Sümerologlar, Türkologlar ve birçok uluslararası arkaik dilbilmciler Hurriler, Kaslar, İskitler, Mannalar, Sakalar, Masajetler, İlamlar ve başka birçok eski kavimlerin dillerinin Sümerlerin diliyle ilişkisini ve bugünkü Türkik grup dillerle akrabalığını açıkça göstermiştir. Ünlü Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’ın da eserlerinde verdiği ortak sözcükler bu kanıyı güçlü bir şekilde desteklemektedir. Konu bu değil.
Geçenlerde Azerbaycan Türkçesi’nin Tebriz ve yöresi ağzıyla yazılmış bir metni okurken bir arkadaşımın bir itirazı üzerine yeniden konuya baktım. Metinde “Üş” sözcüğüne arkadaşımın itirazı vardı. Diyordu ki bunu Anadolu Türkçesinde doğru olarak geçen Üç sözcüğü şeklinde kullanmalıyız. Baktım. Bu sözcük Sümerce ve Mannaca Uş olarak geçer, dediğim gibi bizim Azerbaycan Türkçesinde Üş ve Anadolu Türkçesinde Üç.
İran’da bizim evde ev işlerine yardımcı olan bir Nenemiz vardı. Anne gibiydi çocuklar için. Neredeyse 40 sene birlikte yaşadık. Nur içinde yatsın. Ondan çok masallar dinledik, çok tekelemeler. Neyse bizim bu Neneye bir şey söylendiğinde o anlamadıysa “Neme déyiren?” derdi. Yani “Ne diyorsun?” İlgimi çeken “Neme” soru zarfıydı. Nene, Azerbaycan’ın Zengan şehrinin bir köyündendi. Çok fazla araştırmaya gerek kalmadan eski Sümercede bu sorunun “Name” soru zarfıyla sorulduğunu gördüm! İlginç değil mi? Sümercedeki “Silik” sözcüğü bizim Azerbaycan Türkçesinde arın, temiz ve Anadolu Türkçesinde sili, temiz, iffetli olması, Mannaca Qaya Azerbaycan’da aynen “qaya” ve Anadoluda “kaya” şeklinde kullanılması gibi. Çok var bu sözcüklerden. Mesela anne sözcüğü. Ama (Sümerce), Ana (İlamca), Ana, Aba (Azerbaycan Türkçesi) ve Anne, ana (Anadolu Türkçesi). İlamca, Anadolu ve Azerbaycan Türkçesinde “ata” olarak geçen sözcük Sümerce “ada” olarak geçer. İlginç olan burada ayrıca Sümercedeki Ama’nın m’si maman, mama, meme gibi sözcüklerde olduğu gibi Ada’daki d de dede sözcüğünde tekrarlanmakta.
Benim esas hoşuma giden bir de “Ha” soru zarfının kullanımı var Azerbaycan Türkçesinde: Haçağ/Haçan (Ne zaman), Havax (Ne vakit, ne zaman), Hara/haraya (nereye), Harda (nerede), Hani (Nerede), Hansi (hangi).
Sözcüklerle oynamak sayılarla oynamak kadar güzeldir!
Bu gün 29 Aralık senin doğum günündür. Nüfus cüzdanına baktığımda “Dey ayının 8, 1313, Muhammed Ferruhzad ve Turan Veziri Tebar’dan doğma, Tahran’ın 5 nolu ilçesinde kayıtlı, 678 nolu nüfus cüzdan sahibi Furuğ-uz-zaman” diye geçiyor! Puran’ın dediği gibi kimi kaynakçalarda senin doğum günün Dey ayının 15’i, 1313 (5 Ocak 1935) diye geçer. Ama doğrusu 29 Aralık…
Olsun ben bugüne de yarına da 5 Ocak’a da senin doğum günün diyorum… İyi ki doğdun şiirin sönmez ışığı, parlayan Furuğu!
Aşağıdaki slaytları seni bir kez daha analım diye düzenledim…
Furuğ Ferruhzad’ın evlatlığı Hüseyin Mansuri anlatıyor:
Furuğ öldükten sonra kız kardeşi rahmetli Gloria’nın tekçe evladı, kızı sevgili Judit Münih’ten Tahran’a gitti ve döndüğünde bir plastik poşet verdi elime. Poşeti boşalttım. Buruşturup atmak isterken poşette bir şey olduğunu hissettim. Poşeti yeninden açtım. Dibinde birkaç tane slayt vardı. Slaytları ışığa doğru tuttum. Hiçbir şey belli değildi. Simsiyahtı. Işık aldıkları, bozulduklarını düşündüm. Hepsini poşete attım. Birkaç gün sonra atık kağıtlarla birlikte dışarı götürüp atmak istedim. Son anda slaytları anımsadım. Bu kez daha güçlü ışığa karşı tuttum. Bir fark görmedim. Hepsi siyahtı. Ancak slaytlardan birinde çok silik bir mavi ışık görünüyordu. Bilemiyorum nedense bu mavi ışık içimi titretti. Belleğimin karanlık diplerinde ne söylediğini anlamadığım bir şey beni çağırıyordu… Çok meraklandım. Slaytları fotoğrafçıya götürdüm. Tabettiler. 1964 Nevruz’uydu.
Furuğ’un kehanetlerinden söz ederken onun İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına adlı şiirinden de bir çıkarım yapmıştım.[2] Burada giriş bölümünü aldığım bu şiirde Furuğ kış aylarının, soğuk mevsimin başlangıcında olduğunu anlatıyor ve ardından zamanın geçtiğini ve saatin dört kez çaldığını bildiriyor. Adından söz ettiğim kitapta da değindiğim gibi Furuğ kaza geçirdiği gün saat 4 gibi stüdyoya dönmek için annesinden ayrılmış. Furuğ bu önemli şiirinin sonunda o “genç ellerin” nasıl karın altında toprağa verildiğini anlatarak “belki de gerçek o iki genç eldi, o iki genç el / durmadan yağan karın altında gömülmüş olan” diyor. Ve gerçek şu ki Furuğ’un ablası şair, araştırmacı yazar Puran da bir kış günü (30 Ocak 1932) gözlerini bu dünyaya açmış ve yine bir kış günü (29 Aralık 2016) bu hayata gözlerini yummuştur. Furuğ ondan iki sene sonra yine bir kış günü (5 ocak 1935) dünyaya gelmiş ve karlı soğuk bir kış günü (13 Şubat 1967) yaşamını yitirmiştir.[3]
Yukarıda sunduğum klipte Furuğ “İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına” adlı şiirini okumakta. (h.h.)
[1] 21 Aralık sonbaharın bitimi ve kış aylarının başlangıç tarihidir. 21 Aralık gecesi ise yılın en uzun ve en karanlık gecesi olan Çille Gecesi ya da Yelda Gecesi’dir.
[2] Önce Ben Öleceğim, Çeviri ve Derleme, Haşim Hüsrevşahi, Totem Yayınları, 2019
[3] Furuğ’un kocası Şapur (27 Mayıs 1923- 6 Ağustos 1999) ve yaşamı derbederlik ve sefaletle geçen oğlu Kamyar Şapur (19 Haziran 1952 – 16 Temmuz 2018) kış aylarının soğukluğunda Furuğ’a ortak olmamışlar. Bir söyleşide Kamyar’a anne sevgisi sorulunca, tüm içtenliği ve duyduğu acıyla, “Mezar taşı insana anne olmaz ki!” diye yanıtlamıştır.
Öğretmenler günü nedeniyle birkaç öğretmenimden söz etmek istedim: onlar büyüktüler!
Rıza Beraheni
Hiç kuşku yok ki herkes ömrü boyunca kimi önemli insanlarla karşılaşma şansı yakalar ya da o şansı kaçırır. Önemli dediğim bulunduğu alandaki evrensel anlamda yarattığı değerler ölçeğinde. Ben hem mesleğim olan hekimlik alanında hem de hayatımın en önemli yerini kapsayan edebiyat yaşamımda bu şansı yakaladım ve bir kısmında ise kaçırdım.
Tarihe bir not olsun diye yazdım bu kısa öyküyü… yıllar önce!
Yıllar önce yazdığım bir kısa öykü! (h.h.)
“Sana mürtet oluyorum, sana ulaşmanın tadına yeniden varayım diye!”
Tebriz’li Şems
Seni ilk ne zaman gördüm bilmiyorum, unutmuşum, 1976 mıydı? Hayır o ilk zamandı. Zamanın başlangıcı ve sen ilk kadındın, başlangıcın kadını. Hayat da oradan başlıyordu. Bunu sonra fark ettim. Sen: “Bu bizim Tebriz, Petersburg’un ikiz kardeşidir!” demiştin. Şehrin ortasından geçen Kuru Çay üzerindeki Taş Köprü’nün korkuluğuna dayanmıştın. Bir Mayıs gecesiydi. Yüzünde ay ışığı nereden başlıyor nerede bitiyor, kestiremiyordum. Gülmüştüm ve ilk zamanın mutlak karanlığı kalkmıştı ve yaradılışımın altı günü başlamıştı. “Ne?” diye sorunca gülmüştün. O gün Tebriz ayaklanmış, biz ölümden kaçmış, birkaç cop darbesiyle kurtulmuştuk. Bayraklarımız da yırtılmıştı. Köprübaşına ben geç kalmıştım. Sen: “Nerdeydin deli oğlan merak ettim.” demiştin ve elimden sıkıca tutmuştun. Sanki bıraksan Erk Meydanı’ndaki bütün güvercinler oradan uçuvereceklerdi.