 3. baskı, 2009 (1. Baskı 2008), Ss: 175-216
  • Farsça şiirde görsellik, MorTaka dergisi, mart 2009, Ss: 45-49
  • Furuğ şiirinin cinsiyeti ve cinselliği, 2009, Özgür Edebiyat (2008’de Türkiye Yazarlar Sendikası’nın Ankara Kanguru Kültür Merkezi’nde düzenlediği toplantıda konuşma, Sardunyalar.com’da yayımlandı)
  • Şiir ve çeviri, Akbük Edebiyat Dergisi, Mart 2010
  • Behçet Necatigil hepimizi kandırmıştır!, Konferans, Nisan 2010 (Sardunyalar.com’da yayımlandı)
  • Cinsiyetsiz dil, zamansız anlatı ve ikinci komünün arifesi, Patika Dergisi, Ekim-kasım-aralık, sayı: 75. 2011, (Sardunyalar.com’da yayımlandı)

Martin Heidegger, felsefesinin temel taşlarından Dasein’ı kullandı ve sözcük üzerine yüzlerce makale yazıldı. Almancada “da” hem burada hem orada anlamını taşır. “Sein” ise en azından olmak (İngilizce to be) anlamına gelir. Bir şeyin varlığının hem burada hem orada olması aslında ne burada ve ne de orada olduğunu (ya da her yerde olduğunu) gösterir. Bu varoluş ise kaçınılmaz olarak süremle (zamanla) ilinti gösterir. Nitekim Dasein İngilizcede Being and Time (olmak ve zaman) olarak ele alınmakta. Ben bunu Türkçedeki “var ile yok arası” deyiminden yararlanarak anlamaya çalışmaktayım ve bu ikisi arasındaki o kritik mekânsal ve zamansal (süremsel) berzahtaki, yarıktaki “varlığı” buradalık sözcüğü ile açıklamayı yeğliyorum.

Okumaya devam et “Buradalık sözcüğü ile ne(yi) anlatıyoruz?”

girmişem otağına…

 

“Sonra mahallemizde, bir deli peydahlandı. Eve uğrar, kızların biriyle yatardı. Adını söylemezdi hiç. Hep sarhoş, hep avare. Güzel de sesi vardı. Betül Abla beni sakınırdı ondan. Beni hep paralı pulluların siga karısı yapardı. Bir gece yine uğradı adam. Hepimiz oturuyorduk. Betül Abla’ya beni göstererek adımı sordu. Sen onu boş ver, dedi Betül Abla. Adam ısrar edince mecburen söyledi. Adam, kan dökülmesini istemiyorsan vereceksin bana Leyla’yı, dedi. Betül Abla, hayatta olmaz dedi, idde tutmakta. O da, çekti kuşağındaki kamayı, başlarım şimdi senin iddenden lan, dedi. Adam sonunda zorla kolumdan tutup yukarı kata çıkarırken Betül öfkeyle, zigasız olmaz, diye bağırıyordu arkamızdan. Betül Abla kızdığında, s’lere z derdi. Adam da, dar merdivenlerden ikimizi zorla yukarı çekerken, ben okurum, diye homurdanıyordu. Yarı sarhoş. Betül Abla bu olayı kızlara ne zaman anlatsa gülerdi.

Okumaya devam et “girmişem otağına…”

seni yeniden seveceğim!

seni yeniden seveceğim
damdaki kuşları bulutlara uçurduktan sonra
hırsız babam fahişe annemi öpüp boğduktan sonra
enseme inen son yumruktan sonra
kırık kaburgalarım bir elimde öptüğüm zarlar ötekinde
seni yeniden seveceğim
 
sanki bahar yeni gelmiş gibi
güneş yeni parlıyormuş gibi yağmur sonrası bir ormanda
kuşlarımın ölüsünü sana göstermeden gideceğim
döndüğümde bekler bulacağım seni
yeniden seveceğim saçlarını koklamadan
bir öykü anlatacaksın gibi bakacaksın gözlerin ıslak
sümüğünü çekerek güleceksin
 
dişlerini öpeceğim yeniden
alaca bir mavilik esecek alnından
sanki martılar köpüklü dalgalara inip kalkıyormuş gibi
dudaklarım dudaklarından kanat çırpacak
seni yeniden seveceğim
…
…
(son şiirimden bir parça!, h.h.)

İlgili resim
credits go to http://tranquilitygoddess.tumblr.com/

1 Mayıs, bir anı!

Yıl 1980. Günlerden 1 Mayıs. İran’ın bütün büyük şehirlerinde olduğu gibi Şiraz caddeleri de on binlerce işçi ve emekçi yığınının oluşturduğu yürüyüş safları, kızıl bayraklar altında haykırdıkları şarkılar ve marşlarla inliyordu. Bu, görkemli Şubat Devrimi’nden sonra kutlanan ikinci 1 Mayıs’tı. Zaten ondan sonra bir daha emekçilerin özgürce caddelerde birlikte yürümeleri mümkün olmadı. O 1 Mayıs benim için başka nedenle özeldi. İlk kez gözyaşlarımı tutamamıştım. Hayır üzüntünden değil, sevinçten. Zira büyük bir işçi ve aydın yığını sözlerini benim Türkçe marştan da esinlenerek ve etkilenerek Farsça yazdığım 1 Mayıs Marşı’nın sözlerini haykırıyorlardı…

Okumaya devam et “1 Mayıs, bir anı!”

“sıcak bir öpücük gibi… kızıl bir gonca…”

Nazım Hikmet:

Çağdaş Farsça Şiirin Yol Işığı

1- Türkiye’ye gelmeden önce Türkiye’den ne biliyordum? İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi 4. sınıftayken Şah’ın gizli polisi SAVAK tarafından İstanbul’daki evinde yakılarak öldürülmeden önce amcamın oğlu Sadık ve onun yanında “okusun da adam olsun” diye babamın İstanbul’a gönderdiği ağabeyim Hasan yaz aylarında İran’a geldiklerinde hediye olarak getirdikleri, üzerinde zeytin dalı olan küçük yeşil teneke kutulardaki zeytinyağından ve beş-on litrelik bidonlardaki o meşhur üç harfli limon kolonyalarından başka ne duymuştum Türkiye hakkında? Ortaokulu bitirip de “büyüyüp” dergileri karıştırmaya başlayınca tanımadığım bu komşuya ait kulağıma başka sözcükler de değmeye başladı: Atatürk… Aziz Nesin… Zeki Müren… ve Nazı Hikmet! Atatürk, büyük bir savaş sonrasında Türkiye Cumhuriyetini kurmuştu, o kadar! Aziz Nesin (Samin Bahçeban’ın çevirileriyle) güldürürdü, o kadar! Zeki Müren (Kırık Plak filmindeki gözyaşlarıyla) “müthiş” şarkı söylerdi, o kadar. Ya Nazım?

nazım

Okumaya devam et ““sıcak bir öpücük gibi… kızıl bir gonca…””

Arap Saçı

بهرام صادقی
İran’ın modern öykücülüğünün önderlerinden Behram Sadiki: 8 Ocak 1937, Necefabad – 3 Ocak 1985, Tahran,

Görünmeyen bir şey var, bir el gibi, onu görmüyorum fakat duyumsuyorum. Beni o yana bu yana itekliyor…

“İşte! Başınızı biraz kaldırın… Kaşlarınızı çatmayın… Gülümseyin… Gözlerinizi kameradan ayırmayın… Üçe kadar sayıyorum… Dikkat! Kımıldamayın! Yoksa resminiz çok kötü çıkar… Hazır! Bir, iki, üç…”

İki gün sonra akşam vakti, resimlerini almak için fotoğrafçı dükkanının merdivenlerinden tırmanıyordu. Fotoğrafçının verdiği makbuzu avucunda sıkıyordu. Anımsıyordu; iki gün önce fotoğrafçı sormuştu: “Bayım, adınız?” ve o da adını söylemişti.
“Vesikalık? Kart postal? Nasıl olacak?”
“Bir tanesi… Örnek olarak…”
“Öbür gün akşama hazır olur… Saat sekizde…”

Okumaya devam et “Arap Saçı”

kıyamet anca kör olanları seçiyor Hatçe!

“sağır mı oldun Hatçe?
kıyamet anca kör olanları seçiyor !”
(alıntı)

bükülmüş bir gündeyiz
birimiz Dicle birimiz Fırat
birleşiriz elbet ölmeden ve dökmeden önce acılarımızı ummanlara

kahrını ezberlemiş kaç şiir yazar bu günbatımı
suskunu bilen kaç masal?
hep bir pencere var orada dolunaya açılır
rüzgar ve ateş kıvrılarak vurur camına
biz bükülmüş bir günün sonunda

bu evde “çok bulutlar birikti”
anımsamak isterim kendimi sende
sen kıyametin ilk günü…
(23 Nisan 2017, h.h.)

Kıyamet- John Martin (1789 – 1854), Credit goes to http://www.art-prints-on-demand.com