Tebrizli Şems’in Makalatından Çevirdiğim bir Parça:

Sen Konuşur musun Dinler misin?

Ey efendi, adetim budur, biri benim yanıma gelse sorarım ona, “Ey efendi, sen konuşur musun yoksa dinler misin?”

Şayet, “konuşurum,” derse, üç gece gündüz dinlerim onu peş peşe, ta ki o beni bırakıp kaçar. Şayet, “dinlerim,” derse, söylerim.

Küçüklüğümde, bana şaşılası bir olay oldu. Kimsenin benim halimden haberi yok, babam beni bilmez.

O derdi bana, “Evvela ki sen deli değilsin. Bilmem ki ne yoldur senin. Riyazet terbiyesi de değil…” ve falan filan!

Dedim ki ona, “Benden bir söz duy! Seninle benim aramdaki şuna benzer ki ördek yumurtasını ev tavuğunun altına koymuşlar. Kuluçkaya yata ve ördek yavruları çıkara. Ördek yavruları yumurtayı kırmışlar, anneleriyle su kenarına gelmişler ve suya girmişler. Anneleri evcil tavuktur. Suyun kıyılarında dolaşır, suya girmeye imkân yok. Şimdi, baba, ben deniz görüyorum bineğim olmuş ve benim vatanım ve halim bu işte. Şayet sen bendensen ya da ben senden, gir bu denize, şayet değilsen git evcil tavukların yanına! Bu ise seni asmaktır.”

Okumaya devam et “Tebrizli Şems’in Makalatından Çevirdiğim bir Parça:”

A. Ömer Türkeş’in eleştirel yazısı

A. Ömer Türkeş’in Ölümü Gözlerinden Gördüm adlı romanım için

“Adalet yerini bulsun diye” başlığıyla kaleme aldığı

eleştirel yazısı:

2009 yılının soğuk bir kış günü Tebriz kentinde başlayıp aynı gün aynı yerde sonlanan Ölümü Gözlerinden Gördüm romanında Azerbaycan halkının/insanının yüz yıllık çilesini anlatmış Haşim Hüşrevşahi… Orta halli insanların yaşadığı sakin bir semtte, ortak avlusu ucuz çiçekler, cılız ağaçlarla süslenmiş sitelerden birinin giriş katındayız. Burası Yusuf’un evi; bakımsız, dağınık, tozlu ve havasız. Yusuf yaşadığı, gördüğü, işittiği şeylerin yükünü kaldırmakta zorlanan, acısını hafifletmek için anlatmak, yazmak ihtiyacı duyan bir adam. Kalemi güçlü ama içi yaralı, kafası karışık, umudu tükenmiş; 

“Öfkelerimiz, zavallılıklarımız, hırslarımız ve evet, evet acımalarımız… Birilerinin acıması, acınması! Ya da bir gülümsemenin yıkıp yerle bir ettiği dik duruşlarımız! Güneşin artık bizim içimizdeki dağların ardından doğmayacağını, hiçbir sabahın bizim içimizden başlamayacağını ne zaman fark edeceğiz. Arkaik mezarları saklayan içimizdeki höyükleri, kar kaplı zirvelerle karıştırdık hep. Ölüler kentimiz hep yıkıntılar içindeydi oysa, değil mi? Bu bodur duvarlara sığışmış kısır hayaller! Neresinden söz ediyorsun bu yeryüzünün? Nesinden? Biz, bir Yelda Gecesi’nde ay tutulmasına yakalandık. Zaman geçmedi, ay aydınlanmadı. Biz aşkı da bir güvercin gibi hayal ettik, gelip avlumuzun kıyısına oturur sandık. Bizi görür ve bahçeye iner diye düşündük. Yaşamın nesinden, neresinden söz ediyoruz?” 

Romanın bütününe göre çok kısa olan giriş bölümüne genişçe yer vermemin nedeni, ikinci bölümden başlayarak bambaşka yönlerde hikâyenin anahtarı vazifesi görmesinden. Yusuf, romanda bir daha karşımıza çıkmayacak ama bütün roman kişileri Yusuf’un hayatından bir parça taşıyacaklar.

Okumaya devam et “A. Ömer Türkeş’in eleştirel yazısı”

Furuğ’un doğum gününe!

kızıl gül
kızıl gül
kızıl gül
 
o beni kızıl gül bahçesine götürdü
ve ıstıraplı saçlarıma kızıl gül taktı karanlıkta
ve sonunda
kızıl gül yaprağı üstünde benimle yattı
 
ey felçli güvercinler
ey adetten kesilmiş deneyimsiz ağaçlar, ey kör pencereler
yüreğimin altında ve derinliğinde uyluklarımın, şimdi
kızıl bir gül sürgün vermede
kızıl gül
kızıl
bir bayrak gibi
ayaklanmada
 
ah, ben gebeyim, gebeyim, gebe

(yaralarım aşktandır, h.h.)

furuğ-4