Alim Qasimov ve Kızı Ferqana söylüyor

Fikret Amirov’un bestesi “Kör Arabın Şarkısı” (Söz: Hüseyin Cavid) ve Üzeyir Hacıbeyov’un Köroğlu operasından Şikeste parçası

ne éşq olaydı, ne aşiq, ne nazlı afet olaydı,
ne xelq olaydı, ne xaliq, ne eşki-hesret olaydı.
ne derd olaydı, ne derman, ne sur olaydı, ne matem,
ne aşiyaneyi-vüslet, ne bari-firqet olaydı.

Okumaya devam et “Alim Qasimov ve Kızı Ferqana söylüyor”

İlk Ölen Ben Olacağım

Furuğ Ferruhzad’ın kardeşi Feridun Ferruhzad’a yazdığı son mektuplardan:

13 Ekim 1959 salı

Sevgili Feri, haberlerini sürekli gazetelerde okuyorum. Belli ki işlerin bayağı ilerlemiş. Salaklık etme, başka işler yapma fikrini kafandan çıkar. Sen bilmiyorsun, bilmiyorsun, bilmiyorsun ve yine de bilmiyorsun… …

Ben burada ne oldum ki sen olmak istiyorsun? İki yıldır Almanca şiir yazıyorsun ve kendin için bayağı bir adam olmuşsun. Ben 10 senedir şiir yazıyorum ve hâlâ da 50 Tuman’a ihtiyacım oldu mu başımı ellerimin arasına alıp bahtsızlığıma ağlamalıyım. Bir kitap bastırmak istediğimde, yayıncılar zorla ellerini ceplerine sokuyorlar ve telif hakkı olarak bin Tuman veriyorlar ve kitabı da bin defa homurdanarak basıyorlar. Dahası kitabın en fazla 2 bin tirajla basılınca da mağazaların vitrinlerinde bekliyor ki 50 tanesi satılsın sonra da dört ahmak, okuması yazması olmayan, düşüncesiz dört tane rezil dergide -ki başından sonuna kadar konuları baldır bacaktır ya da yemek tarifi ve korkunç cinayetler-, kalkıp ve sanat eleştirisi adı altında seninle alay etsin. Bu kadar. Sen bunları bilmiyorsun. Çalışıyorsun ve işinde de başarılısın. Neden gelmek ve bir avuç ahmak arasında ünlü olmak istiyorsun? Bunun senin için ne değeri var?

Okumaya devam et “İlk Ölen Ben Olacağım”

Penceredeki Yalnız Kadın: Furuğ Ferruhzad

BU MAKALE “DAHİLER VE AŞKLARI” ADLI KİTAPTA YAYIMLANMIŞTIR. ÇOK KÜÇÜK DEĞİŞİKLİKLERLE YENİDEN YAYIMLIYORUM.
Dahiler ve Aşkları, İkaros Yayınları, 3. Baskı, 2009: 175-216

Yazan: Haşim Hüsrevşahi[1]

Nereye koşuyorsun?
Tahran’ın toprakla kaplı o sokağında, kagir duvarların sınırlarını çizdiği o sokakta nereye koşuyorsun? Gümrük Dörtyol’una gelmeden o daracık sokağın ortasından geçen arkın suyunu görmüyorsun bile. Atlıyorsun. Buğday sarısı, bukle bukle saçların omuzlarında kalkıp iniyor. Nereye böyle beyaz tenli, kara gözlü çocuk? Koşarken de bağıran sensin değil mi? En önde Emir Mesut Ağabeyin var. Senden bir yaş büyük Puran Ablan yine senin peşinden koşuyor. Puran hep senin peşinden koşacaktır. O daha esmerdir. Saçları karadır. Bakışları da seninkine pek benzemiyor. O sessizdir. Evdeyken de şimdi koşarken de sessizdir. Sanki o koşarken düşünüyor. Sense bağırırken, kahkaha atarken düşünüyorsun. Onun yaraları içine gömülüdür, denizlerinin karanlık diplerinde gömülüdür. Senin yaraların ise gül gül açıyor. Dilinde açıyor, gözlerinin kara deliğinde açıyor. Senin yaraların bu bağrışmalar içinde geçen delişmen zamanlarda indi ruhuna değil mi? Türbeye doğru koşuyorsunuz. Yaşlı kadınlar renk renk bez yırtıklarını, çaputları Sarı Gül Türbesinin tam karışsındaki söğüt ağacının dallarına bağlıyorlar. Senin gözlerin çaputu bağlayan kadınların kırışmış, çürümüş kabalaşmış ellerinde, ne mırıldandığını duymadığın dudaklarındadır. Türbenin yıllanmış kagir duvarına yaslanan yaşlı adamların gözleri ise sizin üzerinizde. Bunları bize senden çok daha sonra Puran anlatacak. O şimdilerde 74 yaşında, Tahran’daki evinde ağrılarıyla yalnızdır.

Okumaya devam et “Penceredeki Yalnız Kadın: Furuğ Ferruhzad”

nereye gidiyorsun?

DSC_0153

bir güvercin hıçkırır gözlerimde               görme
avuçlarımda çırpınan rüzgar!

ilkbaharın yapraksız çiçeklenen ağaçlarını severiz
sen suyu ben seni
bundandır güneş saçlarında yuvalanır

beyaz gömleğime bulutlar bulaşmış             biliyorsun
öyleyse beni duymayacağın yerlere gitme

…

…

(h.h., foto: 15 mayıs 2011, cide)

dil, birey ve devlet… bir kez daha!

Michael G. Smith, Sovyet Rusya’nın yaradılışında Dil ve Güç: 1917-1953 adlı kitabında der ki: “Hiç de tesadüfi olamayarak her ikisi de siyasi filozof olan Hegel ve Humboldt, dili bireysel bilinç, ulusal kimlik ve çağdaş devletin temel yapı taşı olarak görürler!” (Language and Power in the Creation of the USSR: 1917 – 1953, Sayfa 18)

Anadilin yasaklanmasının neye hizmet ettiğini  ve de ulusal ve bireysel varlığın yok edilmesi için dilin yaşamsal rolünü bir kez daha düşünmek için bu satırları aktardım.

Bugün, dünya çapında Müslümanalra ugyulanan soykıyımın yanında, halkların dilleri ve bu arada Türkçenin nasıl yoğun bir saldırı altında olduğunu görmeliyiz. Bunu da görmeliyiz ki diğer ulusların dillerini özgürce kullanma hakkına sahip olduklarını da içeselleştirmeden özgürlükçü olma olasılığı yok gibidir. İran’daki 35 milyona yakın Türk’ün, Anayasaya rağmen dilinin hala yasak olması durmunun inatla sürdürülmesi ya emperyalistlerin nifak tohumlarının meyve vermesi içindir ya da emperyalistlere bilerek ya da bilmeyerek hizmet eden Fars şövenizminin isteklerini uygulayan gerici İran devletinin temel politikasıdır. Sebep ne olursa olsun, anadilin yasaklanması emperyalistlere hizmettir. Ancak, anadili yasağına karşı mücadele eder gibi sarı bir sancak kaldırarak emperyalistlerin halklar arasında ayrılkçı ve nefret tohumları eken ve emperyalist egemenliği sürdürme politikalarına hizmet eden taife çok iyi tanınmalı ve teşhir edilmelidir! Emperyalistler şövenizmden (Fars, Türk, Arap, Kürt, Ermeni… şövenizmi gib) bir araç olarak her zaman yararlanmıştır ve bu gün de yararlanmakta. Bugün, Emperyalsit egemenliğin sürüdürülmesi için dinsel bağnazlık ve ırksal bağnazlık aynı ölçüde ve güçlü bir şekilde kullanılmaktadır.

Şirazlı Hafız’dan bir gazel!

Biz dostlardan dostluk bekleyip durmuşuz / yanılşmışız meğer hayalmiş düşündüğümüz

Dostluk ağacı artık ne zaman meyve vere / biz gitmişiz de çokça tohumlar ekmişiz

Söylenmek dervişlerin ayini değil, değil / değilse seninle çok vardı maceralarımız

Gözünün işvesi savaş istermiş savaş /  biz hata yapmışız işveni barış sanmışız

Çiçeğin kendiliğinden gönül yakan olmadı / nefesle biz ona bu himmeti vermişiz

Nükteler geçti anlatmadı kimseler bize /  bizse saygı yanın elden bırakmamışız

Sen kendin gönül verdin bize Hafız dedi / biz kimseye bu dersi vermemişiz

(Çeviri: h.h.)