“Söyleyelim mezar taşlarımıza tarih yazmasınlar; gelecek nesiller bilmesinler bu tarih diliminin beceriksizleri bizlerdik!” Bu sözler İran’ın devrimci şairi, yazarı ve gazetecisi Hosro Golesorhi’ye aittir. 1974 yılında arkadaşı Keramet Daneşiyan ile birlikte Şah rejimi tarafından idam edildi.
Hosro Golesorhi: Askeri mahkemede şiirini okurken. Onun bu mahkemede halkını ve devrimi savunması İran halkının özgürlük için mücadele tarihine altın harflerle kazınmıştır.
1- Hiç kuşku yok ki büyük çürümüşlük dönemini yaşamaktayız. Dünyanın tümünü içine alan istisnasız bir çürümüşlük! Nedir çürüyen? Nedir çürüten? Dönemimizin en önemli belirleyen özelliği nedir? Bugün dünyamız sermaye düzeninin yasalarına göre yöneltilmekte. Bu düzenin temeli ise kâra endeksli üretim ve tüketim ilişkisine dayanmakta. Bu düzene egemen olanlar, sistemin sonsuza kadar devam edeceği düşüncesini insanlar arasında yaymaya çalışırken aslında sonsuza kadar var olanın inandıkları tanrı olduğunu da bildirdiklerine göre sermaye düzenine, kâr amaçlı üretim ve tüketime tanrısal fakat aynı zamanda sanrısal bir renk vermek istemekteler. İnsanlar, hangi sınıftan olurlarsa olsunlar bu yasaların buyruklarıyla yaşamaktalar. Hiçbir şey, ama hiçbir şey bu düzenin dışında değildir. Ekmek, eğitim, sağlık, bilgilenme, teknoloji, din, aşk, şeref, namus, isyan, ahlak, öfke, edebiyat, sanat ve aklımıza gelen her şey bu düzenin, bu çarkın içinde yeniden anlamlanır. Piyasaya sürülebilenler sürülür, sakıncalı olanlar bastırılır. Savaşlar bu düzenin ürünüdür. Ordular, polisler, mahkemeler, zindanlar bu düzeni korumak içindir. Bu bir senaryodur.
2- Büyük çürümüşlük dönemini yaşamaktayız. Ekonomik ve politik gücü elinde tutanlar egemenliklerini yitirmemek için evrensel moral değerlerini de kendi çarklarına göre yeniden yaratmaktalar ve organize etmekteler. Yeni biçimlendirdikleri insan hakları (!), demokrasi (!) için kendilerine ait olmayan ülkelerde milyonlarca insanın tepesine kimyasal, biyolojik, nükleer bombalar yağdırmaktalar, masum insanları kaçırıp başlarını kesmekteler, çocukların gözlerini oymaktalar, askerlerin göğüslerini deşerek kalplerini çıkarıp yemekteler (hem de kameraya karşı!), hamile kadınların dölyataklarını süngülerle deşip bebeklerini süngü uçlarına takmaktalar, yüzbinlerce çocuk yaşta kızı kaçırıp fahişe yapmaktalar, ormanları kesip uyuşturucu tarlası oluşturmaktalar, insanları çeşitli uyuşturucuya bağımlı kılmaktalar, işçilerin ürettikleri teknolojiyi işçilerin yerine koyarak milyonlarca insanı açlığa sevk etmekteler, ilkokullardan üniversitelere kadar eğitim ve öğretimi kendi dünya görüşlerine göre biçimlendirmekteler, iletişime medyaya ve bütün haberleşme araçlarına hükmederek zihinsel ve kültürel savaşlarını amansız bir şekilde devam ettirmekteler… Hepsi bir avuç dolar için! Bu bir romandır.
Söyle yağmura Yağsın bu gece Yıkasın yüzünden Bu bağ sokaklarının tozunu Duruluğunda Seher arasın diye Sınırsızlarda Bizim buradalığımızı Dönüş yolunu bilmediğimiz Kıyıların arayışında… Sen ve ben uyanık Görmede yitik Ayışığından ve uykudan daha hafif Işık deltasında akan biz Rüzgarın dudaklarında bir şarkıyız Vücudumuzda kalmanın arıyla ve şevkiyle Vücudumuzda kalmanın arıyla ve şevkiyle
Arayan cana yemin ki Tanyerinin akan tiniyiz
Bilmem uzaklardan çok uzaklardan Bilmem uzaklardan çok uzaklardan
Bir kuşun kanatlarının titreyen meltemi midir ya da uzak bir yıldızın iletisi mi Çeker o diyarlara Bizim varımızı yoğumuzu?
Söyle yağmura Yağsın bu gece Yıkasın yüzünden Bu bağ sokaklarının tozunu
Bu susmalarda ve örtmelerde Bu susmalarda ve örtmelerde
Enginlerin kulaklarına ulaştırır Bizim şevkimizin ve şenliğimizin tınısını
Nice şiirler, nice şiirler yazdı Çıplak sözcükler bu gece Toprağa kana ve kayalıklara
Kurtuluştan daha güzel hangi doğum yolu Böylesi sarhoş ve kana kana içilen gecede Ayakları zifte gömülü bu gecede Yıldızlar ağır ve ayakları prangalı Kıyılar titrer kan bulutlarında
Sen birlisin evet Sen bilirsin evet Sen bilirsin evet Yüreğim daralmış bu cenderede
Zincirleri ayaklarından kırmış bir çılgınlık Tanrı için bahane getirmekte
Söyle yağmura Yağsın bu gece Yıkasın yüzünden Bu bağ sokaklarının tozunu
– “Nereye böyle bu aceleyle?” “Nereye böyle bu aceleyle?” Çalı sordu rüzgârdan – “Buradan içim sıkılmış… Yolculuk istemez misin Bu çölün tozundan?” – “Bütünüyle arzuyum ama Ne yapabilirim? Ne yapabilirim ayaklarım bağlıdır!”
– “Nereye böyle bu aceleyle?” – “Neresi olursa olsun Bu yerden başka bir evim!” – “Hayırlı yolculuklar sana ama Tanrı için sana ve dostluğumuza yemin ederim Şayet bu vahşet çölünden Geçersen sağlıkla Ilgımlara ve yağmura Bizim selamımızı götür!”
Söyle yağmura Yağsın bu gece Yıkasın yüzünden Bu bağ sokaklarının tozunu
Furuğ Ferrhuzad’ın tüm şiirlerini ve Reza Beraheni’nin bu kitap için yazdığı önsözünü içeren çevirim Yaralarım Aşktandır‘ın yeni baskısı Totem Yayınlarından çıktı: D&R, Remzi, Memphis, Alkım ve….’de
Ölümü Gözlerinden Gördüm adlı romanımda, aşık bir fahişenin tanık olduğu o cinsiyetsiz sesin seslendirdiği ve roman boyunca kulaklarımızda tınısı kesilmeyen o şarkı!
Zeki Müren’in İstanbul Radyosu’nda icra ettiği ilk şarkı, ilk kez seslendirdiği “Bir Muhabbet Kuşu da Ben Olurum!” şarkısı. Zeki Müren’in anlattığına göre, icradan sonra Radyo Evi’nden çıktığında bir kadın kendisine sormuş: “Radyodaki bu şarkıyı kim seslendirdi? Erkek miydi, kadın mıydı?”
Cinsiyetsiz sesin icrasıyla işte o şarkı:
Kalbimi bezlederim minnet-ü zevk-e
Dilesen dilesen dilesen
Bir muhabbet kuşu da ben olurum
Sev diye sen
Sevgimin meltemidir
Şimdi şu ruhumda esen
Ah
Bir gün bir adam, diktatöre ver yansın ederek gidiyormuş (Hayır! Siz nerede olduğunu sandınız ki! Hayır, Tahran’da!) Neyse! Diktatöre söve söve gidiyormuş: Katil Şah, diktatör Şah, yalancı Şah, Kan emen Şah, Oro… Çocuğu Şah, inbe Şah falan… Polisler hemen adamı yakalamışlar. “Sen nasıl cüret edersin Şahımıza söversin!?” diye. Adam, istifini bozmadan, “Birincisi ben küfretmiyor, gerçeği söylüyorum, kaldı ki ben bizim Şah’ı kastetmiyorum. Falanca ülkenin kralını kastediyorum,” demiş. Ancak polisler adamı bırakmamışlar, “Bizi kandıramazsın,” demiş polisler, “bu söylediklerin tıpa tıp bizim Şahımıza, bizim diktatöre uyuyor!”
Birisi dedi ki “İşçilerin ölümü kaderdir!” Dedim ki, “Yani Allah’ın istediği ile olmuştur, öyle mi?”. “Evet!” dedi. Dedim “Yani sen diyorsun ki Allah birilerini 1500 metre yerin altında yangınla, havasızlıkla boğuşarak ölmesine, birilerini de villalarında, yüz milyonlarca dolara yaslanarak keyif sürmsine mi karar vermiş? Bu mu kader dediğin? O zaman cehennem, cennet niye? Eğer buysa, öyleyse hepimizin bu kader karşısında boyun eğmemizi istiyorsun! Yani, kim ki eşitlik, adalet, insanca yaşam vs isterse tanrının buyruğuna karşı geliyor demektir öyle mi? Bu mu senin kaderden anladığın ve bizim buna inanmamıza istediğin?” Sustu, biraz da gülümsedi galiba! Anladım ki ne inandığını savladığı dininden bir şey anlıyor, ne yaşamdan, ne insandan ve ne de insana özgü özgür iradeden! Bu kez ben gülümsedim zavallılığına… Ama inanyorum ki bu mazlum düşürülmüş insanlar bir gün kendi kaderlerini ellerine alacaklar. Bir somun ekmek için namertlere muhtaç olmayacaklar!