son mektup

Sirus karanlık hücresinde, Rana’ya son mektubunu içinde yazıyordu:

Kimse benden haber alamayacak. Bunu da sana söyleyeceğim. Sana karşı hiçbir sır saklamadım. Dün gece uyumadım. Düşündüm hep. Düşündüklerimi de söyleyeceğim. Çünkü bu benim ilk gülüşümdür; o benim ilk gülüşümdü. Bebeğin annesine, oyuncaklarına gülüşü değildi. İlk gülüşüm, döl yatağından kopan, yeniden doğuşu için, döl yatağına geri dönecek olan bebeğin gülüşüydü; senin, dönüp dolaşıp koynuma dönüşün gibi… Çünkü bizim acılarımız, sonlanan yaşamların güzelliğine olan hayıflanmamızdandı. Onları bize kara aynalarda gösterdiler. Ama ben nereye baktıysam seni gördüm. Aynalarım senin gözlerinle doluydu, senin sesinle ve gülüşlerinle. Bunu da sana söyledim. Seni gördükten sonra bitimsiz bir aydınlıkta yaşadım. Sen pırıl pırıl bir güneştin; sımsıcak apaydın. Görmeyi bağışladın bana, duymayı. Renkleri bağışladın bana. Senin sevdan beni ölene kadar telaşlara sürükledi. Şimdi bile telaş içindeyim; seni yitirmenin telaşı. Ama bir şey daha var: ben ayrıcaklıyım. Bu ayrıcalığı sen sevginle bağışladın bana. Şimdi telaş içindeyim; ama içim rahat. Çünkü sana acının macerasını anlatmıyorum. Sana keşfetmenin hikayesini anımsatıyorum sadece. Okumaya devam et “son mektup”

eşek günlerimdi!

Bir tanecik Sirus’um! O, yaşama sanatıydı sevgilim! Senin ve benim olan. Yarın yokmuş işte bir tanem! İçinde bulunduğum ‘bugün’ yoktu… O günler, sabahtan akşama kadar yaptığım hiçbir şey yoktu. O akşam, Ağa Abdullah’ın evinin üst katında, yere oturup dizlerimi kucakladığında yalan söylemiyordun biliyordum; ama sana da, kendime şaştığım kadar şaşıyordum. Cebinden küçük bir kutu çıkardın ve dizlerimden öperek, ‘Al bir tanem!’ dedin. Bir hediye kutusuydu. Öfkemi unutmuştum yine. Ben kime öfke duyuyordum sevgilim? Kutuyu açtım. İçindeki, zarif pırlantalarla süslü bir yüzüktü. Ben daha bir şey söylemeden, ‘Seni ilk gördüğüm günün yıl dönümü!’ dedin. Başını kollarımın arasına aldım ve göğsüme bastırdım. Bir de ağladım galiba. Benim o eşek günlerimdi. Sevdalı… Okumaya devam et “eşek günlerimdi!”

Oskar kazanan bu film!

Peyman Moadi’nin En İyi Yabancı Film dalında Oskar ödülünü kazanan Nadir’le Simin’in Ayrılığı (Ayrılk– h.h.) filminin yönetmeni Asker Ferhadi’ye yazdığı uzun mektuptan kısa bir kesit: “Woody Allen, kız kardeşi ile sana mesaj gönderdiğinde ve her zamanki gibi Golden Globe törnelerine gelemeyeceğini –ya da gelmek istemediğini- ilettiğinde ve fakat bizimle New York’ta buluşmak ve film hakkında konuşmak istediğini belirttiğinde onun ağzından film hakkında duyduklarımın ne anlama geldiğini anladım. Woody Allen, yıllardır sadece bizim sinemamızdan değil, genel olarak sinemadan, bu dönemde onun üzerinde böyle bir etki bırakacak bir beklentisi olmadığını söylemişti! Artist filminin yapımcısı ve bir yığın ödülün sahibi Thomas Longmann, “Herkes benim yapıtımdan söz ediyor, ama ben senin filmini gördüğümde, keşke bu filmin yapımcısı ben olsaydım diye diledim,” dediğinde her şey daha bütün bir anlama kavuşuyordu. Brad Pitt, Golden Globe’ın basın toplantısının tertiplendiği geceden bir önceki akşam, Nadir’le Simin’in Ayrılığı (Ayrılık) DVD’sini cihaza koyduklarında ve filmin ortalarına doğru, yani ilk mahkeme sahnesinde Angelina Jolie’nin birkaç anlığına cihazı durdurduğunu, üzüldüğünü, ara verdiğini ve daha sonra yeniden filmi seyrettiklerini söylediğinde daha çok emin oldum. Angelina Jolie senin sonraki projen hakkında sorduğunda ve çok basit ve rahatça senin filminde oynamak istediğini dile getirdiğinde ve senin onu yanıtlayarak, filminin kadın karakterinin Fransız olduğunu söylediğinde ve onun da, o zamana kadar Fransızca öğrenebileceğini söylediğinde, ben olağanüstü gurur duydum. Maryl Streep, yönetmenliğinin ya da değişik sahnelerinin oyununun ayrıntıları hakkında soru sorup çok istekli bir şekilde seninle çalışmak istediğini dile getirdiğinde, Steven Spielberg, Nadir’le Simin’in Ayrılığı açık ara bu yılın en iyi filmidir dediğinde, David Fincher yarım saatini seninle konuşmaya ve görüşlerini açılamaya ayırdığında, birkaç tanınmış sinemacı, senin filmini görmediklerini ancak methini Ford Coppola’dan duyduklarını ve bu filmi görmek için sabırsızlandıklarını dile getirdiklerinde…” (tümü farsça: http://www.cinemaema.com/module-pagesetter-viewpub-tid-26-pid-6464.html)

bayan!

tak tak
puslu Karadeniz sabahıyla geldim           
öpüşleriniz ıslak çam havası
 
bayan!
benim yörüngem hep Neyneva 
hep serkeş köz evsiz kitap

doğumdan doğsanız da hep size doğru batarım
kaldı ki avucunuzun çukurundan bağışlarsınız belki
ha! sırtımdaki tırnak değil dikenli tel
bir de eliniz uzaktayken saçlarım     mahpushane akşamları      gurbet dizleri
daha çok da Mozart dinlerim Pir Sultan
değilse neden gözlerime boca oluyorsunuz durmadan!
(h.h.)

ellerin

Sabah kokusu var ellerinde 
Sapandan yorulmayan çocuk ellerin 
İlk yonca senin parmaklarının çukurundan sürgün verecek 
İlk hilal senin gerdanından 
İki avucumla tutarım yanaklarından           şarap böyle içilir 
Meyhaneden şafağa beş adım körfez 
Seni düşünürken yalnızlık utanır 
Kahvemin tadı tırnaklarına çalar Ay aya             ortasında soluksuz kalırım   
Çağımın kasvetini nasıl da silersin bir gülüşünle hayret 
Çağımın acımasız arsızlığını nasıl… 
(h.h)

nar olmalıyım

...
kararmış yüzüm ol          ay tutulmam bu hüzünde
gölgelerim ol durup dururken ağlamalarımda
acım ol               parçalanmış yanımda yoldaşım
kirpiklerinden yeşile çalan tütsü içiyorum            Buhara şiirleri
aaah nar olmalıyım
sert kabuğumla sarmalıyım tanelerini yürek zarımla
kararırken bulutlarım
sen kana içime ben sana kana kana ağlayayım
yastığımdaki çukuru soluklarınla doldurayım
bir leyla ki ay sarhoş
eski kitap kokar ebcet saatlerim
bunca yıl sonra neden çıktın karşıma
ahuların ürker avlanırım
...
(h.h.)

kendine yalan söylemiş olacaksın

Sirus’un odasına gelene kadar dudaklarında aynı gülümsemeyi taşıdı. Kapıyı tıklattı ve ardından kulak kabarttı. Aralarındaki tek ortak nokta belki de Beethoven ve Mozart’a olan ilgileriydi. Yanıt beklemeden içeri girdi. “Ne kadar tembelsiniz Küçükbey! Daha elbiselerinizi giymemişsiniz!”

“Aceleniz mi var?”

“Bırak elbiseyi şimdi, yemeğin soğuyacak.”

Sirus, yemek tepsisini Mandana’dan alarak duvar kenarındaki yer minderine çöktü. Yemeye başlamadan: “Teşekkürler! Affedersin ben bu bornozla…”

Mandana, “Boş ver şimdi bunları, özür vakti değil,” dedi ve ardından, köşedeki bardan bir kadeh şarap getirdi. Kendine doldurduğu kırmızı şaraptan bir yudum aldı. Kadehi Sirus’a uzatırken nazlanarak içini çekti: “Hmmmm, ne kadar hoş bir koku seçmişsin!” Okumaya devam et “kendine yalan söylemiş olacaksın”

Gülistane’de

Sohrap Sepehri’den çevirdiğim bir şiir:

Gülistane  (Golestane) şair Sohrap Sepehri’nin doğduğu, İran’ın Kaşan’a bağlı Çınar kasabasının küçük bir köyüdür. Aşağıda Sepide’nin Gülistane’den çektiği bir fotoğrafı ekliyorum…

Aaah! ne geniş vadiler!
aaah! ne yüce dağlar!
Mis gibi ot kokardı Gülistane ne hoş!
Ben bu vilayette, bir şeyin peşindeydim:
Belki bir düş
Bir ışığın, bir çakılın, kim bilir belki de bir gülüşün.
 

Okumaya devam et “Gülistane’de”