Martılar neredeler?

“Şimdi uyuyorsun. Uyurken de duyuyorsun beni. Hatırlar mısın bir akşam gün batarken, Kadıköy sahildeydik. Martılar, dalgakırana dizilmişti. Hatırlar mısın? Genç bir kadın yaklaşmıştı bize. Senin karşında durmuştu. O, bronzdan yapılı İnanna, canlanmış karşında duruyordu. Kavruk yüzlü genç kadın, sana eğilerek elini ver bana, dedi. Sağ gözü kördü. Sen onun görmeyen gözünün içine baktın. Kadın, bu gözüm şişlendi, dedi. Kör gözümle hayal kurarım, gören gözümle rüya görürüm. Her gözümde başka bir dünya var, aynı anda başka başka rüyalar, dedi. Yüzünün bir yanı sana benziyordu bir yanı bana. Sesi ne kadın sesiydi ne erkek. O kutsal sedir ağacının yarığından süzülüp gelen bir kuştu. Belki de bir rüzgârın düşü. Martı sürüsü onu bize getirmişti. Balıkçı tekneleri suda yalpalıyordu. Balıkçılar ağlarını çekmiş gitmişlerdi. Şimdi kayıklar dalgalarla baş başa kalmıştı. Seninle benim gibi. Kadın sana, elini aç dedi. Açtın. Kahve taneleri rengindeki dudaklarına götürüp ellerinin ayasından öptü. Kara, uzun kirpikleriyle öptüğü yerleri süpürdü. Onun kirpiklerinin ucunda serçe gagası vardı, senin saçlarının ucunda kül. Sen bir şiir mırıldandın. Adımızın saklı olduğu bir şiir. Sonra kadın ağzını aç, dedi. Açtın. Ağzını senin ağzına dayadı. Cehennemin alevlerini üfledi mi emip yuttu mu anlamadım. Sen ağladın. Kadın senin saçlarını bir tapınak duvarını okşar gibi okşadı ve gitti. Deniz susmuştu. Tekneler susmuştu. Kalk gidelim, dedim. Hatırlıyor musun? Yol boyu ağladın. Ölümü peşinden sürükler gibi korku ve acı içinde. Çarşıdan eve kadar adımı bağırdın. Peşinden adını bağırarak koştum. Herkes bize bakıyordu. Çarşının orta yerinde gayda çalan sakallı kara gözlü çocuk da sustu. Biz oradan rüzgâr gibi geçince, gayda sesi çok uzaklardan gelmeye başladı. Bir ormandan, bir dağ tepesinden, bir kuyunun dininden…”


“Çağırmasam gelir miydin?”
“Gelirdim… Kapıyı açmazsın, seni üzerim diye korktum!”
“Martıları görüyor musun?”
“Evet.”
“Ama bu görmek bir işe yaramaz Yakup. Onların evleri nerede? Dalgaları bırakıp nereye giderler geceyi geçirmek için, bunu biliyor musun, görüyor musun?”
“Bunu düşünmedim doğrusu!”
“Rakıları koy!”
“Çığlıkları uzaklaşır bilirim…”
“Evet. Onlar çığlıklarını alıp giderler her gece! Çığlıklarını alıp giden kuşları avcılar bile unutur Yakup!”
“Seni nasıl sevdiğimi hiçbir zaman anlatamadım Zerrin.”
“Bilseydin anlatırdın!”
“Bildim… Bildim! Ama anlatacak sözcüğü bulmakta…”
“Sözcüğe gerek yok ki!”
“Aslında biz kendi savaş meydanımızda yenik düştük.”
“Yazık! Haydi bir türkü söyle. Sesini çok özledim!”

[Yeni romanım Dolunayın Çocukları’ndan. Yayına hazırlanıyor!]

Sen ve ben doğmamışız daha!

(Agni’ye mektuplardan sonuncusuna yakın bir mektup. Yeniden yayınlıyorum.)

 

“Sen ve ben doğmamışız daha! Ben, adı bile senin gözlerini ışıl ışıl ağlatan o nehirim. Senin gözyaşlarından oluşan nehir.

Eteklerini avuçla. Beyaz çıplak ayaklarınla gir bana. Dilim senin parmaklarını tanır, ayaklarını bilir. Topukların dilimin aşinasıdır. Serin sözcüklerim diz kapaklarına kadar yükselince eğil bana! Eğil. Siyah ve deli. Eğil ve beni geceden ödünç aldığı karasında gizle saçlarının. Beni kendi karanlığına götür. Mutlak krallığına. Ben senin saçlarında akacağım. Sen kendi acını kendi saçlarında akıtacaksın.

Okumaya devam et “Sen ve ben doğmamışız daha!”

girmişem otağına…

 

“Sonra mahallemizde, bir deli peydahlandı. Eve uğrar, kızların biriyle yatardı. Adını söylemezdi hiç. Hep sarhoş, hep avare. Güzel de sesi vardı. Betül Abla beni sakınırdı ondan. Beni hep paralı pulluların siga karısı yapardı. Bir gece yine uğradı adam. Hepimiz oturuyorduk. Betül Abla’ya beni göstererek adımı sordu. Sen onu boş ver, dedi Betül Abla. Adam ısrar edince mecburen söyledi. Adam, kan dökülmesini istemiyorsan vereceksin bana Leyla’yı, dedi. Betül Abla, hayatta olmaz dedi, idde tutmakta. O da, çekti kuşağındaki kamayı, başlarım şimdi senin iddenden lan, dedi. Adam sonunda zorla kolumdan tutup yukarı kata çıkarırken Betül öfkeyle, zigasız olmaz, diye bağırıyordu arkamızdan. Betül Abla kızdığında, s’lere z derdi. Adam da, dar merdivenlerden ikimizi zorla yukarı çekerken, ben okurum, diye homurdanıyordu. Yarı sarhoş. Betül Abla bu olayı kızlara ne zaman anlatsa gülerdi.

Okumaya devam et “girmişem otağına…”

ben atlardan indria’nın atıyım!

Sen ve ben doğmamışız daha! Ben, adı bile senin gözlerini ışıl ışıl ağlatan o nehirim. Senin gözyaşlarından oluşan nehir.

Eteklerini avuçla. Beyaz çıplak ayaklarınla gir bana. Dilim senin parmaklarını tanır, ayaklarını bilir. Topukların dilimin aşinasıdır. Serin sözcüklerim diz kapaklarına kadar yükselince eğil bana! Eğil. Siyah ve deli. Eğil ve beni geceden ödünç aldığı karasında gizle saçlarının. Beni kendi karanlığına götür. Mutlak krallığına. Ben senin saçlarında akacağım. Sen kendi acını kendi saçlarında akıtacaksın.

Eğil! Gözlerinin dehşeti gördüğü anki güzelliğiyle eğil bana! Şimdi gördüklerini asla anlatma! Dilin dilimde huzur bulunca sus! Bizim doğmamış olmamızın sırrını açık etme!

Eğil! Sözcüklerimi dişlerinin arasına al. Benim senin kasıklarını ısırdığım gibi ısır sözcüklerimi. Ben ölmeyeceğim. Sen de ölmeyeceksin. Doğmamış olan gerçekler ölümsüz gerçeklerdir.

Eğil! Gözlerini gözlerime göm! Gözlerimdeki dağları görüyor musun? O dağın yeşil eteğindeki ahşap evi görüyor musun? O evin tek odasındaki yatakta o kitabı görüyor musun? O kitabı gözlerimizin rahlesinde aç ve oku! Eskil sedir ağacının teninden akan kanın duasını okur gibi oku! Sadece ikimizin kulaklarına fısılda! Senin fısıltın sisli dağlarda koşan rüzgarlara uğultuyu öğretecek.

Beni ram ettiğin günü anımsa kadınım! Dört nala toynak vurduğumuz kayalıklarda asi ve perişan saatlerimizi anımsa. “Ben atlardan İndria’nn atıyım, insanlardan kralım,” demiştim. Ve sen son rüzgarı saçlarına alarak gecenin içinden götürmüştün bizi. O yeşil dağların sonunda uçuruma geldiğimizde, dehlemiştin beni, uç demiştin. Ve şimdi asırlardır o dipsiz uçurumda sen ve ben asılı, sen ve ben uçan iki bilinmeyen, anlamını yitirmiş iki sözcük!

Eğil bana! Ben sana yalanı öğreteceğim! Sana yalanların tatlı rehavetini de sunacağım. Bu yatakta yat diyeceğim. Kızıl kadifesinde unutmanın. Öyle derin bir uykuya dalacaksın ki uyanmak acı gelecek. Masallarımı da alıp götüreceksin. Çünkü sen bana yeniden doğmayı öğrettin. Sana eğildiğimde beni döl yatağına götürdün. Üç kez. Öp memelerimi dedin. Üç kez. Ve ben seni parmaklarından başlayarak gezindim.

Bunların hepsini anımsa şimdi. Zira anımsayarak canın acıyacak, yaşadığını düşüneceksin ve tekrar seni ezberleyen gözlerimin içine bakmaya kalkacaksın…

(h.h.)

black and white horses ile ilgili görsel sonucu

Agni’ye son mersiye!

Beni kayınların arasına göm, senin kanatlarının gölgesine Agni! Karalar bağlama sakın, saçlarının kokusunu unutmak gayrı mahal. Gelirken ateşi parmaklarının ucunda getir. Suyu ağzında. Rüzgar bizi sarınca beni derinlerine göm. Gözlerindeki küsküyü orada bırak tam gözlerimin yanına. Soluklarını tut. Ateş püsküren soluklarını… Ay kayınların üzerinden akacak Agni. Sen şarkı söyleyeceksin ve benim kemiklerim uluyacak. Dişlerini etime geçir öyle git. Ya da gitme Agni son şiirlerini oku bana.

Anımsarsın ne zaman bardaklarımızı rakıyla doldursak şarkı söyle bana derdim, sen gülerdin… şiir söyle bana derdim Agni, sen susardın ben dinlerdim seni. Sonra elini kanatlarının altından çıkarır ateş yakardın yuvamızın ortasında. Aç bana derdin ağzını. Açardım. Akreplerimi alır ateş çemberimizin ortasına atardın. Aç ağzını derdin açardım. Ağzımdan yenilmiş yıldızları toplardın, masanın üzerine, mumun yanına dizerdin. Ben ağladığımda kulaklarına mavi hindiba çiçekleri takardın. Sabah ezanı okunduğunda sarı andızlar açardı avuçlarında. Sen ağladığında Agni, yalazlar bir yanaklarında oynardı bir memelerinde. Ben susardım.

Öyleyse Agni bana son şiirlerini oku. Son şarkılarını. Sen şarkı söylerken ben dolunaya ağacağım. Derisi çürümüş dolunayı seyreden penceredeki o fahişe kız ayağa kalkacak. Aynaya bakacak. Yüzünün çürümüşlüğünü unutacak. Yüreğinin çürümüşlüğünü unutacak Agni. O fahişe kız bize gerçek hikâyeyi anlatacak. Bize kandan arınmış pınarın suyunu içirecek. Eteğini rüzgârda savurduğunda on iki mevsimin on iki krallığının on iki yıldızı eriyecek. Saçlarını tarayacak ve eriyen yıldızlar akacak saçlarına.

Şarkılarını söyle bana Agni. Şimdi suyun büyüsü sarmış beni, kayınlara doğru gidiyorum. Toprağımdan ateş böcekleri uçuşuyor Agni. Elini kanatlarının altına sok ve alnıma sür! Aaaah benim kırk kanatlı, çift başlı ruhum, aaah benim dişi Agnim! Aaah ateş çiçeklerinin tapındığı kutsal fahişem! Bu benim sana söyleyeceğim son mersiyedir! 

(h.h.)

petunya yapraklarına ne oldu…

“Gece yarıyı aşmıştı. Yağmur dinmiş, her yan sessizliğe gömülmüştü. Sokak başındaki sarı lambanın arnavut taşları üzerindeki yansısını kara bir gölge bölüyordu. Kara gölge sigarasından bir soluk alınca, alnına yapışmış ıslak saçlarının altından parıldayan panter bakışını kımıldatmadı: “Hepinizden iğreniyorum!” Dumanı yere tükürür gibi üfledi. Paltosunun yakasından çıkan kedinin kafasından öptü. Yoluna devam etti. Sokak nedense ondan boşalamıyordu. Caddeye yakın sokaktan gelen sarhoş şarkılara uzaktan duyulan iki el ateş sesi karıştı. Sabahtan beri cebinde taşıdığım ıslak, ezilmiş petunya taçyapraklarını parmaklarımın arasında sıktım. O an her şey olabilirdi. Peşine takıldım. Rampayı inerken ayın sokağa serpildiğini fark ettim. Sokağın sonunda karanlığa bürünmüş denizin göğsünde gümüş bir titreşim serilmişti. Karanlığa karıştım.”

(h.h.)

son yahuda!

“…

Sen bende bir cinayet işledin. Bunu şişedeki son şarabı kadehe doldururken biliyordun. Benim denizlerimde günbatımını beklerdin. Sahilimde durup izledin. Ölü balıkların dansı olmaz. Bunu biliyordun. Attığın çığlıkların durdu duracaktı. Dudaklarımdan öptün. Gülümsedin. Bir katil kurbanını nereye kadar izleyebilir? Nereye kadar öper onu? İpuçlarını teker teker yaktın. Tanıklarının ayaklarına kayalar bağlayıp denizlerime attın. Ben senin cesedin, senin suç ortağın, senin cinnetinin alevli dansı, senin rüya gören sol gözün ve ağlayan sağ gözündüm. Ben sana ihanet eden son Yahuda!

…”

(Bu hepimizin rivayetidir-4, h.h.)

siyah saçların isyanı!

Suğra bu kez kendisi için koşmamıştı.

Kerim hayata çıktığında Suğra, Nahid’in başını kucağına almış çığlıklar atarak hüngür hüngür ağlıyordu. Kübra’yı, ama bu kez hiç tanıyamadığı Kübra’yı, yeniden kaybetmişti. İsmal, Suğra’nın omuzlarından tutup ne olduğunu sorarken Kerim, genç kadının parçalanmış başını Suğra’nın kucağından aldı.

Suğra dizlerini dövmeye başladı: “Attı… attı… kendini pencereden attı… vah yavrum vah… söylemedi derdi ne… söylemedi bu şerefsizlerin ondan istedikleri ne… söylemedi neden burada… pencereden attı kendini… akşamleyin attığı gibi… koşarken benim üzerime basınca uyandım… yere düştü… kalktı… koşarak döndü… çığlık attı… sonra da pencereye uçtu… vah yavru serçem vah… ”

İki adam buz kesmişlerdi. Onlar, bu genç kadının öyküsünü asla bilemeyeceklerdi. O, kendi çılgınlığının hükümranlığında, özgürlüğüne kavuşmak için bu kez kendi kararını kendi vermiş ve uçmuştu.

Nahid, son soluğunu Suğra’nın dizlerine bırakmadan ve Kerim onun başını avuçları arasına almadan önce yüzü soğuk taşların üzerindeyken, gözünün kıyısıyla bahçedeki ince kar örtüsüyle kaplı çalıları seyrediyordu sanki. Kolu kalkabilse gözünün köşesinden akan kanı temizleyecekti. O an Suğra’nın çığlıkları uğultulu ve çok uzaktan geliyordu. Suğra’nın hayata çıkışına kadar geçen ve Nahid’in kendi kaderini seyrettiği o birkaç saniye sonsuza kadar sürecek olan saniyelerdi:

Okumaya devam et “siyah saçların isyanı!”

Çomak ve Çomakçı!

Erdelan, çoraplarını katlayarak bavulun kenarlarına yerleştirdi: “Hep böyle sıcak tut ilişkilerini! Senin, ailene, Şah Âlâ Hazretleri’ne sırt çevirdiğini, kendilerinden biri olduğunu sansın… Bu çok önemli! Anlıyor musun?”

“Evet, anlıyorum!”

“Anlamıyorsun! Bunu da anla, anlamaya çalış, çabala! Sana gereken talimatı daha sonra göndereceğim… Yakında, çok önemli olaylar olacak. Düşün ki, mesela bir savaş çıkacak! Bu devletin silaha ihtiyacı olacak! Nerede olacak senin yerin? Ha?”

“Neden savaş çıksın ki? Hem savaş olursa general amcam hayatta olsaydı ne söylerdi onu düşünürüm! Savaşırdım!”

“İşte! Dedim ya anlamıyorsun!” Kafasını sallayarak mırıldandı: “İşim çok zor!”

“Ya ne?”

Okumaya devam et “Çomak ve Çomakçı!”