اول صدایت به یادم می آید
به تو فکر می کنم وقتی در مانده ام
آنچه زیباست، شادی بور در خوشه های پُردانه
سپس روزهای شنبه می آید
سپس آسمان می آید و من رها می شوم
باران ببارد ایکاش با هم خیس شویم
Geçenlerde bir arkadaşımın eşi sohbet sırasında 9-10 aylık çocuğunun dil açmaya başladığını, çok mutlu olduğunu söyledi. “Ancak,” dedi, “Anne diyeceğine Abla diyor bana.” Sordum tam olarak ne diyor? Tam olarak Aba ya da Abba diyormuş. İlginç geldi bana. Kendisine düşüncelerimi aktardım. Söylediklerimi biraz da ayrıntılandırarak burada vermek istiyorum.
Yeni dil açan/açmaya başlayan bu çocuk anne-babasından Aba sözcüğünü duymuş değildi. Kendisi uydurmuş olabilir tabi. Ya da çevresinde duyduğu Abla sözcüğünü Aba şeklinde seslendirebilir. Mümkündür. Ama düşük olasılık. Çünkü çocuğun ablası yok, Anne-babasının abla olarak çağırdıkları birisi yok yakın çevrelerinde.
Bugün Muharrem ayının ikinci günüdür. Bu ay Müslümanlar için ve özellikle de Alevi ve Şii Müslümanlar için çok ciddi tarihi yük taşıyan bir aydır. Özellikle bu ayın ilk on günü, İslam tarihinde hakkın haksıza, hakkın batıla, mazlumun zalime baş kaldırdığı günler olarak bilinir. Bu konuyu burada açmamın nedeni İslam tarihçiliğine soyunmam değil, ancak günümüz olaylarıyla çok sıkı ve neredeyse iç içe oluşları dolayısıyla bir işaret niteliğinde birkaç satır not etmektir. Ayrıca günümüzde bazı Müslümanların ya da sözde Müslümanların kadınları eve hapsetmek ve onun toplumda varlığını inkâr etme çabalarını İslami geleneğe dayandırmaya çabalamaları nedeniyle bu olaylarda bir kadının duruşunu sergilemek istememdir.
Tuncer Cücenoğlu’yla tanışmamız yıllar öncesine dayanır… Çığ oyunu Ankara Akün’de sahnelenmeden öncesine. Telefon eder, “Can!” derdi… çünkü kendisi de bir “Can”dı.
“sağır mı oldun Hatçe? kıyamet anca kör olanları seçiyor !” (alıntı)
biz bükülmüş bir günün sonunda birimiz Dicle birimiz Fırat birleşiriz elbet şattül-aşkta dökülmeden körfezine yok oluşun kahrını ezberlemiş kaç şiir yazar bu gün batımı Kadıköy vapurunda kaç hikaye suskunu bilen kaç masal?
hep bir pencere var orada dolunaya açılır rüzgar ve ateş kıvrılarak vurur camına biz bükülmüş bir günün sonunda
şebboyun serinliği var gülüşünde bu evde “çok bulut birikti” anımsamak isterim kendimi sende sen kıyametin ilk günü…
(23 Nisan 2017, 5 Mayıs 2019, h.h.) [bu şiirin ilk dizeleri yeniden yazıldı]
Anka Kuşu. Credits go to: Peter Nottrott, “Phoenix”, Painting
ben denizi deneyimledim ve ellerim fışkırır zamanın ellerinden gözyaşı sokaklarında dolaşırım ışığı öyle ararım ki tırnaklarımdan kelebekler uçar
benim kırılmaya isteğim yoktur rüzgar ve fırtına oburları sofra sererler vatanları yoktur ve bir gövdeleri sade ve bencil oyuncular boşunalık toplarlar Mat’a Kiş dedikleri satranç gibidir dilleri
ben bu yolculukta dikenliklere varmışım eteğimin erguvan bahçesi tutsaktır ey bahar hüzünlerinin çiçeklenmelerinden şarkılar getirirsin ey aydınlık mevsim acaba sesinin sevecen ebemkuşağıyla yürekler arasında duvar ören çelik çizgileri koparmaya gücün yetmiyor mu?
yıldız çağırırsan basamak basamak yükselirim ve gökyüzünün hayallerine dokunurum ben o kiraz dolu ağacım akkavaklar kuşkuyla bakarlar bana ve ikrahla konuşurlar benimle kendi köklerime dönersem şayet yağmur sadece yağmur uyanık kalır aklımda…
(Darice/Farsça’dan çeviri: h.h.)
Afgan genç yeteneği Halide Furuğ, 1970, Kabil.
Yayınlanmış olan şiir kitapları: – Mitra’nın ayaklanması – Şimşek mevsimine bir pencere – Fener kuşağının ellerinin kaderi – Düş ve anı caddelerinde – İkindi saat beşte hep
Değerli dostum, üstadım, edebiyatta yol gösterenim, İran’a modern eleştirel okuma kuramlarını getiren, öğreten, geliştiren, İran din devletinin canına kastettiği için yurdundan sürülen, İran Yazarlar Birliği Danışma Kurulu üyesi, PEN Kanada eski başkanı büyük şair, romancı ve edebiyat kuramcısı Rıza Beraheni’nin kendi sesiyle okuduğu bir şiirini ona, sohbetine ve sıcak meclisine olan derin özlemimle burada veriyorum. Bu şiir Beraheni’den çevirdiğim ve 2004 yılında Dünya Yayınları’ndan çıkan Kelebeklere adlı kitapta yer alan “gelmedi” adı taşır.
gelmedi
güneş gelsin diye koşuşturdum gelmedi
kestane renkli saçlarını kalçalarının mermerinin sıcak büyüsüne dökmüş bir delinin ardınca koştum
güneş gelsin diye gelmedi
kağıt ve duvar ve taş ve toprak üstüne yazdım okunsun diye yazı
güneş gelsin diye gelmedi
kurt gibi uludum kurt burunu olup sokuldum zamanemin karnına yırttım
gece gündüz yırttım güneş gelsin diye gelmedi
nasıl da şaşılası uğursuz bir çağ devran köpek iyesi ben köpeğim
kapıdan kovulunca vefa damından damladım içeri
güneş gelsin diye gelmedi
yanaklarıma zulamda aşk ettim şamarları
caddeye indiğimde
iki yanağımı halktan yana kor çelik gibi tuttum
güneş gelsin diye gelmedi
gerçi hıçkırıklarım uykudan, acı uyku, yer yüzü çocuklarının yorgun ve tatlı uykularını kaçırdı
fakat
ne dost yanında ne el huzurunda ne kendi halvetimde ağlamaya yetmedi erkim
güneş gelsin diye gelmedi.
bir zamanlar bir parça ekmekle doyardım bir gülümsemeyle eve dönerdim yolcu dolu otobüsleri severdim beklemezdim güneşte birisi bana koltuğunu versin bir kızıl gül beklerdim!