Önlem almak için hükümetinizi harekete geçmeye zorlayın!
Muhakkak bildiğiniz gibi, İtalya’da çok vahim bir koronavirüs salgını yaşıyor.
Virüs, ortaya çıkışının ardından geçen 3 hafta gibi kısa bir sürede 10.000 kişiye bulaştı. Elimizdeki verilere göre, hastaların yüzde 10 kadarı yoğun bakıma veya yarı-yoğun bakım yardımına ihtiyaç duyuyor ve hastaların yüzde 5’i ölüyor.
Öyle trajik bir durumdayız ki, İtalya’nın Lombardiya eyaletinin en zengin bölgesi, sahip olduğu en yüksek kalitede ve en iyi şekilde işleyen sağlık sistemine rağmen şu an neredeyse tam kapasiteyle çalışmak durumunda ve çok yakında yeni Covid-19 hastalarına bakmak çok zor hale gelecek.
Bugünlerde hepimizin korkarak ya da endişeli bir şekilde, belki kimimiz soğuk kanlılıkla Korona ile yatıyor, Korona ile kalkıyoruz. Dini, dili, ırkı, cinsiyeti olmayan ve bunları gözetmeyen bu virüsün nereden çıktığı, nasıl yayıldığı, neler getirip neler götüreceği hakkında sayısız fikir, söylenti ve teoriler var… Örneğin kimine göre bu virüs Korona ailesinin yedinci üyesi olarak diğerleri gibi tesadüfen hayvandan insana geçiş yapmıştır: yarasadan, karınca yiyenden, yılandan vs. Kimine göre bu virüs aslında Amerika’nın bir eyaletindeki (isim de veriyorlar) bir laboratuvarda üzerinde çalışılarak mühendislik edilmiş ve enflüanza virüsü üzerine HİV’in bir proteini yerleştirilmiş ve biyolojik silah olarak geliştirilmekteyken, Çin bunu çalıyor ve tam gelişmiş virüs son radde hassas silah olacakken Wuhan’da çarşıya sızıyor ve olanlar oluyor. Kimine göre bu düpedüz Amerika ve İsrail’in, Çin, Kore, İran gibi ulusların insan genomunu çözerek ona özgü biyolojik geliştirdiği bir silahtır ancak farklı reaksiyon verdi ve iş sarpa sardı. Bazılarının iddiası ise dünya sermayesi yaşlı-emekli, üretmeyen ve tüketen nüfustan kurtulmak için bu virüsü sentezleyip ortalığa saldı ve bu nedenle ölenlerin çoğu 60 yaş ve üzerinde olanlardır. İran’da ölenlerin çoğunluğu 49-59 yaşları arasında. Hangi teoriye inanırsanız inanın fark etmez sonuçta onun ölümcül oluşu sizi tedirgin ediyor. Ne de olsa bir pandemi gelişmiştir ve birçok ülke karantinaya sokmuş kendini ve hiçbir ülkenin de bundan yakasını sıyırma şansı yoktur. Şu anda elimizdeki olan son rakamlar şunu göstermekte:
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü nedeniyle Ataşehir belediyesinin MSKM’de düzenlediği ve Elif Hopyar’ın yönettiği ve Nazan Kesal, Özgün Enver Bulut ve Haşim Hüsrevşahi’nin katıldığı çok keyifli sohbet sonrasında Nazan Kesal’in muhteşem Furuğ’u canlandırdığı Yaralarım Aşktandır oyununu bir kez daha ayakta alkışladık… Bu bahaneyle Sayın Elif Hopyar ve Sayın Kadir İncesu’ya bu güzel etkinliğin hayata geçmesindeki emeklerinden dolayı teşekkür ederim.
Mayıs 2004’te bir grup arkadaşla birinci Komşu Aç Kapıyı: Türkiye-İran Edebiyat Şenliği’nin düzenlemiştik. Bu etkinliğin ilk ayağı Ankara’da yapılmıştı. Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde. Ve konuşmacıların biri de Muzaffer İ. Erdost’tu. Konuşmasında şöyle bir vurgusu vardı: “Komşu kapıyı aç etkinliğinin gerçekleşebilmesi dileğinin yerine gelebilmesi halkların bağımsız ve demokratik yönetimlere kavuşmasıyla mümkündür.” O zamanda haklıydı, bugün de! Devingen Edebiyat dünyasının başı sağ olsun.
Uyuyorum şimdi düşlerimi salarak gözlerimden ve anlayarak senin dilini yapraklarda
ve kar tanelerini oynatan rüzgârda Çok düşündüm meğerse her şey bir sıfırda toplanmıştı ben sayıların peşinde koşarken orada derin bir yokluk duruyordu gerçeklerin tümünü tutarak gagasında yutarak bütün bükülmüş acıları Ey ruhumu inciten yaşam selam olsun sana selam olsun sana sessiz saksılar ve sana ey uzaktan gelen soluk Bütün çocuklar kollarında susar annelerinin bellemiştim bütün çocuklar sebepsiz ağlar sanmıştım bütün çocuklar bir bahar gibi açar pembe ve beyaz gözlerini acımasız ninnilere meğerse bir duvar beklermiş onları delik deşik yorgun göz kapaklarımın altına sığınırken Bir fırtına takmışız peşimize günleri devirerek öpmeye doyamadığımız bir masalı elveda demeden uçurumun kollarında uçurtmaları kime bırakmalı bu saatten sonra tavşanlar ne kadar mutluymuşlar hepimiz adına Söz vermiştim bir şiir yazacağım sana demiştim kimsenin yazamadığını senin için yazacağım demiştim hep aynı yanılgılı umuda kapılarak oysa en güzel dize sendin gözlerimde dudaklarımda ve satırlarımın arasında Şimdi uyumaya gidiyorum düşlerimi alarak yanıma sesini bırakırsın diye son anda ey kalbimin en masum sıcaklığı en uzaktaki yakın çarpıntısı en deli çığlığı…
sen benimle giderdin
sen bende okurdun
ben caddeleri
başıboş dolaşırken
sen benimle giderdin
sen bende okurdun
sen, ulu çınarlar ortasından sevdalı serçeleri
pencerenin gün ışımasına çağırırdın
gece yinelendiğinde
gece bitmediğinde sen
ulu çınarlar ortasından, sevdalı serçeleri
pencerenin gün ışımasına çağırırdın..
Tanrı adına neler yaptılar?
Neler yaptılar insanoğlunun canına?
Neler yaptılar ki yaşam
Baştan sona sanrı ve tehlike olmuştur?
Neler yaptılar sizin zihninizle?
Yıkadılar beyninizi
Kendini elde ettinse hoş yürü! Başka birini bulursan, kolunu onun boynuna dola ve şayet başka birini bulmazsan, kolunu kendi boynuna dola! Bir sufinin her sabah koluna bir nevale koyduğu ve o nevaleye baktığı gibi, “Ey nevale, şayet başka bir şey bulursam, kurtulmuşsun demektir, değilse elimdesin!” dediği gibi.
Şeyh’i asık görürsen, ona katıl ve ondan uzaklaş tatlı olman için –ki senin yetişmen o buluttadır. Üzüm ve meyve o bulutta yetişir.
Hatırlarım, Fransa’daki eğitimim sonrasında İran’a dönünce İbrahim Golestan Bey’in yanına gittim. O zamanlar onun evi Derrus’taydı ve o ev, beni bütün İran sanat topluluğuyla tanştıran en önemli yerdi. Golestan her cuma günü bir sofra açardı. Herkes oraya gelirdi, öğle yemeği yerlerdi ve birlikte olurlardı. Bu program yıllarca sürdü. Ben kendim 10 yıl bu toplantılara katıldım. Bütün resim ve edebiyat büyükleri bu eve gelip giderlerdi ve ben cuma günleri onları görürdüm. Sepehri, Ehevan Salis, Şamlu ve Furuğ Ferruhzad… Furuğ oranın vahşi yıldızıydı. Ona saldırdıklarında, karşı saldırıya geçerdi. Küstahlık etmesi için kimseye izin vermezdi. Ola ki bir olay olduğunda derhal yanıtlardı.
Ben ve Furuğ hemen hemen aynı yaşlardaydık. Yani bugün[2] yaşamış olsaydı yaklaşık yaşıt olurduk. Onu her cuma günü görürdüm. Benimle yakındı. Üstün bir kişiliğe sahipti. Şayet benim düşüncemi soran olursa derim ki İran çağdaş şiirinin prensesi Furuğ Ferruhzad ve prensi ise Sohrab Sepehri’dir.
Furuğ kendisi benim yanıma uğradı. Tabi bu benim görüşüm, başkalarının görüşüne de saygım var. Ben o günler, Fransa’dan döner dönmez tiyatro işine koyulmuştum ve Luigi Pirandello’nun Altı Karakter Yazarını Arıyor adlı oyununu sahnelemek istiyordum. Furuğ bunu duyunca bana, ben de bir rol almak istiyorum, dedi. Ben şaşırdım. Nasıl olurdu da Furuğ, o zamanlar kavuştuğu onca üne rağmen tiyatro işine daha yeni yeni ilk adımlarını atmak üzere olan birinin tiyatrosunda oynamak ister! Unutmayın ki o günler Furuğ gerçekten ünlüydü. Doğru, onu taşlıyorlardı ve eziyet ediyorlardı ama ünlüydü. Belki de o yıllar kimse onu gerçek anlamıyla tanımıyordu. Çünkü bence o gerçekten üstün bir insandı. Neyse. O neden benim çalışmamda oynamak istiyor ki?, diye düşündüm. O, ne oyuncudur ne de tiyatroyla tanışmışlığı var! Ama kabul ettim ve benim oyuncularımla olan en güzel ve en başarılı ilişkim, o çalışmadaki Furuğ’la olan ilişkimdi. Ona, şunu yap, bunu yap dememe gerek yoktu. Kendisi ne yapacağını biliyordu. Çok yüksek bir algılama gücü vardı.
Yazık ki kader onun layık olduğu zirveye ulaşmasına engel oldu. Şimdi kalkmış onun hakkında edilen laflar çok sıradan ve önemsiz şeylerdir bence. Çünkü Furuğ gerçekten ona yapılan yakıştırmalar değildi. Çok önemli bir kişilikti. Furuğ özgürlüğün simgesiydi, hapiste. Siz maksimum özgürlük ve maksimum hapsi hayal edebilirseniz, işte o Furuğ olur. Zaten çalkantıları da bundan dolayıydı. O tanıdığım en şen ve en üzgün insandı. Şayet sevinç bir yoldan ve üzünç başka bir yoldan gitseler ve bir noktada buluşsalar, o nokta Furuğ’dur. Furuğ, sevincin ve üzüncün buluştuğu noktaydı.
Farsçadan çeviren: h.h. [Bu yazının Farsça kaynakçası için burayı tıklayın!]
Oyundan bir sahneOyundan bir sahneOyundan bir sahnePeri Saberi
[1] Tiyatro yönetmeni, (D.T.: 21 Mart 1932), Kirman. Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac tarafından verilen Fransız Ordre des Arts ve des Lettres Şövalyesi ödülü sahibi. [2] Bu söyleşi 4 Ekim 2016 tarihinde yapılmıştır.