Kerbela’nın Dudakları!

Haşim Hüsrevşahi
Bu makale MorTaka dergisi’nin 18. sayısında (Sayfa 106) yayımlandı

 

1-      Kerbela olayına bir kere şöyle bakılabilir: Yaklaşık bin dört yüz sene öncesinde Arap Yarımadası’nda, Kureyş kabilesinden Kusay’ın oğlu Abdümünaf’ın oğulları Haşim ile Abdüşems arasında Kâbe’nin yönetiminde söz sahibi olmayı da içeren bazı olaylar üzerine derin anlaşmazlıklar baş gösterir. Haşim’in oğlu Abdulmuttalib’dir, Abduşems’in oğlu ise Ümeyye. Tarihte Ümeyye oğulları (beni Ümeyye) ve Haşim oğulları (beni Haşim) olarak bilinen iki amcaoğlu sülalesi arasındaki çatışma, eklenen her yeni olayla derinleşir. Abdülmuttalib’in oğlu Abdullah soyundan torunu Muhammed, İslam dinini ilan eder. Ümeyye’nin oğlu Harb soyundan gelen Ebusüfyan İslam’a boyun eğmez. Öyle ki Uhud ve Hendek savaşlarında İslam peygamberine karşı kılıç çeker ve Müslüman kanı döker. Ebusüfyan’ın oğlu Muaviye ki aynı zamanda Emevi hilafetini başlatan Şam kentinin valisidir. Muhammed Peygamber’in erkek çocukları doğar, yaşamaz ve ölürler. İslam’a ilk inanan kadından, eşi Hatice’den olan kızı Fadime’yi, amcasının oğlu Ali’yle evlendirir. Erkek çocuğu yaşamadığı için cahiliye Arap insanının kınamaları ve hor görüp küçümsemeleri Muhammed Peygamberi çok üzmüştür. Öyle ki sonunda 3 ayetli bir vahiy iner: “Biz sana Kevser bağışladık, Rabbine salat kıl ve nahret[1]. Hiç kuşku yok ki soysuz olan senin düşmanındır.” Böylece sonsuz hayır ve bereket olarak ve de cennetin kutsal ırmağı Kevser olarak tanımlanan Fadime, Ali ile evlendikten sonra sonsuz bereket sülalesi dünyaya gelir. Bunlardan ilki Hasan’dır ve sonrasında Hüseyin.

Muhammed, Ali, Fadime, Hasan ve Hüseyin, Al-i aba olarak bilinen Muhammed Peygamberin abası altında topladığı kutsal kişilerdir.  Ali, Küfe şehrini hilafet kenti olarak seçmiştir. O, Ebusüfyan’ın oğlu Muaviye’nin emriyle bin Mülcem tarafından Küfe camiinde sabah namazında secdeden kalkarken arkadan kafasına indirilen kılıç darbesiyle öldürülür. Muaviye 20 yıl hüküm sürer. Özet: Ebusüfyan, Muhammed peygambere karşı kılıç oynatmıştır. Ebusüfyan’ın oğlu Muaviye, Muhammed Peygamberin amcasının oğlu, damadı ve birtakım rivayetlere göre Veda Haccı dönüşünde yaptığı son hutbesinde “Kim ki ben onun mevlasıysam Ali onun mevlasıdır,” diyerek ilk halife seçilen Ali’nin katilidir.  Muaviye, Ali’yi öldürdükten sonra namaz hutbelerinde Ali ve onun sülalesine sövmenin İslam’ın bir gereği olduğunu emreder, bu emir yerine gelir ve on yıllarca Fadime ve Ali’nin sülalesine her namazda sövülür ve sövenler bununla övünür! Muaviye ölünce oğlu Yezid halife olur. Ali’nin oğlu Hüseyin onun hilafetine boyun eğmez. Küfe ehlinin davetiyle Medine’den Küfe kentine doğru yol alırken, yolda Kerbela Çölü’nde Yezid’in ordusuyla karşılaşır. Yetmiş iki kişilik bir grup ve aile fertleri Muhammed Peygamber’in sahabelerinden oluşan Hüseyin’in ordusu, on binlerle sayılan orduyla karşılaşır. Hüseyin, Muharrem’in onuncu gününde öldürülür. Küfe’nin valisi bin Ziyad’ın komutanı Şimr bin Zil Cevşen’in eliyle başı kesilir, süngüye takılır. Muhammed Peygamber’in sülalesinden gelen bütün kadınlar tutsak edilir ve Şam’a getirilir.

2-      Kerbela olayını bir de şöyle okumak mümkün: Politik erki elinde tutan ve bu egemenliğin bütün avantajlarını kendi sülalesi arasında paylaşan, rakipleri ortadan kaldırmak için tanrı adını ve dini inancı sonuna kadar kendi çıkarları doğrultusunda kullanan Emeviler hanedanının ikinci halifesi Yezid, tarihte eşine az rastlanır bir acımasızlıkla Kerbela Çölü’nde gence, yaşlıya, çocuğa bakmadan herkesi kılıçtan geçirerek iradesini ortaya koymuştur. Buna karşın, dini erkin en yücesinin en yakını olan karşı düşüncenin lideri, kendi “Yaşam inançtır ve bu inanç yolunda mücadeledir” ifadesine sadık kalarak, zulme boyun eğmektense ölümü yeğlemiş ve bu yolda bütün kardeşleri, oğulları, yoldaşlarını yitirmiş ve kendi canını da bu yola koymuş ve başı süngülere oturtulmuştur. Bu tarihi olay, 1400 senedir konuşulur. 

3-      Kerbela olayını bir başka türlü de okumak mümkün. Kerbela bir rivayettir. Anlatıcısı anlatının kendisidir. Bir metin var ki karşımızda kendi kendini anlatmakta. Ne sana gerek var ne bana. Anlatıcısı o rivayetin içinde ölen ve ölümleriyle yeniden bize dönen ve çepeçevre duran insanlardır. Bin dört yüz senedir milyarlarca insanın gözlerinden durmadan akan gözyaşının rivayetidir. Rivayet, rö’yet (görme) ile birlikte olan anlatıdır. Bu nedenle diyorum Kerbela Hikâye değil! Sen de gördün onu çünkü ben de… biz hepimiz rö’yet ettik; ne zamanki tanrı adıyla meydana ayak basan ve ileri çıkan şekavet ehlinin kurşunu kalbimizi deldi, ne zaman ki Tanrı adıyla insanlarımız mazlum düşürüldü, ne zaman ki inananlar inançları yoluyla egemenler tarafından kandırıldı ve urgan geçti boyunlarımızdan, ne zaman ki dillerimiz kesildi, ellerimiz kollarımız bağlanıp kelepçelendi ve canımız alındı, biz Kerbela’yı gördük ve anlattık. Bu rivayet sürecek.  

Şehit düşmüş şah-ı merdan, ah Hüseynim, vah Hüseynim!”   

Muhammed peygamber namaza durmuştu. Torunu çevresinde dönenip duruyordu. Çocuktu. Peygamber secdeye eğildiğinde çocuk dedesinin sırtına çıktı. Rivayettir. Rivayettir. Dinle! Secde uzadı. Uzadı. Ta ki çocuk indi. Peygamber secdeden kalktı. Namazı bittikten sonra aldı torununu kucağına… Rivayettir! Hep öptüğü gibi Hüseyin’in gırtlağından öptü. Gözleri yaş doluydu peygamberin. O biliyordu hicretin 61.nci yılında bir acımasızlığın hançeri bu gırtlağın üzerinden kayacak ve akan kan en mazlum düşürülmüşlüğün tarihini yazacak. Rivayettir. Rivayettir. 

Rivayet! Bu, gözyaşının rivayetidir. Peygamberin gözyaşlarının rivayetidir. Ali’nin mescitte başına kılıç indiğinde, “Ant olsun Kabe’nin tanrısına bahtiyar oldum,” haykırışının rivayetidir, bir matemin rivayeti… Bu İbrahim’in İsmail’i kurban etmeyip de kendi sülalesinden Hüseyin’in kendini tanrının dininin bayraktarı, dindarı diye halkı kandıran zalimlerce başı kesilerek kurban edilişinin matemidir! Bu ikiyüzlü dünya ehlinin kendi çıkarları yolunda işledikleri cinayetlerin matemidir. Bu, Yahya peygamberin kesilen kollarının matemidir. Bu Esma-i Hamse’nin matemidir. Bu İsa’nın omuzlarında haç sürüklerken bildiği o öğlen vaktinin acısına döktüğü gözyaşının matemidir. Bu, ne zaman oğlu Hüseyin’i görse Ali’nin akan gözyaşlarının matemidir. “Ah Sakine ağlama! Benden sonra senin gözyaşların hep akacak!” Rivayettir! 

Rivayettir! Zeynep, kardeşinin paralanmış başsız bedenin yanında diz çöktü. Şimdi o gözyaşların ağıtıdır bu rivayet! Kerbela’nın sakası, Haşimilerin ay yüzlü Abbası’ının çadırlara su getirirken düşmanın oklarıyla delinen su tulumuna bakarken kırılan kalbinin matemidir! Ali’nin Ümmübenin’den doğma en büyüğü Abbas olan dört oğlunun toprağa düşüşlerinin matemidir! Muhammed Peygamber’e benzeyen Hüseyin’in oğlu Ali Ekber’in, on dokuz yaşındaki Kasım’ın, on bir yaşındaki Hasan’ın, öteki oğlu Abdullah’ın matemidir! Altı aylık Ali Asger’in gırtlağına ok saplanışının matemidir. Bu rivayet, insan var oldukça zulme karşı duran, direnen Hüseyin’in yalnız kalışının ve “aman susuzluktan, aman yardımsızlıktan” deyip bağrının yanışının matemidir! Rivayettir. Bu özgürlük aşkıyla yanıp tutuşanların matemidir. 

Yetmiş iki kişilik ordunun komutanı Hüseyin’e mektuplar geliyor Küfe’den Medine’ye. Amcasının oğlu Müslüm, bu mektupları onaylıyor. Küfe ki, babası Ali’nin hilafet sürdüğü şehirdir. O şehir ki, geceleri bütün İslam topraklarının hükümranı Ali’nin, bir gölge gibi sırtına ekmek ve erzak çulunu alıp dul ve yetimlerin kapılarına gizlice bırakıp gittiği şehirdir. O halife ki kardeşi Akil beytülmalden payından fazlasını istediğinde ateşi koymuştu kör kardeşinin önüne. Alırken eli yanmış ve bağırmıştı Akil: “Sen ne biçim kardeşsin! Kör kardeşine fazladan bir lokma vermezsin!”  Ali’nin yanıtını duymuştu Akil: “Sen Ali’nin ateşine dayanamadın ben Allah’ın ateşine nasıl dayanırım?” 

İşte Küfe ehli mektuplar yağdırır: “Hüseyin, gel Küfe’ye! Biz Yezid’e değil sana biat edeceğiz” diye. Mektuplara yanıt olarak yola koyulur Hüseyin. Bunu duyan Yezid, bin Ziyad adlı komutanını Küfe’ye vali olarak gönderir. Bin Ziyad, Ali ve Hüseyin yanlılarını kılıçtan geçirir. Haber Hüseyin’e ulaşır. Yolda herkesi camiye toplar… Rivayettir. Rivayettir. Der: “…! …. bilin ki yarın hepimiz öleceğiz. Şimdi! Dönmek isteyen varsa dönsün. Gitmek isteyen varsa gitsin.” Caminin mumları söndürülür. Yeniden aydınlandığında kimse kalmamıştır. Hüseyin çocukları, kardeşleri ve birkaç yol yoldaşı. Toplam 72 kişi! Sabah bu 72 kişinin komutanı Hüseyin atına biner ve Kerbela çölünde, bin Ziyad komutasındaki Yezid’in ordusuyla karşılaşır. 72 kişi nedir ki! Kuşatılır. Fırat kıyısında. Komutan çadır kurdurur. Çadırlarda kadınlar, çocuklar ve hasta oğlu Zeynelabidin! Kız kardeşi Zeynep çadırların işleriyle uğraşmakta. Hüseyin, kardeşi Abbas’ı ordunun komutanı, sakası ve bayraktarı, sancakçısı yapar. Atının üzerinde Yezid’in ordusuna karşı konuşur. Onlara, “Nasıl olur Muhammed peygamberin torununa karşı durursunuz?”, diye sorar. O torun ki, peygamberin dudakları öpmüş gırtlağını. “Açın yolu, Neyneva’ya gidelim. Küfür hükümeti sizin olsun!” der. Ancak, on binlerce askerden oluşan ordunun başında bulunan 5 komutandan üçü, “hayır,” der. Bunların biri de Şimr’dir. Şimr bin Zilceşen! 

Hüseyin çadırlara döner. Durumu anlatır:  “Amma sonra! Bizim önümüze çıkan işler işte bu gördüklerinizdir. Durum öyle değişmiştir ki çirkinlikler açıkta ve iyilikler ve erdemler bizim çevremizden sökün etmiştir. İnsanlığın erdeminden bir kabın dibindeki birkaç damlaya benzer bir şey kalmamıştır. İnsanlar utanç verici ve rezil bir yaşam sürdürmekteler ki ne haklı davranmaktalar ne batıldan yüz çevirmedeler. Böylesi utanç verici bir ortamda, inanan ve erdem sahibi bir insana fedakârlık, canından geçmek ve rabbinin didarına koşmak yaraşır. Ben böylesi zillet dolu ortamda ölümü saadet ve mutluk bilirim ve bu zalimlerle yaşamayı ise acı bir nikbetten başka bir şey bilmem. Bu insanlar, dünyanın köleleridir ve din onların ağızlarında lagalugadır…!” Tarih 2 Muharrem 680 M.S. Yeniden ordulara karşı ateşli bir söylev verir. Onları Allah’ın ve Muhammed Peygamber’in yoluna davet eder. Yezid’in ordusu çalkalanmaya başlar. Bu kez öyle bir ateşli konuşma yapar ki bin Ziyad’ın komutanlarından Hür, Hüseyin’in saflarına katılır. Diğerleri de Hüseyin’le savaşmaktan vazgeçer kaygısıyla Ömer bin Saad bin Vaggas, ilk oku Hüseyin’e fırlatır. Ok isabet eder. Söz biter, savaş başlar! 

İlk, Hür savaşa koyulur. Teke tek. Çok kâfiri kılıçtan geçirir. Sonunda Kerbela’nın kızgın kumlarına düşer ve şehit olur. Ardından Ali’nin sahabelerinden 75 yaşındaki Habib bin Mazahir ve diğerleri… Yezid’in ordusu çok kayıplar verir, ancak 72 kişilik ordu da giderek küçülür, sayıları daha azalır. 

Muharrem ayının dokuzuncu günü Tasua günüydü. Yezid’in ordusu tarafından kuşatılan çadırlarda su kalmamıştı. Saka Abbas atına biner. Fırat’a doğru yönelir.

Küfiyan gördü Fırat üste susuz saka geliyor,
bir kuru su tulumuyla yola koyulmuş pervasız geliyor!

 Abbas, yolu kapatanları kılıç darbeleriyle devirdikten sonra coşkun akan Fırat Nehri’ne varır. Atından iner. Dizleri üzerine çöker. Serin duru suyu avuçlar. Avuçlarını, susuzluktan kurumuş, çatlamış dudaklarına yanaştırır. O an ne görür, kim bilir! Belki altı aylık Ali Asger’in yüzünü görür, belki dört yaşındaki Rukiye’nin gözyaşlarını, belki de babası Ali’nin ve peygamberin yüzünü görür… bilinmez. Avuçladığı suyu Fırat Nehri’ne geri serper. Deri tulumunu suyla doldurur. Ayağa kalkar. Atına biner. Hurmalıklardan çadırlara doğru dörtnala gelmeye başlar.

O an! Ne olduysa işte o an oldu. Hurmalıklar ardında saklanan Yezid’in askerleri, ki kendilerini Müslüman hem de en has Müslüman olarak biliyor ve tanıtıyorlardı, ağaçların ardından çıkarak Abbas’ın yolunu kestiler.

Kesti eşrar-ı deni su yolunu, 
Susuz sakanın almışlar sağını solunu, 
Düşürdüler hem sağ hem sol kolunu, 
Nasıl kan ağlamaz taş bugün, 
Kesilmiş yetmiş iki baş bugün!

Savaştılar. Savaştılar. Onlardan çokları öldü. Ancak kılıçlardan biri Abbas’ın bir kolunu koparıp yere düşürdü. Abbas su tulumunu dişleri arasına alarak savaşmayı sürdürdü.  Bir ok vardı ki onun rivayeti de sonsuza değin sürüp gidecek. O ok, su tulumuna isabet etti ve tulumu deldi. Su akmaya, tulum boşalmaya başladı. “Bu tuluma değen ok benim ümidimi kırdı, keşke gözüme geleydi tuluma gelen ok!” Abbas’ın kılıç savuran diğer kolu da kesilerek yere düştü. Sonra kendisi attan devrildi. Abbas bağırdı: “Yaaa Hüseyin! Kardeşim!” Çadırlardan bir haykırış kalktı: “Ayyy kardeşim Abbas! İşte şimdi belim kırıldı!

Rivayettir!

Gel Kerbela çölünde, Mina’ye ya Muhammed!
Mazlum Hüseyin ağlar sakaya ya Muhammed!

Gel başlanıp bu çölde Abbas’ımın azası,
Ümidimi yıkmışlar başında var yarası
Kardaşım öldü, arttı gel başımın belası
Doğrandı cismi şan şan[2], sağlam mı bak neresi?
Taşıyamıyorum cismin çadıra ya Muhammed!
 
Saçın açıp bu çölde gel gör ne nevi Zehra
Ekber gamın çıkartmış dilden yaralı saka
Kırıldı belim sağalmaz yoktur belimde yara
Az vakitte Kerbela’da çarem kesildi Cedda,
Gel ver teselli imdi Zehra’ye ya Muhammed!

Çok çok yara deşilmiş cismi olmuştur şan şan,
Gel gör bu salih kulun kanına oldu galtan[3]
Kolsuz veziri cengim şehper açmıştır oktan
Sanki onun bu cismi evrak olunmuş Kuran
Şirazesiz düşmüştür her âye[4] ya Muhammed!
 
Yalnız kalmış Hüseyin’in sesler sana harayla
Kesildi çarem imdi tez gel bu Kerbela’ya,
Kırıldı belim büküldü bak kameti resaya
Düştü gözüm ışıktan gelirim kendim nevaya
Lanetler imdi Cedda dünyaya ya Muhammed!
 
Kardeşim öldü bildim başım keserler atşan[5]
Süngü başında ben de olurum konuk rehban[6]
Ehlim ayalım açık baş, yekser ederler efgan[7]
Tell[8] üste Zeynep’im gör seslenir bize ve giryan[9]
Arşa yükselmiştir ahi muhakkak ya Muhammed

Muharrem’in onuncu günü, Aşura gelip çattı. Sabahtan Hüseyin’in yol yoldaşları, kardeşleri, yeğenleri çocukları teker teker şehit düşüp şahit olmuşlardı. Bilinmiyordu gerçekten de “Yevmi Aşura mıdır yoksa kıyamet mi bugün, ya kıyamet arsasından bir alamet mi bugün?” Öğlen olmuştu. Sıcak güneş çadırları yaktı yakacaktı. Her yan, toz toprak içinde. Her yan Muhammed sevdası, her yan Fadime hatırası, her yan kan, kan, kandı… Çadırlardan inlemeler, ağlamalar yükseliyordu. İslam’ın halifesi olduklarını iddia eden Emevilerin ordusu şenlik içinde, zafer sevinci içinde! İslam kazanıyor diye! Rivayettir. Muhammed Peygamberin öpmeye kıyamadığı Hüseyin kılıcına dayanmış acımasızlığın, cehaletin ve ikiyüzlülüğün sınırsız olduğunu düşünüyordu belki de. Belki de babası Ali’den duyduğu gibi kendisi şehit düştükten sonra Ehlibeyt’in nasıl çıplak develerle Küfe’den Şam’a taşınacaklarını, kesilmiş ve süngüye oturtulmuş başının onların haline nasıl gözyaşı akıtacağını düşünüyordu. Eslem geldi. Türk’tü. Güzel sesi vardı. Kuran okurdu. Sona kalmış birkaç sahabedendi. Meydana gitmek için izin istedi. “İzin ver ya Aba Abdullah!” dedi. Hüseyin, ona da izin verdi. Savaştı, savaştı ve sonunda yara bere içinde Eslem de Kerbela’nın kızgın kumları üzerine düşürüldü. Hüseyin, diğerlerinin yanına gittiği gibi onun da yanına gitti. Diz çöktü. Yüzünü onun yüzüne dayadı. Gözyaşları aktı. Hüseyin’in gözyaşları Eslem’in kana boğulmuş yüzüne aktı. Gözlerini açtı Eslem. Gülümsedi ve gitti. Rivayettir. Rivayettir. Kerbela bir rivayettir. Şehitlerin şahit olduğu ve tarihe karşı anlattıkları bir anlatıdır. Dinle!

Komutan yalnızdı artık. Kimsesiz. Bir yanda yerde yatan paralanmış vücutlar, bir yanda çadırlardan yükselen ağıtlar, bir yanda düşmanın kızgın güneşte parlayan süngüleri. Yüzlerce mektup yazıp onu Küfe’ye davet edenlerin hiç biri onun yanında değillerdi. Olan 2-3 kişi de çoktan savaşıp ölmüşlerdi. Çöle karşı bağırdı: “Kimse yok mu Allah’ın Resülü’nün namusunu savunan? Bir tek tanrıya inanıp da Tanrıdan korkan kimse yok mu? Bize yardım edecek kimse yok mu?” Hasta oğlu Zeynelabidin bastona basarak ayağa kalktı. Hüseyin, Ümmükülsüm’e “Onu koru! Onu koru ki yeryüzü tanrının hüccetinden yoksun kalmasın!” diye söyledi. Sonra da “Veda sizlere ey Sakine, ey Fadime, ey Zeynep, ey Ümmükülsüm!” dedi. Ardından süt emen bebeği Abdullah’ı kucağına alıp öptü. Sonra atına binip onu havaya kaldırarak düşman ordularına bağırdı: “Siz ey saldırganlar! Bize acımıyorsanız bari bu süt emen bebeğe acıyın. İzin verin ona su getirelim!” O anda Hurmele’nin oku, bebeğin gırtlağına oturdu! Hüseyin, çocuğunun kanını avuçlayarak gökyüzüne savurdu: “Sen ey Rabbim, sen kendin, bizimle bu kavim arasında hakem ol. Bize yardım edeceklerini söyleyerek bizi çağırdılar ve şimdi hepimizi katlettiler!

Çocuğunu defnettikten sonra kılıcını çekerek düşmana saldırdı. Önüne çıkan devriliyordu.   Atın üzerinde bağırıyordu: “Benim Hüseyin, Ali’nin oğlu! Ölüm sizlere boyun eğmekten daha şereflidir!”

Nihayetinde bin Saad Vaggas bağırdı: “Tek tek değil, hepiniz birden hücuma geçin! O biricik Arap cengaverinin oğludur!” Ve o an, dört bin atlı onu kuşattı ve onu çadırlardan ayırdılar. O bu kez o tarihin alnına yazılacak ünlü sözünü söyledi: “Ey Ebusüfyan hanedanının müritleri, şayet dininiz yoksa en azından azade olun!

Sonrası kısa zaman, uzun rivayettir! Geçelim!

Her yönden ok yağmuru Hüseyin’in üzerine yağmaya başladı. Rivayettir, Rivayettir! Dayandı o, dayandı ve sonra Muhammed’in hatırası Zülcinah adlı atının üzerinden devrildi. Şimr askerlerine bağırdı: “Ne duruyorsunuz bitirin artık işini!” Zerat bin Şeril, Hüseyin’in sol omzuna bir darbe indirdi, Hasin okunu onun gırtlağına fırlattı, Sinan bin İns göğsüne süngüsünü indirdi, Salih bin Vahab ise böğrüne bir süngü! Zülcinah sahibinin çevresinde dönenip duruyordu. Rivayet uzundur keselim!

Zeynep koşarak kardeşinin yanına geldi. Atlılara dönerek haykırdı: “Aranızda bir Müslüman yok mu?” Herkes susuyordu. Bin Saad bağırdı: “İnin atınızdan ve bu adamın işini bitirin!

İndiler. Rivayettir. Rivayettir. Her biri elbiselerinden bir parçasını koparıp yağmaladı. İshak onun gömleğini aldı, Bin Marsad sarığını, Esved bin Halid ayakkabılarını, Cami’ bin Halak kılıcını, Gays bin Aşas omuzlarındaki şalı, Bacdal yüzüğünü, Rahil bin Haymasa yayını aldı. Ve Şimr bin Zilcevşen hepsinden daha çok övünüyordu. Elindeki en değerli olandı. Muhammed’in oğlunun başını elinde tutuyordu.

De Murteza’ya ey saba Hüseyin yaralı can verir
Elestte ettiği ahdin vefasını nişan verir
 
Hayal edip o şah-i din, vere namaza imtiyaz
Almış kanıyla vuzu[10] kıla o haliyle namaz
Kurmuş o hengâmede çukur yer üzre bezm-i raz[11]
Nihan-ı sırrı âleme o yol ile nişan verir
 
Şahın o kanlı sureti, olmuş cilvegâh-ı nur
Etmiş Kelim[12] varisi çukur yeri misali Tur
Yüzün koymuştur toprağa, dilinde zikri ya gafur
Necat-i ümmete dua o şah-i ins[13] can verir
 
Yetişti Cebrail o dem kanadın etti sayeban[14]
Göz açtı hâl-i secdede aziz-i hayyi la mekân[15]
Gördüğü an o gölgeyi, buyurdu kimsin et beyan
Senin bu gölge etmeğin vücuduma nihan verir
 
İmam-i küllü âlemi, yanıtladı Cebrail
Ki ey vücudu tayyibi olan yaranmışa delil
Emin-i Vahyi halikim[16] bu günde gelmişim dahil
Ezel ki daye şehperin bu günde sayeban verir
 
Buyurdu şah-i ins ve can, çekil o yana Cebrail
Gerek bu halime dedem, ede nezaret Cebrail
Göre nasıl ki san verir[17] bedende yara Cebrail
Böyle bana nasıl cefa, bu gün bu Küfiyan[18] verir

Güneş batmak üzereydi. Çadırlar ateşe verildi. Kadınların başları açıldı. Çıplak develere bindirildiler. Süngülerde başlar, gözlerde durmadan akan yaşlar… Zafer kafilesi Küfe’den Şam’ın yolunu tuttu. Rivayettir. Rivayet!

Yezid, sarayında bekliyordu. Elinde hayzaran ağacından kırbacı. O kırbaç inecekti Hüseyin altın leğene konan başına, dişlerine ve Kerbela’nın dudaklarına!

Mehdi’nin selamlarıdır:

Esselam ale-şşifahi il dobelat, Esselam ala-azaa il mogattoat,Esselam ala-ruusu-şşamilat

Esselam ala-nesvet ül barizat

Selam olsun susuz kuru dudaklara, Selam olsun parçalanmış bedenlere, Selam olsun süngülerde gezdirilen başlara, Selam olsun tutsak avare kadınlara.

Muhammed’in soyu kılıçtan geçmiştir ancak o Kevser’in sülalesi yeniden yeşerip dal budak salmıştır. Hâlâ! Neden?

 

Bitti

 

 

 

Bir Mersiye:

 
Dökülüp toprağa başsız şüheda
Kerbela çölü olup kuh-i Mina[19]
Dalgalanır kan ile derya-yi bela
Nasıl kan ağlamasın taş bugün
Kesilip yetmiş iki baş bugün!
 
Bu o gündür boğuldu yasa ah bu cihan
Boyanıp kana susuz pir-ü civan
Enbiyalar baş açıp ağlıyorlar nice kan
Nasıl kan ağlamasın taş bugün! 
 
Bu o gündür ki solmuş din çimeni
Saralıp servi ve gül yasemini
Kıta kıta yarılıp Ekber bedeni
Nasıl kan ağlamasın taş bugün!
 
Verdi Leyla’ya haber şah-i zemin
Ekber’in geldi gel ey gamlı hazin
Bir abanın dolusu kanlı tenin
Nasıl kan ağlamasın taş bugün!
 
Hurmele aldı ele ok ve yayını
Esger’in gırtlağına çevirdı o yayını
İçtirmiş su yerine onun al kanını
Nasıl kan ağlamasın taş bugün!
 
Saldı dünyaya şirret Şimr-i deni
Kesti baştan başını şah-i zemini
Kaldı başsız kuru yerde bedeni
Nasıl kan ağlamasın taş bugün!
 

[1] Nahr etmek: Bir kurbanlık hayvanın kanını akıtmaktır.
[2] Şan, şan: dilim dilim, doğranmış

[3] Galtan: Yuvarlanmış

[4] Aye: Ayet
[5] Atşan: Susuz
[6] Rehban: Yolu gösteren, kervancı
[7] Efgan: Figan, bağırtı, inleme

[8] Tell: Tepe, tümsek
[9] Giryan: Ağlarken
[10] Vuzu: abdest
[11] Raz: Sır
[12] Kelim: Musa peygamber
[13] İns: İnsan
[14] Sayeban: gölgelik
[15] Hayy-i la mekan: Tanrı
[16] Halik: Yaratan
[17] San vermek: sıra sıra geçmek
[18] Küfiyan: Küfe ehli.

[19] Kuh-i Mİna: Mina Dağı

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s