ebedi söylence!

Şimdi seninle ben bu iki kara kayanın ortasından fışkıran can suyunu andıran, duru ve buzu üşüten ve kayaların hasretini, şefkatini ve bin yıllardır gözlerini alamadığı hayranlıkla akıp giden suya ineceğiz. Biz burada ateşin lanetli dilinden kurtulacağız belki. Belki de bütün yangınlar yalım yalım geri çekilecek ve bu ateş denizinin yakıcı dalgaları ileriye değil, geriye dalgalanacak, sıkışacak, sıkışacak ve sonunda göğsümün derininde saklanacak. O kızıl yakutun içine sığınıp sığışacak. Ve yüreğimiz öfkeden yalandan arınarak sadece sevmek ve sevişmek dilini anımsayacak.

Şimdi birbirimizde soyunacağız, çırılçıplak. Ebedi ikizler gibi döneceğiz kendi döl yatağımıza. Birbirimizin koynunda soluklayacağız ve eşsiz ve kıskandırıcı bir yatakta çürüyeceğiz. Ebedi aşk böyle doğmuş böyle çürümüştür diye düşünerek! Sen benim ebedi söylencem, ben senin alevinde yanan son cümlem, son hecem!

(h.h.)

İlgili resim

Ey Hüzünlü Doğulu!

Bu şarkıyı Furuğ Ferruhzad’ın evlatlık edindiği Hüseyin Mansuri ile Eendo, Feridun Ferruhzad’ın anısına söylemişler. Bir Yunanistan melodisinin üzerine İrec Cenneti A. sözlerini yazarak aranje etmiştir. İlk kez Feridun Ferruhzad tarafından seslendirilmiştir.

Şiir: İrec Cenneti Atai

Ey hüzünlü doğulu, güneş seni görünce
Yağmurlu şehirde senin rayihan yayıldı
Gece yolunu kaybetti senin saçlarında
Özgürlük güneşi senin gözlerinde güldü

Okumaya devam et “Ey Hüzünlü Doğulu!”

Karanlık bir dönemin şarkısıdır!

Bir kez daha dinlemek ve okumak istedim… sizlerin de…

Haşim Hüsrevşahi adlı kullanıcının avatarı

Karanlık bir dönemin şarkısıdır dineleyeceğiniz! Daha önce yayımlamıştım! Bu akşam birkaç kez daha dinledim… Siz de dinleyin… bir kez daha! Ne çok acılar çekmiş bu insanlar özgürlüğün o tatlı meltemi gezinsin diye yanaklarında… ne acılar çekmiş bu insanlar karanlığın devleri toprağa gömülsün ve insanca yaşamın güneşi doğsun diye evlere, sokaklara… “Nereye böyle aceleyle?” Sordu çalı rüzara!! “Tanrı için sana ve dostluğumuza yemin ederim, Şayet bu vahşet çölünden, Geçersen sağlıkla, Ilgımlara ve yağmura, Bizim selamımızı götür!”
Ölümden ve Karanlık zorbalıktan medet umanlara inat Güneş doğacak! Hiçbir karanlık sonsuza kadar sürmemiştir zira!

Şiir: Şefii Kedkeni, Beste: Ruhengiz Mirzai, İcra: Ruhengiz, Aranjman: Kambiz Roşen revan çeviri: haşim hüsrevşahi

Söyle yağmura
Yağsın bu gece
Yıkasın yüzünden
Bu bağ sokaklarının tozunu
Duruluğunda
Seher arasın diye
Sınırsızlarda
Bizim buradalığımızı
Dönüş yolunu bilmediğimiz
Kıyıların arayışında…
Sen ve ben uyanık
Görmede yitik
Ayışığından ve uykudan daha hafif
Işık deltasında akan biz
Rüzgarın dudaklarında bir şarkıyız

View original post 228 kelime daha

Bir şiirimden bir icra…

Furkan Özkan’a teşekkürlerimle:

Ankara hep leylak eser mayıslarda
beyaz leylaklar, mor leylaklar…
senin saçların tırnakların dudakların
bir de şarkıların vardı rüyalarıma girerken
gömleğinde saklı ak şebboylar

 
demem o ki insan kendi cenazesini de örtebilir
yeter ki mayıs gelsin ve yaprakların eksik olmasın
yeter ki senin şaşırtan şiirlerin okunsun
ve insan oturup hayal kursun
yoksa mayısta çok denizler gezmiş bu şehirde çok ölümler
mesela mayısın ne birini unuturum ne altısını ne yedisini
 
kirpiklerinde leylakların aksi var bu günlerde
tarçın gölgesi
bugünlerde kadehimi şarap isterim
gözlerinin eskil hüznü yanında
avuçlarında ateş avuçlarında rüzgar avuçlarında yağmur
 
aynaya tutuşturduğun o kısa notu iğneledim ömrüme
kapıyı açtığımda teninin kokusuyla çarpmıştı yüzüme
demem o ki şimdi aynalarda tepetaklak bir masal kalmış ancak
sokağın başındaki çiçekçi de taşındı kasetçi de
kala kala bir gözlerim kaldı yolda
bir senin sesin, bir de işte bu hüzün
 
neyse şimdi mayıs gelmiş
güzel şeyler düşünme vaktidir
ve ben seni düşündükçe
yastığım leylak kokar
aklımda şebboylar

iyisi bir yudum daha alayım pencereden uzattığın şaraptan
saçlarının kalecik karası
gülüşlerin karabiber
gözlerin tarçın!
hele bir de yeni doğmuşsan!

(7 Mayıs 2018, h.h.)

Gül suyu ve Gül!

Ne zaman şen şiir söyler o dem ki gönül hüzünlüdür
Bir nokta dedik bu anlamdan o ise işte budur

Mey kadehi ve yürek kanı, her birini birine verdiler
Kısmet halkasında durum böyle olur budur

O çarşıda şahit ola bu ise perdede otura
Gül suyu ve gül işinde ezeli hüküm budur

Kim ki ilham veren bu kurgudan anlamaz
Çin ressamı olsa da nakşı boşunadır

(Şirazlı Hafız, H.H.)

sen gidince ve dönünce sen…

1-

ne zaman gitsen penceremde kar uçuşur soba soğur
avlu susar ayna susar
rüzgâr kapının pencerenin derzini bulur
sevdalı adam kepini sever bir de uzun yakalı paltosunu
 
ne zaman gitsen
çorba da ısınmaz bir türlü kâğıt küser kalem kırılır
dükkânlar birden kapanır şehirde
sevdalı adam kedilerin mırıltısını sever bir de resmini
 
ne zaman gitsen kıyametin bin yıllık saatleri başlar tik tak
duvardaki saat büyür odalar genişler saksılar pörsür
yastık ölümün öyküsünü anlatır sağır da olmaz kulaklarım
sevdalı adam senin ayak seslerini sever güneşi beklemez aya aldırmaz
 
sevdalı adam kendi masalındaki kuyulara iner sen gidince
kuyu dibinde devin canının camını kırar da kurtulmaz
ne zaman gitsen kuyu başında kimse yok kurtarmaya
sevdalı adam orada senin gözlerini sayar
 
 
2-

sen döndüğünde güz havalarını seviyorum gözlerinin
 
ışıltılı şehir vitrinlerine çalar yapraklar
sen döndüğünde kestane dumanı
merdivenli caddede kestaneci güler
 
boynundan üç kez öperim
 
sen döndüğünde ay ışığını seviyorum teninde
kollarını açınca
kumsalında uzanmanın rehaveti var gülüşümde
 
boynundan üç kez öperim
yeşil çayı seversin
ben de severim eteklerini
Karadenizlerin fırtınalıdır senin
 
seviyorum burgacını her dönüşünde
içine düşüp gitmeleri ve gelip uyumaları da
 
döndüğünde ölümümü saçlarında sakla
ben ölümle saklambacı da seviyorum koynunda
köşelerini senin kapmacayı da

(h.h.,dil tutulmalarım)

keşke sevdanın konuşkan dili olsaydı!

seni seviyorum diyen
şarkılarını yitirmiş
hüzünlü bir sarhoştur,
                       keşke sevdanın
                       konuşkan dili olsaydı.

bin şen püsküllü var
senin gözlerinde
benim gırtlağımda
bin suskun kanarya,
                       sevdanın keşke
                       konuşkan dili olsaydı.

seni seviyorum diyen
kendi ay ışığını arayan
bir gecenin hüzünlü kalbidir
                        keşke sevdanın
                        konuşkan dili olsaydı.

süzülüşünde bin güleç güneş var senin
bin ağlayan yıldız
yalvarışımda,
                       sevdanın keşke
                       konuşkan dili olsaydı.

(Ahmed Şamlu, h.h.)

burgazada öğretmenler evi ile ilgili görsel sonucu

unutulmayan şair

Tam yirmi sene önce bugünkü gün, Mohammed Muhtari (21 Nisan 1942-3 Aralık 1998) evinden ekmek almak için çıktığında İran Enformasyon Bakanlığı’nın profesyonel katillerince kaçırılıp katledildi. Muhtari, İran Yazarlar Birliği Yürütme Kurulu üyesi, şair, felsefeci bir devrimciydi. O kara günler boyunca onlarca yazar ve düşünür bu bakanlığın rezilleri tarafından sıralı cinyatlerde kurban gitmiştir. Anıları İran’ın yazarları, şairleri, düşünürleri, aydınları ve vicdan sahibi vatandaşlarının gönlünde ilelebet yaşayacaktır.
Burada onun katillerinin adlarını ve başlarına gelen olayları vererek bu güzel insanın adı ile yan yana gelmesini ve de sayfamın kirlenmesini istemiyorum.

Mohammed Muhtari’nin Son Balat adlı şiirini onun unutulmaz anısı için çevirip yayınlıyorum.

 

son balat
 
kimse durmamıştır orada ya da burada
öyleyse dudağının neresi özgür kılar beni?
hiçbir yerden iki nokta gözlerine değin
ki yer değiştirmiştir ancak
öylece kendini ıstırabına sürükleyen
uzun gölgemi görür
kuzey, mor bir kavistir güneye kadar
bulutta ve bir dalganın martısı yok olur
ve değişmiş olan sadece güneştir…
 
dudakların nerede?
gündüzün sesi yüksektir ancak dünya kısa
cümlenin bitişine tam da bir sözcük kala
ve ne kadar kulak kabartsam sadece
kendi suskumu süslerim
ve dama dayanan güneş öylece kendi ıslığını çalar
arkada köprüler yakılmış
ve önde
dünyanın külü olan kum
iç’in gölgesinde süreğen günbatımı yerleşmiş
ve dizlere varan gece dayancı kısaltır.
 
nasıldır dudakların?
ki çıplaklığın patlayışı, sessiz dur duraksızlıkta taşlaşır
kutup havası
İran halısını yıpratmış sanki
hiçbir eser yoktur
bakıyorum da
sadece o sözcük geçmiş olsaydı
bir göz açıp kapamada geçerdi yol
çocuk dönerdi haylazlığa
ve dört yolda kolunu atardı senin boynuna…
 
nerede dudakların?
toprağın gözü yolda!

(Çeviren: h.h.)

‫محمد مختاری‬‎ ile ilgili görsel sonucu

Bu bağlantıda ve bu bağlantıda konuyla ilgili diğer yazıları okuyabilirsiniz.