Mezarımıza tarih yazmasınlar!

“Söyleyelim mezar taşlarımıza tarih yazmasınlar; gelecek nesiller bilmesinler bu tarih diliminin beceriksizleri bizlerdik!” Bu sözler İran’ın devrimci şairi, yazarı ve gazetecisi Hosro Golesorhi’ye aittir. 1974 yılında arkadaşı Keramet Daneşiyan ile birlikte Şah rejimi tarafından idam edildi.

hosro-2
Hosro Golesorhi: Askeri mahkemede şiirini okurken. Onun bu mahkemede halkını ve devrimi savunması İran halkının özgürlük için mücadele tarihine altın harflerle kazınmıştır.

Okumaya devam et “Mezarımıza tarih yazmasınlar!”

Suskunun Edebiyatını Yaratırken!

Bu yazıyı, Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi’nin “Geleceğin Edebiyatı” dosyası çerçevesinde yazdım ve  Dergi’nin Kasım-Aralık 2013 sayısında yayımlandı.

Suskunun Edebiyatını Yaratırken![1]

1-      Hiç kuşku yok ki büyük çürümüşlük dönemini yaşamaktayız. Dünyanın tümünü içine alan istisnasız bir çürümüşlük! Nedir çürüyen? Nedir çürüten? Dönemimizin en önemli belirleyen özelliği nedir? Bugün dünyamız sermaye düzeninin yasalarına göre yöneltilmekte. Bu düzenin temeli ise kâra endeksli üretim ve tüketim ilişkisine dayanmakta. Bu düzene egemen olanlar, sistemin sonsuza kadar devam edeceği düşüncesini insanlar arasında yaymaya çalışırken aslında sonsuza kadar var olanın inandıkları tanrı olduğunu da bildirdiklerine göre sermaye düzenine, kâr amaçlı üretim ve tüketime tanrısal fakat aynı zamanda sanrısal bir renk vermek istemekteler. İnsanlar, hangi sınıftan olurlarsa olsunlar bu yasaların buyruklarıyla yaşamaktalar. Hiçbir şey, ama hiçbir şey bu düzenin dışında değildir. Ekmek, eğitim, sağlık, bilgilenme, teknoloji, din, aşk, şeref, namus, isyan, ahlak, öfke, edebiyat, sanat ve aklımıza gelen her şey bu düzenin, bu çarkın içinde yeniden anlamlanır. Piyasaya sürülebilenler sürülür, sakıncalı olanlar bastırılır. Savaşlar bu düzenin ürünüdür. Ordular, polisler, mahkemeler, zindanlar bu düzeni korumak içindir. Bu bir senaryodur.

2-      Büyük çürümüşlük dönemini yaşamaktayız. Ekonomik ve politik gücü elinde tutanlar egemenliklerini yitirmemek için evrensel moral değerlerini de kendi çarklarına göre yeniden yaratmaktalar ve organize etmekteler. Yeni biçimlendirdikleri insan hakları (!), demokrasi (!) için kendilerine ait olmayan ülkelerde milyonlarca insanın tepesine kimyasal, biyolojik, nükleer bombalar yağdırmaktalar, masum insanları kaçırıp başlarını kesmekteler, çocukların gözlerini oymaktalar, askerlerin göğüslerini deşerek kalplerini çıkarıp yemekteler (hem de kameraya karşı!), hamile kadınların dölyataklarını süngülerle deşip bebeklerini süngü uçlarına takmaktalar, yüzbinlerce çocuk yaşta kızı kaçırıp fahişe yapmaktalar, ormanları kesip uyuşturucu tarlası oluşturmaktalar, insanları çeşitli uyuşturucuya bağımlı kılmaktalar, işçilerin ürettikleri teknolojiyi işçilerin yerine koyarak milyonlarca insanı açlığa sevk etmekteler, ilkokullardan üniversitelere kadar eğitim ve öğretimi kendi dünya görüşlerine göre biçimlendirmekteler, iletişime medyaya ve bütün haberleşme araçlarına hükmederek zihinsel ve kültürel savaşlarını amansız bir şekilde devam ettirmekteler… Hepsi bir avuç dolar için! Bu bir romandır.

Okumaya devam et “Suskunun Edebiyatını Yaratırken!”

Söyle yağmura!

Şiir: Şefii Kedkeni, Beste: Ruhengiz Mirzai, İcra: Ruhengiz, Aranjman: Kambiz Roşen revan
çeviri: haşim hüsrevşahi

Söyle yağmura
Yağsın bu gece
Yıkasın yüzünden
Bu bağ sokaklarının tozunu
Duruluğunda
Seher arasın diye
Sınırsızlarda
Bizim buradalığımızı
Dönüş yolunu bilmediğimiz
Kıyıların arayışında…
Sen ve ben uyanık
Görmede yitik
Ayışığından ve uykudan daha hafif
Işık deltasında akan biz
Rüzgarın dudaklarında bir şarkıyız
 
Vücudumuzda kalmanın arıyla ve şevkiyle
Vücudumuzda kalmanın arıyla ve şevkiyle

Arayan cana yemin ki
Tanyerinin akan tiniyiz

Bilmem uzaklardan çok uzaklardan
Bilmem uzaklardan çok uzaklardan

Bir kuşun kanatlarının titreyen meltemi midir
ya da uzak bir yıldızın iletisi mi
Çeker o diyarlara
Bizim varımızı yoğumuzu?

Söyle yağmura
Yağsın bu gece
Yıkasın yüzünden
Bu bağ sokaklarının tozunu

Bu susmalarda ve örtmelerde
Bu susmalarda ve örtmelerde

Enginlerin kulaklarına ulaştırır
Bizim şevkimizin ve şenliğimizin tınısını

Nice şiirler, nice şiirler yazdı
Çıplak sözcükler bu gece
Toprağa kana ve kayalıklara

Kurtuluştan daha güzel hangi doğum yolu
Böylesi sarhoş ve kana kana içilen gecede
Ayakları zifte gömülü bu gecede
Yıldızlar ağır ve ayakları prangalı
Kıyılar titrer kan bulutlarında

Sen birlisin evet
Sen bilirsin evet
Sen bilirsin evet
Yüreğim daralmış bu cenderede

Zincirleri ayaklarından kırmış bir çılgınlık
Tanrı için bahane getirmekte

Söyle yağmura
Yağsın bu gece
Yıkasın yüzünden
Bu bağ sokaklarının tozunu

– “Nereye böyle bu aceleyle?”
“Nereye böyle bu aceleyle?” Çalı sordu rüzgârdan
– “Buradan içim sıkılmış…
Yolculuk istemez misin
Bu çölün tozundan?”
– “Bütünüyle arzuyum ama
Ne yapabilirim?
Ne yapabilirim ayaklarım bağlıdır!”

– “Nereye böyle bu aceleyle?”
– “Neresi olursa olsun
Bu yerden başka bir evim!”
– “Hayırlı yolculuklar sana ama
Tanrı için sana ve dostluğumuza yemin ederim
Şayet bu vahşet çölünden
Geçersen sağlıkla
Ilgımlara ve yağmura
Bizim selamımızı götür!”

Söyle yağmura
Yağsın bu gece
Yıkasın yüzünden
Bu bağ sokaklarının tozunu

(Ç: h.h.)

cinsiyetsiz sesin icrasıyla o şarkı!

Ölümü Gözlerinden Gördüm adlı romanımda, aşık bir fahişenin tanık olduğu o cinsiyetsiz sesin seslendirdiği ve roman boyunca kulaklarımızda tınısı kesilmeyen o şarkı!
Zeki Müren’in İstanbul Radyosu’nda icra ettiği ilk şarkı, ilk kez seslendirdiği “Bir Muhabbet Kuşu da Ben Olurum!” şarkısı. Zeki Müren’in anlattığına göre, icradan sonra Radyo Evi’nden çıktığında bir kadın kendisine sormuş: “Radyodaki bu şarkıyı kim seslendirdi? Erkek miydi, kadın mıydı?”

Cinsiyetsiz sesin icrasıyla işte o şarkı:

Kalbimi bezlederim minnet-ü zevk-e
Dilesen dilesen dilesen
Bir muhabbet kuşu da ben olurum
Sev diye sen
Sevgimin meltemidir
Şimdi şu ruhumda esen
Ah

katil diktatör! sen değil öteki!

Bir gün bir adam, diktatöre ver yansın ederek gidiyormuş (Hayır! Siz nerede olduğunu sandınız ki! Hayır, Tahran’da!) Neyse! Diktatöre söve söve gidiyormuş: Katil Şah, diktatör Şah, yalancı Şah, Kan emen Şah, Oro… Çocuğu Şah, inbe Şah falan… Polisler hemen adamı yakalamışlar. “Sen nasıl cüret edersin Şahımıza söversin!?” diye. Adam, istifini bozmadan, “Birincisi ben küfretmiyor, gerçeği söylüyorum, kaldı ki ben bizim Şah’ı kastetmiyorum. Falanca ülkenin kralını kastediyorum,” demiş. Ancak polisler adamı bırakmamışlar, “Bizi kandıramazsın,” demiş polisler, “bu söylediklerin tıpa tıp bizim Şahımıza, bizim diktatöre uyuyor!”

Okumaya devam et “katil diktatör! sen değil öteki!”

çocuksu ortak yan!

Biri Filistin’de birisi İzmir’de polis tarafından sürüklenen çocukların çocuksu ortak yanları nedir?

Bu soruyu sadece insana saygısı olanlar yanıtlasınlar!

Yanıt fotoğrafın altında:

 

çcouk tutukalnıyor

 

Yanıt: Gerçekten yanıt mı arıyorsunuz? Korkudan işeyen çocukların acısını kim dindirecek?

dedi ki kaderdir!

Birisi dedi ki “İşçilerin ölümü kaderdir!” Dedim ki, “Yani Allah’ın istediği ile olmuştur, öyle mi?”. “Evet!” dedi. Dedim “Yani sen diyorsun ki Allah birilerini 1500 metre yerin altında yangınla, havasızlıkla boğuşarak ölmesine, birilerini de villalarında, yüz milyonlarca dolara yaslanarak keyif sürmsine mi karar vermiş? Bu mu kader dediğin? O zaman cehennem, cennet niye? Eğer buysa, öyleyse hepimizin bu kader karşısında boyun eğmemizi istiyorsun! Yani, kim ki eşitlik, adalet, insanca yaşam vs isterse tanrının buyruğuna karşı geliyor demektir öyle mi? Bu mu senin kaderden anladığın ve bizim buna inanmamıza istediğin?” Sustu, biraz da gülümsedi galiba! Anladım ki ne inandığını savladığı dininden bir şey anlıyor, ne yaşamdan, ne insandan ve ne de insana özgü özgür iradeden! Bu kez ben gülümsedim zavallılığına… Ama inanyorum ki bu mazlum düşürülmüş insanlar bir gün kendi kaderlerini ellerine alacaklar. Bir somun ekmek için namertlere muhtaç olmayacaklar!

 

kömür işçisi
Kaderini bir gün eline alacaksın kardeşim!