bir yazı:

okuyaz: İnsanın ruhunu karartan, üzen, sarsan, kendine çek…

İnsanın ruhunu karartan, üzen, sarsan, kendine çeken bir roman… İranlı yazar Sadık Çübek’in yazdığı, İran’da dünyaya gelen ve ardından Türkiye’de Edebiyat ve Tıp okuyan Haşim Hüsrevşahi tarafından dilimize kazandırılan Sabır Taşı; cehaletin, kıskançlığın, aşkın, sefaletin, mutsuzluğun kimi zaman bir çocuğun, kimi zaman kıskançlığın pençesinde kıvranan bir kadının, kimi zaman umutsuz bir aşığın, kimi zaman da her türlü haksızlığa ve iftiraya uğramış bir başka kadının gözünden anlatıldığı çarpıcı bir roman. Zaman zaman bir örümcek dahil oluyor roman kahramanları arasına… odasında yuva yaptığı umutsuz aşığa hayat dersi veriyor. Kimi zaman gençliklerine, çocukluklarına gidiyor kahramanlar, onları bugünkü sefaletlerine sürükleyen sefil geçmişlerinden parçaları anımsıyorlar. Kadının ve erkeğin ruhlarına üflenen “aşk”, kötücül güçler tanrısı “Zervan”ı bile dize getiriyor. Öte yandan erkeklerin kendilerini kadın karşısında aciz kılan, zayıflatan, eksik hissettiren aşkın kimi zaman kadına yönelik aşağılamalara, şiddet gösterilerine, yok etme içgüdüsüne büründüğüne şahit oluyoruz.

Beğendim, beğenilere sunarım…

 

Aşkı Evin Zulasında Saklamalı: Ahmed Şamlu

Yazan: Haşim Hüsrevşahi

Böyle alçakça yaşanmalıysa 
arsızım eğer ömrümü bir fener gibi rüsvalıkla asmasam
çıkmaz sokağın kurumuş yüksek çamına!

Uluslar, yaşam mücadelesinde ayakta durabilmek, yarınlara varabilmek için kendi liderlerini, kahramanlarını hatta kurbanlarını yaratır. Bin yıllara yayılan İran tarihi zorlu dönemeçlerden, tehlikeli uçurumlardan, fırtınalardan geçerek günümüze gelebilmiştir. Bu zorun başarılmasının bir tek güvencesi vardı: İran’daki ulusların el ele tüm zorluklara göğüs gerip mücadelesi! Son yüzyıl süresince, yani 1905 İran Meşrutiyet devriminden 1979 Şubat Devrimine kadar ve sonrasında geçen sürede hiçbir yıl olmamıştır ki İran halkları özgürlük, bağımsızlık ve insan onuru için mücadele etmemiş olsun ve bu yolda kurban vermemiş olsun.  Mücadele her alanda devam edegelmiştir.

İran edebiyatının zengin geçmişi ve yüksek zirveleri anımsanırsa, bu sıra dağlara yeni zirveler eklemenin ötesinde, bir zirve olmanın zorluğu, biricikliği hemen anlaşılır. Ahmed Şamlu bu zirvelerden biridir.

Ahmed Şamlu sadece büyük devrimci bir şair, yenilikçi, yetkin bir yazar, halkçı bir gazeteci, seçkin bir çevirmen, bilinçli bir örgütleyici, inatçı bir araştırmacı değil; o aynı zamanda diğer insanların insan olmalarından onur duymalarına sebep gerçek bir insandı. Coşkun, bilinçli ve sevdalı akan bir nehirdi. Halkın yüreğinden kaynak alan ve onun kalbine geri akan bir nehirdi. Bu nedenle Ahmed Şamlu hakkında yazmak değil, yaratıcı yaşamının kısaltılmış listesini bile yapmak bu makalenin hacmini aşar, taşar. Bu zorluğu ve olanaksızlığı bildiğimizden, onun şiirlerine kısa bir bakış atmakla yetineceğim; ancak önce diğer alanlarda yaptıklarından bir özet vermeden geçemeyeceğim.

Okumaya devam et “Aşkı Evin Zulasında Saklamalı: Ahmed Şamlu”

sitem (Namcu’dan bir şarkı)

Şiir: Nadir Golçin, Beste ve Piyano: Şeyda Behramyan

İcra: Muhsin Namcu

Çeviri: Haşim Hüsrevşahi

Sitemle dedim silerim gönlümden senin yüzünün anısını, senin arzunu
Gülerek dedi incinmem senin huyundan suyundan, yüzünün anısından
Ama kalbini benden sökersen, hadisini kime düşürürsün?
Nereye gidersen yamamsın benim, vefa kadehini neden kırarsın!

Geçtim ondan küstahlıkla, başka bir ayın yoluna koyulmuş,
Geçtim ondan küstahlıkla, başka bir ayın yoluna koyulmuş

Şimdi ne yapabilirim kalbimin hatasıyla, kalbimin aşinası giderse
Şimdi ne yapabilirim kalbimin hatasıyla, kalbimin aşinası giderse

Onun yolundan yol yok başka, artık yapmam hata başka
Onun yolundan yol yok başka, artık yapmam hata başka

Sitemle dedim silerim gönülden senin yüzünün anısını, senin arzunu
Gülerek dedi incinmem senin huyundan suyundan, yüzünün anısından
Ama kalbini benden sökersen, hadisini başka kime düşürürsün?
Nereye gidersen yamamsın benim, vefa kadehini neden kırarsın!

Uyumadım başka hayalle…
Uyumadım başka hayalle ki kalbimi kavurur
Yüz gecelik mahmurum
Yüz gecelik mahmurum, şaraphane nerede…
(http://www.facebook.com/#!/hasim.husrevsahi)

lal olmuşum


Resim: Tebriz yakınlarında bulunan Dehhak ( Zehhak, Zohhak, Ajdahak) kalesi

serçe sesleri yalıyor sanki hücremin tek gözünü              güz yaprağı kadın
 
sözcüklerden ne zaman sıyrıldım             lal olmuşum dilinde
tutulmuşum            vurgun yeri             kuyu başında          parmaklarım kesik
dilini tinime sürdüğünde       gecenin sesi        gözümün tülü oynar 
sırlarımdan da arınmışım             içimde Lut çölü 
 
başımı eteklerine al kanımı iç zamansız sunaklarında               kış ormanı kadın
 
gayri bilinmez yolların divanesiyim
gaipten değil kaybolmalarım…
omuzlarında yılan besleyen Dehhak[1] aşkına!
(h.h.)

[1] Dehhak: Siyonistlerin İran için kaleme aldıkları resmi tarihte, omuzlarında yılanları genç beyinlerle besleyen zalim bir kral olarak anlatılır. Oysa o, zalim Pers kralı Kiros’a karşı ayaklanmış, oğlunu tahttan indirmiş, vergileri silmiş, sıradan halkın haklarını onlara geri vermiş Türklerin atalarından Geomat’tır.


			

Kerbela’nın Dudakları!

Haşim Hüsrevşahi
Bu makale MorTaka dergisi’nin 18. sayısında (Sayfa 106) yayımlandı

 

1-      Kerbela olayına bir kere şöyle bakılabilir: Yaklaşık bin dört yüz sene öncesinde Arap Yarımadası’nda, Kureyş kabilesinden Kusay’ın oğlu Abdümünaf’ın oğulları Haşim ile Abdüşems arasında Kâbe’nin yönetiminde söz sahibi olmayı da içeren bazı olaylar üzerine derin anlaşmazlıklar baş gösterir. Haşim’in oğlu Abdulmuttalib’dir, Abduşems’in oğlu ise Ümeyye. Tarihte Ümeyye oğulları (beni Ümeyye) ve Haşim oğulları (beni Haşim) olarak bilinen iki amcaoğlu sülalesi arasındaki çatışma, eklenen her yeni olayla derinleşir. Abdülmuttalib’in oğlu Abdullah soyundan torunu Muhammed, İslam dinini ilan eder. Ümeyye’nin oğlu Harb soyundan gelen Ebusüfyan İslam’a boyun eğmez. Öyle ki Uhud ve Hendek savaşlarında İslam peygamberine karşı kılıç çeker ve Müslüman kanı döker. Ebusüfyan’ın oğlu Muaviye ki aynı zamanda Emevi hilafetini başlatan Şam kentinin valisidir. Muhammed Peygamber’in erkek çocukları doğar, yaşamaz ve ölürler. İslam’a ilk inanan kadından, eşi Hatice’den olan kızı Fadime’yi, amcasının oğlu Ali’yle evlendirir. Erkek çocuğu yaşamadığı için cahiliye Arap insanının kınamaları ve hor görüp küçümsemeleri Muhammed Peygamberi çok üzmüştür. Öyle ki sonunda 3 ayetli bir vahiy iner: “Biz sana Kevser bağışladık, Rabbine salat kıl ve nahret[1]. Hiç kuşku yok ki soysuz olan senin düşmanındır.” Böylece sonsuz hayır ve bereket olarak ve de cennetin kutsal ırmağı Kevser olarak tanımlanan Fadime, Ali ile evlendikten sonra sonsuz bereket sülalesi dünyaya gelir. Bunlardan ilki Hasan’dır ve sonrasında Hüseyin.

Okumaya devam et “Kerbela’nın Dudakları!”

yaz dedi terra incognita’m, yazdım


selamlarımla geldim sana            gözyaşlarımla
ezberlediğim aşk şiirleriyle             ayetlerimle
en şehvetli öpüşmelerle geldim          inlemelerimle
 
sana alevlerden çaldığım söylencelerle geldim          dualarımla
sana kırık bir güz akşamıyla           leylak kokulu sokaklarımla geldim
alın terimle geldim sana
yalanlarımla        sana             ihanetlerimle
sana öldürdüğüm havarilerimin kanı elimde
sana unutulmuş dağ kovuklarındaki son kibritle
sana şahin inişlerimle geldim              güvercin korkularımla
  

suskularımla geldim sana
saksılarımdaki bahar sözcükleriyle
ağrılarımla geldim            fırtınalarımla

yattığın sere serpe yatağına           ölümlerimle geldim
her bakışında yeniden dirilmelerimle
dokunamadığım              dokundukça doyamadığım benim
sen benim buldukça yitirdiğim
ben en ustalığımda bir siteminle çaylak keşifçi
sen benim yüzyıllarımın terra incognita’m
hep terra incognita’m sevgilim

 (h.h., 21/09/2012, foto Alıntı: They don't make flying horses like the used to..., Photo Credit: Warner Bros.)
 

Gelin Damat Oyunu

Öykü, Yazan: Belkıs Süleymani, Farsçadan çeviren: haşim hüsrevşahi

Zerican otuz altı yaşındaydı ve evlenmemişti daha. Küçük kardeşi eğitim için batıya gittikten sonra Zerican da yedi düvelden azat oldu. Önce mahallenin sandviççisi Ferzin Bey’e evlenme teklif etti. Sonra mahallenin manavı Ahmed Ağa’ya. Zerican sabahtan akşama gelinlik satan mağazanın vitrini önünde durur, gelinliklere öyle bakar öyle bakardı ki görenlerin ciğeri kavrulurdu. Sonunda bu çetin konu için aile meclisi toplanmak zorunda kaldı. Yaşlı ana, bütün kızlarından ve oğullarından Zerican’ın haline bir çare bulmalarını isteyerek, “Zerican her gün bin kere mezardaki babasının kemiklerini sızlatıyor,” dedi. Zerican’ın ağabeyi Ferhad, Zerican yatışır diye onun için sahte bir koca bulabileceğini ve düğün yapabileceğini söyledi. Ferhad’ın atölyesinde çalışan Abbas, Zerican’la evlenmeyi kabul etti. Görkemli bir evlilik ve düğün töreni düzenlendi ve Zerican fiilen gelin oldu. Ertesi günü, Zerican yeniden gelinliğini giydi ve Abbas Ağa’yı da damatlıklarını giymeye ve düğün töreni sofrasına oturmaya zorladı. Yeniden birbirinin ağzına bal sürdüler ve yüzükleri karşılıklı verdiler, taktılar. Bir ay içinde Zerican yirmi yedi kez gelin damat oyununu icra etti. Abbas Ağa, Ferhad Bey’e yakındı. Aile meclisi yeniden toplandı. Abbas Ağa’nın bir trafik kazasında ölmesine ve Zerican’ın dul kalmasına karar verildi. Abbas Ağa öldü ve herkes, bu arada Zerican da karalar giyindi ve ağıtlar yaktı. Zerican kırk gün karalarını çıkarmadı. Kırk birinci gün önce mahallenin sandviççisi Ferzin Bey’e sonra da manav Ahmed Ağa’ya evleneme teklif etti. Gelin damat oyununu çok özlemişti.