Furuğ Ferruhzad ve Hamid Musaddık’ın şiirlemeleri!

Hamid Mosaddık Yazdı:

bana güldün ancak bilmiyordun
ben nasıl korkarak komşunun bahçesinden elmayı çalmıştım
bahçıvan peşimden hızla koştu benim
elmayı senin elinde gördü
hışımla baktı bana
ısırılmış elma elinden düştü yere
ve sen gittin ancak hâlâ
yıllardır benim kulağımda usulca
senin adımlarının hışırtısı canımı acıtır
ve ben düşünürüm hep
neden bizim küçük bahçemizde elma yoktu, neden!

Sonra Furuğ şöyle yazdı:

ben sana güldüm
çünkü biliyordum
sen nasıl korkarak komşunun bahçesinden elmayı çalmıştın
babam peşinden hızla koştu senin
ve sen bilmiyordun komşu bahçenin bahçıvanı
benim yaşlı babamdı
ben sana güldüm
istedim ki gülüşümle senin aşkına karşılık vermiş olayım
ancak senin gözlerindeki hüzün
ellerimi titretti benim
ısırılmış elma elimden düştü yere
yüreğim git dedi, git!
çünkü senin acı gözyaşların aklımda kalsın istemedim
ve ben gittim ve hâlâ
yıllardır zihnimde benim usulca
senin hayretin ve ağlamaklı halin tekrarlanarak
canımı acıtır
ve ben düşünürüm hep
ne olurdu bizim küçük bahçemizde elma olmasaydı!

Dönüş

Ahmed Dehgan’dan çevirdiğim bir ksıa öykü…

“Oğlunuzun Katili Benim” adlı kısa öykü kitabının yazarı Ahmed Dehgan, savaş öyküleri (sekiz yıl süren İran-ırak savaşı) olan bu kitabı hakkında yaptığı bir söyleşisinde şöyle demişti: “Ben bu kitabımda savaşa katılmış olan insanların öyküsünü kaleme aldım ve onların savaştan sonra başından geçenleri anlattım, zira inanıyorum ki onların öyküleri savaştan sonra başlar!”

Ahmed Dehgan

Dönüş

Bir alay toplanmıştık rayların üzerinde, bekliyorduk; gelsinler de bitmiş olan bu savaşın gönüllü eski askerlerini alıp yurtlarına, evlerine götürsünler diye. Hava sıcaktı, çok sıcak.

Akşam olunca hepimizi kışlanın dikenli telinin arkasına topladılar; aranacaksınız bahanesiyle eşyalarımızı yere serpip dağıttılar. Tabii, birkaç eski püskü, toz toprak içindeki haki elbiseden, rengi kaçmış bottan ve anı olarak sakladığımız birkaç mermi kovanından başka bir şeyimiz de yoktu. Savaştan ve gençliğimizden elimizde kalan ganimetler bunlardı.

“Lang Can Silver”imizin tek gözü yoktu. Süngüsünü alıp götüreceğini taa başında söylemişti. Bu nedenle de sıra ona gelince; ne yapacak diye dikenli tellerin bu yanından kırmızı bereli müfettişi dikizledik. O, Lang Can’ın elbiselerini teker teker savurdu. Sarı fanila, tek paçası olan toprak renginde pantolon ve… elini çantasına sokup süngüyü çıkarıverdi. Kırmızı bereli müfettiş omzuna vurarak usulca: “Tanrına şükret ki onu son kezdir görüyorum yoksa…” dedi.

Okumaya devam et “Dönüş”

Kavruk Kına

Şehla Pervin Ruh’tan çevirdiğim bir öykü:

Kavruk Kına


Dün geceden beri tekrar başladım tırnaklarımı yemeye; tam Büyük Kapı’nın aslan kafalı kapı tokmağı yeri göğü birbirine kattığından beri… Kapı, uzun zamandır sessizdi. Rüzgârın süpürdüğü hayatın tozu toprağı kapının altında küme olmuş açılmıyor.

Mirab[1], deniz fenerini almak için odaya dönüp bir misafir olduğunu, yanlışlıkla Büyük Kapı’yı çaldıklarını söyleyinceye kadar, ağzım geceden kalma kavruk kınanın kokusuyla ve kanın tuz tadan acı tadıyla doluydu.

Küçük kapıdan girdiklerini gördüm; Mirab yollarını aydınlatıyordu. İçeri almamalıydı. Kimse gelmeyeli yıllar oldu. Bir zamanlar misafir atlarının ahırı olan koca ambar, şimdilerde haftada bir eşeklerin, yakıt için getirdikleri odunların kırpıntılarıyla dolu. Ben aşağıdayken, küçük kapıdan girip çıkıyorlar. Kopmuşum; Mirab’a göre dünyanın göbek bağından kopmuşum. Gündüzleri,  aşağıda herkes benim için aynı; hepsi de anadan doğma elimin altından geçip gidiyor ve her biri hamamın sıcaklığından bir parça alıp götürüyor ve geceleri, eskiden yukarıda sabahlara kadar yanında olmamı o kadar çok seven Mirab, artık benim için Mirab değil.

Okumaya devam et “Kavruk Kına”

bir babanın gözyaşları yalan söylemez!

bir babanın gözyaşı

bir babanın gözyaşları yalan söylemez
sapladığın bıçağı ciğerinden çıkarsan duymaz artık

yanacaksın susuz ve ateşler içinde kuşkusuz
mezarın kabul etmeyecek leşini
o an toprak kaçar üzerinden
çıplak kalasın diye rüzgar dinmez
leş yiyiciler iğrenir de inmez
bunu ağlayan bir babanın gözyaşları söyledi

bilirim kör Yakup kanayan gömleğinin kokusunu almış
ağlayan babanın adım attığı her yer Kenan diyarıdır çünkü
bilirim bir babanın gözyaşları yalan söylemez

(h.h.)

O milletvekili ne dedi?

Bu bir edebi yazı değil. Bu bir şaşkınlık yazısı da değil. Beklenenin dillendirilmesidir. Üzülme ve hayıflanma da değil. Bu devranda üzülecek ve hayıflanacak o kadar çok şey varken!!

İnternette bir gazetede okudum. Aynen şöyle yazıyordu: “AKP Düzce Milletvekili Fevai Arslan, Başbakan Erdoğan için ‘Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde toplayan bir lider var. İşte bunun önünü kesmek istediler’ dedi.” Gözlerime inanamadım. Haberin videosunu izledim. Bu zat aynen şöyle diyordu: “… Allah-u Teâlâ’nın bütün vasıflarını toplamış bir lider…” (http://video.sozcu.com.tr/izle/x19s3cv/) Kulaklarıma da inanamadım! Ama okumuş ve duymuştum. Dini literatürü kullanarak bu sözlerin ne anlama geldiğini açıklamak zorunda hissettim kendimi.

Ben bir din insanı değilim ama Kuran’ı Arapçasından okur (kendimce) anlarım. İslam hakkında bana yetecek kadar bilgim var. Bu bilgilere dayanarak bu satırları yazacağım. Hemen belirtmeliyim ki, yazma isteğim inançla ilgili olmayıp din kisvesi altındaki bukalemunluğu örneklemek nedeniyledir. Halkın varı yoğu sermaye grupları tarafından çalınıp çırpılırken, büyük sermayelerin ve bankaların yıllık kazançları milyarlar doları bulurken, bu milletin haklarını savunmak, onun daha iyi hayat sürmesi için çalışmak, işsizliğe, yolsuzluklara, pahalılığa, silah ve uyuşturucu ticaretine, fuhuşa, kalpazanlığa, bir dirhem değer yaratmadan halkın emeğine el koyan aracılar ve tefecilere karşı koymak, ülkenin esenliği için çalışmak ve buna benzer nice kutsal görev için bu milletin meclisine giren bir adamın bu görevleri yerine getirmektense Başbakan’ı Allah’a benzer göstermesi toplumun ne denli bir çürümüşlük içinde yüzdüğüne bir kanıttır. Dini inançların nasıl hoyratça sömürüldüğüne ve çıkar aracı olarak nasıl kullanıldığına canlı bir işarettir. Siyasi güce yaranmak ve ondan nemalanmak ya da nemalanmayı sürdürmek için hangi yolların denenmesi mubah sayıldığına bir örnektir.

İslam’a göre bir varlığı Allah’a benzetmek veya Allah’ı bir varlığa benzetmek şirktir, küfrüdür! Zira İslam inanışına göre ne bir varlık ona benzer ne de o bir varlığa benzer. Benzerlik bir şeyin içerdiği, kapsadığı, taşıdığı özelliklerine göre olur. Allah’ı bir “şeye” benzetmek şirktir, küfrüdür.

Okumaya devam et “O milletvekili ne dedi?”

Sabra-Şatilla Kasabı Komadan Çıkmadı!

“Ben, ‘uluslararası prensipler’ denen sözler hakkında hiç bir şey bilmiyorum ve size söz veriyorum bölgede doğan her bir Filistinli çocuğu yakacağım. Filistinli kadınlar ve çocuklar onların erkeklerinden daha tehlikelidir; çünkü her bir Filistinli çocuk demek Filistin soyunun daha fazla devam etmesi demektir.” Bu sözler Ariel Şaron’a aittir. O bu sözleri 1965 yılında General Uzi ile yaptığı söyleşide dile getirmiştir.

Dün, dünya acımasız bir katilden temizlendi. İlerici Yahudi kardeşlerimizin yüz karası, Filistin çocuklarının katili, Sabra ve Şatilla kasabı Ariel Şaron yıllarca düştüğü komadan çıkamadı. Bu koma halindeyken neyin hesabını verdi bilinmez ancak kuşkusuz tarih onu insanlığın gördüğü en acımasız katillilerle birlikte anacaktır. O, Moşe Dayan gibi, 1911 yılından beri bölgede, İngiliz emperyalizminin oyunlarıyla başlayan, “mazlumiyet” maskesi altında, bütün bölge insanına ve özellikle de savunmasız Filistin halkına karşı sürdürülen kesintisiz ve sistematik savaş, saldırı, cinayet ve terör politikasının önemli bir parçasıydı.

Okumaya devam et “Sabra-Şatilla Kasabı Komadan Çıkmadı!”

o menem, o menem!

sensiz yaşanılmır gündüzüm gécem
sene qovuşmazsam dağılmış közem

arzumdur ömürlük qelbine köçem
seninle yaşayıb seninle ölem
…
éşitsen bir ağaç yanır o menem o menem
görsen bulaq susuz qalıb o menem o menem
éşitsen bir deli ağlayır o menem o menem
iki gören gözüm sensiz ölürem
éşitsen bir ağaç yanır o menem o menem
görsen bulaq susuz qalıb o menem o menem
seni deliler tek séven var o menem o da men
iki gören gözüm sensiz ölürem… gel, gel!