Penceredeki Yalnız Kadın: Furuğ Ferruhzad

BU MAKALE “DAHİLER VE AŞKLARI” ADLI KİTAPTA YAYIMLANMIŞTIR. ÇOK KÜÇÜK DEĞİŞİKLİKLERLE YENİDEN YAYIMLIYORUM.
Dahiler ve Aşkları, İkaros Yayınları, 3. Baskı, 2009: 175-216

Yazan: Haşim Hüsrevşahi[1]

Nereye koşuyorsun?
Tahran’ın toprakla kaplı o sokağında, kagir duvarların sınırlarını çizdiği o sokakta nereye koşuyorsun? Gümrük Dörtyol’una gelmeden o daracık sokağın ortasından geçen arkın suyunu görmüyorsun bile. Atlıyorsun. Buğday sarısı, bukle bukle saçların omuzlarında kalkıp iniyor. Nereye böyle beyaz tenli, kara gözlü çocuk? Koşarken de bağıran sensin değil mi? En önde Emir Mesut Ağabeyin var. Senden bir yaş büyük Puran Ablan yine senin peşinden koşuyor. Puran hep senin peşinden koşacaktır. O daha esmerdir. Saçları karadır. Bakışları da seninkine pek benzemiyor. O sessizdir. Evdeyken de şimdi koşarken de sessizdir. Sanki o koşarken düşünüyor. Sense bağırırken, kahkaha atarken düşünüyorsun. Onun yaraları içine gömülüdür, denizlerinin karanlık diplerinde gömülüdür. Senin yaraların ise gül gül açıyor. Dilinde açıyor, gözlerinin kara deliğinde açıyor. Senin yaraların bu bağrışmalar içinde geçen delişmen zamanlarda indi ruhuna değil mi? Türbeye doğru koşuyorsunuz. Yaşlı kadınlar renk renk bez yırtıklarını, çaputları Sarı Gül Türbesinin tam karışsındaki söğüt ağacının dallarına bağlıyorlar. Senin gözlerin çaputu bağlayan kadınların kırışmış, çürümüş kabalaşmış ellerinde, ne mırıldandığını duymadığın dudaklarındadır. Türbenin yıllanmış kagir duvarına yaslanan yaşlı adamların gözleri ise sizin üzerinizde. Bunları bize senden çok daha sonra Puran anlatacak. O şimdilerde 74 yaşında, Tahran’daki evinde ağrılarıyla yalnızdır.

Okumaya devam et “Penceredeki Yalnız Kadın: Furuğ Ferruhzad”

nereye gidiyorsun?

DSC_0153

bir güvercin hıçkırır gözlerimde               görme
avuçlarımda çırpınan rüzgar!

ilkbaharın yapraksız çiçeklenen ağaçlarını severiz
sen suyu ben seni
bundandır güneş saçlarında yuvalanır

beyaz gömleğime bulutlar bulaşmış             biliyorsun
öyleyse beni duymayacağın yerlere gitme

(h.h., foto: 15 mayıs 2011, cide)

dil, birey ve devlet… bir kez daha!

Michael G. Smith, Sovyet Rusya’nın yaradılışında Dil ve Güç: 1917-1953 adlı kitabında der ki: “Hiç de tesadüfi olamayarak her ikisi de siyasi filozof olan Hegel ve Humboldt, dili bireysel bilinç, ulusal kimlik ve çağdaş devletin temel yapı taşı olarak görürler!” (Language and Power in the Creation of the USSR: 1917 – 1953, Sayfa 18)

Anadilin yasaklanmasının neye hizmet ettiğini  ve de ulusal ve bireysel varlığın yok edilmesi için dilin yaşamsal rolünü bir kez daha düşünmek için bu satırları aktardım.

Bugün, dünya çapında Müslümanalra ugyulanan soykıyımın yanında, halkların dilleri ve bu arada Türkçenin nasıl yoğun bir saldırı altında olduğunu görmeliyiz. Bunu da görmeliyiz ki diğer ulusların dillerini özgürce kullanma hakkına sahip olduklarını da içeselleştirmeden özgürlükçü olma olasılığı yok gibidir. İran’daki 35 milyona yakın Türk’ün, Anayasaya rağmen dilinin hala yasak olması durmunun inatla sürdürülmesi ya emperyalistlerin nifak tohumlarının meyve vermesi içindir ya da emperyalistlere bilerek ya da bilmeyerek hizmet eden Fars şövenizminin isteklerini uygulayan gerici İran devletinin temel politikasıdır. Sebep ne olursa olsun, anadilin yasaklanması emperyalistlere hizmettir. Ancak, anadili yasağına karşı mücadele eder gibi sarı bir sancak kaldırarak emperyalistlerin halklar arasında ayrılkçı ve nefret tohumları eken ve emperyalist egemenliği sürdürme politikalarına hizmet eden taife çok iyi tanınmalı ve teşhir edilmelidir! Emperyalistler şövenizmden (Fars, Türk, Arap, Kürt, Ermeni… şövenizmi gib) bir araç olarak her zaman yararlanmıştır ve bu gün de yararlanmakta. Bugün, Emperyalsit egemenliğin sürüdürülmesi için dinsel bağnazlık ve ırksal bağnazlık aynı ölçüde ve güçlü bir şekilde kullanılmaktadır.

Şirazlı Hafız’dan bir gazel!

Biz dostlardan dostluk bekleyip durmuşuz / yanılşmışız meğer hayalmiş düşündüğümüz

Dostluk ağacı artık ne zaman meyve vere / biz gitmişiz de çokça tohumlar ekmişiz

Söylenmek dervişlerin ayini değil, değil / değilse seninle çok vardı maceralarımız

Gözünün işvesi savaş istermiş savaş /  biz hata yapmışız işveni barış sanmışız

Çiçeğin kendiliğinden gönül yakan olmadı / nefesle biz ona bu himmeti vermişiz

Nükteler geçti anlatmadı kimseler bize /  bizse saygı yanın elden bırakmamışız

Sen kendin gönül verdin bize Hafız dedi / biz kimseye bu dersi vermemişiz

(Çeviri: h.h.)

Heykel’deki O Kadın!

Bugün gazetelerde kısa bir haber vardı: “Eski Türkiye ve ilk Avrupa Güzeli Günse­li Başar, 81 yaşaında İstanbul’da yaşama gözlerini yumdu.” Bu belki sıradan bir haberdir. Ancak bu ölümün başka bir olayla ilintili olduğunu görünce bunun “yazık!” dedirtecek türden ve bir o kadar “hayıflandırıcı” olduğunu duyumsadım. Paylaşıyorum.

Hürriyet gazetesinin 9 Ekim 2012 tarihli bir haberinde şöyle yazıyor:

“İstanbul Üniversitesi rektörlük binası önünde 57 yıl önce büyük bir heyecanla açılışı yapılan Atatürk ve Gençlik Heykeli’ndeki kadın ve erkeğin gerçek kimliklerini kaç kişi biliyordur acaba?

‘Atatürk ve Gençlik Heykeli’nin, unutulup gitmiş hikayesinin üzerindeki tozu, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ergün Yolcu üfledi. Üniversitenin tarihiyle ilgili hazırlanan bir kitap için başladığı araştırma taaa 1951 yılına kadar uzandı.
Heykelin hikayesi, 3 Mart 1951 yılında Milli Türk Tale Birliği Yöne­tim Kurulu’nda, (MTTB) Atatürk’ün 13. ölüm yıl dönü­münden bir gün önce alınan bir kararla başlıyor. MTTB, İstanbul Üniversitesi’nin bahçesine bir Atatürk ve Gençlik anıtı yapılacağını, bedelinin kendileri ve İstanbul Üniversitesi tarafından karşılanacağını duyuruyor

Okumaya devam et “Heykel’deki O Kadın!”

Furuğ Ferrhuzad’ın en son ve en acı fotografı…

13 şubat 1967 pazartesi günü. Yağmur yağıyor. İran İngiltere Kültürevi kütüphanesinde bir yazı üzerinde çalışıyorsun. Puran Ablan da ileride kitap okuyor.  Kalkıp yanına gidiyorsun, elini omzuna koyuyorsun:
“Ben geldim. Oradayım. Çalışıyorum. Nasılsın, iyi misin?”
“Evet, iyiyim. Ne çalışıyorsun?”
“Jean d’Arc’in çevirisine çalışıyorum. Şimdilik allahaısmarladık.”
Yerine geçiyorsun. Bir, iki saat kadar sonra tekrar Puran’ın yanına gidiyorsun. Yaramaz bir çocuk gibi onun omzuna vuruyorsun: “Kalk gidelim! Ben annemlere gidiyorum.”
Puran gelmiyor. Öğleden sonra saat 3’te bir buluşması var. Sen ısrar ediyorsun: “Arabam var. Bu yağmurda ne yapacaksın? Birlikte gidelim.” O gelmiyor. Sen her zamanki gibi ona, “Haydi ben gittim,” diyorsun ve gidiyorsun. Başında başörtün var. Saat üçe kadar annenin evinde kalıyorsun. Kapıda, annen seni yolcu ederken dudaklarının tuhaf soğu onun yüreğini titretiyor. Annen sonraları anlatıyor bize: “Dudakları buz kesmişti. İçim dağıldı. İnsanların dudakları ölmeden önce soğurmuş. Ona, ‘Furuğ, anneciğim saçlarını tara! Böyle çıkma dışarı,’ dedim. Bana ‘Bırak anne! Kime tarayacağım saçlarımı?’ dedi.” Arabaya biniyorsun. Direksiyona kendin geçiyorsun. Şoförüne, yan koltukta oturmasını söylüyorsun. Bilmiyorsun şimdi yaşlanmış bu adam nasıl yıllarca neden senin direksiyonda oturmana izin verdiği için pişmanlık gözyaşları dökecek: “Ben otursaydım böyle olmazdı. Stüdyoya gidiyordu. Bu bizim kısmetimiz değilmiş. Hiçbirimizin!”

Okumaya devam et “Furuğ Ferrhuzad’ın en son ve en acı fotografı…”