Kirli ellerinizi halkların üzerinden çekin!

Her bir terör olayından sonra, her bir düzeneği önceden ayarlanmış komplodan sonra yeni bir saldırı ile başka bir Müslüman halk toplu kıyımdan geçiriliyor… Bin Ladin maskarasından sonra Afganistan ve Irak halkı kılıçtan geçirilirdi. Sadece Irak’ta 1.500.000 masum insan bombalanarak veya doğrudan yerel saldırılarla katledildi. Sonra bilinen neden ortaya çıktı ve sağır sultan tarafından da anlaşıldı ki tüm bu oyunlar ve cinayetler Irak’ın petrol zenginliklerini doğrudan ele geçirmek, Körfez’in dibine çadır kurmak, Kuzey’de bir uslu devlet kurarak burnumuzun dibinde bir üs yaratmaktı… Sonra Libya zenginliklerini ele geçirmek için binlerce insan… Somali, Mali, Filipinler, Malezya, Endonezya… En son beklenen komplolar ve Suriye’de iç savaş çıkarmak ve onu işgal etmek planları…

Amerika’da birkaç gün önce yaşanan patlama olayı çok iğrenç ve bir o kadar da insanlık dışı ve insanlığa karşı işlenen bir suç ve cinayettir. Masum insanların katledilmesi her yerde ve her zaman, kimin tarafından olursa olsun aynı şiddet ve nefretle lanetlenmelidir. Ancak batının çifte standardı ve Müslüman halklar aleyhinde yürüttükleri çirkin propaganda ne yazık batı insanında Müslüman halklara karşı nefret dolu bir önyargı oluşturmuştur. Öyle görünüyor ki bu son patlamalar ve işlenen cinayet de batı devletleri tarafından aynı amaçla kullanılacak… Ama en önemli kaygı şu: bu cinayetler belli odakların işi olarak sistematik bir şekilde işlenirse öyle görünüyor ki onlara boyun eğmeyen Suriye’nin doğrudan işgali için ve İran’a doğrudan saldırı için malzeme teşkil edecektir.

Büyük sermayenin bütün dünyada ve özellikle bölgedeki çirkin ve kanlı planları için masum halkların kanının dökülmesine aynı hassasiyetle karşı koymalıyız. Ermeni ölünce kötü Müslüman ölünce iyi denirse, Yahudi öldürülürse kötü fakat Arap öldürülürse iyi denirse, Kürt öldürülünce kötü fakat Türk öldürülünce iyi denirse bu çifte standarttır, iğrenç bir ırkçılıktır ve insan düşmanlığıdır. İnsanların, dinine, ırkına, toplumsal uygarlık derecesine ve sonradan onlara eklenen aidiyetlerine bakılmaksızın tüm cinayetlere karşı savunulması gerekliliği vurgulanmalı ve insanlara karşı yürütülen her türlü savaşa karşı sürekli ve samimiyetle ve hep birlikte hayır demeli. İşte o zaman erdemli insan olma imkanı doğar!

Patlamalarda ölen Amerikan halkının masum bireylerinin acısını paylaşıyoruz!

Saadetname: Saedi’den bir kısa öykü

Saadetname

Yazan: Gulamhüseyin Saedi

Farsçadan çeviren: haşim hüsrevşahi

1-
Ev, ırmağın karşısındaydı. Sade, küçük, ahşap bir köprü, ırmağın iki yakasını birleştiriyordu. Irmağın öte yakası, karanlık ve bilinmeyen bir ormandı ve evin balkonundan, sürekli çalkanan geniş, yeşil bir deniz gibi görünüyordu. Her gün, günbatımına yakın, ihtiyar adam gelir, balkondaki koltuğuna oturur, piposunu yakar ve ormanı seyre dalardı. Genç karısı, sırtı ona dönük, odada dikiş makinesinin arkasına geçer ve kendi kendine bir şeylerle meşgul olurdu. Bazen dikiş nakış yapar, bazen ise düşüncelere dalardı. Kadın, akşamları ormana bakmaya korkardı ve arka cephedeki küçük pencereden vadiyi seyrederdi. Adam, karısı dikiş ve ev işleri ile meşguldür diye düşünür, bu nedenle onu rahat bırakırdı ve arada bir yüksek sesle karısına seslenirdi: “Şeycan, şu sesi duyuyor musun? Şu kuşun sesini diyorum, nasıl Tanrım, çok tuhaf değil mi?”

Okumaya devam et “Saadetname: Saedi’den bir kısa öykü”

Şems’in Makalatı’ndan…

Üveys Karani[1] Musatfa’nın huzuruna çıkmadı Peygamber yaşıyorken, yüzünde su ve çamur. Gerçi boş değildi, perdeler kalkmıştı ve özrü annesinin yanındaydı, o da hakkın işaretiyle. Ve Resul, Ömer’i ve bazı yarenleri onun halinden haber etmiş ve demişti benden sonra gelirse onun işareti budur diye. “Benim selamımı ona yetirin. Ama onunla fazlaca söz etmeyin!”

Okumaya devam et “Şems’in Makalatı’ndan…”

bu hepimizin rivayetidir-2

Kuğulu’dan gelen serin rüzgâr, yanağında duyumsadığı sıcaklığı yalayarak geçiyordu. Hava giderek kararıyordu. Kaldırım ışıkları, vitrin projektörleri caddeyi aydınlatmaya başlamıştı. Tülay’ın içinde duyumsadığı acı tat, ağzında, dilinin ucundaydı sanki. Acı bir kahvenin ötesinde, gençlik yıllarında peş peşe yaktığı Üçüncü sigarasının çıplak acılığını anımsatıyordu. Gözünü daldığı caddedeki arabalardan alarak Taylan’a döndü: “Neden bu mektuplar?”

–          Bilmem!
–          Hayır bu yanıt değil!
–          Bir şiiri bitirmek diyelim!
–          Bunu da yazmıştın…
–          Doğru… yazmıştım.
–          Bitirmek! Sonlandırmak mı?
–          Hayır, yarım kalmış bir şiiri yazıp bitirmek…
–          Bu mu?
–          Evet!
–          Ya ben o şiir değilsem? Ya ben o şiirin yazılıp sonlanmasına tanık olmak istemiyorsam! Ya beni üzmüşsen bu mektuplarınla! Hiç düşünmedin mi?
–          Hayır düşünmedim!
–          Al işte… yazdığın mektuplar. Aralarından seç bir tanesini oku!

kuğulu-2

Okumaya devam et “bu hepimizin rivayetidir-2”

Yaşlı Ninenin Masalı

Azerbaycan masallarından: Qarı nenenin nağılı!

kar kış

Bir varmış bir yokmuş, Allah’tan başka kimse yokmuş. Bir yaşlı Nine varmış. Yaşlı nine bir köyde, bir kır evinde yaşarmış. Yaşlı ninenin uzun, ak saçları varmış. Saçlarını taradığında beline kadar inermiş. Ama gel gör ki yaşlılıktan beli bükülmüş, eğilmişmiş. Yürürken sanki yerde bir şeyleri arıyor gibiymiş. Neyse, bu yaşlı Nine yalnız yaşarmış, her işine de kendi koşarmış. Kendi evini süpürür, ekmeğini pişirir, yemeğini yapar, kimseye yük olmazmış.

Okumaya devam et “Yaşlı Ninenin Masalı”

onuru bağışlayanlar haykırmaz…


Masalı anlatan ihtiyar adam derin bir nefes aldı ve hayıflanarak sözlerine devam etti: Ben bilmiyordum onuru bağışlayanlar haykırmaz. Coşkuya kapılıp tezahürat yaparak bağıranların uğultusu, kendilerine onur bahşedilenlerin sevincinin sesidir. Ve kalabalık çığlıklar atıyordu… Şu anda size anlatacaklarım öykümüzün kaderidir. Sakın bana, ‘Öykünün de kaderi mi olurmuş?’ diye sormayın! Ah serüvenler… serüvenler… Eğer şimdi anlatacaklarım ve sizin duyacaklarınız olmasaydı, belki de size anlatmakta olduğum öykü asla var olmayacaktı ve ben hiçbir zaman onun râvisi olamayacaktım. Ve şayet siz şimdi beni dinlemezseniz, rivayet yine olmayacak ve öykü oluşmayacak. Biz, kendi irademizle kaderimizde yerimizi almışız ve bu öykünün bir parçası olarak varız. Ancak görüyorsunuz; öyküler de, onun kahramanları kadar kendi kaderlerinin tutsağıdır. Râviler ve o rivayeti dinlemeye katılanlar, rivayet olunanlar kadar bu kaderin kahramanlarıdır. Ama ilave ediyorum: Bu kaderde önemli olan, size ne anlattığım değil, beni, bunu size rivayet etmeme kimin, niye hükmettiğidir. O ilk rivayet! Eğer gözlerim gözyaşlarıyla dolduysa bu, yalnızca anlatırken o kaderi paylaşmama değil, bizim nasıl olur da kaderimizi çizerken başkalarının her şeyimizi altüst edebilecek kararlarına göz yummamızadır… Bir şeyleri kazanırken neleri kaybettiğimizi, kaybedeceğimizi hesaba katamayışımızadır. Ahhh, serüvenler, serüvenler…

Okumaya devam et “onuru bağışlayanlar haykırmaz…”

Musa dedi, kim benden daha âlimdir âlemde?

1.Musa dedi ki “kim benden daha âlimdir alemde?”
Yuşâ dedi ki “Biri vardır âlemde senden daha âlim.” Öfkelenmedi ve onunla kızgınlık eylemedi ki, “Bu ne sözdür?” diye, illa ona dedi, “Ha, ha! Nasıl söyledin?” Çünkü talipti.
Yuşâ da nebi idi, illa ki hüküm etmezdi. Hüküm o zamanlar Musa ile idi. Ve bu sözü de kendi yanımdan söylüyorum:  Ben de şayet bir matlup bulursam, aynısını yaparım ve saklarım ki eyleyeyim, bir hicap oluşmaya.
Musa’nın bu öyküsünü ki sıcaktı –ki sıcaklığı gökyüzünü yakardı- soğuk mu soğuk söylerler.
Mecmeülbahreyn’e geldiklerinde, ehl-i zahire göre, Antakya yakınlarında, Haleb’e aykın, ya bir daha, bir kavle göre namaz kılardı, bir kavle göre at üstünde, su üzerinde sürerdi.
Uzaktan, gördü onu.

Okumaya devam et “Musa dedi, kim benden daha âlimdir âlemde?”