Sohrab Tahran’dan mektup atmış…

Tahran,

5 Eylül 1962

Sevgili dostum, peş peşe gönderdiğin mektuplar bizden boşalan evin adresine geldi. Babam öldü ve biz yer değiştirdik. Babamın ölümü beni benden almadı. Huzuruma çabuk kavuştum. Bizim hayatımız kocaman bir uyumun bir parçasıdır. Kendimizi bu parçanın değişimlerine vermeliyiz. Babam yatağında ölüyor, bir arı ise evin havuzunda. Büyük dert ortaklığına kavuştuğumuzda, yakın bağlılıklar yerini her yanı içeren bağlılıklara bırakır. Bütün akrabaların bizim evde toplandığı ve gözlerin ıslak olduğu gün ben Nazımabad’da derelerde yalnız başıma dolaşıyordum. Kendimi her şeyle uyumlu görüyordum. Bazen bütün otları koklamak, ağaçların içine girmek, taşları kendimde yuvarlamak istiyordum. İçim güleç ve güzeldi. Seyretmenin hüznü, ki daha önce ondan söz ederdim, bir kenara çekilmişti ve onun yerini bir şey almıştı; onu dolaysız bakışın kaynayışı diye yorumlamak mümkün. Sabahın alacakaranlığında, dağlardan tırmanırdım, mehtapta dalların ve yaprakların serinliğine dokunurdum. Gece vakti, ırmağın sesi düşlerimin derzlerinden akardı. Bazen eskizler çıkarırdım.

Okumaya devam et “Sohrab Tahran’dan mektup atmış…”

Sohrab Sepehri: beni çağıran ses

Sohrab Sepehri’nin yazdığı Mavi Oda adlı uzun metinden bir parçadır.

Tümü yakında yayınlanacak!

Bağımızın dibinde bir ahır vardı. Ahırın üstünde ise bir oda vardı. Maviydi. Adı Mavi Oda’ydı (biz ona Mavi Oda derdik). Ahır hemzeminden biraz alçaktaydı. Öyle ki yemliğin üstündeki küçük pencereden hayvanların başı görünürdü. Mavi odanın koridoruna birkaç basamak merdivenle gidilirdi. Mavi oda, toprağın samimiyetinin hakikatinden uzak değildi. Biz bu odada yaşardık. Bir gün annem Mavi Oda’ya girer. Odanın bir nişinde çember olmuş bir yılan görür, korkar, hem de nasıl. Aynı gün Mavi Odadan göç ediyoruz. Evin kuzeyindeki odaya geçiyoruz. Beyaz bir pencderi[1] odaya. Sonuna kadar da bu odada kaldık ve Mavi Oda sonuna kadar boş.
**
**
Mavi Oda Mandalay’dı ve ben rahatça bu Mandala’nın içine yol almıştım. Dini söylemler havasında bir dram cereyan etmemişti. Mandala’nın doğu kapısının eşiğinde (Mavi Oda’nın doğu kapısı) Mandala’ya bir çiçek atayım diye gözlerimi kapatmamışlardı. Ama ben açık gözlerimle atmıştım: ilkbaharlar aklımda. Bazen bir kadife çiçek koparır ve Mavi Oda’nın ortasına atardım. Bilmiyordum neden.

Okumaya devam et “Sohrab Sepehri: beni çağıran ses”

Peri Saberi anlatıyor: Furuğ! ve birkaç resim

Peri Saberi[1] anlatıyor:

Hatırlarım, Fransa’daki eğitimim sonrasında İran’a dönünce İbrahim Golestan Bey’in yanına gittim. O zamanlar onun evi Derrus’taydı ve o ev, beni bütün İran sanat topluluğuyla tanştıran en önemli yerdi. Golestan her cuma günü bir sofra açardı. Herkes oraya gelirdi, öğle yemeği yerlerdi ve birlikte olurlardı. Bu program yıllarca sürdü. Ben kendim 10 yıl bu toplantılara katıldım. Bütün resim ve edebiyat büyükleri bu eve gelip giderlerdi ve ben cuma günleri onları görürdüm. Sepehri, Ehevan Salis, Şamlu ve Furuğ Ferruhzad… Furuğ oranın vahşi yıldızıydı. Ona saldırdıklarında, karşı saldırıya geçerdi. Küstahlık etmesi için kimseye izin vermezdi. Ola ki bir olay olduğunda derhal yanıtlardı.

Ben ve Furuğ hemen hemen aynı yaşlardaydık. Yani bugün[2] yaşamış olsaydı yaklaşık yaşıt olurduk. Onu her cuma günü görürdüm. Benimle yakındı. Üstün bir kişiliğe sahipti. Şayet benim düşüncemi soran olursa derim ki İran çağdaş şiirinin prensesi Furuğ Ferruhzad ve prensi ise Sohrab Sepehri’dir.

Furuğ kendisi benim yanıma uğradı. Tabi bu benim görüşüm, başkalarının görüşüne de saygım var. Ben o günler, Fransa’dan döner dönmez tiyatro işine koyulmuştum ve Luigi Pirandello’nun Altı Karakter Yazarını Arıyor adlı oyununu sahnelemek istiyordum. Furuğ bunu duyunca bana, ben de bir rol almak istiyorum, dedi. Ben şaşırdım. Nasıl olurdu da Furuğ, o zamanlar kavuştuğu onca üne rağmen tiyatro işine daha yeni yeni ilk adımlarını atmak üzere olan birinin tiyatrosunda oynamak ister! Unutmayın ki o günler Furuğ gerçekten ünlüydü. Doğru, onu taşlıyorlardı ve eziyet ediyorlardı ama ünlüydü. Belki de o yıllar kimse onu gerçek anlamıyla tanımıyordu. Çünkü bence o gerçekten üstün bir insandı. Neyse. O  neden benim çalışmamda oynamak istiyor ki?, diye düşündüm. O, ne oyuncudur ne de tiyatroyla tanışmışlığı var! Ama kabul ettim ve benim oyuncularımla olan en güzel ve en başarılı ilişkim, o çalışmadaki Furuğ’la olan ilişkimdi. Ona, şunu yap, bunu yap dememe gerek yoktu. Kendisi ne yapacağını biliyordu. Çok yüksek bir algılama gücü vardı.

Yazık ki kader onun layık olduğu zirveye ulaşmasına engel oldu. Şimdi kalkmış onun hakkında edilen laflar çok sıradan ve önemsiz şeylerdir bence. Çünkü Furuğ gerçekten ona yapılan yakıştırmalar değildi. Çok önemli bir kişilikti. Furuğ özgürlüğün simgesiydi, hapiste. Siz maksimum özgürlük ve maksimum hapsi hayal edebilirseniz, işte o Furuğ olur. Zaten çalkantıları da bundan dolayıydı. O tanıdığım en şen ve en üzgün insandı. Şayet sevinç bir yoldan ve üzünç başka bir yoldan gitseler ve bir noktada buluşsalar, o nokta Furuğ’dur. Furuğ, sevincin ve üzüncün buluştuğu noktaydı.

Farsçadan çeviren: h.h.
[Bu yazının Farsça kaynakçası için burayı tıklayın!]

Oyundan bir sahne
Oyundan bir sahne
Oyundan bir sahne
Oyundan bir sahne
Oyundan bir sahne
Oyundan bir sahne
Peri Saberi
Peri Saberi

[1] Tiyatro yönetmeni, (D.T.: 21 Mart 1932), Kirman. Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac tarafından verilen Fransız Ordre des Arts ve des Lettres Şövalyesi ödülü sahibi.
[2] Bu söyleşi 4 Ekim 2016 tarihinde yapılmıştır.

dedi ki, sevgi canları yakar!

Tezkeretül Evliya,

Şeyh Ebu Bekir Şibli zikri,

Ferideddin Mohammed Attar Nişaburi

Denir ki, yanan bir parça ıslak odun görünce ki diğer ucundan su damlıyordu, ashabına dedi, “Ey müddeiler şayet yüreğimizde ateş var diye doğru söylüyorsanız, neden gözlerinizde gözyaşı bulunmaz?”

Denir ki Cüneyd’ın yanına gidince şevkten sarhoş ve vecdin galebesinde Cüneyd’in elbiselerini yırtar. “Neden yaptın bunu?” dediler. “Hoşuma gitti… yırttım ki hoşuma gitmesin.”

Bir gün o sarhoşlukla çıkageldi. Cüneyd’in karısı saçların tarıyordu. Şibli’yi görünce gitmek istedi. Cüneyd, “Kapatma saçlarını ve gitme! Bu sarhoşlara cehennemden haber olmaz. Şibli konuşuyor, gözyaşı döküyordu. Cüneyd karısına, “Şimdi kalk ve git!” dedi ki ona onu vermişler ki gözlerine ağlamak geldi!”

Ve dedi ki, kim ki sevgi iddia ede ve sevgiliden başkaya meşgul ola ve sevgiliden başka talep ede ona benzer ki Tanrı’yı alay ede. Ve dedi ki, “Korku yürkleri yakar, sevgi canları yakar ve şevk gönülleri yakar!”

Farsça aslından çeviri: H.H.

مجسمه عطار ile ilgili görsel sonucu"
Attar’ın heykeli, Tahran

derin bir özlemle!

Değerli dostum, üstadım, edebiyatta yol gösterenim, İran’a modern eleştirel okuma kuramlarını getiren, öğreten, geliştiren, İran din devletinin canına kastettiği için yurdundan sürülen, İran Yazarlar Birliği Danışma Kurulu üyesi, PEN Kanada eski başkanı büyük şair, romancı ve edebiyat kuramcısı Rıza Beraheni’nin kendi sesiyle okuduğu bir şiirini ona, sohbetine ve sıcak meclisine olan derin özlemimle burada veriyorum. Bu şiir Beraheni’den çevirdiğim ve 2004 yılında Dünya Yayınları’ndan çıkan Kelebeklere adlı kitapta yer alan “gelmedi” adı taşır.

gelmedi

güneş gelsin diye       koşuşturdum           gelmedi
kestane renkli saçlarını kalçalarının mermerinin sıcak büyüsüne dökmüş bir delinin ardınca koştum
güneş gelsin diye gelmedi
kağıt ve duvar ve taş ve toprak üstüne yazdım okunsun diye yazı
güneş gelsin diye gelmedi
kurt gibi uludum          kurt burunu olup sokuldum zamanemin karnına          yırttım
gece gündüz yırttım           güneş gelsin diye gelmedi
nasıl da şaşılası uğursuz bir çağ       devran köpek iyesi ben köpeğim
kapıdan kovulunca      vefa damından         damladım içeri
güneş gelsin diye gelmedi
yanaklarıma zulamda aşk ettim şamarları
caddeye indiğimde
iki yanağımı         halktan yana kor çelik gibi tuttum
güneş gelsin diye gelmedi
gerçi hıçkırıklarım uykudan, acı uyku, yer yüzü çocuklarının yorgun ve tatlı uykularını kaçırdı
fakat
ne dost yanında          ne el huzurunda       ne kendi halvetimde ağlamaya yetmedi erkim
güneş gelsin diye gelmedi.

1992

(ç: h.h.)

‫رضا براهنی‬‎ ile ilgili görsel sonucu
Rıza Beraheni (13 Aralık 1935, Tebriz)

Furuğ: O, Ağaçlar öyküsünü benim için yazdı!

Ağaçlar

Yazan: İbrahim Golestan[1]

Ark, Duvar ve Susuz toplu öykü kitabından

 

Mavi ladinin yanında dalları arasında sürgün vermişti. Tomurcukken yassı yaprakları arasında görünmezdi. Kim ki meyveyi tatmıştı, yemişti meyveyi ya da, çekirdeği arkın kenarına ya da değil daha uzak çeşmenin başına fırlatmıştı ve su sürüklemişti çekirdeği, getirmiş yarpuzların arasına. Sonra çekirdek toprağın altına gitmişti, ya da işte bu yarpuzların arasında çatlamış sürgün vermişti, kök salmıştı, sonra kar ölü yılın üzerine yağmıştı.

Sonrası bahar bir fidandı dört yaprağıyla. Dayanmıştı, büyümüştü, çamın dalları arkasında boy atmıştı o.

Okumaya devam et “Furuğ: O, Ağaçlar öyküsünü benim için yazdı!”

İbrahim Golestan’dan kısa bir not

Aşağıdaki kısa notun görüntüsü ilk kez 30 Aralık 2013 tarihinde yayımlandı. Bu metin “Ark, Duvar ve Susamış” adlı kitabın başındaki sayfaya, Furuğ’un ölümünden kısa süre sonra yazılmıştır. İbrahim Golestan kitabını Koli (Çingene) diye adlandırdığı Furuğ’un kız kardeşi Gloriya’ya hediye etmiştir.

 

“Koli,

Bu kitabı hediye alacak Furuğ yok. O seni severdi ben de seni seviyorum ve bu nüshayı sana veriyorum. Furuğ bütün bu öyküleri okumuştu, “Ağaçlar”ın son satırı ve son öykünün tümü hariç. Ben onun yerine gitmiş olsaydım belki o bir şey yazmak için kalmazdı ama keşke ben gitmiş olsaydım ve bunları o okumadan gitti ve sadece gidişiyleydi ki onlar yazıldı, o yazmış olsaydı. Ben gitmiş olsaydım o kalmazdı ama ben kaldıysam, onu kendimde diri tutabilecek kadar kaldım. Şayet bu yaşamsa ki değildir, bir etkisi de olmalıdır. Bu nedenle de bu var olmakta ya da olmamakta ben o kaç satırı ve o öyküyü yazdım ve bu toplu öyküyü bastırdım ve bu nüshayı tüm bu işlerin nişanı olarak ve onların hepsini vermek yerine sana veriyorum.

İmza

16 Eylül 1967

(sayfanın altındaki yazı: Bütün hakları İbrahim Golestan için saklıdır / Birinci baskı 1967)

 

(Golestan’ın Ağaçlar öyküsünü yakında burada yayınlayacağım, h.h.)

‫ابراهیم گلستان‬‎ ile ilgili görsel sonucu

Kenizu

moniro ravanipour ile ilgili görsel sonucu
Moniru Revanipur, DT: 24 Temmuz 1952, Buşehr, İran)

Kenizu, İran kısa öykülüğünde adından söz ettiren Moniru’nun dikkat çeken ilk öyküklerinden sayılır. Moniru bu öykülerde doğup büyümüş olduğu Körfez kenti Buşehr’i öyküler… Daha fazla bilgi için buraya tıklayınız! Bu öykü hazırlamış olduğum İran Kısa Öykü Antolojisi’nin ilk baskısında yer almıştır. (h.h.)

 

 

 

Kenizu ölmüştü. Meryem caddeye indiğinde, Tevekkülü Meyhanesi’nin adamlarını gördü; bacağı su arkından dışarıya, caddeye sarkan kadını çekiyor, gülmekten katılıyorlardı. Meyhane, Meryem’in okulunun önünden geçen caddedeydi. Okul zili çalınca çocuklar caddeye dökülürdü. Yöre kasabalarının kadınları, dolu fileleriyle pazardan gelir, meyhanenin yanından geçerken tükürür, yollarını değiştirirlerdi. Meyhanenin önünde, geniş, toprak bir meydan vardı. Günbatımlarında, adamlar, o meydanın çevresinde öbek öbek olur, otururlardı. Şişenin ağzını, ayasıyla temizler, bir kese kâğıdı dolusu fıstıkla günün yorgunluğunu çıkarırlardı.

Okumaya devam et “Kenizu”

Hayvan Hastalığı…

Kısa öykü.

Yazan: Péyman Emaili

Geç kaldın. Günbatımına kadar beklediler. Gelmedin. Onlar da arabayı alıp yeni kampüse gittiler. Bina inşaatını yeni bitirmişler. Şimdi varırız kendin görürsün. Önceki yerimizden çok daha güzel. Herhâlde seni oraya götürmek için birisi burada kalmalıydı. Soruya ne gerek! Kendin gelsen bulamazdın. Ama keşke şoförü göndermeseydin. Şimdi bunca yolu yürümek zorundayız. Ha, evet. Söylediklerini kabul ediyorum. Geceleri pek zor sayılmaz. Gündüz olsa kebap olurduk. Gülüyorsun! İyi, gülebiliyorsun bari. Ama şanslıydık o iki paslı kıytırık karavandan kurtulduk. Mühendis yerine hayvan almışlar işe sanki. Ne banyo ne mutfak, hiç. Dediklerini kabul ediyorum. Firma derisi kalınları işe almak istiyor. Şayet senin de derin kalınsa iki seneye kalmaz yükünü tutarsın, sonra da yallah eyvallah!

Okumaya devam et “Hayvan Hastalığı…”

Arap Saçı

بهرام صادقی
İran’ın modern öykücülüğünün önderlerinden Behram Sadiki: 8 Ocak 1937, Necefabad – 3 Ocak 1985, Tahran,

Görünmeyen bir şey var, bir el gibi, onu görmüyorum fakat duyumsuyorum. Beni o yana bu yana itekliyor…

“İşte! Başınızı biraz kaldırın… Kaşlarınızı çatmayın… Gülümseyin… Gözlerinizi kameradan ayırmayın… Üçe kadar sayıyorum… Dikkat! Kımıldamayın! Yoksa resminiz çok kötü çıkar… Hazır! Bir, iki, üç…”

İki gün sonra akşam vakti, resimlerini almak için fotoğrafçı dükkanının merdivenlerinden tırmanıyordu. Fotoğrafçının verdiği makbuzu avucunda sıkıyordu. Anımsıyordu; iki gün önce fotoğrafçı sormuştu: “Bayım, adınız?” ve o da adını söylemişti.
“Vesikalık? Kart postal? Nasıl olacak?”
“Bir tanesi… Örnek olarak…”
“Öbür gün akşama hazır olur… Saat sekizde…”

Okumaya devam et “Arap Saçı”