Wittgenstein der ki “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarını gösterir!” Başka bir deyişle insanın varlığı dünyasında bu ise dilindedir. Dilin yok oluşu varlığın yok oluşudur. Anadili işte bu önemli bağlamda ele almalı. Anadillerini yasaklamak bir insanın dünyasını yok etmek ve o insanın varlığını yok etmektir. İnsanların, hangi dinden, ırktan, cinsiyetten ya da deri renginden olursa olsun dili güzeldir. Kutsallık varsa şayet işte bu anadillerin hürmetidir. İnsanların kardeşliği özgür yaşamları içinde anlamlıdır ve bütün anlamlar ancak anadilinde ifade bulur. Anadilini baskılamak bir insanı, bir kavimi, bir ulusu baskılamak anlamına gelir. Şu anda İran nüfusunun %25’nin anadili olan Farsça tek resmi dildir. Ülkenin %75’i ve bu arada 32 milyon Türk kendi anadilinde eğitim görmekten, yazıp okumaktan, toplumun idari işlevinden kullanmaktan yoksundur. Bu facianın hiçbir yorumu, izahı olamaz. Kendi çıkarları için halklar arasında düşmanlığı körükleyen emperyalistlerin “dillerin özgürlüğü” safsatalarına kanmadan insanca bir düzen içinde bütün insanların anadillerinin özgürlüğü için bıkmadan, usanmadan çalışmalı.
Yazar: Haşim Hüsrevşahi
bana aydınlıktan söz et (…devamı)
aşikane
seni seviyorum diyen
şarkılarını yitirmiş
hüzünlü bir sarhoştur,
keşke sevdanın
konuşkan dili olsaydı.
bana aydnlıktan söz et!
Adviye Aysan’ın anısına!
h.h.
bu çıkmazda
ağzını kokluyorlar seni seviyorum demiş olmayasın sakın yüreğini kokluyorlar garip bir devrandır sevgili ve aşkı devrik yol direkleri yanında kırbaçlıyorlar aşkı evin zulasında saklamalı Okumaya devam et "bana aydnlıktan söz et!"
savaşa hayır!
orospusunu arayan adam (öykü)
…. adamın ayağı da kanamış… üşüyorum… dışarıda kar ince ince serpişiyor… kaç ay oldu… gelmez artık… senin yüzünden… orospu.. onu aramaya gideceğim… görüyorsun işte bu adam da çekip gitmiyor… dışarı çıkmıyorum belki çeker gider diye… gitmiyor… arkadaşını alıp getirmiş… ne zaman… herhalde ben uyurken sokmuş eve… belki de yatak üzerinde kanlar içinde yatan adamı hakladıktan sonra… şimdi de bu soğuk havada bir don bir gömlek ortalıkta… arkadaşı koltukta oturmuş ağlıyor… başını almış elleri arasına… benim onlarla bir işim yok… bırak ne halleri varsa görsünler… bağırıp çağırsınlar… adam odada fır dönüyor… yeter artık ne zamana kadar sızlayacaksın…. Okumaya devam et “orospusunu arayan adam (öykü)”
tek kişilik tören (öykü)
Saat on elli beş. Yarım saattir her zamanki yerlerinde oturuyordu. Kahvesinden bir yudum aldı. Gazeteden gözünü almadan fincanı tabağa koydu. Saatine baktı. Az sonra gelmeliydi. Bu kaçıncı buluşmaları olacaktı? Tekrar pencereden dışarıya göz attı: Daracık Bastille sokakları eylül yağmuruyla ıslanmıştı. İstanbul’da İstiklal caddesinin kenar sokakları gibiydi. Az sonra gelecek ve yine ilk olacaktı. On altıncı yüzyıl Paris’inden kopup yirminci yüzyılın sonuna otuz kala İstanbul’una düşmüştü o. Menderes asılmadan Vahit Paşanın torunu olan babası uymuştu genç bir hariciyeci iken Fransa’da tanışıp evlendiği annesine. Ve işte Sorbon’da okurken, sabah üniversiteye yakın o geniş alanda sabah kahvesini yudumlarken karşılaşmışlardı. Genç adam, Paris’in sisi oturmuş o gözleri ne zaman görse, onun için hep ilk olacaktı. Gözlerinde, Café’nin bulunduğu alanı yazın gölgesine alan çınarı kızıla çalan ıslak yaprakları yansıyordu hep. İstanbul’a misafir geldiğinde o kasım ayında Boğaz’da çay içtiklerinde de gözleri aynıydı. Sanki Boğaz’ın yosunlarının gölgesi de vardı bu kez. “Hayır!” demişti, “Evliliğe inanmıyorum.” Okumaya devam et “tek kişilik tören (öykü)”
bu kadar basit!
istanbul
bir şehre karanlık basmadan girmemeli
ve aklının dizginlerinden boşalmalı atlar
biraz kanamalı
daha güzelleşmeli
her sokağın ayrı bir jargonu var İstanbul’da
her aşkın satırbaşı
sus işareti
ünlemi,
son noktası
sen ki ana rahmi bellediğimiz
kalbimizi emanet ettiğimiz şehir
yıkık surlarıyla dimdik karşımızda duran
bedenini versen de ruhunu bize saklayan fahişe
sakla bizleri, sarmala… Okumaya devam et “istanbul”
Hoşgeldiniz!
Sitemizin ilk ayını geride bıraktık! 15 Ocak-15 Şubat 2012 tarihleri arasında sardunyalar penceresini 1400 kez ziyaret etmiş, değişik yazılarını gözden geçirmişsiniz! Umarım bu pencereden, hep birlikte daha çok güzelliklere tanıklık ederiz… şiirleriniz, öyküleriniz, deneme ve eleştirel yazılarınızla sizi sardunyalar.com‘da bekliyorum: (h.h.)
Kadınlar konuşmadıkları sürece…
Kadınlar konuşmadıkları sürece…[1]
Kadın rahmine dönüş ve hele anne rahmine dönüş (arzulansın ya da istem dışı kaotik dönüş olsun) nereden kaynaklandığı bilinmese de derin bir korkunun, büyük bir dehşetin sonucudur da aynı zamanda. Çok ilklere dönen ve oraya sığınan bir sürecin işaretçisi. Ancak “annesinin kanını usul usul emer ve bütün ihtiyaçları ve arzuları kendiliğinden karşılanır” nostaljisi, aynı zamanda hiçbir direnç göstermeyen, dölyatağı bir tabut olan, ölü bir kadına karşı dayanılması imkansız nekrofilik bir arzunun da belirtkesidir. Direnç göstermeyenin veya arzulananı direnmeden sunanın, sonsuz mutluluğa eriştirenin, hiçbir itiraz olanağı olmayanın dölyatağına girmek, dölyatağının bir tabut… Bir neyse daha! Okumaya devam et “Kadınlar konuşmadıkları sürece…”





