“sıcak bir öpücük gibi… kızıl bir gonca…”

Nazım Hikmet:

Çağdaş Farsça Şiirin Yol Işığı

1- Türkiye’ye gelmeden önce Türkiye’den ne biliyordum? İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi 4. sınıftayken Şah’ın gizli polisi SAVAK tarafından İstanbul’daki evinde yakılarak öldürülmeden önce amcamın oğlu Sadık ve onun yanında “okusun da adam olsun” diye babamın İstanbul’a gönderdiği ağabeyim Hasan yaz aylarında İran’a geldiklerinde hediye olarak getirdikleri, üzerinde zeytin dalı olan küçük yeşil teneke kutulardaki zeytinyağından ve beş-on litrelik bidonlardaki o meşhur üç harfli limon kolonyalarından başka ne duymuştum Türkiye hakkında? Ortaokulu bitirip de “büyüyüp” dergileri karıştırmaya başlayınca tanımadığım bu komşuya ait kulağıma başka sözcükler de değmeye başladı: Atatürk… Aziz Nesin… Zeki Müren… ve Nazı Hikmet! Atatürk, büyük bir savaş sonrasında Türkiye Cumhuriyetini kurmuştu, o kadar! Aziz Nesin (Samin Bahçeban’ın çevirileriyle) güldürürdü, o kadar! Zeki Müren (Kırık Plak filmindeki gözyaşlarıyla) “müthiş” şarkı söylerdi, o kadar. Ya Nazım?

nazım

Okumaya devam et ““sıcak bir öpücük gibi… kızıl bir gonca…””

Arap Saçı

بهرام صادقی
İran’ın modern öykücülüğünün önderlerinden Behram Sadiki: 8 Ocak 1937, Necefabad – 3 Ocak 1985, Tahran,

Görünmeyen bir şey var, bir el gibi, onu görmüyorum fakat duyumsuyorum. Beni o yana bu yana itekliyor…

“İşte! Başınızı biraz kaldırın… Kaşlarınızı çatmayın… Gülümseyin… Gözlerinizi kameradan ayırmayın… Üçe kadar sayıyorum… Dikkat! Kımıldamayın! Yoksa resminiz çok kötü çıkar… Hazır! Bir, iki, üç…”

İki gün sonra akşam vakti, resimlerini almak için fotoğrafçı dükkanının merdivenlerinden tırmanıyordu. Fotoğrafçının verdiği makbuzu avucunda sıkıyordu. Anımsıyordu; iki gün önce fotoğrafçı sormuştu: “Bayım, adınız?” ve o da adını söylemişti.
“Vesikalık? Kart postal? Nasıl olacak?”
“Bir tanesi… Örnek olarak…”
“Öbür gün akşama hazır olur… Saat sekizde…”

Okumaya devam et “Arap Saçı”

kıyamet anca kör olanları seçiyor Hatçe!

“sağır mı oldun Hatçe?
kıyamet anca kör olanları seçiyor !”
(alıntı)

bükülmüş bir gündeyiz
birimiz Dicle birimiz Fırat
birleşiriz elbet ölmeden ve dökmeden önce acılarımızı ummanlara

kahrını ezberlemiş kaç şiir yazar bu günbatımı
suskunu bilen kaç masal?
hep bir pencere var orada dolunaya açılır
rüzgar ve ateş kıvrılarak vurur camına
biz bükülmüş bir günün sonunda

bu evde “çok bulutlar birikti”
anımsamak isterim kendimi sende
sen kıyametin ilk günü…
(23 Nisan 2017, h.h.)

Kıyamet- John Martin (1789 – 1854), Credit goes to http://www.art-prints-on-demand.com

adımı söyle bana!

“Sen ne Prometeus’tun ne yerin karanlık diplerinde akan beş kardeşten biri ateş ırmağı Phlegethon… ne yanıp kül olan ve kendi külünden doğan Anka kuşu ne o yangılı ruh semender… sen ne kutsal ateşin bekçisi bakireydin ne kendi büyülü bahçelerini yakan Armida! Sen Agni, yaşamı ölüm içinde ve ölümü yaşam içinde sunan çift başlı elçi! Şimdi saçlarından tüten kimin dumanıdır? Kimdi cennete yükselip inen? Kimdi rüzgârı avuçlarıyla toplayan? Kimdi suyu giysisiyle sarıp sarmalayan?

Biz kendi topraklarımızın fatihi, yenilen krallarıydık. İki kişilik ordularıydık kendimizin. Ordular kanın sadık hizmetkarlarıdır Agni bilirsin… kanı asla sokaklarımızdan silemeyeceğiz… biz ölümün vurgunları, kendi cesetlerimizin aşıkları… Annelerimiz bebeklerinin kundaklarına sıçrayan kanın ağıtını sonlandıramayacaklar.

Adım neydi benim? Adımı ne zaman kaybettim? Yoksa hiçbir zaman hiçbir adım olmamış mıydı? Hiç bir ad bebek kulaklarıma fısıldanmadı mı? Sen adımı büyülü rüzgarlarına vermedin mi? Adımı söyle bana!”

(h.h., Agni’ye Mersiye, Bu hepimizin hikayesidir!) 

dönersem…

dönersem
dalga dalga dönerim
gözünün ırmağına deli deli
ağızının tuz çölüne
acı çakıllarına dönerim

sağanak yemişim
dönersem
sersem kuş sürüsüne katılırım
tütsü şiirine
bin parça ağlamaklı
bir parça sevinç
ansızın kopan sel dönerim…

rüzgâr ve su ortasında saklıyken
çağırırsın beni açık seçik
gelirim sana açık seçik
sonumdur

mezar taşı çalınmış ağzıma
sesim senin toprağında gizlidir
sesim kaküllü yıldızlarında
uyanmak istemem senden

bana gitmeli diyorsun
sen batık kalbimin son yolcusu
bana gitmeli diyorsun

gecenin dalgaları
beni senin fenerine getirir
geçerek martı çığlıklarından

dönersem
yatağım yastığım avuçlarında
kadehim dudaklarında bir yerde!
h.h., Ekim 1997, Toronto
(Seni unutmayı öğret bana, totem yayınları, 2017)

sitemiz hakkında bir bilgi

Sardunyalar.com hakkında istatistiksel küçük bir bilgi:

Aşağıdaki tabloda Mart 2015 ile Mart 2017’ye ait ziyaretçi, tıklama ve abone sayısına ait bilgiler özetlenmiştir… [Site Ocak 2012 tarihinde aktif olmuştur]

Toplam  Mart 2015  Mart 2017
 Ziyaretçi   20,511   64,165
 Tıklama   51,577   118,837
 Abone   519   1,549

h.h.

18 Mart 1871 için!

Tarih sadece sömürenlerin kendi aralarındaki savaşların ve bu savaşlar sırasında öldürülen suçsuz insanların ve yok edilen kentlerin tarihi değil. Tarih aynı zamanda Spartakus’un Roma imparatorluğuna karşı başkaldırışı ile simgelenen kölelerin ayaklanışı ve “Özgürlük” diye bağırmalarıdır da.

Tarih aynı zamanda Fransa’da bir avuç ultra zenginin milyonlarca aç, işsiz, çaresiz ve bastırılmış halka egemen olan çürümüş ve kokuşmuş sömürü düzenine karşı 18 Mart 1871 Paris emekçileri ve yoksul halkının ayaklanışı, insan toplumlarının yeni bir düzene geçiş olasılığının olduğunu gösteren karanlıkta parlayan Paris Komünü kanlı pırlantasının serüveninin de kayda geçişidir.  Paris Devrimi ince ince okunmalı. Nasıl başladı, neler oldu ve nasıl yenildi…

Okumaya devam et “18 Mart 1871 için!”