Bir şiirimden bir icra…

Furkan Özkan’a teşekkürlerimle:

Ankara hep leylak eser mayıslarda
beyaz leylaklar, mor leylaklar…
senin saçların tırnakların dudakların
bir de şarkıların vardı rüyalarıma girerken
gömleğinde saklı ak şebboylar

 
demem o ki insan kendi cenazesini de örtebilir
yeter ki mayıs gelsin ve yaprakların eksik olmasın
yeter ki senin şaşırtan şiirlerin okunsun
ve insan oturup hayal kursun
yoksa mayısta çok denizler gezmiş bu şehirde çok ölümler
mesela mayısın ne birini unuturum ne altısını ne yedisini
 
kirpiklerinde leylakların aksi var bu günlerde
tarçın gölgesi
bugünlerde kadehimi şarap isterim
gözlerinin eskil hüznü yanında
avuçlarında ateş avuçlarında rüzgar avuçlarında yağmur
 
aynaya tutuşturduğun o kısa notu iğneledim ömrüme
kapıyı açtığımda teninin kokusuyla çarpmıştı yüzüme
demem o ki şimdi aynalarda tepetaklak bir masal kalmış ancak
sokağın başındaki çiçekçi de taşındı kasetçi de
kala kala bir gözlerim kaldı yolda
bir senin sesin, bir de işte bu hüzün
 
neyse şimdi mayıs gelmiş
güzel şeyler düşünme vaktidir
ve ben seni düşündükçe
yastığım leylak kokar
aklımda şebboylar

iyisi bir yudum daha alayım pencereden uzattığın şaraptan
saçlarının kalecik karası
gülüşlerin karabiber
gözlerin tarçın!
hele bir de yeni doğmuşsan!

(7 Mayıs 2018, h.h.)

Gül suyu ve Gül!

Ne zaman şen şiir söyler o dem ki gönül hüzünlüdür
Bir nokta dedik bu anlamdan o ise işte budur

Mey kadehi ve yürek kanı, her birini birine verdiler
Kısmet halkasında durum böyle olur budur

O çarşıda şahit ola bu ise perdede otura
Gül suyu ve gül işinde ezeli hüküm budur

Kim ki ilham veren bu kurgudan anlamaz
Çin ressamı olsa da nakşı boşunadır

(Şirazlı Hafız, H.H.)

sen gidince ve dönünce sen…

1-

ne zaman gitsen penceremde kar uçuşur soba soğur
avlu susar ayna susar
rüzgâr kapının pencerenin derzini bulur
sevdalı adam kepini sever bir de uzun yakalı paltosunu
 
ne zaman gitsen
çorba da ısınmaz bir türlü kâğıt küser kalem kırılır
dükkânlar birden kapanır şehirde
sevdalı adam kedilerin mırıltısını sever bir de resmini
 
ne zaman gitsen kıyametin bin yıllık saatleri başlar tik tak
duvardaki saat büyür odalar genişler saksılar pörsür
yastık ölümün öyküsünü anlatır sağır da olmaz kulaklarım
sevdalı adam senin ayak seslerini sever güneşi beklemez aya aldırmaz
 
sevdalı adam kendi masalındaki kuyulara iner sen gidince
kuyu dibinde devin canının camını kırar da kurtulmaz
ne zaman gitsen kuyu başında kimse yok kurtarmaya
sevdalı adam orada senin gözlerini sayar
 
 
2-

sen döndüğünde güz havalarını seviyorum gözlerinin
 
ışıltılı şehir vitrinlerine çalar yapraklar
sen döndüğünde kestane dumanı
merdivenli caddede kestaneci güler
 
boynundan üç kez öperim
 
sen döndüğünde ay ışığını seviyorum teninde
kollarını açınca
kumsalında uzanmanın rehaveti var gülüşümde
 
boynundan üç kez öperim
yeşil çayı seversin
ben de severim eteklerini
Karadenizlerin fırtınalıdır senin
 
seviyorum burgacını her dönüşünde
içine düşüp gitmeleri ve gelip uyumaları da
 
döndüğünde ölümümü saçlarında sakla
ben ölümle saklambacı da seviyorum koynunda
köşelerini senin kapmacayı da

(h.h.,dil tutulmalarım)

keşke sevdanın konuşkan dili olsaydı!

seni seviyorum diyen
şarkılarını yitirmiş
hüzünlü bir sarhoştur,
                       keşke sevdanın
                       konuşkan dili olsaydı.

bin şen püsküllü var
senin gözlerinde
benim gırtlağımda
bin suskun kanarya,
                       sevdanın keşke
                       konuşkan dili olsaydı.

seni seviyorum diyen
kendi ay ışığını arayan
bir gecenin hüzünlü kalbidir
                        keşke sevdanın
                        konuşkan dili olsaydı.

süzülüşünde bin güleç güneş var senin
bin ağlayan yıldız
yalvarışımda,
                       sevdanın keşke
                       konuşkan dili olsaydı.

(Ahmed Şamlu, h.h.)

burgazada öğretmenler evi ile ilgili görsel sonucu

unutulmayan şair

Tam yirmi sene önce bugünkü gün, Mohammed Muhtari (21 Nisan 1942-3 Aralık 1998) evinden ekmek almak için çıktığında İran Enformasyon Bakanlığı’nın profesyonel katillerince kaçırılıp katledildi. Muhtari, İran Yazarlar Birliği Yürütme Kurulu üyesi, şair, felsefeci bir devrimciydi. O kara günler boyunca onlarca yazar ve düşünür bu bakanlığın rezilleri tarafından sıralı cinyatlerde kurban gitmiştir. Anıları İran’ın yazarları, şairleri, düşünürleri, aydınları ve vicdan sahibi vatandaşlarının gönlünde ilelebet yaşayacaktır.
Burada onun katillerinin adlarını ve başlarına gelen olayları vererek bu güzel insanın adı ile yan yana gelmesini ve de sayfamın kirlenmesini istemiyorum.

Mohammed Muhtari’nin Son Balat adlı şiirini onun unutulmaz anısı için çevirip yayınlıyorum.

 

son balat
 
kimse durmamıştır orada ya da burada
öyleyse dudağının neresi özgür kılar beni?
hiçbir yerden iki nokta gözlerine değin
ki yer değiştirmiştir ancak
öylece kendini ıstırabına sürükleyen
uzun gölgemi görür
kuzey, mor bir kavistir güneye kadar
bulutta ve bir dalganın martısı yok olur
ve değişmiş olan sadece güneştir…
 
dudakların nerede?
gündüzün sesi yüksektir ancak dünya kısa
cümlenin bitişine tam da bir sözcük kala
ve ne kadar kulak kabartsam sadece
kendi suskumu süslerim
ve dama dayanan güneş öylece kendi ıslığını çalar
arkada köprüler yakılmış
ve önde
dünyanın külü olan kum
iç’in gölgesinde süreğen günbatımı yerleşmiş
ve dizlere varan gece dayancı kısaltır.
 
nasıldır dudakların?
ki çıplaklığın patlayışı, sessiz dur duraksızlıkta taşlaşır
kutup havası
İran halısını yıpratmış sanki
hiçbir eser yoktur
bakıyorum da
sadece o sözcük geçmiş olsaydı
bir göz açıp kapamada geçerdi yol
çocuk dönerdi haylazlığa
ve dört yolda kolunu atardı senin boynuna…
 
nerede dudakların?
toprağın gözü yolda!

(Çeviren: h.h.)

‫محمد مختاری‬‎ ile ilgili görsel sonucu

Bu bağlantıda ve bu bağlantıda konuyla ilgili diğer yazıları okuyabilirsiniz.

 

 

Hayyam ne dedi?

Bir dostun isteği üzerine Hayyam’dan yapmış olduğum çevirilerden bir bölümünü burada veriyorum!

Ölünce beni badeyle şarapla yıkayın
telkinimi o köhne şaraba bulayın
Mahşerde şayet bulmak ister iseniz eğer
beni meyhanenin toprağında arayın

Toprak halıda çok uyuyanlar gördüm
altında yerin ne saklananlar gördüm
Yokluk çölüne baktığımda ben heyhat
hiç gelmemiş ile gitmiş olanlar gördüm

Dünyanın sırları defterimizde, kimse bilemez
boynumuzun vebalidir o söylenemez
Bu cahil insanlarda bulunmadıkça bir ehli
hatırımızda kalandır asla dillenemez

Bir süre çocuktuk sonra üstat olduk
bir an üstatlığımızdan nice şen şâd[1] olduk
Sözün sonrasını dinle n’oldu bize bak
topraktan gelmiş idik sonunda barbâd[2] olduk

Eğer tanrı gibi elimde olsaydı felek
yok ederdim onu kalmasında ne gerek
Sonra yeni bir felek ederdim inşa
azadeler onda hep bulsunlardı erek

Dün çarşıda bir testici gördüm ben de
bir parça çamura vururdu hep tekme
O parça çamur kendi diliyle söylendi
bir gün ben de senin gibiydim etme
 

Bir testiciden testiyi aldım bâri
o testi açık etti bütün esrarı
Altın kadehi tutan elim vardı benim
şimdi testiyim beklerim o hummâri[3]

Ey göz kör değilsen mezarı bir dem gör
bu fitne figan coşku dolu âlem gör
Şahlar da çamur altındadır nice başlar da
ay yüzlüyü köstebeğe bir yem gör
 
İç şarabını ölümsüz ömür işte budur
gençlikten elinde kalan işte budur
Çiçekler ve şarap vaktidir dostlar sarhoş
hoş ol ki bütün yaşam işte budur

Ey müftüsü şehrin senden daha çalışkanız
bu sarhoşlukla bile senden ayığız
Sen halkın kanını içersin biz asma kanı
insaf ile söyle hangimiz kan emeniz?

Bir kadehtir akıl yaratan ki vurur o
sevgi öpücükleri alnımıza kondurur o
Dünyanın testicisidir bu narin kadehi
yapar ancak yere vurur savurur o

Ey dost gel yarını gam etmeyelim
ömrün bu kısa demin ganimet bilelim
Yarın bu fani diyardan göçünce hepimiz
binlerce seneliklerle yoldaşlık edelim

Bir testçinin işliğine gittim dün
gördüm binlerce testi konuşkan, suskun
Bir testi haykırdı aniden ki hani
nerde testi yapan testi alan testi satan

Biz, mey, çalgıcı bir de bu güşe harap
can, yürek, bir de kadeh dolusu bu şarap
Rahmet umudu azap korkusundan kurtulmuş
bağlamaz bizi toprak ne yel ne od ne de ab[4]

O saray ki Cemşit onda cam aldı
ahu yavruladı tilki onda kam aldı
Bir ömür av yakalardı Behram
gördün nice av ki Behram aldı

Var olandan yok elde rüzgardan başka
var ise ne varsa eksik ve kırıklardan başka
Varların tümü yok alemindedirler sanki
yoklarsa yok sanki bu alemde olandan başka

Olur biz olmayız dünya olacaktır
Bizden ne bir ad ne bir nişan kalacaktır
Bundan önceleri yoktuk bir eksiklik yoktu
bundan sonra olmasak da aynı olacaktır

Birliktelik elini bir birine koymalıyız
neşe tekmesini bu hüzne biz vurmalıyız
Kalkıp tan atmadan ah soluk almalıyız
yoksa tan atar bizse soluksuz kalırız

Hayyam eğer şarapla sarhoşsan hoş ol
ay yüzlü bir güzelle oturmuşsan hoş ol
Zira ki cihanın sonu yokluktur yok
yoksun diyelim eğer ki varsan hoş ol

(Farsçadan çeviren: h.h.)

[1] Şad: sevinçli.
[2] Berbat olmak: rüzgarda savrulmak, fenaya gitmek.
[3] Hummar: şarap içen
[4] Ab: su

Furuğ: O, Ağaçlar öyküsünü benim için yazdı!

Ağaçlar

Yazan: İbrahim Golestan[1]

Ark, Duvar ve Susuz toplu öykü kitabından

 

Mavi ladinin yanında dalları arasında sürgün vermişti. Tomurcukken yassı yaprakları arasında görünmezdi. Kim ki meyveyi tatmıştı, yemişti meyveyi ya da, çekirdeği arkın kenarına ya da değil daha uzak çeşmenin başına fırlatmıştı ve su sürüklemişti çekirdeği, getirmiş yarpuzların arasına. Sonra çekirdek toprağın altına gitmişti, ya da işte bu yarpuzların arasında çatlamış sürgün vermişti, kök salmıştı, sonra kar ölü yılın üzerine yağmıştı.

Sonrası bahar bir fidandı dört yaprağıyla. Dayanmıştı, büyümüştü, çamın dalları arkasında boy atmıştı o.

Okumaya devam et “Furuğ: O, Ağaçlar öyküsünü benim için yazdı!”

İbrahim Golestan’dan kısa bir not

Aşağıdaki kısa notun görüntüsü ilk kez 30 Aralık 2013 tarihinde yayımlandı. Bu metin “Ark, Duvar ve Susamış” adlı kitabın başındaki sayfaya, Furuğ’un ölümünden kısa süre sonra yazılmıştır. İbrahim Golestan kitabını Koli (Çingene) diye adlandırdığı Furuğ’un kız kardeşi Gloriya’ya hediye etmiştir.

 

“Koli,

Bu kitabı hediye alacak Furuğ yok. O seni severdi ben de seni seviyorum ve bu nüshayı sana veriyorum. Furuğ bütün bu öyküleri okumuştu, “Ağaçlar”ın son satırı ve son öykünün tümü hariç. Ben onun yerine gitmiş olsaydım belki o bir şey yazmak için kalmazdı ama keşke ben gitmiş olsaydım ve bunları o okumadan gitti ve sadece gidişiyleydi ki onlar yazıldı, o yazmış olsaydı. Ben gitmiş olsaydım o kalmazdı ama ben kaldıysam, onu kendimde diri tutabilecek kadar kaldım. Şayet bu yaşamsa ki değildir, bir etkisi de olmalıdır. Bu nedenle de bu var olmakta ya da olmamakta ben o kaç satırı ve o öyküyü yazdım ve bu toplu öyküyü bastırdım ve bu nüshayı tüm bu işlerin nişanı olarak ve onların hepsini vermek yerine sana veriyorum.

İmza

16 Eylül 1967

(sayfanın altındaki yazı: Bütün hakları İbrahim Golestan için saklıdır / Birinci baskı 1967)

 

(Golestan’ın Ağaçlar öyküsünü yakında burada yayınlayacağım, h.h.)

‫ابراهیم گلستان‬‎ ile ilgili görsel sonucu

Filistin’den şiirler çevirdim

Bu şiirler ya Filistinli çocuklar tarafından ya da Filistinli çocuklara yazılmış…

Siz ey Gazze’nin haylaz çocukları

Siz ey Gazze’nin haylaz çocukları
Hani penceremin altında çığlıklarınızla beni sürekli rahatsız ederdiniz
Hani her sabah kalabalık ve kargaşayla doluşurdunuz sokağa
Hani benim vazomu kırıp balkonumun tekçe çiçeğini çaldınız
Geri gelin… istediğiniz gibi çığlık atın… kırın dökün bütün vazoları
Çiçeklerin tümünü çalın.
Geri gelin
Yeter ki geri gelin!

Halit Cuma


Okumaya devam et “Filistin’den şiirler çevirdim”