Kitap: Çarşamba Geceleri (2010, toplu öykü), Günlerden Bir Gün (edebiyat ödlülü birincilik, Behram Sadıki Ödülü ikincilik
Diğer eserler: Televizyon ve sinema için yazdığı birçok dizi ve film senaryosu, Cemalzade ve Ferrohi Yezdi adında Parlak Çehreler serisinden iki kitap 2007 ve 2010
Doruk
Birlikteyken, yalnız olunca, başlardık. Birlikte giderdik. Birlikte gelirdik. Önce yavaş giderdik. Giderdik, giderdik. Giderdik ve gelirdik. Gelirdik ve giderdik. O giderdi ve ben gelirdim. Ben giderdim ve o gelirdi. Birlikte dururduk. Birlikte yürürdük. Hızımızı artırırdık, ya da daha yavaş giderdik. Gülerek giderdik, sessizce gelirdik. Sessizce giderdik, gülerek gelirdik. Öyle hızla giderdik ki soluk soluğa kalırdık. O kadar yavaş giderdik ki kendimize geldiğimizde durmuş olurduk. Birlikte dururduk. Derin soluklar alırdık. Kalp atışlarımız yavaşladığında, yola koyulurduk. O durunca ben de dururdum. Ben durunca o da yürümezdi. Az ilerlediğimizde birlikte dönerdik, yeniden başlamak için. Ben yorulunca, o beni kucaklardı ve devam ederdi. O yorulunca, yerimizi değiştirirdik. Doruk önce yakın görünürdü, ama gittikçe daha uzak daha uzaklaşırdı. Hızla gittiğimizde de daha da uzaklaşırdı.
Giderdik ve gelirdik. Gelirdik ve giderdik. O gelirdi, ben giderdim. Ben giderdim, o gelirdi. Bazen sadece ben giderdim, bazen sadece o giderdi. Bazen otururdum onun gidiş gelişlerini izlerdim. Bazen o uzanır ve benim gidiş gelişlerimi görürdü. Ya da görmezdi, gözlerini kapatır benim gidiş gelişlerimi düşünürdü.
kalbimin taaa derinlerinde unuturum seni bulmaya çıkarım yollaraen olmadık zamanda dilimin ucundasıngülümseyişimi delilikten sanırlarsana deli olmak var bütün akıl sınırlarında
Odanın kapısını açtığımda orada sobanın yanındaki koltuğunda oturuyordu. Abarttığı sessizlik ve dingilik içinde bana baktı ve ansızın pencere kanatlarının çarpmasının onu tatlı düşlerinden sıçratmış gibi yavaşça, “Tuhaf!… siz misiniz? Buyurun, lütfen, buyurun!” dedi.
Üzüntüyle ilerledim. Ayaklarım beni sürüklüyordu. İki hafta ayrılık ve küs kaldıktan sonra beni bu kadar kayıtsız, aldırmaz bir biçimde karşılayacağını tahmin etmiyordum. Duygularını gizlemek için gösterdiği çabaya rağmen bir hafta sonrasında, ilk görüşmede zayıf da olsa, bir anlığına da olsa sevinç ve mutluluk kıvılcımlarını uyandıracağımı sanıyordum. Buna rağmen çekindim, gözlerine bakamadım. Onun gözlerinde benim aradıklarımdan eser bulamayacağımdan, bir taşla karşılaşacağımdan korktum. Kendi kendime, ‘Her zaman olduğu gibi ona teslim olmamalıyım. Ben söylemem gerekenleri söylemeliyim ve o da dinlemelidir. O yanıtlamak zorundadır. Ben onu buna mecbur ederim,’ diye düşündüm. Kendimden emin bir şekilde ve biraz da öfkeli olarak karşısında durdum. “Neden geldiğimi biliyor musun?” dedim.
Çocuklar gibi güldü. Belki bana gülmüştü, belki de gülüşü söylediklerim karşısında küçük düşürücü bir tepki göstermek içindi. Bir eliyle karşısındaki koltuğu gösterirken ve diğer elindeki kalınca bir kitabı dizlerinin üzerine koyarken, “Tabii ki biliyorum, tabii ki. Ama şimdi iyisi biraz oturun ve kendinizi ısıtın, burada, sobaya yakın bir yerde,” dedi.
(Bu film 1963 yılında Oberhausen Film Festivali, Belgesel dalında en büyük ödülü kazanmıştır. Metin yazarlığını, montaj ve yönetmenliğini üstlenen Furuğ Ferruhzad, yapımcı İbrahim Golestan’ın yardımcılığını da üstlenmiştir. Furuğ’un ölümünden sonraki festivalde, festival Furuğ’un adıyla onurlandırılmıştır. Filmde Furuğ’un seslendirdiği bölümler Eski Ahit’in değişik kitaplarından ve bölümlerinden seçilmiş ve düzenlenerek seslendirilmiştir. )
Kara tahtaya yazı: Ev Karadır
Adamın sesi (İbrahim Golestan): “Dünyada çirkinlik az değildir. Bu çirkinlikler daha da fazla olurdu şayet insanoğlu onlara gözlerini yumsaydı; ama insanoğlu çare bulandır! Bu perdeye şimdi bu çirkinlikten bir görüntü, bir acıya olan bir bakış gelecek, onlara göz yummak insanoğluna yakışmaz. Bu çirkinliğe çare bulmak ve bu derdin dermanına koşmak ve ona yakalananlara yardımcı olmak bu filmi yapmanın nedeni ve yapımcılarının umudu olmuştur.
Çocuk-1: “Tanrım beni yarattığın için sana şükürler olsun! Bana yanan bir anne ve seven bir baba yarattığın için şükürler olsun.”
Çocuk-2: “Sana şükürler olsun ki akan suları ve bol meyveli ağaçları yarattın!”
Çocuk-3: “Bana çalışmam için el verdiğin için sana şükürler olsun!”
Çocuk-4: “Dünyanın güzelliklerini göreyim diye verdiğin gözler için şükürler olsun sana!”
Çocuk-5: “Güzel müzikleri duyayım diye bana verdiğin kulaklar için şükürler olsun!”
Adam: “İstediğim yerlere gidebileyim diye bana verdiğin bacaklar için şükürler olsun!”
Furuğ: “Bu cehennemde kimdir tanrım sana şükürler olsun diyor? Cehennemde kimdir?”
(Bir adam şarkı söylüyor… Baykuş sesi… Yalnız bir duvar, yalnız bir adam duvara dokunarak gidip geliyor… Haftanın günleri)
Furuğ (haftanın günlerini tekrar tekrar sayıyor): şenbé, yekşenbé, düşebné, séşenbé, çarşenbé, pençşenbé, comé, şenbé, yekşenbé, düşebné, séşenbé, çarşenbé, pençşenbé, comé…
Furuğ: “Senin adını ey yücelerin yücesi şarkılayacağım, senin adını on telli utla çalacağım; çünkü çok tuhaf ve korkunç yapılmışım. Kemiklerim senden saklı değildi gizlide oluşuyorken ve ben yerin en dibinde biçimleniyorken…”
Furuğ: “Senin defterinde benim bütün organlarım yazılmıştır ve senin gözlerin benim ceninimi görmüştür ey yücelerin yücesi! Senin gözlerin benim ceninimi görmüştür!” (Karga sesi. Duvarda bir yazı: ben kalmam baharda, yazıda kalırım hatıra, bir gün felek döndü, ben bu hastaneye düştüm… ben gitti kalbim çok üzüntüm var, Müslüman o kalbim gami var senin bu gece, argadaşlar o şimdi çok iyi –okunmayan bir sözcük-…)
(Adam sesi Cüzam hastalığı hakkında bilgi veriyor. Tekerlek sesi.)
Metalik tekerlek sesi ile Furuğ’un sesi karışır: düşebne, se-şenbe, çarşenbe, pencşenbe…
(Ayak sesleri. Kalabalığın uğultusu. Hastalara isismleri okunarak ilaç dağıtılıyor)
(Ezan okunuyor, erkek dua okuyor, cüzamlılar namaz kılıyoralr)
(Yemek zamanı)
Furuğ: “Dedim keşke benim de kanatlarım olsaydı güvercinler gibi, uçsaydım ve bir dinginlik bulsaydım. Uzak bir yerlere gitseydim ve çölde yuva kursaydım. Şiddetli rüzgarlardan ve fırtınalardan kaçsaydım sığınaklara, çünkü yeryüzünde zorluklar ve şirretler gördüm. Dünya boşunalığa gebe kalmıştır ve zulmü doğurmuştur. Senin ruhundan nereye kaçarım, senin buradalığından nereye giderim? Sabah yelinin kanatlarını alsam ve denizin en ücra yerine konsam, orada bile senin ellerinin ağırlığı üzerimde olacak. Bana avarelik şarabı içirmişsin. Ne denli korkunçtur senin işlerin! Ne denli korkunçtur senin işlerin!”
Furuğ: “Kendi ruhumun acısından söz ediyorum, kendi ruhumun acısından söz ediyorum! Susuyorken gün boyu süren naralarımda ruhum çürüyordu. Benim hayatımın rüzgâr olduğunu anımsa!” “Çöllerin saka kuşu gibi, harabelerin baykuşu olmuşum! Ve bir serçe gibi çatıda oturmuşum tekil. Boca olmuş su gibiyim ve çok eskiden ölmüşler gibiyim ve kirpiklerimde ölümün gölgesi var! Kirpiklerimde ölümün gölgesi var.”
Furuğ: “Terk et beni, beni terk et! Çünkü günlerim nefes gibidir. Terk et beni, dönüşü olmayan yere gitmeden önce, o koyu karanlık ülkesine…”
Furuğ: “Aaah Tanrım! Kendi kumrunun canını vahşi hayvanlara bırakma…
Furuğ: “Benim hayatımın rüzgâr olduğunu anımsa ve boşunalık zamanını benim payım kıldığını anımsa. Ve çepeçevremde şenliğin şarkıları ve değirmenlerin sesi ve ışıkların aydınlığı yok olmuştur. Ne mutlu şu anda ektiğini biçen ekincilere; elleri başakları koparmakta olan ekincilere…”
Furuğ: “Gelin çıkışı olmayan çölde şarkı söyleyeni dinleyin, kollarını açıp, ‘Eyvahlar olsun bana! Çünkü ruhum irinlerim nedeniyle bilinçsiz kalmıştır!’ diyenin şarkısını…”
Furuğ: “Ve sen ey kırmızıyla kuşanan ve altınlarla süslenen ve gözlerine sürme çeken gündüzlerin unutulmuşu! Kendine çıkışı olmayan çöldeki şarkıdan dolayı boşuna güzellik verdiğini anımsa! Ve seni küçük gören dostlarını…”
(Düğün töreni)
Furuğ: “Eyvahlar olsun bize. Zira gündüz zeval bulup sona ermekte ve akşamın gölgeleri uzamakta ve bizim varlığımız, kuşlarla dolu kafesler gibi, tutsaklığın iniltileriyle dolup taşmakta. Aramızda ne zamana kadar süreceğini bilen yoktur… hasat mevsimi geçti ve yaz bitti ve biz kurtulmadık. Kumrular gibi insaf için inleriz ve yoktur… aydınlığı bekleriz ve şimdi zifiri karanlıktır…”
(Ders sınıfında Venüs yıldızını anlatan bir çocuk sesi: “Venuz yıldızı. Bazen geceleyin çok parlak bir yıldız görürüz. Bu yıldızın adı Venüs’tür. Venüs yıldızı çok parlaktır. Venüs yıldızı bize çok yakındır. Venüs yıldızı bize göz kırpmaz.”
Öğretmen: “Neden annemiz ve babamız için tanrıya şükretmeliyiz?”
Çıcuk-1: “Ben bilmiyorum. Benim ne annem var ne babam!”
Öğretmen: “Sen bize güzel olan birkaç şey say!”
Çocuk-2: “Ay, güneş, çiçek, oyun!”
Öğretmen: “Sen de birkaç çirkin şey say!”
Çocuk-3: “El, ayak, baş!”
Öğretmen: “İçinde Ev olan bir cümle yap!”
Kara tahtaya yazıyor: “Ev Karadır!”
Furuğ: “Ve sen ey sevginin soluğu seni ileri süren taşkın nehir… bize doğru ak! Bize doğru ak!”
Başka bahçenin toprağına süzüldü köklerim, koparıldım. Dallarım başka topraklarda kurudu. Meyvelerim başka topraklara düşüp çürüdü. Ey kalbim sürgünlere ağıt yakmadan yandın! Dilinden sürgününde, evinden sürgününde, kendinden sürgününde yanmadın ruhum… yanmadın illa ki “yarın bir tek fiskesi”! işte budur imrenilecek halim sevgilim!
Kendimde tavaf ettim seni, sende kendimi taşladım! Ay büküldü Yusufsuz kuyularıma, sırtımda tırnak izleri! Bahane arardım meğerse kollarında ölmek için olmadı… acı sürgün verirken sürgünlerimde boy aynalarına dururum şafak vakti! Bu topraklar da benim olmadı! İki kolu sonsuza kadar açılmış bir kucak yani! Hazret gelecek dedik kısa kestik!
okuyaz: İnsanın ruhunu karartan, üzen, sarsan, kendine çek…
İnsanın ruhunu karartan, üzen, sarsan, kendine çeken bir roman… İranlı yazar Sadık Çübek’in yazdığı, İran’da dünyaya gelen ve ardından Türkiye’de Edebiyat ve Tıp okuyan Haşim Hüsrevşahi tarafından dilimize kazandırılan Sabır Taşı; cehaletin, kıskançlığın, aşkın, sefaletin, mutsuzluğun kimi zaman bir çocuğun, kimi zaman kıskançlığın pençesinde kıvranan bir kadının, kimi zaman umutsuz bir aşığın, kimi zaman da her türlü haksızlığa ve iftiraya uğramış bir başka kadının gözünden anlatıldığı çarpıcı bir roman. Zaman zaman bir örümcek dahil oluyor roman kahramanları arasına… odasında yuva yaptığı umutsuz aşığa hayat dersi veriyor. Kimi zaman gençliklerine, çocukluklarına gidiyor kahramanlar, onları bugünkü sefaletlerine sürükleyen sefil geçmişlerinden parçaları anımsıyorlar. Kadının ve erkeğin ruhlarına üflenen “aşk”, kötücül güçler tanrısı “Zervan”ı bile dize getiriyor. Öte yandan erkeklerin kendilerini kadın karşısında aciz kılan, zayıflatan, eksik hissettiren aşkın kimi zaman kadına yönelik aşağılamalara, şiddet gösterilerine, yok etme içgüdüsüne büründüğüne şahit oluyoruz.
Böyle alçakça yaşanmalıysa arsızım eğer ömrümü bir fener gibi rüsvalıkla asmasamçıkmaz sokağın kurumuş yüksek çamına!
Uluslar, yaşam mücadelesinde ayakta durabilmek, yarınlara varabilmek için kendi liderlerini, kahramanlarını hatta kurbanlarını yaratır. Bin yıllara yayılan İran tarihi zorlu dönemeçlerden, tehlikeli uçurumlardan, fırtınalardan geçerek günümüze gelebilmiştir. Bu zorun başarılmasının bir tek güvencesi vardı: İran’daki ulusların el ele tüm zorluklara göğüs gerip mücadelesi! Son yüzyıl süresince, yani 1905 İran Meşrutiyet devriminden 1979 Şubat Devrimine kadar ve sonrasında geçen sürede hiçbir yıl olmamıştır ki İran halkları özgürlük, bağımsızlık ve insan onuru için mücadele etmemiş olsun ve bu yolda kurban vermemiş olsun. Mücadele her alanda devam edegelmiştir.
İran edebiyatının zengin geçmişi ve yüksek zirveleri anımsanırsa, bu sıra dağlara yeni zirveler eklemenin ötesinde, bir zirve olmanın zorluğu, biricikliği hemen anlaşılır. Ahmed Şamlu bu zirvelerden biridir.
Ahmed Şamlu sadece büyük devrimci bir şair, yenilikçi, yetkin bir yazar, halkçı bir gazeteci, seçkin bir çevirmen, bilinçli bir örgütleyici, inatçı bir araştırmacı değil; o aynı zamanda diğer insanların insan olmalarından onur duymalarına sebep gerçek bir insandı. Coşkun, bilinçli ve sevdalı akan bir nehirdi. Halkın yüreğinden kaynak alan ve onun kalbine geri akan bir nehirdi. Bu nedenle Ahmed Şamlu hakkında yazmak değil, yaratıcı yaşamının kısaltılmış listesini bile yapmak bu makalenin hacmini aşar, taşar. Bu zorluğu ve olanaksızlığı bildiğimizden, onun şiirlerine kısa bir bakış atmakla yetineceğim; ancak önce diğer alanlarda yaptıklarından bir özet vermeden geçemeyeceğim.
Şiir: Nadir Golçin, Beste ve Piyano: Şeyda Behramyan
İcra: Muhsin Namcu
Çeviri: Haşim Hüsrevşahi
Sitemle dedim silerim gönlümden senin yüzünün anısını, senin arzunu
Gülerek dedi incinmem senin huyundan suyundan, yüzünün anısından
Ama kalbini benden sökersen, hadisini kime düşürürsün?
Nereye gidersen yamamsın benim, vefa kadehini neden kırarsın!
Geçtim ondan küstahlıkla, başka bir ayın yoluna koyulmuş,
Geçtim ondan küstahlıkla, başka bir ayın yoluna koyulmuş
Şimdi ne yapabilirim kalbimin hatasıyla, kalbimin aşinası giderse
Şimdi ne yapabilirim kalbimin hatasıyla, kalbimin aşinası giderse
Onun yolundan yol yok başka, artık yapmam hata başka
Onun yolundan yol yok başka, artık yapmam hata başka
Sitemle dedim silerim gönülden senin yüzünün anısını, senin arzunu
Gülerek dedi incinmem senin huyundan suyundan, yüzünün anısından
Ama kalbini benden sökersen, hadisini başka kime düşürürsün?
Nereye gidersen yamamsın benim, vefa kadehini neden kırarsın!
Uyumadım başka hayalle…
Uyumadım başka hayalle ki kalbimi kavurur
Yüz gecelik mahmurum
Yüz gecelik mahmurum, şaraphane nerede…
(http://www.facebook.com/#!/hasim.husrevsahi)
beni bir dahaki ölümle sınayabilirsinşimdi yasemin zamanı karışmış kirazlarayağmur haylaz sıçrıyor serçelerin kanatlarındanşiir dönenip duruyor mis gibi havadaBolu dağları sisliOkumaya devam et "havamdayım!"