bana aydınlıktan söz et (…devamı)

aşikane

seni seviyorum diyen
şarkılarını yitirmiş
hüzünlü bir sarhoştur,
                       keşke sevdanın
                       konuşkan dili olsaydı.

bin şen püsküllü var
senin gözlerinde
benim gırtlağımda
bin suskun kanarya,
                       sevdanın keşke
                       konuşkan dili olsaydı.
seni seviyorum diyen
kendi ay ışığını arayan
bir gecenin hüzünlü kalbidir
                        keşke sevdanın
                        konuşkan dili olsaydı.
süzülüşünde bin güleç güneş var senin
bin ağlayan yıldız
yalvarışımda,
 sevdanın keşke
                        konuşkan dili olsaydı.

altıncı şarkı

hayretler olsun
                  ki yoktuk
aşkımız
            bizi bizde
                          var etti.
ilintiyiz şimdi
tanıdık,
                  dudakla gülüş, gözyaşıyla göz gibi.

geçmişin ilk anının hâdisesi.
haykırışız şimdi ve kavga,
ne bir sözcüğe bir anlam
bir ses ki işarettir bir gize.

bir kente bin tapınak...

işit:
söyle bir tek tapınak olsun tüm dünyaya
senin olduğun yer
ben namaz kılayım.

o denli dilek çaputları bağlama güçsüzlüğümün utancıyla kurudasın:
ben mucizeler ağacı değilim
sadece
bir ağacım:
çukurda bir selvi
ve bundan gayrı marifetim yok
sana yuva olayım,
tahtın
ve tabutun.

andacız ve anı şimdi...

iki kuş
bir uçuşa anı.
suskun bir boğaz
bir şarkıya anı.
(Caizesiz Methiyeler, 1993)

olmak

böyle alçakça yaşanmalıysa
arsızım ömrümü bir fener gibi rüsvalıkla asmasam
çıkmaz sokağın kurumuş yüksek çamına,
böyle dürüst yaşanmalıysa eğer
silisizim inancımdan yüceltmesem bir dağ gibi
bu kalımsız topraktan daha yüksek bir anı
(Taze Hava)

ne yaparsın arzusuz ey dost

- ne yaparsın arzusuz ey dost?
- hüzünle söyleşirim içimdeki ölüyle

hava durgundur
yıllar olmuştur cıvıltılı kuşlar göç edeli.
bu birikintinin acı suyu
benim bahanesiz gözyaşımdan değil midir?

-  neye ağlarsın?
-  bilmiyorum.  tüm kışlar bendedir.

ne denli yabancılar gibi koysa da omuzlarına başını
yine tanıdıktır hüzün
(Mahan'ın dur duraksızlık öyküsü, 1993)

yanan erkek ve kadınlar

yanan erkek ve kadınlar
söylemediler daha
en acıklı şarkılarını

dolup taşıyor susku.
beklentiden
dur duraksız susku
                                    nasıl da dolup taşıyor.
(Mahan'ın dur duraksızlık öyküsü,1989)

Abâi’nin yürek yarasından

yayla kızları
bekleyiş kızları
daralmış umut kızları
                                    sonsuz yaylada
ve kıyısız arzular
                                    öfkelerde!
yeni çardakların düş kızları
                  -yüz yıllık çardaklar!-
zırhlı kuşamlarınızdan çiçeklenirseniz
deli rüzgâr
dileğin uzun yelesini
dağıtacak....
**
bulanık ırmak kızları!
dumanın yüksek tavanına bin alev sütun kızları!
uzak aşk
         susku gündüzü ve
                           yorgunluk gecesinin iş kızları
yorulmadan
koşma gündüzü
utanmalar
           gecesi
                   kızları!-

hangi aşkın giz bahçesinde ve erkek zulasında
hangi ruhbansı dansında
                        heves ateşini söndüren şükranın
fıskiyeden kollarınızı
                      ağacaksınız?

ne yazık!
saçlar, bakışlar
                 boşuna
şairin sözcüklerinin ıtrını karartıyorlar.

sisli yaylalarda
gidiş geliş kızları!
ar
   çiğ
      ağırbaşlılık
                        sürü  kızları!-
Abâi'nin yarasından
hanginizin göğsüne kan damlamıştır?
memeleriniz, hanginiz
ergenlik ilkbaharında gül açmıştır?
dudaklarınız, hanginiz
dudaklarınız hanginiz
                  -söyleyin-
hevesinde gizlice bir öpüşün ıtrını saçmıştır?

çiseleyen yağmurun kara geceleri -işsiz-
şimdi sizlerden hanginiz
umutsuzluğun hoyrat yatağında
sabahlarsınız
özlemin dar yatağında
düşünceli dertli sırlarınızın yatağında
-öfke ve cesaret olan- onun anısı
                                    ışıltısını yaşatsın diye
açık gözlerinizde
geç vakitlere dek alevlerin?

aranızda hanginiz
                  -söyleyin-
aranızda hanginiz
Abai'nin silahlarını
                  parlatıyor
öç
  günü
      için?

(Taze Hava, Türkmen çölü, Yukarı Oba)
* Abâi Türkmen bir lise öğretmenidir.  1940'ların ortalarında kurşunlanarak katledilmiştir.  Devrimcilerin bir oyunu sahnelemeyi düşündükleri gece, vali yasak emri çıkarmıştı. Kışla da olaya karışmış ve iş çığırından çıkmıştır.  Çatışma büyümüş ve Abâi işte bu çatışmada katledilmiştir.  Şah zamanında bu şiirin basımında, sansürden kaçınmak için, isim "Amân can"a değişmiştir. "Amân can" ise Türkmen efsanelerinde bir mittir.  A. Şamlu

eşikte

dik durmalı ve inmeli
tokmaksız kapının eşiğine
zamanında gelmişsen kapıcı bekler seni
eğer zamansızsan
yanıt almaz kapı çalışın.

kapı kısadır
alçakgönüllü olmalı öyleyse.

bir ayna olabilirsin perdahlanmış
orada
bezenmeyi
kendinde seyredesin
                     çıkmadan önce
gerçi hayal ürünündür senin
kapının öte yanındaki gürültü
misafir kalabalığından değil,
orada çünkü
              seni
                     beklemez kimse.
orada çünkü
            kıpırtı, belki,
                             ancak kımıldayan yoktur:
ne ruhlar, ne hayaletler, ne avuçlarında kâfurlarıyla kutsanmışlar
ne yumruklarında ateşli öküz kafalı ifritler
ne püsküllü çıngıraklı huni şapkasıyla iftira edilmiş şeytan
ne çelişen mutlakların yasasız macunu.-
orada
      bir tek sen
                 salt varlıksın,
salt varlık,
kendi yokluğunda devam edersin
çünkü yokluğun senin
                     mucizenin kökten varlığıdır.

kaçınmazlık eşiğinden geçişin
ziftsi damlanın damlayışıdır karanlığın dipsizinde :
"-  yazık
          keşke keşke
                           bir yargı yargı yargı
                                                olsa  olsa  olsa
                                                             imiş!"-

eğer işitme erkin olsaydı
güneşsiz yıldız kümelerinin suskulu sarayında
belki sen
kendi damlama şarkının yansısını-
kuru kereste yığını hayıflanmanın yıkım sesi gibi
                                             duyardın:
"- keşke keşke
                                    yargı yargı yargı
                                                      olsa olsa olsa olsa....-"

fakat kapının öte yanında oturmuş bir hakem,
yargıçların uğursuz cübbesi olmadan,
özü öngörü ve insaf
görünümü zaman.-
ve çağların geçidinde anıların senin
                                sürgitliğin ölümsüzlüğüne değin
                                                          yargılanacak.

elveda! (böyle der şair Bamdad[1])
oynayarak geçerim zorunluluğun eşiğinden
şen ve şâkir.
dıştan içe geldim:
görünümden
görmeye görene.-

ne bir ot görünümünde ne kelebek ne taş görünümünde ne okyanus.-
ben "biz" görünümünde doğmuşum
                                    görkemli insan görünümünde
otların ilkbaharında kelebeklerin ebemkuşağı seyrine oturayım diye
dağın gururunu kavrayayım diye ve işiteyim diye denizlerin heybetini
kendi koşullarımı tanıyayım ve dünyaya kendi gayretimce kararımca anlam vereyim diye,
böylesi işler zira
ağacın ve kuşun ve kayanın ve şelalenin gücünü aşar.
insan doğmak, somutlanmasıydı görevin:
sevmek ve sevilmek gücü
işitmek gücü
görmek ve söylemek gücü
üzülmek ve sevinmek gücü
yüreğin genişliğince gülmek gücü ve canın çırasıyla ağlamak gücü
gururla boynunu dimdik tutma gücü alçakgönüllülüğün görkemli zirvesinde
emaneti omuzlarında taşımanın ulu gücü
ve yalnızlığa katlanmanın hüzünlü gücü
yalnızlık
yalnızlık
çırılçıplak yalnızlık.
insan,
görevin çetinliğidir.

bağlı kollarım serbest değillerdi her manzarayı bağrıma basayım
her şarkıyı her ırmağı ve her kuşu
her dolunayı her ağacı ve her öteki insanı.

yaşama fırsatını eli bağlı ağzı kapalı geçtim
eli bağlı ağzı kapalı geçtik
ve dünyayı sadece
şirret duvarının dar görüşlü deliklerinden gördük
ve şimdi
işte tokmaksız bodur kapı karşıda
işte bekleyen kapıcının işaretleri!-
yazmış olduğum o dar geçide
elvedaya
                  dönüp bakıyorum:
zaman kısaydı ve yolculuk usandırıcı
fakat biricikti eksiksiz.

canıma değsin, şükürler olsun!-
(böyle der yorgun Bamdad.)
(Eşikte,1992)

son söz

Eski mezarların bekçilerine

ne Feridun'um ben
                  ne Vladmir
                            noktalar gibi kurşun koyan
tarihinin kesiti olan
tümcenin sonuna-
ne dönerim ben
ne ölürüm.
çünkü ben (ki Elif Bamdad'ım
ve kendimin yabancısını pek uzak olmayan bir zamanda toprağa düşürmüşüm
ulu bir kestane misali bir çölün dört yolunda,
ve  kendimin yabancısını pek uzak olamayan bir zamanda toprağa düşürmüşüm
Vladmir'in toprağa düşürdüğü kendisi gibi)-
sizin gibi tantanalı mecmualar pezevenklerinin kumar masasında
şiirimin asını vururum.

zira siz ey Nima'nın aptal alaycıları
ve siz ey
Vladmir gibilerin katili
bu kez gem vurulmaz bir şairin savaşına gelmişsiniz
o, toz toprak çökmüş divanların yolunda
oynayıp zıplamada

ve o ki unutulmuş ölüm
bir kez
şeker gibi erimiştir kalbinde
- size soruyorum ey hercai şiirlerin saygın yaltakları!-
şayet tüm tarih maddeleri yerine çenenize bir tekme atsa
ne yapabilirsiniz ona?

anam eski bir şarkı gibi
unutuldu
ve ben kocaman bir mitingin bildiri örtüsünde doğdum
derinlerin insanı ile kaynaşayım
ve çağımın yamalarıyla birleşeyim diye
bir iğne misali girip çıkayım diye
ayrık göklerin yırtık pırtık yorganlarını birbirine yamayayım diye
bebeğini tarihin gözünün tüm divanların sözcüğüne kazıyayım diye
benim sevdiğim insan
sahip olduğum tüm aşklardan daha korkunçtur!-

kasapların yağlı tezgahında
soğuk unutulmuşluğun satırı yanında
boş ve mahmur şişelerin ardında
aldırmazlığın bol çivili eski ayakkabı tekinin altında
kendi dağınık saçlarının binlerce bininin sütunlarında
uyumuş olan uçuk benizli boyutsuz
kadın
benim sonu olamayan aşkımdır.
onun memesinin kansız deliğinden ben
bir gün zehirli bir gazel döktüm kalbine
güneş dolu gözleri
benim aşkımın görünümünde doğsun diye.

ancak benim zehirli gazelim
sevgilimin aşkını üzdü
sevgilim öldü
ve teni buzdan bir heykele dönüştü.

ben ağır ellerimi
kafatasımın örsüne
                                    vurdum
ve zincire vurulmuş bir Tanrı gibi ağladım
ve iniltilerim benim
                  çekirge sürüsü gibi
                                    sevincimin tüm ekinlerini kuruttu.

bununla bile (senet satan adamcıklar)
ve bununla bile
ben klasizmin türbesinin bitli bekçisine
müsammat bir kurbanlık
adamadım!

ama siz şayet istiyorsanız şairler,
yıllar boyu yediklerinizi
ayaklarınızın önünde kussunlar!
neylesin sabah eğer onun şiiri
dürtü dölü olan yarının ulu duyguları ise?

neylesin sabah eğer yarın
zaferin ikiz gölgedaşı ise?

neylesin sabah eğer dün
siyah meyvesinde deneyimin acı çekirdeği ile
pişmanlıktan gayrı yeşermeyen bir mezar ise

neylesin sabah eğer yarın düne yenilmiş olsaydı
şair doktor Hamidi çaresiz şimdi
uzak yüzyılların sularında
tek hücreli canlı olurdu

ve ben ki Elif Sabah'ım[2]
uyağın hatırı için belirsiz saygı ile
sizi uyarıyorum (bin mezarlıklı ölüler sizi!)
çabanız kalımsızdır
asiler gibi birbirimizi kucaklayan halkla benim aramda
bir gömleğin duvarı bile
yoktur!
*
zina veledi olan bu yeni doğan şiirin haykırışı sizi
benim kirli aşklarımın hastalıklı kızlarına fırlatmış olduğum
sizin divanlarınızın mendillerinden daha yükseklere
benim geçmişimin paspası olan
basmakalıp tüm uzun şiir merdivenlerinden daha yükseklere
tüm gözlüklü ustaların
kaside ve rubai fosilevleri mensuplarının
mefailün feilatün dernekleri üyelerinin
kapılarına benim tükürdüğüm
genelev mecmuaları kapıcılarının söylenmelerinden
daha yükseklerde çarmıha gerecek:
-"behey ihtiyar şiirlerin orospu hizmetçileri!
hepinize karşı benim
ben-oyuncu bir zampara değil-
ve ben
ne geri dönerim ve ne ölürüm
ünsüzlüğünüzün ismi ile vedalaşın
zira ki ben ne Feridun'um
ne Vladmir!"

(Taze Hava)
Vladmir Mayakovski'nin intiharının yıl dönümü

kendine bürünmüş dölümsü

kendine bürünmüş dölümsü
çevren seni inkâr eder
dölyatağı benzeri karanlığın korku çemberinde
aşağılama ya da öfkenin kızıl yoğunluğundan bir karanlıkta.

"- kurtul ki kavga meydanına gelesin
biçimlenmemiş bir döl görünümünde bile!"

kutlu olsun doğumun ey sayımların birimi
ey yeni doğan ölümlerin azalışının kurbanı!
(Eşikte, 1990)

dünya ne adaletli idi ne de güzel

dünya
ne adaletli idi ne de güzel
biz adım atmadan önce sahneye.

adaleti düşündük elde etmeden
ve güzellik
vücuda geldi
(Eşikte)

bir çocuk olmalı

bir çocuk olmalı
                aah!
barış topunun gürleyişinde
kırmızı elmanın şaşkın dönüşünde
aynada
bir çocuk olmalı.

bir çocuk olmalı
okulun kapalı bugününde
ağır ilk kar yağışının hışırtısında
bahçenin kardan adamına.
**
sıradan bugünde
sadece
ancak
bir çocuk olmalı.
(Eşikte, 1994)

natürmort

kâğıt demeti
masada
güneşin ilk bakışlarında

belli belirsiz bir kitap ve
unutulmuş çay yanında küllenmiş sigara

yasaklanmış bir konu
kafada
(Eşikte, 1993)

durumun özeti

geride bir şey kalmaz
bir ilenç bile
yol yoldaşım olsun diye.

babanın zamansız ezanı ile
                              dünyaya geldim
çirkin bir ebeciğin ellerinde
alınyazısını
                  aptes almıştı.
havayı tükettim
okyanusu tükettim
gezegeni tükettim
Tanrıyı tükettim
ve lanetlenmeyi,
geride hiç bir şey bırakmadım
(Eşikte, 1993)

biz de bir gün

biz de bir gün
bir an bir yüzyıl bir bin yıl
dan önce de durmuştuk burada
bu gezegende bu toprakta
sıkışık bir zamanda -böylesi-
karanlığın ipeğinde, güneşin keteninde
ay ışığının geniş terasında
yağmurun tellerinde
verandasında fırtınanın
sevincin evinde
hüznün kuşatmasında
kendi ile yalnız
başkası ile yalnız
aşkta biricik
ezgide biricik
yaşamla dopdolu
ölümle dopdolu
**
biz de geçmişiz
senin gibi
bir gezegen misali bu topraktan
birkaç yılın sıkışık zamanında
hem senin şimdi durduğun yerden
alçakgönüllü yahut alçakça
güleç ya da üzgün
kıvrak ya da ağır
özgür ya da tutsak.

biz de
bir zamanlar
evet.

evet
biz de
bir zamanlar....
 (Eşikte,1993)

kafes

kafes
kafes bu kafes bu kafes...

kuş
unutur rüyasında
bense rüyamda görürüm
uyanıkken
kendim
eksiksiz bir nakışım
kafesten.

bizim ikimizden
hangimiz?-
sen mi
hapishanen seni mırıldanır
yoksa
ben mi
kendi haykırışımı bile duymam?

sen mi
hapishanen beni haykırır
ben  mi
senin mırıltıların
bu bahar aylarımda
ne bahçe zamanımı ne yeşilliklere hevesimi alır?-

kafes
bu mırıltı
bu haykırış
bu bahar
bu kafes bu kafes bu kafes ay aman!
 (Eşikte, 1995)

kış desenleri-1-

hararetli kirli paslılık
ve kargaların curcunası ve karın boşboğaz beyazlığı...

sofranın bahçe kıyısında silkinmesi
olan tek hadisedir.

sarı sıcak cam arkasındaki adam
kapı kenarındaki heybeyi seyrediyor.

dünya
                  üzgün
                                    bırakılmış, öylece.
ve öte yanında çıplak fidanlığın
hiçbir şey hadiseden söz etmiyor.
(Eşikte, 1997)

kış desenleri-2-

gökyüzü
tandan geçmeden
karanlığa oturdu.

seyrek duman
kapıdan ve tavan aralığından
hayvan pisliği kokusu yayıyor

kulübe ışığının yanında
duyulmamış bir rivayet
sarı çalı ve kızıl baş örtü diyor
ve karanlık ahırda hâlâ
yorgun beygirin sırtından
buhar kalkıyor.
(Eşikte, 1997)

ayna bahçesi

elimde bir ışık karşımda bir ışık.
ben karanlıkla savaşmaya gidiyorum.
yorgunluğun beşikleri
durmuştur
gidiş gelişlerin çekişmelerinden

ve derinlerden bir güneş
küllenmiş yıldız kümelerini aydınlatmada.
**
yıldırımın asi haykırışları
dolu
                  döllendiğinde
                                                      dur duraksız bulutun rahminde:
ve asmaların  suskunca acısı-
usun koruklarında
uzun kıvrık dalların ucunda
tomurcuk verdiğinde.
tüm haykırışların acılardan kaçıştı.
zira ben en korkunç gecelerde güneşi umutsuz dualara çağırmışım

sen güneşlerden gelmişsin tanyerlerinden
sen aynalardan ve ibrişimlerden gelmişsin.

Tanrının ve ateşin olmadığı boşluktan,
senin bakışını ve güvenini umutsuz dualara çağırmışım
ciddi bir akıntı
iki ölüm aralığında
iki yalnızlığın boşluğunun ortasında-
(böyledir senin bakışın ve güvenin!)

acımasızdır sevincin ve ulu,
solukların boş avuçlarımda şarkı ve yeşilliktir

ben ayaklanıyorum!

bir ışık elimde, bir ışık kalbimde
tinimin pasını perdahlıyorum
bir ayna koyuyorum senin aynanın önüne
senden bir
sonsuz zaman yaratayım diye.
(Eşikte, 1960)

ah’tan başka hasret yok benimle

dünyada, ilk gördüğümde
sevinçten çığlık attım:
"- benim, ah
o son mucize
su ve otun ufacık gezegeninde!"

dünyada, yaşadığımda
kendimde çırpındım şaşkınlıktan
inanmazlığın aptallığında o mirasyediliğin
gözümle ve kulağımla görüp duyduğum!

çevremde gördüğümce
kırmıştım boğazımda hıçkırığı inanmazlıkla:
bak ne denli irice hançer başımda su verilmiş
hayıfsız inançlar bağladığım

şimdi mucizeler yuvasını ardım sıra bırakıyorken
ah'tan başka hasret yok benimle:
kana bulanmış bir balta
                                    kuşkulu inancın eşiğinde
ve inancın yücelerinden akan bir sızım kan
(21 Ocak 1999)

seni selamlıyorum

seni selamlıyorum ve yanında oturuyorum
senin ıssızlığında benim kocaman kentim yükselir.

kuş çığlığıysam ya da ot gölgesi şayet
senin ıssızlığında bulmuşum bu gerçeği

yorgun argın, ikircikliğin kör patikalarından geliyorum
doluyum seninle bir ayna gibi
hiçbir şey yatıştıramaz beni
ne kollarının dalı ne teninin ırmakları.

sensiz sönüğüm, gecede bir kentim
sen ışıyorsun
sıcaklığını uzaktan tadıyorum ve kentim uyanıyor
gürültülerle, ikirciklerle, çabalarla ve çabalarının ikircikli gürültüsüyle.

hiçbir şey artık yatıştırmak istemez beni
senden uzak gecede bir kentim ey güneş
ve batımın yakar beni

ben avare bir sabah peşinde dolaşmaktayım.

sen konuşuyorsun ben duymuyorum
sen susuyorsun ben haykırıyorum
benimlesin kendimsizim
ve sensiz kendimi bulamıyorum

hiçbir şey yatıştırmak istemez beni, yatıştıramaz.

kuş çığlığıysam ya da ot gölgesi şayet
senin halvetinde bulmuşum bu gerçeği

gerçek büyüktür bense küçük, sana yabancıyım.

kuşun haykırışını duy
otun gölgesini birleştir gölgenle
beni kendinle tanıştır yabancım benim
beni kendinle birlik et
(Taze Hava)

hep aynı

hep aynı...
           hep aynı...
hüzün
      aynı:
  sapına kadar ciğerine işlemiş bir ok,

avuntu
      aynı:
bir ağıta koyulmak.-
hüzün aynı ağıt aynı
ağıt sahibinin adı
               başka.
**
hep aynı
kelek
       aynı...

gece aynı ve karanlık aynı,
"ışık"
        umut imgesi kalsın diye.

yol
aynı ve
yolda kalmak
             aynı,
"atlı" sözcüğüne geldiğinde
dinleyen kurtarıcı yoldadır sansın diye.

böyledir ve böyleydi
ki sözlükleri de
                  sorguçlara bıraktılar
anlamı olan her sözcüğe
                        pranga vursunlar
ve yaysız sözcükleri
                   şairlere bıraksınlar diye.

ve sözcükler
              suçluya suçsuza
                            bölündüler.
özgür ve anlamsız
siyasi ve anlamsız
imgesel ve anlamsız
haksız ve anlamsız.-
ve şairler
en yaysız  sözlerden
                     öyle günah sözler yarattılar ki;
usanmış sorguçlar
                     başka tedbir düşündüler

artık
konuşmak
         cinayetin ta kendisidir.
(Caizesiz Methiyeler)

ben tüm ölülerdim

ben tüm ölülerdim:
öten
ve suskun tüm kuşların ölüsü
karada ve suda
tüm en güzel hayvanların ölüsüydüm
tüm iyi ve kötü
insanların ölüsü.

ben oradaydım
geçmişte
şarkısız.-
ne bir gülümseme
ne bir hasret.

ansızın
         beni
              sevecenlikle
                         düşledin
seninle
uyandım.
(Gurbetin Küçük Şarkıları, 1970)

en oynanıp örselenmiş sözcük

en oynanıp örselenmiş sözcüktü
sevmek.

rezil
güçsüzü incitmeyi sever,
alçak
                  beş parayı
korkaksa
                  gücü ve zaferi.

dilimizden düşmeyen
o oynanıp örselenmemişi
nerede öğrendik?
(Caizesiz Methiyeler, 1986)

ortak aşk

gözyaşı bir sırdır
gülümseme bir sırdır
aşk bir sırdır

o gece gözyaşı aşkımın gülümsemesiydi.

öykü değilim anlatasın
şarkı değilim söyleyesin
ses değilim duyasın
göreceğin bir şey ya da
bileceğin bir şey ya da

ben ortak acıyım
beni bağır.

ağaç ormanla konuşur
ot çöl ile
yıldız galaksilerle
ben seninle konuşurum
adını söyle bana
elini ver bana
sözünü söyle bana
kalbini ver bana
ben köklerini kavramışım
dudaklarınla tüm dudaklarla söz etmişim
ve ellerin ellerimle aşinadır.

aydınlık ıssızda seninle ağlamışım
yaşayanlar için
ve karanlık mezarlıkta seninle söylemişim
en güzel şarkıları
bu yılın ölüleri zira
en aşık dirilerdi.

elini ver bana
ellerin ellerimle aşinadır
ey geç bulduğum benim
seninle konuşuyorum
bulutun kasırgayla
otun çöl ile
yağmurun denizle
kuşun baharla
ağacın ormanla konuştuğu gibi
çünkü ben
senin köklerini kavramışım
çünkü benim sesim
senin sesinle aşinadır.
(Taze Hava)

Nazlı’nın ölümü[3]

"Nazlı! bahar güldü erguvan açtı
                                    evde, pencere altında yaşlı yasemin çiçeklendi.
                                    tahminleri bırak!
                                    uğursuz ölümle boğuşma!
                                    olmak olmamaktan daha iyidir,
                                    hele baharsa bir de..."

Nazlı konuşmadı
                                    dimdik
öfke dişlerini sıktı ve gitti.

"Nazlı! konuş!
               susku kuşu, korkunç bir ölüme
               yuvada kuluçkaya yatmıştır!"

Nazlı konuşmadı
               güneş gibi
karanlıktan doğdu
ve kana gömüldü de gitti....

Nazlı konuşmadı
Nazlı yıldızdı
bir an bu karanlıkta parladı
 gitti...

Nazlı konuşmadı
Nazlı menekşe idi
çiçek açtı ve
müjde verdi "kış kırıldı!" diye
                               gitti.
(Taze Hava)

artık yalnız değilim

benim omuzlarımda bir güvercin var senin ağzından su içer
benim omuzlarımda bir güvercin var boğazımı tazeler
benim omuzlarımda bir güvercin var ağırbaşlı ve iyi
benimle aydınlıktan söz eder
ve insandan-tüm Tanrıların Tanrıçası olan-

ben insanla yıldız dolu sonsuzlukta yürüyorum
**
karanlıkta bir hakikat kımıldadı
sokakta bir adam toprağa düştü
evde bir kadın ağladı
beşikte bir bebek gülümsedi.

insanlar hakikat ile çabadaşlar
insanlar sonsuzlukla karındaşlar
ben sonsuzluğun yabancısı değilim.

yaşam kötülük hapishanesinin dizme taş duvarlarının altından şarkı söylüyor
devşirme oyuncak bebeklerin gözünde gecenin ışıkları parlak bir eğilimdir
benim kentim sokaklarının dansını yeniden buluyor
hiçbir yerde hiçbir zaman yaşamın haykırışı yanıtsız kalmamıştır
uzak sesleri dinliyorum, uzaklarda sesimi dinliyorlar
ben diriyim
haykırışım yanıtsız değil, senin iyi kalbin haykırışımın yanıtıdır

altın sesli kuşum, senin evinin dalında, yaprağındadır
güzel giysini kuşan sevgili!
aşk, bizi seviyor.
düşlerimi ben seninle uyanıkken kovalıyorum
ben şiirimi senin alnının hakikatinden kavrıyorum
benimle aydınlıktan söz ediyorsun ve tüm Tanrıların akrabası olan insandan
ben seninle artık düşlerimin tanında yalnız değilim.
(Taze  Hava)

başka bahar

maksadım kendimi aldatmak değildir, tatlım!
maksadım
aldatmak değildir kendimi.

dudaklar yalan söylüyorsa
senin ellerinden bellidir doğruluk
ben senin ellerinden söz ediyorum

ellerin senin alınyazımın kız kardeşleridir
yangın yeri ormanlardan, yağmur sonrası harmanlardan söz ediyorum
ben kendi kaderimin köyünden söz ediyorum.

her yeşillikte kan gördüm her gülüşte acı
sen doğuyorsun ben yanıtlanıyorum
haykırıyorum ben
ve diniyorum.

maksadım kendimi aldatmak değildir, tatlım!
maksadım
aldatmak değildir kendimi.

sen buradasın ve etkisizdir gecenin ilenci
kısır günbatımında, kalbim senin telkinlerinle meyveye oturur
senin ellerinle ben en kaygan geceleri ışıklandırırım
ben yaşamımı rüyamda görüyorum
ben düşlerimi yaşıyorum
ben hakikati yaşıyorum

her kandan bir yeşillik sürgün verir her acıdan bir gülüş
zira her şehit bir ağaçtır.
ben gür ormanlardan sana geldim
sen doğdun
ben yanıtlandım
ben haykırdım
                                    ve dindim.
baharın yanında yemin ettim her yaprağa
ve sen
gece çarpmış geçitlerde
yeni aşkı uyardın.

ben avare bekçilerin gürültüsünü duydum
en yıldızsız gecelerde
senin gülüşlerinin ateş fişeğiyle oynadım
ve o zamandan beri
sokağımızın kalbi bizim evimizdir.
ellerin senin alınyazımın kız kardeşleridir
bırak yağmur sonrası ormanlardan yüklü harmanlardan söz edeyim
bırak ortak takdirin köyünden söz edeyim

maksadım kendimi aldatmak değildir, tatlım!
maksadım
aldatmak değildir kendimi.
(Taze Hava)

geceleyin

boşuna güzelse gece
ne için güzeldir gece
kim için güzeldir?-

gece ve
kıvrımsız ırmağı yıldızların
soğuk akıyor
ve taziyeli uzun saçlılar
iki kolunda ırmağın
hangi anının anımsamasını
kurbağaların soluk boğan kasideleriyle
ağıt yakıyorlar;
her tan yeri
tek ağızdan on iki kurşunun şarkısıyla
delik
deşik ederken?

boşuna güzelse gece
kim için güzeldir gece
ne için güzeldir?
(İbrahim Ateşte)

en büyük dileğin şarkısı

özgürlük, türkü söylerse
küçücük
bir kuşun gırtlağı gibi
hiçbir yerde yıkık bir duvar kalmaz.

anlamak için
uzun yıllara gerek yok
her yıkıntı yokluğuna işarettir insanın
zira,
insanın varlığı
yapımdır.

tüm ömür
kan damlayan
bir yara gibi
tüm ömür
katı bir acı ile çarpan
bir yara gibi
bir haykırış ile
dünyaya gözünü açar
ve bir nefretle
kendinden geçer,-
işte böyleydi büyük yokluk
yıkımın öyküsü böyleydi.

özgürlük, türkü söylerse
küçücük
bir kuşun gırtlağından
bile küçük!
(Hançer Tepside, yeniden diriliş, Roma)

salhaneci ağlıyordu

salhaneci
ağlıyordu

küçük kanaryayı
seviyordu
(Caizesiz Methiyeler)

bu gün doğmadım anamdan

bu gün
doğmadım anamdan
               hayır
dünyanın ömrünü geçirdim
en yakın hatıram yüzyılların anısıdır
defalarca kanımızı döktüler
anımsa,
bu soykırımının sonu sadece
bereketsiz bir sofranın yavan somunuydu.

Araplar kandırdılar beni
köstebek burcu nasırlı ellerimde
                                    kapı açtım onlara
beni ve herkesi kara toprağa oturttular
ve boyun vurdular

namaz kıldım ve öldürüldüm toptan
                                Rafizi'yim diye
namaz kıldım ve öldürüldüm toptan
                                 Kırmati'yim diye
sonra biz ve kardeşlerimiz
                       öldürelim birbirimizi diye
                                              karar verdiler

bu
cennete varmanın en kısa yoluydu!

anımsa
soykırımın sonu
bizim avretimizin değersiz çul çaputu idi

kardeşimin iyimserliği türküleri çağırdı
senin ve benim boynumuzu vurdular

benim aptallığım Cengiz'i çağırdı
senin ve herkesin boynunu vurdular

öküz boyunduruğu taktılar boynumuza
sapan koşturdular bize
sırtımıza bindiler
öyle sınırsız mezar kazdılar ki
geride kalanlarının
gözlerinden hâlâ
                 kan akmaktadır.

şaşılası göçü anımsa
bir gurbetten diğer gurbete
tek erdemimiz
             inancı aramamız olsun.

anımsa
         tarihimiz dur duraksızlıktı
         ne bir inanç
         ne bir yurt

hayır
       bugün
            doğmadım
                   anamdan.
(Caizesiz Methiyeler, 1984)

geceleyin

canhıraş çığlıkla
karanlığın hasta damında
bir çocuk
                  tekbir getiriyor.

aç bir orospu
                  ağlıyor.

lekeli bir etek
korkmaz kölelerin zaferinden
                            laf ediyor.

zifiri ziftin dipsiz derini
                            kıyısız değil
                                        ağır geçiştir
gündüz bile kalıcı değil ancak
güneş
       başka karanlık bir geçidin ışığıdır:
hasta karanlığın damında
gün tutulmasını tekbir getiren o
başsız yeni doğan bir bebektir.

ve bizim mırıltımız
asla son şarkı değil
gerçi defalarca
ölüm öncesi dua olmuştur.
Caizesiz Methiyeler, 1984)

bu tür ölümden

akasyaların düşlerini ölmek istiyorum.

düşsel
bir meltemde
             ikircikli esip geçip giden
akasyaların düşlerini
                     ölmek istiyorum.

boruçiçeklerinin ağır soluklarını uçmak istiyorum.

yaz bahçelerinde
ıslak ve sıcak
                  ikindinin ilk saatlerinde
boruçiçeklerinin soluklarını
                                    uçmak istiyorum.

bıçağın yeşil zambağı
göğsümde
açsa bile-
çiçeğin son fırsatında akasyaların düşlerini ölmek istiyorum
ve boruçiçeklerinin ağır geçişi olmak
dikine açılan pencerelerden
akşam saat yedide.
(İbrahim Ateşte)

kalkış

alacakaranlık neden ağlıyor?

ben bunu sormuştum
soruyorum bunu ben.

kokmuşluğun senin
zaafın cehennemine
takındığın sabırdandır.
sen Eyüpsün
kalkmış olsaydın
                 ayağa
                      bundan önce
Hıdırlar[4] gibi
                  her adımında
çimenliklerin yeşili
                  toprağa
                          serilirdi
ve eteğinin esintileri
                       bir fırtına gibi
kağıttan diken çalılarının düzenini
                                    silip süpürürdü.

ben bunu  söylemiştim
hep
hep bunu söylüyorum.
(İbrahim Ateşte)

balık

sanıyorum ki
kalbim benim asla
                  böyle
                        sıcak ve kızıl olmamıştı

duyumsuyorum
bu ölümcül gecenin en kötü dakikalarında
kalbimde binlerce güneş ırmağı
kuşkusuzluktan kaynaklanmaktadır
duyumsuyorum
bu umutsuz çölün her köşe bucağında
ansızın
binlerce şen orman
yeşermektedir.

ah ey yitik kuşkusuzluk, ey kaçışın balığı
ayna birikintilerinde sen sana kaymıştır!
ben duru su birikintisiyim, aşkın büyüsüyle, şimdi
ayna birikintilerinden bana yol al!

sanıyorum ki
benim elim
asla
bu denli büyük ve sevinçli olmamıştı
duyumsuyorum
gözlerimde benim
kızıl göz yaşlarımın şırıltısında
bir şarkının batımsız güneşi soluklar
duyumsuyorum
her damarımda
kalbimin her atışına
şimdi
bir kafilenin uyanışına çanlar çalınır

bir akşam çırılçıplak kapımdan girdi
suyun ruhu gibi
göğsünde iki balık elinde ayna
ıslak saçları yosun kokulu, yosunsu karışık

ben umutsuzluk eşiğinden haykırdım:
"- ah ey bulunmuş kuşkusuz, bırakamam seni!"
(Ayna Bahçesi)

görüşme

teninin sınırları ötesinde seviyorum seni.
aynaları ve şevkli kelebekleri bana ver
aydınlığı ve şarabı
yüksek gökleri ve közünün açılmış yayını
kuşları ve ebemkuşaklarını bana ver
ve son yolu
yinele açtığın perdeyle

tenimin sınırları ötesinde
seviyorum seni.
tenlerin sorumluluğunun bittiği
ve heves ve çırpınışların
yalazlarının ve yangısının
büsbütün
söndüğü
o ulaşılmaz uzaklıkta

anlamlar kalıpları bırakırlar
yolculuk sonunda cesedi bırakan
bir ruh gibi,

bitimin akbabalarının saldırısına bırakılsın...
aşkın ötesinde
seviyorum seni,
perde ve renklerin  ötesinde

tenlerimizin ötesinde
benimle buluşma sözü ver.
(Ayda Aynada, 1964)

zamane şiiri

bırakılmış olasın
                   çemenliklerin inceliğine
                                         yaslanıp
bir pınarın şuh serinceliğine adım,
ve ağustos böceği
                    billur sesinin silsilesini örsün
                    yalnızlığında gecenin
                     canını saran son korkun
                                       yıldızın yazgısından habersizliğin
ağır hüznün
          dişinde ezdiğin otun acı sapı

süresiz bir baloncuk gibi
tüm imgesi olasın gökyüzünün
ve çeliğe sarılı
İsfendiyar'ın sarıldığı büyümsü

yangılı yolu yıldırımın
                       göç çizgisi çizsin gözüne
bunda daha emin sanılarının zulasında
bir dokunuşun gevşek düşüyle
ömrünün şişesi
              sessizce
                     kırılsın

geceleyin

çöl otlarıyla
ilintim, bir bağım yoktur
gerçi benimle yeşermenin ve köklenmenin acısı var
ve meyvesizliğin korkusu.
ve bu hüzünlü çöplükte
ihtiyar mazu[5]
bu dar vadinin tutsağıdır,
ve çeliksi köklerim
taşların karanlığında
acımasız bir maksadın
bitimsiz yolculuğundadır.

benim ölümüm yolculuk değil,
bir hicrettir
sevmediğim bir ülkeden
kahpeliğinden.

siz ne zamandan beri
bu denli
insancıl inancı
bırakmışsınız?

uçmaya kanadım yoktur benim
fakat
bir yüreğim var ve turnaların hasreti.

ve göçmen kuşlar
yakamozlu göllerde
kürek çektiklerinde,
ah ne güzeldir bırakıp gitmek!
başka bir düş
başka bir bataklık
ne güzel başka bir kokmuş su birikintisi
başka bir kıyıda
başka bir denizde!
ne güzel kanat açmak, kurtulmak,
ne güzel özgür yaşamadıysan da özgürlüğe ölmek!

ah, bu kuş
bu dar kafeste
ötmez.

temeliniz kökler genişliğinde
hem Tanrı yaratmadan önce
hiçbir yıldızı ve güneşi!

kölelerinizi de satmışsınız
kölecilik çünkü
yok oluşun ve boşunalığın işaretidir
ve şimdi
zaferle
el sallıyorsunuz
köleciler kavminden değilsiniz diye (aferin size!)
ve insan ticaretini
ar bilirsiniz!
Tanrı aşkına ne zamandan beri bu denli
insancıl inancı
bırakmışsınız?
*
ayaklarımda prangalar yoksa da
tutsakların şarkılarının yangısı benimledir
ve kurtuluşuma umudum yoksa da benim
gözyaşımı silen bir el var,
müjde yoksa da
bir teselli var.
benimle çünkü
asırların acısının mirası
öyle aşkın tesellisidir ki
terazinin ibresini
yarından yana
çevirir.
(Ayda: Ağaç ve Hançer ve Hatıra, 1964)

kanarya söyledi

kanarya söyledi: bizim yer küremiz
altın parmaklıklı kafesler ve çini maltalar küresidir

yedi sin[6] sofrasının kırmızı balığı onu bir çevreye yorumladı:
her ilkbahar
billurlaşır

akbaba söyledi:- benim gezegenim
eşsizdir orada
ölüm
nimet yaratır.

köpekbalığı söyledi:-yeryüzü
okyanusların bereketli sofrasıdır.

insan söz söylemedi
bir tek o kuşanmıştı
ve kol ağızları göz yaşı ile ıslaktı.
(Eşikte, 1994)

milat

aşk
    ansızın
             güneş gibi
                       attı örtüyü
ve dam duvar
           ışıma sesiyle
                      dolup taştı
yıldırımsı ışıldama
                   dindi
ve insan
dikeldi.
(Eşikte, 97)

körlüğün mutlak karanlığı

körlüğün mutlak karanlığı
yalnızlığın ölümcül duygusu.

"- hangi saattir?
hangi gün?
hangi ay
hangi asrın hangi tarihinin hangi yıldızının yılı?"
(kafandan geçiyor)

ansızın bir öksürük
senin yanı başında.

ah, ey ışıktaşlığın özgür kılan duygusu!
(Eşikte, 91)

hangi cenazeye inliyor bu saz

hangi cenazeye inliyor bu saz
hangi gizli ölüye ağlıyor
bu zamansız saz?
hangi mağarada
hangi tarihe sızlıyor bu saz bu tel, bu cahil pençe?
                                                      bırak ayaklansın gülüşsüz halk
                                                      bırak ayaklansın!
bahçede inlemek pek acıdır
duruluk çeşmesine inlemek
çiçeğin döllenmesine inlemek pek acıdır
meltemin yüksek yelkenlerine inlemek
boylu yeşil serviye inlemek pek acıdır
bu boşunalığın meddahı ne yapıyor
rüzgâr ve balığın lacivert birikintisinde?
mezarlığın çalgıcısı ne yapıyor kent içinde
suçsuz pencereler altında?
                          bırak ayaklansın gülüşsüz halk
                           bırak ayaklansın!
(Eşikte, 93)

şarkı

bu kıyıdan Âmu denizine kadar

bir su geçerdi ki artık yok:

bir ırmak, uzun zamanlar aktı ve unutuldu

bir ırmak, kurudu ve uçup gitti.

bu dalgalara Send’in musonlarına kadar

bir tekne geçerdi ki artık yok:

bir tekne, bir hatırda bir kaç gün yaslandı

işte bir kayaya çarptı ve kırıldı.

bu teknede bir limandan bir limana

bir tekneci sarılırdı küreklere ki artık yok:

her seferinde perişan bir kızın gözleri kalırdı yolda

dileğin fidanını dikerdi kalbine belirsiz bir umutla.

bu kalıcı ırmağa

bir umut ışırdı ki artık yok:

kalıcı görünen bir mutluluk umudu

kendi yatağında geçici bir düşten başka bir şey değildi.

(Eşikte, 94)

facianın tercümesi

sahne ne söyleyebilir

oyundan ve oyuncudan

boşsa?

burada güzelliğin mutlaklığı yoktur

duvar kağıdı da

güzel

olmalıdır çünkü.

insanın yokluğunda

kimliksizdir dünya,

tarihin yokluğunda

sanat

arsız ve dertsiz bir işvedir,

kapalı ağız

aldatanın ele verilme korkusudur,

bağlı eller

insanoğlunu mucizesinden alıkoymaktır,

dökülen kan

çöplüğe atılmış bir hürmettir

karın dolusu işkembe karşılığında.

sanat dürüstçe bir tanıklıktır:

faciayı tercüme eden ışıktır

insanoğlu

tanısın diye görkemini.

ışık

yarasa….

ışık

yarasa….

ışık

yarasa….

ışık

yarasa….

(Caizesiz Methiyeler)

avarelerin şarkısı

yolum üstünde

artık

hiç bir şey fısıldamıyor;

ne meltem ne ağaç

ne bir su akmıyor.

sadece

kopuk bir ağıtın mırıltısı kımıldamakta

geceden karanlık

rüzgârın avarelik omuzlarında.

uzakta,

benim kentim orada,

yalnız kalmıştır

düzleminde bir günbatımının,

kolay geçmiyor.-

karanlık kent

benim acıklı dönüşümü bekliyor

sevecen iki penceresiyle

gizli sapa sokakta.

(Caizesiz Methiyeler, 1988)

güneş ve gözyaşı şarkısı

– deniz deniz

ne oldu sana

ağladın?

– güneşten karanlıkça buldum

kendimi.

– düşünce lambasını

ne oldu sana

kaldırdın?

güneşten aydınlıkça buldum

kendimi.

(Caizesiz Methiyeler)

49

sadece bir an şayet

sadece

bir an şayet

en sıradan söz “seni seviyorum”u yinelemekten geri adım atsam,

kum üstünde sallanan bir heykel gibi

düşersin toprağa

ve acının darbesi kırıp dağıtmadan seni

suskunluğa

kavuşursun.

senden ne kalır geride

ben geçince?

senin devamının nazarlığı

sadece

“seni seviyorum”u yinelemektir.

bununla bile

hıçkırığım patlasa…..

hayır

bir saman parçası suda durmaz

biliyorum!

(Caizesiz Methiyeler, 1986)

aydın ufuklar

bir gün biz güvercinlerimizi bulacağız

ve sevecenlik güzelliğin elini tutacak

en küçük şarkının

öpücük olduğu gün

ve insanın

insana kardeş

evlerin kapısını artık kapatmadıkları gün

kilit

söylencedir

ve yürek

yaşamaya yeter

tüm sözlerin anlamının sevgi olduğu gün

son sözcük için söz peşinde olmayasın diye

tüm sözcüklerin ahengi

yaşam olduğu gün

son şiir için uyak peşinde acı çekmeyesin diye

tüm dudakların şarkı olduğu gün

en küçük şarkı öpücük olsun diye

senin geldiğin ve her zamanlığına geldiğin

ve sevecenlik ve güzellik beraber olduğu gün

güvercinlerimize yeniden tane serpeceğiz

ben o günü bekliyorum

benim

belki bile

olmadığım

günü

ağıt

seni arayarak

Furuğ Ferruhzad’ın ölümüne

seni arayarak

dağların eşiğinde ağlıyorum

deniz ve otların eşiğinde

seni arayarak

rüzgârların geçitlerinde ağlıyorum,

mevsimlerin dört yol ağzında

kırık bir pencerenin

bulut kaplı gökyüzünü

çerçevelediği.

…..

senin resminin bekleyişinde

bu boş defter

ne zamana değin

ne zamana değin

yapraklanacak

böyle?

**

rüzgârın akıntısını kabullenmek,

ve ölümün kız kardeşi olan aşkı

ölümsüzlük

gizemini

seninle paylaştı.

sonra bir hazine oluverdin:

gereken ve heveslendiren

öyle bir hazine ki

toprağı ve yurtları

sahiplenmeyi

böyle

çekici kılan.

***

adın senin gökyüzünün alnından geçen tan atmasıdır

adın kutlu olsun

ve biz hâlâ

yenibaştanlarız

geceyi ve gündüzü

ve henüzü.

devrimci gazete

makineli ötmeye başlayınca

ölüm karşımda oturuyordu

– masanın öte yanında kafa yorulması

“ne yapmalı ve nasıl “ı –

ve basımevi örneklerini düzeltiyordu.

aklımdan geçti:

” neden kalkmıyor?”

kan akıp

basım makinesi

dönmeli

değil miydi?

(Caizesiz Methiyeler)

sıra denizcilere gelince

ve sıra denizcilere gelince

o acımasız kan döken

mıknatıs adasında

dimdik durur

dik iki ayak üstünde,

son yara için

dişinde çırılçıplak bir hançerle.

sonra deniz

suskun bir çığlıkla

insanı haykırır.

denizciler

en güzel kızlardan

el yüzerler

ve liman meyhanesinin hakir üst katlarında

bırakırlar kendi hallerine,

dönen uyuşturucu

küflü teknelerde

küreğe sarılırlar

ve karanlığın yazgın buluşma yerine doğru

koştururlar.

(Caizesiz Methiyeler)

kitapların arasında

kitapların arasında dolaştım

eski toz tutmuş gazeteler arasında

kendi ıssızlığımda

artık yardımcı olmayan belleğimde

kendimi buldum ve yarını.

hayret!

ben arayanım

aranıp bulunan değil!

ben buradayım ve gelecek

avuçlarımda.

(Caizesiz Methiyeler)

uykulu

uykulu henüz

ak bir yatakta.

yalancı tan*

sili kutup boranında.

ve kafilenin gürültülü tekbiri**:

“vardık” diye

“işte ışık! işte maksat!”

**

– kurtlar

kan kokusundan dur duraksız,

kafileye halkayı daraltıyorlar

ve sarhoşluktan

birbirinin boynuna diş geçiriyorlar

“-behey!

kaç asır, kaç asır beklemişsiniz?”

**

ve kutup sofrası başında

ölü kafileleri

isticabet namazı*** kılıyorlar

maksada yetişmenin sevinci ile.

(Caizesiz Methiyeler,)

* Yalancı tan: tan atmadan önce, peşinden karanlığın bastırdığı geçici loş aydınlık.

** Tekbir: Namaza kalkarken söylenen “Allah-u ekber” yani Tanrı uludur. İran devrimi sırasında halk evlerin damlarında, yürüyüşlerde ve yığıntılarda tekbir söyleyerek ilerlerdi.

*** İsticabet: kabul etmek ve olumlu yanıt almak isteği.

ben kitle ile elbirim

ben kitleyle elbirim

zincirlerini kırmaya kalkışıncaya değin

dudakları kıyısından gülünceye değin

içi eriyince

ve büyücünün sakalına tükürünceye değin.

benim kardeşim yoktur,

asla kardeşim olmamıştır

“evet” diyen:

bir namert ki

evet desin ve

lanetli ekmeği kabul etsin.

(Caizesiz Methiyeler)

güzel olmadan edemem

güzel olmadan edemem

ölümsüz ışımada bir işve olmadan.

öyle güzelim ki ben

azgın bir bahar süsler yollarımı:

çevremde

kan

tenin çıplaklığı değil asla,

kekliği

alıkoyamaz

süzülmekten

kurşun korkusu.

öyle güzelim ki ben

Allah-u ekber

benim

kaçınmaz vasfımdır.

karşıtsız bir zehir var karşında.

dünya güzelse eğer

benim varlığımı niteler.

behey aptal adam

senin düşmanın değilim ben

inkârınım senin.

(Caizesiz Methiyeler)

düşünmek

düşünmek

sessizlikte.

düşünen

susar çaresiz

ama yaralı ve suçsuz çağ

çağırınca tanıklığa

bin dille konuşacak.

(Caizesiz Methiyeler)

sen sebepsin

insanın insandan korkmasına sebepsin

kokuşmuş o putu yapan

beni karşısında zayıflıkla dize getiren sensin.

acılarla doldurmuşsun canımı

ve ben seni sevmişim

kollarımla ve şarkılarımla.

en korkunç düşmanımsın benim

ve ben seni övmüşüm,

acılar çekmişim ne yazık

ve seni

övmüşüm.

(Caizesiz Methiyeler)

rapor

boşunalığın hamalları

katlanmanın zor sınırlarını kırdılar.

– tekbir, kardeşler!*

birlikten dem vuranlar

inançsızlık gırtlaklarıyla

iman şarkıları söylediler.

– tekbir, kardeşler!*

goncanın çocukları

cehennemin efsanesini denediler.

– tekbir, kardeşler!*

***

inanamayan gözlerimizle

felakete katlandık,

kimse kardeş diye çağırmadı bizi

ve yüreklendirmek için kimse tekbir getirmedi.

yalnızlığa katlanmışız ve suskuya,

ve çarparız

derinlerinde

külün.

(Caizesiz Methiyeler,1984)

* Tekbir, kardeşler: Devrimden bir süre sonra İslamcılar toplantılarda konuşulanları kabul ettiklerini ve desteklediklerini göstermek için tekbir getirirlerdi (ve hâlâ da öyle).  Biri bağırır : “tekbir kardeşler!” ve cemaat “Allah-u ekber” diye yanıtlar.

tan

avaz avaza

öter horozlar.

ama sanının uzaklarına değin

bu kum ve tuz çölünde

bir köy yok.

yeniden dönen gündüzdür

selamı ve yeşilliği ve suyu anımsatır,

ve her tan atımında tahkirdir

senden

keşfedilir

hep ağlayan deneyimde.

(Caizesiz Methiyeler)

saka kuşu

söylememe ne gerek var

ne denli istediğimi seni?

gözlerin yıldızdır ve

yüreğin kuşku.

bir yudum içtim ve kurudu.

tatlı göl

bendeki susuzlukla

geçmiyordu,

biliyordum.

söylememe ne gerek vardı

ne denli istiyordum onu?

(Caizesiz Methiyeler)

Kötü Yıl

1

kötü yıl, kötü yıl

göz yaşı yılı

ikirciklilik yılı

uzun günler ve kısa direnişlerin yılı

gururun dilendiği yıl

aşağılık yıl

acı yıl

ağıt yılı

Puri’nin* gözyaşı yılı

Kebise** yılı

2

yaşam tuzak değil

aşk tuzak değil

ölüm bile tuzak değil

yitik dostlar çünkü özgürler

özgür ve arı

3

ben kötü yılda buldum aşkımı

-kim diyor ‘umudunu kesme’?-

ben umudumu umutsuzlukta  buldum

ay ışığını gecede

aşkımı kötü yılda buldum

ve külleniyorken ben

kor oldum

yaşam kin besliyordu bana

ben güldüm yaşama

toprak düşmandı bana

ben toprakta yattım

çünkü yaşam karanlık değil

çünkü iyidir toprak

ben kötüydüm fakat kötülük değil

kaçtım kötülükten

ve dünya bana beddualar yağdırdı

ve kötü yıl varıverdi:

Puri’nin gözyaşı yılı, Murteza’nın*** kanı yılı

karanlık yıl

ve ben yıldızımı buldum, ben iyiliği buldum

vardım iyiliğe

ve çiçekler açtım

sen iyisin

ve tüm bunlar itiraftır

ben doğru söylemişim ve ağlamışım

ve bu kez güleyim diye doğru söylüyorum

son gözyaşım ilk gülüşümdü çünkü

4

sen iyisin

ve ben kötülük değilim

seni tanıdım, seni buldum ve tüm sözlerim şiir oldu, hafifledi

düğümlerim şiir oldu tüm ağırlıklar şiir oldu

kötülük şiir oldu taş şiir oldu ot şiir oldu düşmanlık şiir oldu

tüm şiirler iyilik oldu

gökyüzü şarkısını söyledi, kuşlar şarkısını söyledi, su şarkısını söyledi

sana dedim ki “benim minik serçem ol!

senin baharında çiçek dolu ağaç olayım diye”

ve kar eridi çiçek oynaştı güneş doğdu

ben iyiliklere baktım ve değiştim

ben iyiliklere baktım

sen iyisin çünkü

ve tüm bunlar dile gelmelerdir, en büyük dile gelmeler

ben dile getirmelerime baktım

kötü yıl gitti ve ben dirildim

sen güldün ve ben kalktım

5

iyi olayım istiyor canım

sen olayım istiyor canım

ve bu yüzden doğru söylüyorum

bak:

benimle kal!

* Puri: Murteza Keyvan’nın eşi.

** Kebise: Dört yılda bir görünen, Şubat’ın 29 çektiği, uzun ve uğursuz sanılan yıl.

*** Murteza: Murteza Keyvan, Tudeh Partisinin aktif üyelerinden Şamlu’nun hücre arkadaşı. 1953 darbesinden sonra Şah rejimi kurşuna dizdirdi.

kişneme ve toynakvurum

dört küheylan sarhoş

yamaçta otlakla yüz yüze

tarihin ücrası

bir taş atımlık

(Caizesiz Methiyeler,1990, St. Jose, )

hicranlık

ne zaman yaşamışım?

ben

hangi ardışık gündüzlerin, gecelerin tümünü?

bu güneş de

çiğsiz ve şafaksız

olgunlaşmamış meşale ise

dünyanın ilk seherini denemiş olan.

ne zaman yaşamışım?

ben

hangi ağmayı ve eksilmeyi

kendi gökyüzüm

şemsiyem değil benim?

Nişabur firuzelerinden bir gök

fidanlıkların yeşil damarlarıyla

bir gölde

bir ormanın

tepe taklak çığlığı

özgür ve serbest

seni çoğaltan

bir ayna gibi

bırak

güneşim

gömleğim olsun

ve göğüm

o uçuk köhne çul

bırak

kendi yeryüzüm üstünde durayım.

elmas kırıntısından ve acı geriliminden bir toprak üstünde.

bırak yurdumu

ayaklarımın altında duyumsayayım

ve kendi yeşermemin sesini duyayım:

“Çitger”* de

kan davullarının rap rapını

ve “Deyleman”* da

sevdalı kaplanların gürleyişini.

yoksa ne zaman yaşamışım?

ben

hangi ardışık gündüzlerin ve gecelerin tümünü

* İran’da Şah’a karşı halk mücadelesinin cereyan ettiği iki yer.

desen

gece

kana bulanmış gırtlağıyla

geç vakitlerde söylemiştir

deniz soğuk oturmuştur

bir dal

ormanın karanlığında

ışığa doğru

haykırıyor.

Tekrar

ayna ormanları paramparça oldu

ve yorgun peygamberler indi bu umutsuz düzlüğe

kitapları

o adların dizgisinden

başka bir şey değildi

şahadeti kendi kaderlerinde yinelemişlerin

kavruk ellerle

güneşin yüzünden tozu silmişlerdi

andaçların aynasında cellatların yüzünü yeniden tanımak için

cellatlarının tümünün zincire vurulmuşların diğer ayağı olduğunu anlamak için

ki bunların kanlarında boğulmuş ayaklanmaları

onların özgürlüklerinin manzarında bir marş gibi yeşermişti

ayakları zincirde olanlardır şimdi

bakınız

nasıl

göksüz ve şarkısız

kendi zindanlarını ve onlarınkini gardiyanlık etmedeler

bakınız

bakınız

ayna ormanları paramparça oldu

ve yorgun peygamberler karanlık vadiye indiler

acılarının haykırışı

işkence kalıplarında çeper çatlatırken

böyleydi:

“kitabımız bizim muhabbettir ve güzellik”

öpücük bülbülleri erguvan dallarda ötsün diye

talihsizlerin sonunu güzel

kölelere özgürlük

ve umutsuzları umut dolu istedik

ki insanın tanrısal yanı

toprak iklimindeki

krallığına kavuşsun diye

herzamanlığına

kitabımız muhabbettir ve güzellik

toprağın rahmi

kin tohumlarıyla

döllenmesin diye

ayna ormanı yıkıldı

ve yorgun peygamberler şehitler sülalesine kavuştular

ve şairler şehitler sülalesine kavuştular

kölelerin eliyle kesilen özgür kanat çalmaların güvercinleri gibi

patronların sofralarını renklendirmek için

ve böyleydi

ki şarkı ve güzellik

terk etti

artık insanın olmayan toprakları

bir mezar kaldı ve bir ağıt

ve insan

kölelik hapishanelerinde

kalakaldı

herzamanlığına prangalı

(ayda aynada)

ölümden söz ettim

öyle ki başka bir baharın uğultusu

haftalar öncesinden duyuldu

giden

köhne karla

ölümden

söz ettim

ben

ve ne zaman ki kafile geldi ve yükünü bıraktı

ve vadide

her yerde

kirazlardan

bahçelerin mecmerinde

ateşler yaktı

ölümden

söz ettim

ben

toz toprak içinde ve yorgun

uzak yollarından

sonbahar

gelince

duvarların gölgesinde

ağır ağır

yaslanınca

ve çocuklar

çepeçevre sardılar

sevinçle

yapılagelen gibi

eski hurcun

düğümünü çözsünler

ve eteklerinin cebini

yeşil erikle

kırmızı elmayla

taze cevizle

doldursunlar diye

işte

ben kendi ölümümü ikna ettim

ve onu

sırdaşım

ve onunla

ölümden

söz ettim

ben

ve bütün evlerin düş baharlarını

ustaca

saran

sarmaşıkla

ve tüm küçük şelalelerin yüzü

ondan

susamışlıkla

kuyuyla

söz ettim

ve ormanı

ve onun dönüşünü beklediğini sanan

ihtiyar balcıyı

yağmalayan

altın renkli arıyla

son yaprakla söz ettim ondan

kuru avucu

acımasızca boş olan

havada

umut peşinde boş olandan

ve ne zamanki başka bir kışın hışırtısı

yakın hataların ötesinden

duyuldu

ve sincap ve kumru

yuvalarından

telaşla bakındılar

bahçenin son kelebeğiyle

ölümden

söz ettim

ben

ben kendi ölümümü

mevsimlerle paylaştım

geçip giden mevsimle

ben kendi ölümümü

karla paylaştım

oturan karla

kuşlarla

karda taneler arayan

kuşlarla

suskun balıklarla

ben kendi ölümümü bir duvarla paylaştım

sesimi bana

yansıtmayan duvarla

kendi ölümümü

ben de

kendimden saklayayım diye.

(ayda, ağaç, hançer ve hatıra)

dolup taşan ilençten

biz yazdık ve ağladık

gülerek raksa kalktık

biz haykırarak canımızdan geçtik

kimse aldırmazdı bize

uzaklarda bir adamı astılar

kimse bakmak için başını kaldırmadı

biz oturduk ve ağladık

bir haykırışla

kalıbımızdan çıktık

(ayna bahçesi)

mezar taşı

ne gitmekte hareket vardı

ne kalmak da kımıltısızlık

dallar köklerden kopmuş değildi

ve laf taşıyan rüzgar

yapraklarla beklenen

sırrı söylemedi

benim aşkımın kız oğlan kızı

yabancı bir annedir

ve ivmeli yıldız

ümitsiz bir yolda

sonsuz bir yörüngede dönmekte

(ayna bahçesi)

yapamazlıkta bir gazel

Sıcacık ellerin

Kendi bağrının ikiz çocukları

Sözler söyleyebilirim

Ekmek derdi bırakırsa eğer

Ey mesaha ana ey güneş

Canının esirgemeyen sevecenliğinden

Senin bitimsiz çenginden şarkılar yapabilirim

Ekmek derdi bırakırsa eğer

Renkler renklere karışmış

Ey mesaha ana ey güneş

Canının esirgemeyen sevecenliğinden

Senin bitimsiz çenginden şarkılar yapabilirim

Ekmek derdi bırakırsa eğer

Yürekte bir pınar

Avuçta bir şelale

Bakışta bir güneş

Gömlekte bir melek

Sen olan o insandan

Ne öyküler anlatmam ki

Ekmek derdi bıraksa eğer

(Ayda, ağaç, hançer ve hatıra)


[1] Bamdad: A. Şamlu’nun mahlesidir: Elif Bamdad.  Bamdad, Farsçada sabahın erken saatleri, tan ağardıktan sonraki aydınlığın başlangıcıdır.  Elif ise Farsçada ilk harftir ve Türkçe’de olduğu gibi, ayakta duran, dik, boylu, filinta anlamında da kullanılır. Elif dikine çizilen kısa bir çizgi olarak yazılır.

[2] Sabah: Farsçada bamdad ile anlamdaştır ve Bamdad Şamlu’nun mahlasıdır. Bkz önceki dipnotlara.

[3] Şair, kendi sesi ile okuduğu bu şiirde Nazlı yerine Vartan’ı kullanmayı yeğlemiştir. Vartan, Tudeh Partisi gizli askeri kolu üyesiydi(Ç.N.) Şair şöyle der: “Vartan Salaxaniyan, 18 Ağustos 1953 darbesinden sonra yakalandı, başka bir mücadeleci, Şuşteri, ile birlikte işkence altında vahşice katledildi… Ben onu hapishanede görmüştüm… Şiir, önce sansüre takılmasın diye, “Nazlı’nın ölümü” adını aldı; ancak bu şiir tüm Vartan’ları kapsayarak özel bir mücadeleci insanın şiiri durumundan çıktı.” A. Şamlu, Şairin notları, “Tüm eserler”, birinci cilt, s:600-601

[4] Hıdır, bir peygamber adı, ölümsüzlüğe gönderi, Arapça’da ayrıca yeşil ve yeşillik anlamında; Xızdr, xazdra

[5] Mazu: İran kuzey ormanlarında yetişen bir çeşit ulu kestane türü.

[6] Yedi sin:  Nevruz, kışın sonu, ilkbaharın başlangıcı ve yeni yılın başlangıcı bayramıdır. “Yedi sin” sofrası Nevruz geleneğinin bir parçasıdır. bereket, mutluluk, bolluk simgesi kabul edilen, “S” harfi ile başlayan yedi yiyecek veya içecek sofraya konur. Azeriler genellikle nevruz sofrasına bu yedi “S”leri koyarlar: Süt, sirke, su, sarımsak, sumak, sikke (altın veya gümüş para), sahife (Kuran), Ayrıca gelenek olarak bu sofraya billur kapta kırmızı bir balık da konur.  Balığın yeni yılın başladığını bildirdiğine inanılır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s