Şiddeti icra eden iktidarların var olduğu toplumlarda insanca düzenin varlığından söz etmek aldatmacadır
Azalya romanı üzerine yapılmış olan bir söyleşim:
İran’da neler oldu? Buna yakından tanıklık edebilmek için Azalya okunmalı. Azalya’da neyin üzerinde duruldu? Bunu öğrenmek için bu söyleşiye göz atmaya değer!
İran sinemasının unutulmaz yönetmeni, Yeni Dalga sinemanın öncüsü, Abbas Kiyarostemi bugün Paris’te tedavi görmekte olduğu hastanede hayatını kaybetti. Yaklaşık 3 aydan beri İran’da tedavi gören büyük usta 10 gün önce tedavisinin sürüdürülmesi için Paris’e gitmişti.
Sedirde al yeşil, dal dal bursa ipeklisi, duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler, gümüş ibriklerde şarap, bakır leğenlerde kızarmış kuzular nar idi. Öz kardeşi Musa’yı ok kirişiyle boğup yani bir altın leğende kardeş kanıyla abdest alarak Çelebi Sultan Mehmet tahta çıkmış hünkar idi. Çelebi hünkar idi amma Al Osman ülkesinde esen bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgar idi. Köylünün göz nuru zeamet alın teri timar idi. Kırık testiler susuz su başlarında bıyık buran sipahiler var idi. Yolcu yollarda topraksız insanın ve insansız toprağın feryadını duyar idi. Ve yolların sonu kale kapısında kılıç şakırdar köpüklü atlar kişner iken çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi tarümar idi Velhasıl hünkar idi, timar idi, rüzgar idi ahüzar idi.
Gétdi o mehru yanımdan yüz cefa qaldı mene Cövr bilmen kim, belayi münteha qaldı mene Éy peri çox işveyi hevesinen meğrur olma kim Mülkü fani sanma ki ne sene qaldı mene Ta kim o xurşid rux gétdi gözümden su teki Gözyaşım onun üzünden aşina qaldı mene Sen gédenden beru ancaq zaru feqan étmişem Yér ve göy ins-u melek cümle baxa qaldı mene Dilberin gétdi Xetayi sen nédirsen dünyanı Çünkü can gétdi bu ten ya reb niye qaldı mene
***
Gitti o ay yüzlü yanımdan yüz cefa kaldı bana Cefa bilmem ki sonsuz bela kaldı bana
Ey peri işvelerinde çok mağrur olma ki Fani mülk sanma ne sana ne kaldı bana
O güneş yüzlü gidince yüzümden su gibi Gözyaşım onun yüzünden aşina kaldı bana
Sen gittin gideli inleyip figan ettim ancak Yer ve gök insan melek cümle bakakaldı bana
Sevgilin gitti Hatayi ne edersin dünyayı sen Çünkü can gitti bu ten ya rab niye kaldı bana
Ahmed Şamlu’dan çevirdiğim Bana Aydınlıktan Söz Et adlı seçkinin ikincisi baskısı ek çevirilerle ve Hafız-Hayyam-Mevlana şiirinden örnek çevirim Sırrı Giz Eylediler adıyla Totem Yayınlarından çıktı. İdefix ve D&R raflarında…
Biz İran Türklerinin (Azerbaycan Cumhuriyetinde de), diğer İran halkları gibi bir geleneğimiz var, 21 Mart Nevruz’un gelişini kutladıktan sonra donattığımız bereketli ve uğurlu şeylerin “yedisini” ve bunlardan oluşan yiyecek ve eşyayı, evin en güzel köşesinde tutarız. Bu sofraya halk arasında yedisi sofrası denir. En çok da sumak, elma, para, ayna, canlı balık, kutsal kitap vs’nin yanında bir de tabakta buğday ya da mercimek yeşertilir ve doğanın yeşilliğine simge olarak sofraya konur. (Farslar heftsin [yedi sin] derler. Burada yanlışlıkla Yedi Sin olarak algılanır. “Sin” Arapça S harfinin okunuşudur. Bu nedenle de Farslar S ile başlayan yedi yenecek ya da uğurlu eşya koyalar bu sofraya) Nevruz’un (bu yıl 2 Nisan’a denk geldi) 13. günü halk şehri terk eder ve kırlara vurur. Oynar, şenlik eder ve gün batımına doğru yeşerttikleri sebzeyi akar suya atarlar. herkes bir niyet tutarak! 1 Nisna 2012’de -bir sene sonrasında kaybedeceğim- 1 Nisan doğumlu Vehdan ablamla Kastamonu’da bu ritüeli yaşamıştık. Gelini de vardı! Dün Nevruz sebzesini artık Vehdan’ın olmadığı bir dünyada akar suya attım 😦