Etrafa bakınırken sevgili Uluer’in eski bir yazısına rastladım. Başlık özellikle ilgimi çekti; benim dişil dil bakışımla kesiştiği için. Sınıfsız toplumda cinsiyetsiz dil evresine gelmeden önce sınıfsal insan topluluğunun eril dil evresinden (şimdiki evre) dişil dil evresine, oradan hermafrodit dil evresinden geçeceği düşüncelerimi kastediyorum! Sizinle paylaşmayı uygun buldum!
Kendi kendine kendini dölle(ye)meyenler atılıp gider!
[Yazının bütününü okumak için alttaki linki tıklayın lütfen!]
Ne zaman ki Türk halkı, Kürt Halkı, Ermeni, Arap, Laz ve diğerleri kol kola girip halay çektiler bu caddelerde, meydanlarda; ne zamanki bu Türkiye, bu İran, bu Alman bu Japon denmedi; çocuklar analarının babalarının omuzlarında gülerek haykırdılar renklere, ışıklara; ne zaman kadınlar kadınlığıyla erkekler erkekliğiyle insanlığında onurlandı; ne zaman ki yoksulluklar yok oldu ve güz ve kış, yaz ve bahar kadar güzel oldu içimizde; ne zaman ki silahlar sustu ve silah fabrikaları viran oldu, sermayenin mezarı kazındı, emeğin terli bayrağı çekildi göndere; ne zaman ki analar çocuklarının haksız ölümlerine sarılıp yanmadılar; ne zamanki düşünceler güneşli günlerde ve beyaz gecelerde kanat çaldı korkusuz, kesintisiz ve sınırsız; ne zaman ki aşk, aşk ve sadece aşk yuvalandı yüreklerde; kısaca ne zaman ki düşlerimiz gerçek oldu işte dostlar o zaman gerçek Yeni Yıl gelmiş demektir, gerçek Bayram gelmiş demektir, ben olsam da olmasam da o gün hepimize kutlu olsun… o güne kadar düşümüz yalazlarını yitirmesin, yüreğimiz sımsıcak, ruhumuz apaydın olsun… mağaraların yarasaları nasılsa silinecektir o gün! Şimdi bu ölümler arasında, bu yalanlar, aldatmalar, kandırmalar, iki yüzlülükler, zulüm ve zorbalıklar mevsiminde içim kan ağlıyor ve bu kan aydın düşlerimi dipdiri tutuyor! Onlarımız, yüzlerimiz düşse de toprağa binlerimiz halay çekmeye devam!
Türkiye’de İran’ın Farsça edebiyatı ile ilgilenen birçok edebiyatçı, yazar ve akademisyen var. Eleştiri, inceleme, araştırma makaleleri ve çevirileri ile kuşkusuz önemli ürünler vermişler ve vermektedirler. Ancak kimi yazarların Farsça ilk isimlerin yazılışında, oldukça basit ve bir o kadar da özensiz ve gülünç hataya imza attıklarına tanıklık ediyorum. Nicedir bu notu düşmek istiyordum, kısmet bugüneymiş.
Muhbir vatandaş (informer citizen) olgusu tarihte birçok kez yaşanmıştır. Ne zaman ki devletler kendi egemenliklerini tehlikede görürler, ya da toplumdaki muhalif sesler onların tahammül sınırlarını aşar, ya da başkalarıyla savaşa girmek isterler işte o zaman Muhbir Vatandaşlık mekanizması diğer baskıcı yasaların uygulanmaya konulmasıyla birlikte yeni baskı aracı olarak icraya konulur. Konulmuştur.
Muhbir Vatandaşlık olgusunun zihinsel yapısı hep nefret, kin, öç, ayrışım, farklılık, üstünlük ve kibir, saldırganlık, aşağılama, baskı, tek merkezcilik ve buyurganlık dili üzerine geliştirilmiştir.
Az önce bir yazı aldım bu blogda. Çok duygulandım, onur duydum, sevindim ve adını koyamadığım bir “duruma” düştüm. Yazının altında Sayın Dilek Alıcı Kavraz’ın imzası var. Yazıyı gönderen ise okuma grubunun sorumlusu Sayın Günay UYSAL. Tek bir sözcük eklemeden, eksiltmeden, tek bir virgülüne dokunmadan sizinle paylaşmak istiyorum. Okuma grubundaki o güzel insanları saygı ve minnetle anarak!:
25 Nisan’da yaptığımız toplantının ardından yazdığım bu satırları, Günay’ın “iteklemesiyle” sizinle paylaşmak istedim. “AŞK İKİ KİŞİLİK BİR ŞENLİKTİR”* ÖLÜMÜ GÖZLERİNDEN GÖRDÜM HAŞİM HÜSREVŞAHİ Yedi sekiz yıldır devam eden, her ay önceden belirlenen bir kitabı okuyup, bazen kendi aramızda, bazen bir konukla, bazen de bizzat yazar ile samimi, doğal, hiçbir akademik niteliği olmaksızın, salt okur kimliğimizle edebiyat söyleşileri yaptığımız; içinde bulunmayı büyük şans addettiğim ve keyif aldığım bir okuma kulübümüz var. Nisan ayında İran edebiyatı okumaya karar verdik. Yine şahane bir denk gelme sayesinde (hayatta hiçbir şey tesadüf değil mi yoksa?), Haşim HÜSREVŞAHİ ve kitabı “Ölümü Gözlerinden Gördüm” ile tanıştık. Ne mutlu bize ki yazarı ile kitabını, İran’ı ve İran edebiyatını konuşma şansı elde ettik. Haşim HÜSREVŞAHİ, 1950 Tebriz doğumlu. Esasen mesleği hekimlik; çocuk sağlığı uzmanı. Akademik kariyer ve uluslar arası alanda da isim yapmış olduğu mesleğine halen devam ediyor. Bir koltukta çok karpuz taşıyabilen farklı insanlardan biri o. Hekimliğinin yanı sıra yazar, çevirmen, aktivist kendisini tanımlayabilecek diğer sıfatlardan diğer bir kaçı. Bizim gördüğümüz ve tanıdığımız Haşim HÜSREVŞAHİ, son derece mütevazı, güler yüzlü, derinlikli, ana dili gibi Türkçe konuşan biri. Romanlarını önce Farsça yazmaya başlamış, sonra vazgeçip sil baştan Türkçe yazmış. İlginç bir bilgi aktarayım hemen. “Ölümü Gözlerinden Gördüm” isimli romanı, Türkçeden Farsça’ya çevrilmiş ama İran’da basılamamış. El yazması olarak “yer altı edebiyatı” olarak dolaşıma girmiş ve okuruyla buluşabilmiş. Nasıl açıklanır bu durum? “Acıklı” sanırım…
Sattar Han: Meşrutiyet Devriminin ateşini sıcak tutan ve zafere götüren lider.
Soru budur: Din devleti mi, sosyalizm mi?
Rusya’da 1905’te meşrutiyet ilan edildi. Çarlık büyük darbe aldı ve Duma kuruldu. Lenin’in başını çektiği Sosyal Demokratlar (Marksist sosyalistler) toplumsal hareketi sosyalist devrime yönlendirme mücadelesine giriştiler. Rusya’nın kapı komşusu İran’da Meşrutiyet Devrimi 1906’da patlak verdi. Devrimin başını çeken, hep devrimlerin kaynağı olan Tebriz’di. Nitekim Sattar Han ve Meşrutiyet Mücahitleri bu şehirde örgütlendiler, silahlandılar ve derebeylik düzenine karşı silahlı mücadeleye başladılar, meclisi olan, anayasası olan bir düzen istediler. O yıllarda devrimin 3 ana akımı vardı:
1- Meşrueçiler: Bunlar İran’da şeriat rejiminden yanaydılar ve her türlü demokratik harekete karşı şiddetle karşı koyuyorlardı. Ellerindeki “İslam dini elden gidiyor!”, “Kâfirler ülkeyi ele geçiriyor” silahlarıyla halkı kendi peşlerinde sürüklüyorlardı. Şeyh Fazlullah Nuri bu grubun simge lideriydi. Müslüman Kardeşler, Nevvab Safavi gzizli silahlı grubu ve buna benzer gruplar daha sonra Nuri’nin görüşlerini ve yolunu izlediler. Bunlar Rus işgal kuvvetlerinin en sadık destekçileri ve işbirlikçileriydi.
“Goncéşkeké eşi meşi” ya da “mini minicik serçecik” olarak diyebileceğimiz bir İran meseli ya da koşmacası. Vikipedia’daki Hasan Hatemi’nin notuna göre, Kazerun lehçesinde “Eşi meşi”, “ba şah meşin, şahla oturma!”nın kısaltılmış şeklidir. Çok onurlu ve krallara eğilmeyenlere denir.
Ezgi ilk olarak ünlü sanatçı Peri Zengene, daha sonra da Ferhad Mehrdad tarafından seslendirilmiştir. Ezginin müziği ünlü müzisiyen İsfendyar Monferdzade’ye aittir. Eşi Meşi ezgisi siyasi içerikli Geveznha (Marallar, Dağ maralları) film için seslendirilmiştir. Bu film Mesut Kimyai’nin en önemli yapıtlarından biri olup baş rolünde oynayan Behruz Vosuki için ödüller kazandırmıştır. Geveznha filminin önemi İran’da baş gösteren ilk gerilla hareketi sayılan Siyahkel ormanlarındaki silahlı ayaklanma sonrasında (gerillaların tümü Şah tarafından öldürülmüştür) ve harekete gönderileri olan bir film olarak ekrana gelmiş olmasıdır.
Amerika’da son günlerde haber ajansları IŞİD’in Hristiyan kadın ve çocukların başlarını kestiklerini servis ederek nefret ve kine dayalı geniş bir kamuoyu oluşturmaya başladıkları görülmektedir. Ancak bu katil örgütü kim yarattı, onlara silahları kim verdi, onları nerede kim eğitti, kim onlara siyasi hedef oluşturup ellerine tutuşturdu ve kimler hala onlara var güçleri ile yardım etmekte, bu konularda her hangi bir haber yok ve halkı bilgilendirme yok doğal olarak!!
Gost’un Evinin Macerası ve Ermenistan’a Giden Otobüs
İran Yazarlarına Karşı Komplonun İç Öyküsü
Yazan: R. Beraheni
Çeviren: H. H.
1997 yılı yazında, Simoniyan adlı bir şahıs, İran Yazarlar Birliği (İYB) Danışma Kurulu üyesi Mensur Kuşan ile, İran yazarlarını ve şairlerini orada şiir ve öykü geceleri düzenlemek ve İran edebiyatını tanıtmak için Ermenistan Cumhuriyeti’ne davet etmek üzere, temas kurmuş. O günler gerçi Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki savaş oldukça dinmişti fakat iki ülke arasındaki çekişmeler tüm şiddeti ile sürmekteydi ve her an savaşın yeniden alevlenmesi olasılığı vardı. Kuşan, konuyu İYB Danışma Kurulu toplantısında açtığında ben bazı nedenlerden dolayı gidemeyeceğimi söyledim. O nedenlerden biri, o savaş kargaşası arasında yazar ve şairlerin savaş halindeki ülkelerden sadece birine yolculuk etmeleri anlamsızdı. Diğer nedeni ise; ben İran Azerbaycan’ının en büyük kenti Tebriz doğumluyum, Ermenistan’a gidişim, dil ve edebiyat alanında Azerbaycan Cumhuriyeti ile ortak olan ve hâlâ Ermenistan savaşında ölenler için anma törenleri düzenleyen ve ağıtlar yakan kendi halkımın aleyhinde bir tavır sayılırdı. Ben Ermeniler ile asla kişisel bir anlaşmazlığım olmamıştır. Sayısız Ermeni dostum vardı ve hâlâ da var, ve günümüz Ermeni şiirini de işte bu dostlarım aracılığı ile 1964-65 yıllarında tercüme edip yayınlamışım. Doğal olarak tüm nedenlerimi Danışma Kurlu’na aktarmadım, fakat kurul üyelerinden birçoğu benim gitmeyeceğimi biliyorlardı. Ben görüşümü bildirdikten sonra, Ali Eşref Dervişiyan ve birkaç kişi daha gitmeyeceklerini açıkladılar. Merhum Dr. Gaffar Hüseyni, başka bir oturumda, yazarların bir otobüsle Ermenistan’a gideceklerini duyunca: “Hepinizi alır götürür uçuruma atarlar!” dedi. Onun bu sözü, güya otobüste yolculuk sırasında, sonradan yazarların zincirleme öldürülmesinde rol aldıkları anlaşılan dört katilden biri olduğu sonradan ortaya çıkan, şoföre bile söylenmiş. Sanki hem katil şoför ve hem de otobüsteki yazarlar korkunç bir hadisenin beklediğini sezinlemişler ve ondan haberleri vardı. Ancak 21 yazarı Héyran gediklerinde dereden aşağı uçuruma atma fikri o denli gerçek dışı algılanıyordu ki Gaffar Hüseyni’nin uyarısı bile bu yolculuğa çıkılmasını engelleyememişti.
Onlar Yeşildiler. Taze sürgün vermiş fidanlardılar. Devrim’in yenilgisi sonrasında, o karanlık ve zor yıllarda çocuktular, gençliğe yeni adım atmıştılardı. 2009 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Ahmedinejad’a karşı koymayı bahane kıldılar, ona karşı diğer adaylardan Musevi’yi desteklediler.
Milyonları buldular!
İran’da kim cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olabilir(di)? Anayasanın 115.nici maddesi şöyle der ki: “Cumhurbaşkanı aşağıdaki koşulları karşılayan siyaset ve din adamları arasından seçilmek zorundadır. İran uyruklu olmalı, müdür ve müdebbir olmalı, geçmişi temiz, emanete ihanet etmeyen, takvalı, İran İslam Cumhuriyetinin temellerine ve resmi mezhebine mümin ve inanmış olmalıdır.”
Aday olmak isteyenlerin mutlaka rejimin değişik makamlarında hizmet geçmişi olmalı, birçok kurumun ve bu arada en az meclisteki 100 milletvekillerinin onayı olmalı, Seçimleri Gözetleme Konseyi, İran İslam Cumhuriyeti Koruma ve Kollama Konseyi onayı gibi birçok koşul daha!
Kadınlar ön saftaydılar!
2009 yılında, seçimlere katılabilme onayı alan 4 kişi vardı: Mahmut Ahmedinejat (Eski Tahran Belediye Başkanı, bir önceki cumhurbaşkanı ve Dini lider Hamnei’nin desteklediği aday), Mir Hüseyin Musevi (Irak-İran savaşı zamanında İran’ın Başbakanı, 1983 ve 1988 hapishanelerde cereyan eden katliamlarda iktidarda), Mehdi Kerrubi (Molla, Humeyni’nin sırdaşı, Humeyni tarafından eski parlamento başkanlığına atanan adam), Muhsin Rizai (Eski Devrim Muhafızları Genel komutanı) Seç, seç, seç… Demokratik seçim! Halk istediği adayı seçebilir!! Halk bu dört isimden bir tanesini Demokratik hakkını sonuna kadar kullanarak seçebilir!!! Hayır seçemez! Hepsi benim has adamlarım olsa dahi onların içinden birini seçemez. Ben kimi seçiyorsam odur!