Mevlana’dan (h.h.)
Şemsim kamerim geldi kulağım gözüm geldi
Gümüş tenlim o altın ocağım geldi
Serimin hoşluğu, gözüm ışığım geldi
Başka şey istersen o başka şeyim geldi
Şemsim kamerim geldi kulağım gözüm geldi
Gümüş tenlim o altın ocağım geldi
Serimin hoşluğu, gözüm ışığım geldi
Başka şey istersen o başka şeyim geldi
ormanlar tutuşmuştu saçlarında sesinde okul çocukları kalabalık bir caddenin ortasında sesinde dağ sığınağı parmak aralarında serçe yuvası gözlerin sisli Kandahar dudaklarında tüm kadınların genç şarkıları bu yandan gidelim dedin bir kayanın üzerinde durduk herkesten diri ve boylu gülüşlerinle şebboyları çağırdın sesinde seni seviyorum kalabalık bir caddenin ortasında bu yanından gidelim dedin seni sevmenin büyülü yollarına elimden tutup götürdün kalabalık bir caddenin ortasında sesinde seviyorum seni hâlâ (dil açmalarım, h.h.)
Muhalefetin önde gideniydi Aristofanes. Ülkede kötü giden şeyleri eleştiren oyunlar yazar, çıkar oynardı binlerce kişilik anfi tiyatrolarda. Ön sırada ülkeyi yönetenler oturur, halkla birlikte dikkatle izlerler, bundan ve halkın tepkisinden kendilerine ders çıkarırlar, alkışlarlardı Aristofanes’i.
Aristofanes’i özelleştirmek Antik Yunan’da hiç kimsenin aklına gelmemişti!!
Tiyatro bin yıldır muhaliftir, muhalif kalacaktır, çünkü halkın sesidir. Yöneticilere yanlışlarını anlatmak için var tiyatro.
Okumaya devam et “Ferhan Şensoy’dan Okunması Gereken bir Yazı!”
tutuştuğum kavganın alametidir Ankara göğsümde hele bir de mayıs geldi mi hep aşığım leylak dönemeçlerine gamze bakışlı sokaklarının sesinin nesi var şimdi sisli bir dünün arkasında oturmuşuz ikindi balkonuna sevdanın burada fesleğenleri dizerim gelecek saatlerin su sesli güneşini pencereme Gençlik’ini yitirmiş parkın köhne masalarında nargile soluklu mazot kokulu zaman
Ben geçmek için geldim… tarağın saç telleri arasından geçişi, mızrabı hüsnü geçince bu tellerden… neden? Ondandır rüzgarı, bir tek Tebriz’ın akkavakları bilir, Yorkshire dünün bebesi! Şimdi “baş üstünde gelmişim” diyen Baba Mezid’e sorarsan o tepetaklak mihraptan geçişi anlatır, Hallacın sözünü: “Küfran benim yanımda sanattır…” Öyleyse kırıl! Kırıl kırılayım kırıl kırıl kırılayım kırıl kırılayım boşaldıkça bu manadan geçmeyi geçerim uzaklara, aynadan bile! Bir de Tebriz’li Şems: “Akıl kapıya kadar getirir, fakat evin içine asla!… Orada akıl hicaptır, yürek hicaptır ve baş hicap!” Öyleyse ben dönüyorum; geldiğim o yoldan ki kaybedeli çok olmuştur… dönüyorum bilcümle cümleden, birer birer kelamın kabuğu içre saklı duran kelimelerden dönüyorum ve dönüyorum dönüyorum sesiyle ve suskusuyla çalıp oynatan.
(h.h.)
Kısa Oyun. Yazan: Mohammed Çermşir Farsçadan Çeviren: Haşim Hüsrevşahi Oyuncular: Kadın, Gurzad[1]
[1] Farsça. Mezarda doğan. Moin sözlüğüne göre: “Eskiden doğuma yakın gebe bir kadın öldüğünde, onu gömerler, mezarının başına da birini dikerlermiş. Mezara, bir ucu dışarıda olan bir ney ya da bir kamış koyarlarmış, çocuk dünyaya geldiğinde sesi duyulsun, mezar açılıp dışarı çıkarılsın diye. Bu bebeklere halk arasında ‘Gurza’ (mezarda doğan. ç.n.) Bu çocukların kısa boylu olduğuna inanılırdı.” Cüce ve bodur anlamına da gelir.
Kadın: Tecavüz, tecavüz! Kan! Bekâretin kanı. Mermer uyluklara ve ateşe yayılmış kan... Kadınlığın kokusu. Bin gecelik memelerdeki sütün kalmışlık tadı. Düğüm. Gövdenin gövdeyle düğümlenmesi. Gözyaşlarının akması. Aay... ay! Başıma küller, topraklar! Ben yıkıldım. Ben şimdi, çölü süren o rüzgârım. Ben ölüm oldum, ölüm! Mezarlara yazılan bir yazı. Ben mezar oldum, mezar... Kime söyleyeyim, bin murdarın kemik tozuyla mezarıma yazsın; bekâret bir çiçekti ve güz, onu dalından kopardı? Meme nar çiçeğiydi, benim akıtılan kanıma damlardı, yaşlanmış ve örselenmiş beni, Kadınlığın temelleri üzerinde yükseltirdi? Ve ben kalktım. Acuze ve acılar çekmiş olarak. Kan ve acılar yatağından, ay ve taş vadilerinde dörtnala çapan kısraklar gibi; ufuklardan kör bir ışık için ki soğuk ve korkunç bir batakta ölen yarınların damlayan kanında yanardı. Okumaya devam et "Süsen ve Yasemin Üzerinde Kanarya Közlemesi"
senden bir orman yeşili kaldı dilimde odamda okyanus kasırgası “durduğu yerde büyüyen” değil artık o oğlan çocuğu bir delikanlının sevgilisini bekler gibi bekler ölümü ha işte böyle sevdim seni ağzımda süt mavisi samanyolu! bir daha bağışla turunç bahçesini ağzıma öpücüklerin hep mayıs mayıs Ankaraları erguvan gülüşlüdür Okumaya devam et "senden kalan"
Hep böyle olmuştur. Gelişimini bitirmiş ve gelişmenin önünde bir engele dönüşmüş toplumsal düzen ve saflaşmalar ve buna karşın çürümüşlüğe karşı sürgün veren yeni düzenin habercisi sınıfsal gelişim ve düşünümün ortaya çıkışı. Yeni doğan düşünceler kendi sistematiği içinde, mevcut ilişkileri ve nihayetinde kendini yok etme doğrultusunda gelişir ve yerini gelecekte filizlenecek olan yeni düşüncelere bırakır. Ancak doğan düşünceler ortaya çıkıp tarihsel işlevini yerine getir(e)mediği sürece, eski ve çürümüş sistemin ilişkileri ile ve ona uygun düşünce sistemleri ile aynı zamanda yaşamlarına devam eder. Bu nedenle toplumsal ilerleyişe ters düşen çürümüş düşünce ve sistemlere egemen erklerin, bu çürümüş sistemi yok etme amacını barındıran yeni doğan düşünce ve sistemleri yok etmeleri bir yerde “normal” karşılanmalıdır.
Modern “dünyanın” temsilciliğini yaptığı sermaye düzeninin ulaştığı son dönemlerde, kendi varlıklarına tehlike oluşturmadıkları sürece, egemen güçler düşünürlerin fiziki yok edilişleri yerine ya sisteme uygun düşünürler yetiştirmekteler ya da sisteme karşı durabilecek düşünürlerin doğuşunu önlenmekte ve böylece kişi yerine düşünceler yok edilmekte ve bu bağlamda doğuştan sakat doğan düşünceler bütün olanaklarla desteklenmektedir. Bu çabalar kimi toplumlarda “vatanseverlik” ve “milli birlik ve beraberlik”, “ulusal çıkarlar”, “ahlak ve dindarlık”, “modernlik ve aykırılık” gibi kisvelere bürünebilmektedir. İran’da olagelmiş pratik ise “Düşünceyi yok et! Düşünceyi yok edemiyorsan düşüneni yok et!” temeline dayanmıştır.