“nehirlere karışan zehirli atıklar gibi
ağır ağır akarak kanıma karışmakta
yokluğun!”
Türkçe şiirin büyük şairi küçük İskender’in kaybının hüznünü yaşıyoruz! Şiirin başı sağ olsun!

“nehirlere karışan zehirli atıklar gibi
ağır ağır akarak kanıma karışmakta
yokluğun!”
Türkçe şiirin büyük şairi küçük İskender’in kaybının hüznünü yaşıyoruz! Şiirin başı sağ olsun!

ben denizi deneyimledim
ve ellerim fışkırır
zamanın ellerinden
gözyaşı sokaklarında dolaşırım
ışığı öyle ararım ki
tırnaklarımdan kelebekler uçar
benim kırılmaya isteğim yoktur
rüzgar ve fırtına oburları sofra sererler
vatanları yoktur
ve bir gövdeleri
sade ve bencil oyuncular
boşunalık toplarlar
Mat’a Kiş dedikleri
satranç gibidir dilleri
ben bu yolculukta dikenliklere varmışım
eteğimin erguvan bahçesi tutsaktır
ey bahar
hüzünlerinin çiçeklenmelerinden şarkılar getirirsin
ey aydınlık mevsim
acaba
sesinin sevecen ebemkuşağıyla
yürekler arasında
duvar ören
çelik çizgileri
koparmaya
gücün yetmiyor mu?
yıldız çağırırsan
basamak basamak yükselirim
ve gökyüzünün hayallerine dokunurum
ben o kiraz dolu ağacım
akkavaklar kuşkuyla bakarlar bana
ve ikrahla konuşurlar benimle
kendi köklerime dönersem şayet
yağmur
sadece yağmur uyanık kalır aklımda…
(Darice/Farsça’dan çeviri: h.h.)

Yayınlanmış olan şiir kitapları:
– Mitra’nın ayaklanması
– Şimşek mevsimine bir pencere
– Fener kuşağının ellerinin kaderi
– Düş ve anı caddelerinde
– İkindi saat beşte hep
Değerli dostum, üstadım, edebiyatta yol gösterenim, İran’a modern eleştirel okuma kuramlarını getiren, öğreten, geliştiren, İran din devletinin canına kastettiği için yurdundan sürülen, İran Yazarlar Birliği Danışma Kurulu üyesi, PEN Kanada eski başkanı büyük şair, romancı ve edebiyat kuramcısı Rıza Beraheni’nin kendi sesiyle okuduğu bir şiirini ona, sohbetine ve sıcak meclisine olan derin özlemimle burada veriyorum. Bu şiir Beraheni’den çevirdiğim ve 2004 yılında Dünya Yayınları’ndan çıkan Kelebeklere adlı kitapta yer alan “gelmedi” adı taşır.
gelmedi
güneş gelsin diye koşuşturdum gelmedi
kestane renkli saçlarını kalçalarının mermerinin sıcak büyüsüne dökmüş bir delinin ardınca koştum
güneş gelsin diye gelmedi
kağıt ve duvar ve taş ve toprak üstüne yazdım okunsun diye yazı
güneş gelsin diye gelmedi
kurt gibi uludum kurt burunu olup sokuldum zamanemin karnına yırttım
gece gündüz yırttım güneş gelsin diye gelmedi
nasıl da şaşılası uğursuz bir çağ devran köpek iyesi ben köpeğim
kapıdan kovulunca vefa damından damladım içeri
güneş gelsin diye gelmedi
yanaklarıma zulamda aşk ettim şamarları
caddeye indiğimde
iki yanağımı halktan yana kor çelik gibi tuttum
güneş gelsin diye gelmedi
gerçi hıçkırıklarım uykudan, acı uyku, yer yüzü çocuklarının yorgun ve tatlı uykularını kaçırdı
fakat
ne dost yanında ne el huzurunda ne kendi halvetimde ağlamaya yetmedi erkim
güneş gelsin diye gelmedi.
1992
(ç: h.h.)

1-
bir zamanlar
bir parça ekmekle doyardım
bir gülümsemeyle
eve dönerdim
yolcu dolu otobüsleri
severdim
beklemezdim
güneşte
birisi bana koltuğunu versin
bir kızıl gül beklerdim!
خاطره ای از هم اکنون
ابر، یا غبار و یا پرواز
همه (عشق ها) را بگذارید توی پرانتز
زنگوله ی بادی هستی، می پیچی به زبان باد
نه ترانه ای هستی
نه نغمه ای بر سر زبان ها
…دیگر به اندازه بعضی ترانه ها زخم خورده ای
Okumaya devam et “didem madak’tan bir şiir çevirdim: şimdiden bir hatırasın”
kalabalıktık hep bu masada
sen, ben, kadeh, kül tablası bir de ölüm
gülüşlerin de uğrardı ara ara masamıza
View original post 88 kelime daha
yağmur yağmış zerrin
evin önü toprak kokuyor
sen saçlarını taramışsın gibi
gözünü kaçırıyorsun
bir acı saklayarak suskunda
aynayı al da gel!
senin acı yanın oldum
en unutulmaz bedbaht yanın
çiselerken birbirimize susamış
sokulmuş senin fesleğen koynuna
benim en zalim yanım oldun
en çaresiz iki gözüm kapıda!
Yağmur gelince gidecektin. Yağmur silecekti saçlarının ateşini, saçlarındaki ateşi. Yağmur öfkeni yıkayacak içindeki yıldırımları söndürecekti. Yağmur gelmedi. Dağlar ve yeşil etekler dumanı yükseltti. Sen duman içinde, duman senin içinde geldin. Geceyi gündüze, gündüzü geceye bağlayan evrenin yangın çizgilerinde. Gökyüzünün sekiz tahtından inmiş, yedi rüzgarın sürdüğü, yedi kızıl atın çektiği savaş arabanda durmuş geliyordun. Geldin. Ne söylemeliydim? Neyi duymak istiyordun benden? Senin yedi dilin yedi denizimde, yedi dağımda, yedi ırmağımda, yedi kuyumda, yedi gözümde, yedi yaramda ve yedi hikayemde saklıyken neyi duymak istiyordun benden? Ben, senin yıldızları emziren dört yüz memenden ateş emen yoksul çingene, dili tutulmuş şair, evini kaybetmiş sarhoş, zarları kaybolan çocuk duvar dibinde. Ben senin iki başının berzahında salınan o muğlak sözcüktüm hâlâ! Sen benim çorbamın sıcaklığı, kalbimin sıcaklığı, avuçlarımın sıcaklığı. Sen benim sunağımın ateşi, ben senin sunağında sonsuza teslim edilen tutsak.
1886 yılının 1 Mayıs günü Haymarket’te “günde 8 saat” mücadelesi yürüttükleri için idam edilen anarşist işçilerden bu yana, işçilerle patronlar arasındaki kavganın simgesi haline gelmiştir.
1 Mayıs için Türkçede ilk şiiri bir kadın şair olan Yaşar Nezihe yazmıştır.
İşte 1880-1971 yılları arasında yaşayan Yaşar Nezihe (Bükülmez)’in yazdığı şiir:
1 MAYIS
Ey işçi…
Bugün hür yaşamak hakkı seninken
Patronlar o hakkı senin almışlar elinden.
Sa’yınla edersin de “tufeyli”leri zengin
kalbinde niçin yok ona karşı yine bir kin?
Rahat yaşıyor, işçi onun emrine münkâd;
lakin seni fakr etmede günden güne berbâd.
Okumaya devam et “1 Mayıs için Türkçede ilk şiiri bir kadın şair yazmıştır”

Biz Furuğ’un kendi şiirini okuyan sesiyle dolan bu loş karanlık salona niçin geldik?
Onun şiirlerini duymak için mi geldik? Hayır! Bu şiirleri biz yüzlerce kez dinlemişiz… İki siyah duvar arasında ve siyah tavan altında kara-kırmızı bir sahnede, sonradan teneşir olduğunu anlayacağımız beyaz masayı, sağ köşede konuşlanan daha küçük siyah sandığı ve onun yanında duran siyah kovayı görmek için mi? Teneşirin çift yansıması gibi duran iki parlak beyaz levhaya öykünen asılı iki paralel parıltının gecenin karanlığını yarar gibi siyah tavanı yaran ve bu dipsiz karanlığın sonsuza kadar uzandığı yanılgısını yaratan düzeneğini mı? O iki parlak levhanın yerdeki izdüşümünün bize doğru genişleyerek uzanan iki siyah gölgeye dalmak için mi? Hayır! Biz kendi gölgemizi kaybetmiş olarak bu karanlık salona gelmişiz.
Furuğ ölümüyle bizi şüpheye düşürmüştür. Diğer ölümlere benzemeyen bu ölümle, yaşamla ölüm arasındaki geçiş yolunun keskinliği, geçiş kapısının kuşkusuzluğu kaybolmuştur. Onun bütün hayallerini ve hayaletlerini taşıdığı başı bir anın kısa bir kesitinde Tahran’ın bir caddesinin refüjüne çarpınca bu keskinlik ve kuşkusuzluk kaybolmuştur. Yaşam ölüme evrilirken, ölüm yeniden bir yaşamı ortaya çıkarmıştır. Furuğ susmuş ancak bizdeki Furuğ daha yeni dil açmaya başlamıştır. Onu lanetleyenler, Okumaya devam et “Berzahın oyunu: Yaralarım Aşktandır…”