sabah saat sekiz buçuk

Kısa Öykü

Yazan: Mercan Riyahi

Farsçadan Ç.: h.h.

Ben on yedi yaşımdaydım. Avlunun ortasında, havuzun kenarında durdum. Teyze oğlu kapıdan girdi. Çadıramı örtmeme fırsat olmadı. Çiçekli gömleğimin kolu kısaydı. Yanaklarım yandı. Yüzünü çevirdi. Savaştan ilk dönüşüydü. Herkes, bizim ardımızdan fiskos yapıyordu. O, nişanlanmak mahremlik sigasıdır, dediydi. Teyze oğlu, benimle bir yerde oturup konuşmak istediğini söylediydi.

Parkta oturduk. Günbatımıydı. Bana, “Ferzane!” dedi.
“Ha!”
“Ha deme! Güzel bir laf et.”
“Selam.”
Güldü. Bir şiir okudu. Şiiri severdi. Ben şiir bilmezdim. “Ne seversin?” dedi.
“Sabah saat sekiz buçuğunu,” dedim.
“Neden?” dedi.
O saatte her şeyin yaşadığını söyledim. Her gün o saatte, öğretmenden tuvalet için izin istediğimi ve bahçedeki çiçeklerin arasına gittiğimi söyledim. Müdür muavini beni gördüğünde, anahtarımı kaybettiğimi söylerim.

Okumaya devam et “sabah saat sekiz buçuk”

kâğıt su üzerinde

Kısa öykü

Yazan: Mercan riyahi

Farsçadan Ç.: h.h.

 

Aşkı bekliyordu. Aşka ait herhangi bir tanımı yoktu. Ama bütün yaşamının ona bağlı olduğunu biliyordu. Neden? Bunu da bilmiyordu. Aşkın, bir adamla kapıdan gireceğini sanıyordu. Sonra evlilik ve bir sürü güzel söz arasından bir çocuğun geleceğini… Düşlerindeki çocuk ne kızdı ne de erkek; düşsel erkeğinin bile belli başlı bir biçimi yoktu.

Okumaya devam et “kâğıt su üzerinde”

Zaniye

Kısa öykü.

Yazan: Mansur Kuşan

Sizden hanginiz ki masumdur, ilk taşı o atsın.

Sekizinci bâb, Yuhanna İncil

 

Oğlumun piç olduğunu bildiren mahkeme kararını değiştirtmem, senin ve ailenin konuya yaklaşımından dolayı. Başka çarem yok. Şayet Behram Muacir, Kamuran’ı evlatlığa kabul etmezse oğlumun çocuk esirgemede alacağı terbiyeyi, senin ailenin vereceği terbiyeye yeğlerim.

Sen, bu uzun yıllar boyunca içimdeki tüm yaşama sevincini ve şevkini kırmaya çalıştın. Ama yapamadın. Nedeni de beraberliğimizin ilk yılında, akrabaların olan kadınların hepsinin ölmüş olduklarını fark etmemdir.

Akrabalarının arasında, amcanın karısı Afet’ten başka bir kadın gösterebilir misin ki kocalarının istekleri dışında, bir şeye karşı istekleri, kendilerine ait bir fikirleri olsun? Tabii ki ben hepsini de seviyorum ve de onlara acıyorum. Yıllar boyunca da hepsinin dert anası oldum.

Hem sen hem de tüm akrabaların, Afet Yenge’nin sadece kendi yaşamından değil, özellikle Hacı Ağa Bağır’dan da memnun olduğunu sanıyordunuz. Dahası, onun cenneti de garantilediğinden emindiniz. Tabii bu arada ben de giderek inanmaya başlamıştım ve kendi kendime, “Olur mu hiç! Otuz beşine gelmiş bir kadın adımını evden dışarı atmamış, kocasından, oğullarından başka kimse onun bir tel saçını -ki şimdi aklaşmış, natır Suğra’nın dediği gibi sanki bir avuç ak yün yumağı koymuşlar tepesine- görmemiş olsun,” diyordum.

Okumaya devam et “Zaniye”

Ziyaret

kısa öykü

Yazan: Emir Hasan Çehelten

Farsçadan çeviri: h.h.

[İran Kısa Öykü Antolojisi, ikinci baskıya hazırlandı]

 

“Aaaaaa! Rica ederim. Hayır asla. Sizin değil, biricik Aziz’imin ölüsünü göreyim ki yol uzak, yalan söylüyor. Söyle yarın nerede yatacaksın zavallı? Ne laflar! Ben sadece bir şey söyledim, insanın içi bir şey yemeyi kaldırmıyor, içine sinmiyor. O kadar. Elinize sağlık, bir bardak su. Boğazım kurudu… elleriniz dert görmesin. Tanrı, Kevser suyu nasip eylesin. Rica ederim. Çok da iyiydi. Serin… Tanrı bunları başımıza bela etmiş. İnsanı kudurtup, vücudunu tir tir titretmesini bilirler sadece. Bir tek Allah biliyor şu anda ne hâldeyim. Yüzleştiririz. Yüzleştiririz bacım. Bu kolay. Yanına yalnız gidersek hepten inkâr eder. İnkârın duvarı yüksektir. Faydasız, yüzleştirmeliyiz. Hemen şimdi bir koşu gideriz yanına. Aaaa! Hemen döneriz. Misafirliğe mi gideceğiz ki! Yalan söylediğine inanmanızı istiyorum. Nene Sultan gelmeden döneriz. İstersen anahtarı da Nobar Hanım’a bırakırız… Nasıl isterseniz. Daha ne söyledi? Ahmet Bey’inizin ölüsünü göre… Daha ne söyledi? İnsan, dostunu düşmanını tanımalı. Daha neler, bunlar gammazlama, dedikodu sayılmaz ki! Karı yeni huylar edinmiş. Sizin, Nahid’ime yakınlık göstermenizi çekemiyor. Nerdeee sizin gibi necabetli bir hanım! Güzel yüzüne kurban olayım… Hayır, söylemedi, kendisi neler neler dedi, ben de dönüp bir tek bu lafı ettim. Nihayet laf lafı açar. Allah bilir, sizin arkanızdan neler söylüyordur.

Okumaya devam et “Ziyaret”

Teneşirci!

medeni-2
Nesrin Medeni, 1978 yılında Kürt bir ailede dünyaya geldi. Fars Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi.On yedi yaşındayken Aşk’ın Anısı adlı romanını yayımladı. Onun Teneşirci adlı toplu öykü kitabı 2006 Beşinci Sadık Hidayet Öykü Ödülü’ne layık görüldü. Aynı yıl karşılaştırmalı incelemesinde Furuğ Ferruhzad ile Gadettüsseman’ı eleştirel olarak ele alan “Masumiyetin toprak Sokakları” adlı kitabı yayımlandı. Mezar Doğan adlı kısa öyküsü, Altıncı Sadık Hidayet Öykü Yarışması’nda 10 üstün öykü arasına girmeyi başardı. “Sana Benzemeyen Kadın” adlı toplu öyküleri internet ortamında yayımlanmıştır.
Bu çeviriyi genç öykücülere ithaf ediyorum! (h.h.)
“aşkımı, isteğimi, nefretimi ve acımı
gömütlüğün gece gurbetinde
ölüm adlı fare kemirmiştir.”
Furuğ Ferruhzad

Ben bağcıklı spor ayakkabılardan hiç hoşlanmam.
Neden hoşlanırsın?
“Teneşire düşesin!” den.
– Babam diyor ki:
“Kimliğimde yanlışlıkla Müridi yerine Mordegi[2] yazdıkları gün ben teneşirci oldum.”

Baba diyor ki:

“Şayet Müridi olsaydım belki sokağımızın başındaki dervişin müridi olurdum.”

Ama şimdi de memnun. Ne var ki çok iyi ölü yıkayıcı olmuş. Ve sokağımızın başındaki derviş ölünce, yıkanmasına çok emek verdi. Tabanlarındaki kiri, kulak kıvrımlarındaki, göbek deliğindeki, kısaca bütün deliklerindeki, çatlaklarındaki kirleri temizleyip aldı.

Baba insan vücudunun köşe bucağını, eğrisini düzünü iyi bilir, Maman gibi. Maman, teyzemden daha çok sorumluluk sahibi. Teyzem Maman’a durmadan,  “Ne zaman öleceksin?” diyor, “Seni kendim yıkayıp kefenleyeceğim ki gasilhane benden sorulsun!”

Baba hep der ki:
“İnsan her işin iyisi olmalı, ölü yıkayıcılığında bile. İyi teneşirci olmalı.”

Örneğin, benim babam çok iyi biliyor şişman bir ölünün göbek deliğini, bir güreşçinin kırılmış kulağının memesini ya da bir işçinin nasır tutmuş parmaklarını nasıl yıkasın!

Okumaya devam et “Teneşirci!”

Kuyunun ruhu!

Yazan: Gulamhüseyin Saedi (1978)kuyunun ruhu

Bir kuyu ve kuyu yanında bir karakol. Bir sedir konmuş kuyunun yanına. Bir urgan halka edilmiş çividen sarkmakta. Yatağın yanında bir su kovası, biraz taş ve kuyu kapağı, bir avuç da tahta ve çalı çırpı. Kuyunun dibinden bir adamın iniltisi sürekli yükselmekte. Bekçi adam sedirde oturmuş, yemek tasını kapatmakta, eşyalarını toplamakta. Adam ağzındaki lokmayı usulca çiğniyor. Kuyudan yükselen inilti aniden kesiliyor. Adam çiğnemeyi kesiyor, dönüp kuyuya bakıyor. Aniden kuyunun dibinden bir haykırış yükseliyor. Adam yavaş yavaş çiğniyor ve dinliyor. Haykırış şiddetleniyor. Adam lokmasını yutuyor. Kuyunun dibindeki ses daha da kulak tırmalayıcı oluyor.

Çev: h.h.

Kırılır Kadınlar!

 

Mercan

Avrupa Bağımsız Sinema Akademisi’nin tek Asya kıtası üyesi, Grand Off Film Festivali’nin jüri üyesi.  Kitapları: İşaretler (kısa öykü), Güzel Bir Kitap, Beyaz Zurafa (Çocuklar için), Akasyalardan (roman), Zürih Yolcusu (şiir)

(Doğum Tarihi: Nisan 1960, İsfahan).


 

 

Öykü

Yazan: Mercan Riyahi

Ç.: h.h.

 

Hiç kimse, önemli bir olay olduğunu tahmin etmiyordu. Bir kadın, ayağı kayarak caddede düştü ve kırıldı. Haber bu kadar basitti. Ama, aradan bir hafta geçtikten sonra, caddede başka bir kadının da kırıldığının görüldüğü söylendi. Ve sonraki hafta, tüm gazetelerde şöyle yazıldı: “Kadınlar, caddelerde kırılıyorlar.” 

Öncelikle Belediye, caddelerin durumu hakkında rapor hazırlamakla görevlendirildi. Öyle anlaşılıyordu ki kadınlar, daha önce de evlerinde kırılıyorlarmış. Ama, böyle bir olayın caddelerde görülmesi yeni bir hadiseydi. Sonra, kadınların yaşları, görme yetenekleri üzerinde tartışmalar yapıldı. Meteoroloji, hadisenin olduğu günlerdeki hava durumuna değindi ve muhtemelen, caddeler, yağmur nedeniyle ıslaktı, dendi. Psikologlar da kadınların sinirlerinin ve ruhlarının ve tüm bunların, onların yere düşmelerine olan etkilerini incelediler ve… 

Okumaya devam et “Kırılır Kadınlar!”

Dönüş

Ahmed Dehgan’dan çevirdiğim bir ksıa öykü…

“Oğlunuzun Katili Benim” adlı kısa öykü kitabının yazarı Ahmed Dehgan, savaş öyküleri (sekiz yıl süren İran-ırak savaşı) olan bu kitabı hakkında yaptığı bir söyleşisinde şöyle demişti: “Ben bu kitabımda savaşa katılmış olan insanların öyküsünü kaleme aldım ve onların savaştan sonra başından geçenleri anlattım, zira inanıyorum ki onların öyküleri savaştan sonra başlar!”

Ahmed Dehgan

Dönüş

Bir alay toplanmıştık rayların üzerinde, bekliyorduk; gelsinler de bitmiş olan bu savaşın gönüllü eski askerlerini alıp yurtlarına, evlerine götürsünler diye. Hava sıcaktı, çok sıcak.

Akşam olunca hepimizi kışlanın dikenli telinin arkasına topladılar; aranacaksınız bahanesiyle eşyalarımızı yere serpip dağıttılar. Tabii, birkaç eski püskü, toz toprak içindeki haki elbiseden, rengi kaçmış bottan ve anı olarak sakladığımız birkaç mermi kovanından başka bir şeyimiz de yoktu. Savaştan ve gençliğimizden elimizde kalan ganimetler bunlardı.

“Lang Can Silver”imizin tek gözü yoktu. Süngüsünü alıp götüreceğini taa başında söylemişti. Bu nedenle de sıra ona gelince; ne yapacak diye dikenli tellerin bu yanından kırmızı bereli müfettişi dikizledik. O, Lang Can’ın elbiselerini teker teker savurdu. Sarı fanila, tek paçası olan toprak renginde pantolon ve… elini çantasına sokup süngüyü çıkarıverdi. Kırmızı bereli müfettiş omzuna vurarak usulca: “Tanrına şükret ki onu son kezdir görüyorum yoksa…” dedi.

Okumaya devam et “Dönüş”

Kavruk Kına

Şehla Pervin Ruh’tan çevirdiğim bir öykü:

Kavruk Kına


Dün geceden beri tekrar başladım tırnaklarımı yemeye; tam Büyük Kapı’nın aslan kafalı kapı tokmağı yeri göğü birbirine kattığından beri… Kapı, uzun zamandır sessizdi. Rüzgârın süpürdüğü hayatın tozu toprağı kapının altında küme olmuş açılmıyor.

Mirab[1], deniz fenerini almak için odaya dönüp bir misafir olduğunu, yanlışlıkla Büyük Kapı’yı çaldıklarını söyleyinceye kadar, ağzım geceden kalma kavruk kınanın kokusuyla ve kanın tuz tadan acı tadıyla doluydu.

Küçük kapıdan girdiklerini gördüm; Mirab yollarını aydınlatıyordu. İçeri almamalıydı. Kimse gelmeyeli yıllar oldu. Bir zamanlar misafir atlarının ahırı olan koca ambar, şimdilerde haftada bir eşeklerin, yakıt için getirdikleri odunların kırpıntılarıyla dolu. Ben aşağıdayken, küçük kapıdan girip çıkıyorlar. Kopmuşum; Mirab’a göre dünyanın göbek bağından kopmuşum. Gündüzleri,  aşağıda herkes benim için aynı; hepsi de anadan doğma elimin altından geçip gidiyor ve her biri hamamın sıcaklığından bir parça alıp götürüyor ve geceleri, eskiden yukarıda sabahlara kadar yanında olmamı o kadar çok seven Mirab, artık benim için Mirab değil.

Okumaya devam et “Kavruk Kına”