İnanamıyordum bir türlü. Nasıl olurdu? Kimse bir şey söylemiyordu. Ortada bir hata olduğu kesindi. Çocuk, koridorun sonundaki kapıyı açmak istedi. Bağırdım: ‘Hayır! Oraya değil!’ Orası sorgu ve işkence odasıydı. Gözbağımı çözmeden almışlardı oraya gerçi, ama biliyordum. Biliyordum; ama çocuk beni dinlemedi. Kapıyı açtı ve kahkaha atarak koşmaya devam etti. Şaşırmıştım. Kapıdan geçtim. Kapı, yeşil ağaçlara, renk renk vahşi çiçeklerle kaplı bir vadiye açılıyordu. Evin Hapishanesi ile Dereke arasındaki vadiydi bu. Eve giderken hep gördüğüm vadi… ama hiçbir zaman bu kadar yeşil değildi. Yemyeşil ve çiçek kaplı… Çocuk, hâlâ gülüyor ve koşuyordu. Annesi duraksadı. Ben ona yaklaşınca, ‘Peki biz bunu neden akıl edemedik?’ diye sordu, benim yanıtımı beklemeden, ‘Bak, ufacık çocuk yolu nasıl da biliyormuş!’ dedi. ‘Yolu mu?’ diye sordum; ama kadın beni duymamış gibi, ‘Biz düğüne gideceğiz… sen de gel!’ dedi. Okumaya devam et “Azalya-2”
Yazar: Haşim Hüsrevşahi
İmlerin Tanrısal Gölgesi*
1- Yasaklara başkaldırmanın hemen ardından cezanın gelmesi pek yeni bir olgu değil. John Berger, “Görme Biçimleri” adlı eserinde, Avrupa yağlıboya resim geleneğine değinirken Genezis’ten (Tekvin’den) Havva’nın yasaklanmış elmayı yemesine ve kocası Adem’e yedirmesine ait öyküden kısa bir bölüm aktarıp onların meyveyi yedikten sonra görme yetisine kavuştuklarına vurgu yaptıktan sonra şöyle der: “Burada ikinci çarpıcı gerçek de kadının suçlanması ve erkeğe boyun eğmekle cezalandırılmasıdır. Kadının karşısında erkek, Tanrı’nın temsilcisi olmuştur[1].”
Furuğ Ferruhzad: şiirinin cinsiyeti ve cinselliği
Tam 42 yıl öncesidir.
13 Şubat 1967 pazartesi günü. Aynı şu anda Ankara’da olduğu gibi, Tahran’da karla karışık yağmur yağıyor. “Sen, İran İngiltere Kültür Evi kütüphanesinde bir yazı üzerinde çalışıyorsun. Puran Ablan da ileride kitap okuyor. Kalkıp yanına gidiyorsun, elini omzuna koyuyorsun; ‘Ben geldim,’ diyorsun, ‘Oradayım. Çalışıyorum. Nasılsın, iyi misin?’
Okumaya devam et “Furuğ Ferruhzad: şiirinin cinsiyeti ve cinselliği”
kulaçlarıma sesin dolanır!

dişlerimde nar yarası
kendi diline çevir beni
inelim ya da diplere
memelerinin ortası babı-şems
dilim başıboş
alt satırlarınla inerim manalarına
kulaçlarıma sesin dolanır
sarmaş dolaş dalalım diyorum ya da
orada soracağım adını
ne zaman takılmış
bu olta gırtlağıma
şiirim çırpınır!
(şiir ve fotograf: h.h.)
gidişin
şimdi bir de ölümün soğuk nefesinden dinliyorumgidişin senin sadece sade bir gidiş değil gidişin ansızın bitiveren bir gündüzün bir öpücüğün öksüz kalışı gibi bir şeydir habersiz güneş tutulmasıdır aşkın sümbül kokusudur mor mor odamda avare yani gidişin ekmeğimin çalınışıdır mahallemizin çöle dönüşmesidir tam da dönüp seni göreceğim yerde öyle kurak bir mevsim ki şarkısız bir dudak gibi ne bileyim senin gidişin sadece sade bir gidiş değil
senden sonra!
شاخه سرخ جنوبی
به رضا براهنی
1ـ
همین حالا برگشته ام از مرگ مکرر خود که بگویم نه!
دیدنها همه بیگانه اند وقتی یادم نمی آید کجا دیده ام این شاخه زقوم سرخ جنوبی را از لابلای انبوه این همه
ولی میشود شنید یا نه همین بهتر که بو کنم من بو می کشم
وقتی که برگشتم از مرگ مکرر خود بوی شیر پستان مادرم که بو زبان دیگری که نداشتم نه همین!
روشنتر بگویم گرچه کورم هنوزخوب میفهمم بوی کلام تبعیدی کوچه های زبان مادریم را ولی
سنگینی صد ساله را نشانده اند روی زبان چند هزار ساله ام شوخی نیست
Okumaya devam et “شاخه سرخ جنوبی”
Danışır Tebriz!
Malla, Cǝfǝri dastarxana oturtdu. Cǝfǝr oturmaq hǝmǝn ayağa qalxdı. Topuqlarını birbirnǝ toqquşdurub ǝskǝrlǝrin ǝsas duruşuna keçdi. Sol ǝlini qovzayıb sol qaşının üstünǝ qoyaraq sǝlam çǝkdi: “Əskǝrlǝrim, ǝrbaşlarım, sǝhǝriz xeyr olsun! Bilirik, zǝfǝrǝ yaxınlaşmışıq. Bugün düşmǝni mutlǝqa dizǝ gǝtirǝcǝyik… qǝrargahımız möhkǝmdir… istixbarat almışam ki…” Əynindǝn çıxartmadığı qara, yıpranmış çuxaya dönmüş paltosunun cibindǝn bir paprus kağazı çıxardı. Barmağını ağzına soxub, kağazın üstündǝ gǝzdirdi: “Elǝ irmi sǝkkiz min ǝlli üç yüz düşmǝnin işini hǝllǝlǝdik. İndi qalıb üç nǝfǝr. Onları da dana dana haqlayacağıq. Ə’la Hǝzrǝt Şah Hǝzrǝtlǝri belǝ buyurublar. Baxın! Aha!” Əlindǝki yırtıq paprus kağazını süfrǝdǝkilǝrǝ görsǝtdi.
Azalya
Azalya, kollarını havaya kaldırarak bağırdı: “Öyleyse hepiniz duyun! Ben suçluyum!”… “Ben suçluyum! Buna ben de inanıyorum artık.”… İki kolunu kalabalığa uzattı: “Ben de en az sizin kadar aldatıldım.”… “Evet… Beni aldatan bir şeytandı… ve ben de sizi aldattım!”
Kadın, Öj’ün kolunu çekerek mırıldandı: “Gel oğlum, gidelim… Bu yağmur, bu kente sonsuza kadar yağacak! Bize bu kentte yer yok artık!” Annesi, bir eliyle Öj’ün kolundan tuttu, diğer eliyle siyah başörtüsünü düzelterek kalabalığı yardı. Bilincini yitirmiş olan kalabalığın uğultusunun kıyılarına çekilmeye çalıştı. O kalabalık, ölümün hazzı ve şehveti içinde, kafalarında ve yüreklerinde hiçlerin yarattığı kargaşayı susturamayacaktı artık. Bekledikleri son, yitirdikleri mutluluğa kavuşmaktı. Onlara göre, yanılgılarıyla kutsadıkları kadın, şeytanın taktığı maskeyi daha fazla tutamamış ve Tanrısal irade, o maskenin düşmesine sonunda karar vermişti.
haksız bir savaşın haşiyesinde
haksız bir savaştır bunu yaz kendi haşiyene: senin yeşil sesinin tarihiydim senin sokaklarında yattım pusuya bir ömür sapanda senin omuzlarından boca olacağım uslanmaz gece şelaleleriyim deliyim evet ama dilimin orospuları kelamın hürmetini bilir yan vururum senin yanına virane bir çift liman değilse bin ayaklı tabutlar akşamıdır Okumaya devam et "haksız bir savaşın haşiyesinde"




