Bazen insan kendi kendine soruyor işte ne yapıyorsun diye… Ben de “Ne yapıyorum bu yaşamda?” diye soruyorum bazen. Aile konuları dışında nelerle uğraşıyorum? Geziler, fotoğraflar, okumalar, film izlemeler, doğa yürüyüşleri, yemek yapmalar vs dışında yani? Çevremle ve çevremdeki insanlarla ilgileniyorum tabi herkes gibi. Ama mesleki olarak ne yapıyorum ne ile uğraşıyorum? sorusuna yanıt vermek için son beş yılın çok çok kısa bir özetini çıkardım. Paylaşmak istedim:
Hekim Olarak:
Bir çocuk kalp hastalıkları uzman hekimi olarak son beş yılda yaklaşık on bin çocuğun kalbini muayene ettim, hastalıklarına tanı koymaya çalıştım, sağlıkları için uğraştım.
Tabip olarak kendimi güncel tutmaya çalıştım ve editörler kurulunda olduğum yurt dışı tıbbi dergilere makaleler ve yazılar gönderdim, yurt içi ve yurt dışı bazı çocuk kardiyoloji kongrelerine katıldım…
2. Edebiyatçı olarak:
Kendimce önemli bulduğum ya da yazdıklarıma yardımcı olacak okumalar yaptım
Kimi edebiyat dergilerine makale, şiir ve çeviri şiir ve öykü gönderdim.
Az da olsa bazı şiir dinletilerine katıldım…
Ama en önemlisi de yazma ve çeviri eylemlerime devam ettim. Bunların bir kısmını Edebiyat Pencerem olarak adlandırdığım sardunyalar.com’da yayınladım, bir kısmını ise kitaplaştırdım.
Son beş yılda kitaplaştırdığım çalışmalarım:
1- Seni Unutmayı Öğret Bana, Şiir, Haşim Hüsrevşahi, 2016
2- Bana Aydınlıkta Söz Et, Çeviri şiir, Ahmed Şamlu, 2016
3- Sırrı Giz Eylediler, Çeviri şiir seçkisi, Hafız-Hayyam-Mevlana, 2016
Bahçemle uğraşıyorum, yürüyüşlere devam ediyorum, güzel filmleri izlemeye devam
Çocuk kalp hastalarına yardım etmeye çalışıyorum.
Okumalarıma devam ediyorum
Dördüncü romanımı bitirmek üzereyim
Dördüncü şiir dosyamı düzenliyorum
Sylvia Plath ve Furuğ Ferruhzad şiiri üzerine karşılaştırmalı bir inceleme yaptım makalesini bitirmek üzereyim. (Sylvia’nın şiirlerini orijinal dilinden kendim çevirdim)
Bir çeviri romanın yarısını bitirdim
Bir çeviri romanın editörial düzeltisini yapıyorum
100 Türkçe yazan Türkiyeli kadın şairin şiirlerini Farsçaya çevirme projeme başladım
Şimdilik aklıma gelen bunlar… Sonra başka bir şeyler anımsarsam eklerim. Hepinize güzel günler diliyorum 🙂
Taylan rakı bardağını masaya neredeyse çarparak bırakıp suyundan bir yudum alınca “Onun gönlü başkasındaydı… Ben yanılmışım!” dedi.
“Yuh! Daha neler! İnanmıyorum…”
Taylan susunca Mehşid bu kez gülerek, “Yoksa gönlü bende miydi? Söyle lan…” dedi. Taylan da gülümsedi.
“Çok komiksin! Senin neyini sevecekti lan salak?”
Mehşid susunca Taylan’ın de yüzü ciddileşti.
“Valla bak… Ben onu sevdim…”
“Eeee? Adama bak ya… Afyonkeş kabız olsa şimdiye on kez sıçmıştı lan… Bi cevap ver ya! Öyleyse neden bırakıp gittin?”
“Hâlâ da seviyorum… Lanet olsun! O benim ilk aşkımdı… İlk dellenmemin hikâyesidir! Ben bırakmadım diyorum sana… O başkasını taktı koluna.”
“Nasıl taktı koluna yani? Tekrar seni aradı buldu ama. Buluştunuz! Valla çözemedim davayı! Hem seviyor hem başkasını koluna takıp gidiyor hem de seni arayıp… Tuhaflık var bu işte babam! Bu hikâyenin bir yerinde bir hata var.”
“Çözemezsin… Ben de çözemedim yıllarca düşünmeme rağmen!”
“Haydi öyleyse, Tülay’ın şerefine!”
Mehşid kadehini kaldırırken midesi kalktı. Yutkundu. Bitmek üzere olan sigarasını kül tablasına attı. Midesinden gelenleri ağzında topladı, geri yutmak isterken öksürdü. Rakı, su, balık, salata cıvık macun gibi masaya serpildi. Taylan elindeki çatalı hızla tabağına attı, bir yandan da yüzüne püskürtülen kusmuğu silerken ayağı kalktı. Mehşid’in koltuklarına girip kaldırdı. Genç bir garson da ona yardım etti. Tuvalete taşıdılar. Mehşid kusmaya devam etti. Kusmuğun rengi değişmeye başladı. Resti görmüştü anlaşılan. Elinin sırtıyla kanlı dudaklarını silmeye çalıştı. Yüzünü yıkayınca aynaya baktı:
“Masadan kalkma zamanı geldi galiba dostum!”
“Evet kalkalım… Geç oldu.”
“Ben kalkıyorum… Sen oyuna devam et! Bu restleşme tek kişilik bir kumardır babam… Buraya kadarmış!”
Numune Hastanesi acil servisine geldiklerinde gece yarıyı yeni aşmıştı. Doktor hikâyeyi dinledikten sonra hemen içeri alarak müşahede kısmında bir yatağa yatırdı. Hemşire hemen koluna serumu taktı. Tansiyonu iyiymiş. Serumu yiyince Mehşid’in sarhoşluğu giderek uçtu. Etrafına bakınmaya, espri yapmaya başladı. (… …)
Çok geçmeden Mehşid’i mide kanaması tanısıyla servise yatırdılar. İlk ünite kanı Taylan verdi. Sabaha karşı uykudan birden fırladı. Taylan yan koltukta uyukluyordu. Mehşid’in sesine gözlerini açtı. Sakin bir sesle sanki rüyasındaki biriyle konuşuyordu:
“Dostum bak… Kanser işini gördü. Biliyorum her an komaya girebilirim. Sonrası belli zaten. Burada bekleme boşu boşuna. Benden sonra Nurşen’i bul, ona onu hâlâ çok sevdiğimi söyle. Bir boktu yedim işte dedi, de. Kızlarımı da öp benim için. Onlara hasta olduğumu söylemedim. Korktum. Bu kadar!”
Taylan, Mehşid’in elini sıktığını fark etti. Mehşid konuşmayı kesti. Filmlerdeki gibi olmadı. Hani önce sesi kısılır. Sonra nefesi daralır, sonra gözleri kayar falan. Öyle olmadı. Konuştu, sustu ve uyudu. Eli Taylan’ın elinde soğumaya başladı. Sivas Madımak olaylarının, Ulucanlar Hapishanesi olaylarının müdahil avukatı sustu. Dava düştü. Perde kapandı.
Taylan kımıldayamıyordu. Sanki az sonra kalkıp eve gidecekler, mutfağa geçecekler, Mehşid patatesleri kürdan inceliğinde doğrayacak, kızıl kızartacak, Taylan biraları açacak, kaset çalacak, Türküler söylenecek, Tülay gelecek, Nurşen gelecek, diğerleri de gelecek, gülüşüp söyleşecekler, Mehşid bira bardağını Nurşen için kaldıracak, onu dudaklarından öpecek, birasından bir yudum alacak, biranın köpüğünü gür sarkan siyah bıyıklarından emerek içecek, kahkahayı patlatacaktı. Ama perde düşmüş, alkış sesi duyulmamıştı. Resti görülmüş ve Mehşid masayı terk etmişti. Sahne sessizdi.
[Dolunayın Çocukları adlı yayınevindeki romanımdan bir parça: , h.h.]
Yıl 1974. Deneyi yapan Marina Abramoviç. Sonuç: İnsanlar vahşet yaratmada birbirini tetkikler (yığın taşkınlıklarında olduğu gibi) ve birbirine güç verirler. Ancak esasta mazlumum tepkisiz kalması bütün olayları geliştirir.
İlk videoda Mirina deneyimini anlatıyor, ikinci videoda (2011) diğer performansını sergiliyor.
Bu deneyimleme hakkında birçok yazı yazılmıştır. Burayatıklayabilirsiniz
Sadık Hidayet’in el yazısı ile kendisi hakkında yazdığı otobiyografik notun fotoğrafını aşağıda veriyorum. Kâğıt başlığında Tahran Üniversitesi yazılıdır:
“Ben kendi yaşamımı yazmaktan Amerikanvari reklamlar karşısında ürktüğüm kadar ürküyorum. Acaba benim doğum tarihimi bilmek kimin ne derdine değer? Şayet bu bilgi nüfus cüzdanı çıkartmak için ise sadece beni ilgilendirmeli, gerçi sizden gizli saklı değil defalarca müneccimlerle danışmışım, ama onların öngörüleri hiçbir zaman doğru değildi. Şayet okurların ilgisi içinse o zaman onların genel oylamasına başvurmalı çünkü herkesten önce ben yaparsam sanki kendi yaşamımın aptalca ayrıntılarına pek bir değer veriyormuşum gibi olur. Kaldı ki birçok ayrıntı var ki insan başkalarının bakış açısıyla kendisini yargılamaya çalışır ve bu nedenle de onların görüşlerine baş vurmak daha uygun olur. Örneğin beden ölçülerimi elbiselerimi diken terzi çok daha iyi biliyor ve sokak başındaki ayakkabı tamircisi de bilir ayakkabımın hangi yanı sürtünüp yenmiştir. Bu açıklamalar bana hep yaşlı bir atı satışa çıkardıkları ve müşteri çekmek içinde onun özellikleri ve kusurlarını saydıkları büyükbaş hayvan satış pazarlarını anımsatır. Kaldı ki benim yaşamöykümün hiç öyle kayda değer bir yanı yoktur. Ne önemli bir olay olmuş ne bir unvanım olmuş ne önemli bir diplomam olmuş ne de okulda parlak bir öğrenciydim. Tam tersi hep başarısızlıkla karşı karşıyaydım. Çalıştığım devlet dairelerinde hep silik ve kayıp biriydim ve müdürlerim elimden kan ağlarlardı öyle ki istifa ettiğimde onu coşkun bir sevinçle karşılamışlardır. Genel olarak çevremin benim hakkındaki kanısı itilmiş, istenmeyen, işe yaramaz biri olmamdır ve belki de hakikat budur.
Sevgili Lütfiye Aydın‘ın facebook sayfasından alıp onun izniyle aşağıda verdiğim yazı 2 Temmuz 1993 dehşeti ve vahşetinin bir özetidir. Özel yazışmamızda kendisi bir notu da eklememi istedi:
“Bu olayın yazarlığımın yörüngesini değiştirdiğini de ekleyin. Çünkü okuma yazmayı yeniden öğrendikten sonra, yangın kokusunu unutmak, külleri üfleyip yepyeni dünyalar kurgulamak bile sorun…“
O’nun için Madımak yangını hâlâ sürüyor. Ya sizin için?..
LÜTFİYE AYDIN
2 Temmuz 1993 olaylarında, yani Madımak vahşetinde yanmadan önce, kendini aşağı atarak kurtarmış ve hafızasını kaybetmiş bir edebiyat öğretmeni..
Madımak Oteli’nin 109 ve 110 numaralı odaların pencerelerinden karşı binaya geçiş vardı.
Buradan kaçan 31 kişi kurtuldu.
Kendini, eşiyle birlikte, otelin boşluğuna atan yazar Lütfiye AYDIN’ın trajik hikâyesi bugün hâlâ sürüyor..
Alevler giderek yükseliyor.
Herkes çığlık çığlığa can derdinde.
Lütfiye AYDIN yangından kurtulmak için, eşi Avukat Cafer Can AYDIN’la birlikte kendini otelin apartman boşluğuna bırakıyor.
Dumandan göz gözü görmüyor.
Bağırıyorlar, bağırıyorlar, güçleri bitiyor.
Dumandan zehirlenip bayılıyorlar..
İtfaiye araçları otele ulaşmak istiyor.
Göstericiler, araçların tekerleklerinin önüne yatarak engellemek istiyorlar.
Polis havaya ateş açıyor.
Yangın söndürme çalışmaları nihayet başlayabiliyor.
İtfaiye yangını söndürürken, otel boşluğunun üzerindeki camlar patlıyor.
Kızgın camlar, yerde baygın yatan Lütfiye AYDIN’ın üzerine yağmur gibi yağıyor..
Gece 01.00’de yangın tamamen söndürülüyor.
Otelden 33 ölü çıkarılıyor..
Duvar dibinde olduğu için camların pek değmediği Cafer Can AYDIN kendine gelir gibi oluyor.
Güçlükle dışarı çıkıyor.
Bir polis O’nu görüyor, şaşırıyor;
– Başka yaşayanlar var mı? diyor.
Eşi Lütfiye AYDIN’ın adını söylüyor, bayılıyor.
Otel hâlâ tütüyor.
Ve otelden en son Lütfiye AYDIN çıkarılıyor..
Lütfiye AYDIN morgda..
Polis, Lütfiye AYDIN’ın öldüğünü düşünüyor.
Bir kamyonetin arkasına koyup hastane morguna kaldırıyor.
Cafer Can eşinin öldüğüne inanamıyor.
Sabaha karşı, güç bela, morga gidiyor .
O’na son kez bakmak için doktordan rica ediyor.
Doktor;
– Sivri bir şey var mı? diye soruyor, kalemini veriyor.
Kalem Lütfiye AYDIN’ın ayağına batırılıyor, tepki veriyor;
Yaşıyor..
Aradan birkaç saniye geçiyor, Lütfiye AYDIN sayıklıyor
– Ce.. Ce..
Eşi tamamlıyor;
– Ceren.. Ceren..
Ceren, kızlarının adı.
Cafer Can hem kızının adını – Ceren.. Ceren.. diye tekrarlıyor, hem de haykıra haykıra ağlıyor.
Lütfiye AYDIN kurtulmuştu ama bu “kurtuluş” hiç de kolay olmayacaktı..
GATA Yanık Merkezi..
Lütfiye AYDIN’ın vücudu ağır derecede yanıktı.
Önce Sivas’ta tedavi görüyor, daha sonra Ankara’da GATA Yanık Merkezi’nde.
Olaydan üç gün sonra, 5 Temmuz günü, gözünü GATA Yanık Merkezi’nde açıyor.
Ne güzel tesadüf; 5 Temmuz kızları Ceren’in doğum günüydü, 17’yi dolduruyordu.
O gün, 35 gün sürecek zorlu tedavi sürecine başlıyor doktorlar.
Ölü derileri tek tek soyuluyor, yatağı bir küvet oluyor.
Konuşmakta zorlanıyor.
En yakınlarını dahi tanıyamıyor.
Cumhuriyet Pazar bulmacası çözme alışkanlığı vardı.
Hastanedeyken sürekli;
– Bana bulmacamı getirin! diyor, nedense bir türlü getirilmiyor bulmaca..
Sonunda bir gün getiriyorlar, dünyalar O’nun oluyor..
Kalemi eline alıyor ve öylece kalakalıyor.
O da ne; harfler birbirine giriyor.
Zorluyor, zorluyor, olmuyor, okuyamıyor.
Gazeteyi neden getirmediklerini anlıyor..
Odadan çıkmıyor.
Aylar sonra hastaneden taburcu oluyor.
Evine gelir gelmez, odasının perdelerini kapattırıyor. Günlerce çıkmadan o karanlık odada, tek başına yaşıyor.
Eşi ve kızının büyük çabasıyla, günlerce verdikleri mücadele ile, sonunda hayata dönüyor.
Edebiyat öğretmeni, yazar Lütfiye AYDIN, okuma yazmayı yeniden öğreniyor.
Zamanla, odasından, evinden çıkmaya başlıyor.
Sokakta, haline bakıp soranlara;
– Trafik kazası geçirdim! diyor.
Yalan söylemiyor aslında, çünkü öyle biliyor.
Ne Sivas’ı, ne Madımak Oteli’ni, ne de yangını hatırlıyor…
Bir gün odasından katıla katıla ağlama sesi geliyor.
Anımsıyor, tüm olup biteni..
Hemen bir daktilo istiyor, yazmak istiyor.
Yazarsa belki arkadaşlarını, gencecik çocukları geri getireceğini düşünüyor, oturup yazmaya başlıyor.
Sekiz saat sürüyor yazması; yarım sayfa ancak yazabiliyor.
Pes etmiyor, yazmayı bırakmıyor.
Lütfiye AYDIN, bugün zor yazıyor ve güçlükle konuşuyor.
O’nun için Madımak yangını hâlâ sürüyor.
Ya sizin için?..
“Kareşçe ve Ötekisiz” sayfasından alıntı
Aşağıdaki öyküyü Prof Dr. A. Naki Selmanpakoğlu’dan az önce aldım. Hiçbir müdahale etmeden yayımlıyorum. Şükranlarımla.
İNSAN DEDİĞİN…
Haberlere bakılırsa pek çok ölü ve yaralı var, yaralıların çoğu da yanık. Canları yakmışlar. Türkü yakanları ateşle yakmışlar! Onlarla yanmak, acımı acılarına katmak, ya da derman olmak vardı. Geç bunları şimdi. Bakalım kimler gelecek yanık servisine. Kültür Bakanı, bakmayanı, önde gideni, arkada kalanı kısacası alayı hastanedeydi o gün. Basra değil Sivas yanmıştı bu kez, gayrısı boştu. On – on beş yanıklı acil servise alınmış bizi bekliyor. Aklım Cafer’le Lütfiye’de. Bensiz gittiler. Götürmediler beni “Askersin gelme” dediler. İlkin duvara yakın bir yatakta Lütfiye’yi gördüm. Sarıp sarmalamışlar, kolunda serum, gözlerinde kocaman bir soru işareti, şaşkın bekliyor. Bana ve hiçbir yere baka baka. Lütfiye’nin uzağında bir başka yatakta Cafer, bir gözü eşi Lütfiye’de bir gözü bende, bir şeyler anlatmak istiyor. Acilin her yanına sinmiş yanık kokusu, Alışık olmayanın dayanması zor. Lütfiye’de kül rengi bir öksürük. Sorular soruyor, yanıtlayamıyoruz. Cafer, yüzü hariç tüm bedeni sarılı. O kendi derdini unutmuş, Lütfiye için perişan. Ben her ikisi ve diğerleri için telaştayım. Hepsini yanık servisine yatırdık. Hızla yapılanları gözden geçirip tedavilerine başladık. Yanık acısına katlanıyor insan ancak böylesi yürek yakan bir acıya katlanmak güç. Ne ameliyatlar ne pansumanlar giderebildi o yanık kokusunu ve yakılmak duygusunu. Cafer en çetin ameliyat acılarını sızıldanmadan geçirdi. Tanrıya değil acemaşirana inanırdı. Lütfiye’nin can yoldaşı, kendi yanığı değil onun yarasıydı tek tasası “Yetti artık doktor, ben de bittim ezberimdeki şiir de.” “Yetti be… Boş kaldığınızda Cafer gel ameliyata.” Pansuman uzayınca Ketamin bile acılarını dindiremiyordu artık. Kırk ömür yaşasa Madımak’ı unutmayacaktı. Gülerdi sıcak sıcak, millet Bodrum’a gitti o Sivas’a yanmaya. Her pansumanda acıyı unutturmak adına geçmiş günleri andık:
Lütfiye Aydın, Sivas katliamından hemen önceki günlere ait bir fotoğraf.
Kafa çekmişiz ucuz tekel şarabıyla, balık köftesi yapmışız. Cafer bu işte uzman. “Ellerini yıkadın mı?” diye takılıyorum, zaten köfte sonu elleri bembeyaz. Lütfiye’nin Antep yemekleri nefis. Kızlarımızın adı Ceren. Geldikleri gün koğuş kapısında göründü Nurullah, “Siye sauk gazuz getirem mi?” Diğer hastalar gibi o da sevmişti Madımakçıları. Onlarla göz temasından hiç kaçınmıyordu. Tek katlı, daire şeklinde ortada bir bahçeye bakan serviste ziyaretçiler ancak dış camdan perdeler açıkken içerisini görebiliyordu. Tüm odaların açıldığı yuvarlak bir koridor. Görevliler ve diğer hastalar dışında kimseyle konuşmak mümkün değil.
Nurullah sekiz yaşında Mardinli, dolaşabiliyor koğuşları. Küçük yaşta yanmış. Yedi çocuklu bir aileden. Tek kilimle döşeli çoğu zaman döşesiz bir tandır evinde yanmış. Nurullah’ı tandırdan kurtaran anası döşünü dövmekten bir hal olmuş. Tandıra lanet etmiş. Yezit koymuş tandırın adını. “Anam diyer bunları.” Nurullah’ın çenesi göğsüne yapışık kalmış. İnsana hep alttan bakar gibiydi. Korkarak içer bir bardak suyu, gökyüzüne bakamaz yatmadan. Boynunun açılmasını en çok uçurtma uçurabilmek için isterdi. Yedinci ameliyatta tam olarak açıldı boynu. O da Yanık Merkezi’nin kıdemlisi oldu. Sonradan Lütfiye bir kitabında bahsetti Nurullah’tan. Yanık, burun kanatlarını çekmiş, havalanacak bir tay gibi. Yaşı daha küçük amma kelam-ı kadim dili, az konuşuyor. Çevirir arabeske radyonun düğmesini. Yanık yarasını kapatmak için vermeye razı oldu sünnet derisini. Nurullah âşık olmuş dediler. Kabullenmedi. “Ben hiç âşık olmadım olmayacağım.” “Neden?” “Ablam var o zaman başkaları da ablama âşık olur.” Yüreğinde ve sesinde kavak yapraklarının pırpırı ile Lütfiye ona aşkın kötü bir şey olmadığını anlatırdı. Birinin taze yanığı diğerinin eski yanığına yoldaş oldu.
İnsan dediğin saçaktaki Güvercinin farkında olacak Ve bir çiçek açacak kendince. Bu aşk var ya bu aşk;
Dikkat! Yangında ilk kurtarılacak.
Lütfiye şiiri okurken şairi Metin Altıok’un yan koğuşta hâlâ yaşadığını sanıyordu. Aylar sürdü acılı yanık pansumanları, tek acısavar Nurullah’ın soğuk gazozlarıydı. Dışardan yiyecek yasak. Nice sonra odasına girdiğimde Lütfiye okuduğu kitabı ters çevirip yatağa bıraktı: “Doktor bana ne oldu?” “Trafik kazası geçirdiniz.” “Yok mu haber yapan bir gazete baksak” “Vardır buluruz, boş ver şimdi, sen nasılsın? Seversin, Tamburi Cemil Bey’in Ninni’sini, çalalım mı ?” “He valla sevinirim. Cefo da mı kaza geçirdi? “Onunki hafif. Tek derdi sen, gerisi iyilik güzellik.” Güldü. Güldüm. Lütfiye’de çiçek açmayan gülüşüm Cafer’de soluyordu. “Niye devamlı odamızı değiştiriyorsunuz?” “Kim bu aynadaki kadın?” “Gençler neden ellerinde mumla nöbet tutuyorlar?” Halüsinasyon nöbetlerinde, Cafer’e sorulan yanıtı olmayan sorular. Cafer ne zaman sorularla bunalsa Nurullah’ı çağırırdı. O da, “Görürem sen düşünisen, senin diyacağın budur” deyip yolu açardı. Sonunda Lütfiye’nin gazete yasağı kalktı. Spor ve magazin sayfaları verildi. Elindeki sayfalarda barış arıyor bulamıyor, sıkılıyordu. Sayfalar filmlerdeki tren penceresi. “Hiç olmazsa sağ kolumu sarmayın ki kalem tutsun ellerim.” Ziyaretçileri gelip telefonla konuşmaya başlayınca dışardaki bir dünyanın hala var oluşu yansıdı gözlerine. Her şeyin yasak olduğu Kerbelâ günlerinden çıkmaya insanları tanımaya başladı. “Geldik biraz, kaldık bir yaz.” diyerek taburcu olmak istedi, İyi o zaman çıkartalım. Merkezin masrafı azalsın. Servisin orta bahçesindeki sedir ağaçlarını dışardaki akasyaları seyretmekten bıktı anlaşılan. “Nurulaaah… “Cafer’in sesi odasından geliyor, yarı kısık ama gür. Denizden geçen tekneye kıyıdan sesleniyormuş gibi bağırıyor: “Nurulaaaaah!” İçeri girdim. “ Hayrola Cafer? Nurullah taburcu olalı haftalar oldu.” Geldiğinden beri unuttuğu o gevrek kahkahalarından birini attı. Acılardan yepyeni bir kahkaha yaratıyordu, ya da kırmızı bir karanfil. “Yahu hoca, Nurullah Mardin’den telefon edip beni istemiş. Pansumandan yeni çıktı gelemez deyince hemşire, o da bağırsın, hiç olmazsa sesini duyayım demiş. Hadise bu.” Aldım ahizeyi elime, Cafer’in umuduna sesleniyordu: “Cafo Babey gökyüzünü seyrediyem.”
(Gazetebilkent.com’dan alınmıştır, hiçbir değişiklik yapılmamıştır.)
İnsan dünyaya gönderilmeden önce yaratılış aşamasından geçti. Tanrı, Adem’i çamurdan şekillendirip ona ruhundan üfledi. Adem’in insanlığını tamamlamak için ona en büyük imtihanını sundu daha sonra Tanrı, ademin sol kaburgasından “kadın”ı yarattı. Yılan kadınla sınadı Adem’i, Tanrı kadına yönelik koydu yasaklarını; kadın Adem’in en zayıf yanı, en solu, en içi, en şeytanı oldu. Kadın “karanlık bir ayet” oldu.
Dünya üzerindeki dinlerin büyük bir kısmında kadın, erkek için bir imtihan unsuru olmuş, baştan günahlı soydan şeytan kabul edilmiştir. Kadına en değer veren dinler bile erkeklerine “Min şerrin-nisa” (Beni kadının şerrinden koru!) dedirtmiştir. Kadın her daim baskılanmış, cinsiyet ayrımcılığına uğrayarak öğütülmüştür.
Şeriatla yönetilen, kadının zevk ve nesil sürdürme aracından başka bir şey olarak görülmediği bir toplumdan, edebiyatın en kadınsı sesinin çıkması ironik karşılanabilir. Fakat o kadın, kadınsılığı özümsemiş, yaralarının aşktan olduğunu haykırmaktan, kadınlığını savunmaktan çekinmemiştir.
“arsızlıkla damgalanan
boş kinayelere gülen bendim
kendi varlığımın sesi olayım
istedim, yazık ki ‘kadın’dım”
Füruğ’dur bu, Füruğ. İsmi gibi duru, ismi gibi ahenkli şiirlerini anadili olan Farsça’da yazmıştır. Bu misk kokan, geniz yakan şiirleri bizimle ilk olarak Onat Kutlar ve Celal Hosrovşahi buluşturmuş olsa da, Türkçe yazsa böyle yazardı diyebileceğimiz çevirileri Haşim Hüsrevşahi yapmıştır. Hüsrevşahi, bir dönem Türkiye’de yaşamış İranlı bir doktor. Füruğ’nun o baharat çarşıları, tozlu sokaklar ve “karanlık susku dolu zula”lar kokan şiir diline en çok yaklaşan çeviridir zannımca onunki. Daha sonradan basılan, Can Yayınları’ndan çıkan sayın Makbule Aras’ın çevirileri, onun tutkulu anlatımına göre çok yalın ve sönük kalmış diye düşünmekteyim. Füruğ, sanatının sıkıntısını iliklerinde hissetmiş bir kadındır.
bilirsen ki sen yanımda olanda menim yanım yox olar
menim yanımda olanda sen eslen men yoxam
men sende itende dilinde tap meni
tapanda öp meni
tapmaca dé mene
sen menim möcüzem ol
yadımdan çıx héy dilimin ucunda qal
haşım xisroşahi
[unutayım seni dilimin ucunda kal
ya da gel birbirimizin taşında kırılalım boca olalım birbirimize rüzgar olalım eselim karışalım birbirimizin toprağına
sözlerimiz anlamını yitirsin birbirinde iyisi birbirimizin sokaklarında koşalım saklambaç oynayalım ya da
sen bende gizlen ben sende…
gel birbirimizin dağında soluk soluğa kalalım denizinde soluksuz kalalım birbirimizin sevişelim terimiz karışsın birbirine birbirimizin ağzında soluklanalım sonra bir ırmak gibi ya da zinciri koparan bir sel gibi
birbirimizde akalım suyumuz karışsın birbirine ya da en iyisi ben sende eriyeyim kurtulayım sen öylece bak!
biliyorsun sen yanımdayken benim yanım yok olur yanımdayken sen ben yokum aslında ben sende kaybolduğumda dilinde beni bul bulduğunda öp beni bulmaca söyle bana mucizem ol unutayım seni sonra hep dilimin ucunda kal!]