Çocuğum sana bir vasiyetim var…

Çocuğum sana bir vasiyetim var. Çocuklar babalarının, büyüklerinin vasiyetini, öğütlerini sevmezler bilirim. Ama ben yine de söyleyeceğim. Biliyorum hoşlanmasan da okuyacaksın. Şimdi unutsan da bir gün anımsayacaksın. O zaman ikimiz de aynı kadehi paylaşmış olacağız!

Bize sakın boyunuzdan büyük işlere kalkışmayın diye dediler, kimi zaman öğüt verir gibi, kimi zaman tehdit ederek. Bizden bir bölümümüz boyumuzun ölçüsünü bile bilmiyorken ama evet dedik, olur dedik. Bize budur dediler. Boyunuz bu kadardır dediler. Bir gün baktık ve gördük ki hep budamışlar bizi ve bodur bırakmışlar. Dilimizi budamışlar, cesaretimizi budamışlar, yüreğimizi budamışlar, ruhumuzu budamışlar ve irademizi… güneşi emecek bütün yeşil yapraklarımızı budamış yolmuş yere dökmüşler. Gördük ki talan yemişiz. Bir gün baktık ve gördük ki boyumuzdan büyük işlere kalkışsak dahi ölçümüz güneşi yutmaya yetmeyecek artık.

Birilerimiz o büyük yalanı görmedi… onu keşfetmek sana düşer. Ama “evet” ve “olur” diyenlerden bir kısmı bakamadı bile, göremedi bile… onlar sandılar, inandılar ki hayat budur… kurtçuklar kendi çukurlarındaki bir avuç çamurlu suyu dünyanın tümü olarak algılar… onların dünyası işte o kadardır… bize boyumuzun bu olduğunu tembihlediler, tehditlediler!

Ama birilerimiz “hayır!” dedi. Onlar boylarından büyük işlere kalkıştılar. Onlar ne güzeldiler. Onlar servilere örnektiler. Onlar güneşe komşuydular. Kimisini astılar, kimisini hapislerde çürüttüler, kimisini kurşuna dizdiler avlularda, dağ eteklerinde ya da, kimilerini yüksek binalardan attılar, kimisini boğup çöllere, tuzlu kum denizlerine attılar! Birilerimiz boylarından büyük işlere, dünyayı değiştirmeye, daha güzeli yaratmaya kalkıştılar… onlara deli dediler, ruh hastası dediler, onları umursamadılar, adamdan saymadılar, hor görüp tekmelediler… Onlar çok güzeldiler. Kimileri onların güzelliklerini, ışıltılarını bile görecek boyda olamadı… hatırlarsan Mozart’ın cesedini yoksullar mezarlığında toplu bir mezara attılar. Nice şairler, ressamlar, yazarlar, müzisyenler, bilim insanları, mimarlar, filozoflar onlara rağmen hayatımızı güzelleştirdiler. Onlar bizi mağaradan kurtardılar ve kendileri için hiçbir şey istemediler.

Canım evladım; sana ve senin gibi genç insanlara her şeyin para olduğunu öğütlerler. Paranın tanrıdan bile güçlü olduğunu söylerler. Sana ve senin gibi genç insanlara daha fazla para elde etmek için uğraşmanız gerektiğini söylerler. Seni çılgın bir tüketim çarkında tüketip yok etmek isterler. Bilmelisin ki bu yolda nice insanlar senin üzerine basarak yükselir ve sen de yükselmek için nice insanları ezmeyi normal bilecek duruma gelirsin. Ama bir gün göreceksin ki güç onlardadır ve onların özendirdiği ve senin ömrünü tüketerek vardığın bir hiçtir, kavuştuğun sadece onların bir çölde gösteriye çıkardıkları vahadır, seraptır. Göreceksin ki senin elde ettiğin onların serpiştirdikleri atıklardır!

Çocuğum sana vasiyetim budur: Hep boyundan büyük işlere kalkış! Hep güneşi düşün! Ayakta dik durma erdemini bir an bile unutma! Ama bil ki ayakta durmak düşme tehlikesini göz önünde bulundurmadan olmaz. Ayakta durma riskini al ve yükseklerin temiz havasını içine çek, boylu ağaçlar gibi ışığı em ve hayatın güzel olduğunu bilerek yaşa! Unutma ki düşmek ayakta duranlara mahsustur, zira sürünenler asla düşmezler! Sana vasiyetim hayır demeyi unutmaman, soru sormayı unutmaman, sorgulamayı unutmaman ve o büyük yalanı keşfetmendir.

Çocuğum duvarları kabul etme, kabukları kabul etme! Bu ev, bu şehir, bu ülke, bu kıta ve yeryüzü sana dar gelecek. Gelsin. Sen muazzam kainatı düşün, ona saygılı ol. Bu kandırılmış, kendi cehaletinde boğulmaya terk edilmiş, varı yoğu çalınmış ve çalınmışlığına şükretmeyi öğretilmiş bu zavallı güzel insanı sev! Rüzgârı sev, dağı, denizi, ovayı sev, geceyi, gündüzü sev, çiçeği, böceği, uçanı, yüzeni sev… Onları sev zira doğa sana nasıl değerli yaşamayı öğretecek. Unutma ki yaşam sana verilmiş bir hediyedir. Yaşam her gün biraz daha bitmeye yaklaşan tek mucizendir senin, onun her anının değerini bil. Acılar ve sevinçler dolu bu uçarı güzelliğin değerini yeniden yaratarak bil. Doğa bunu da sana öğretecek.

Sana büyük sırrı keşfetmeyi ve görmeyi öğütlüyorum. Ellerimiz hep boş görünse de olmadığını unutmamanı öğütlüyorum. Şarkı söylemeyi unutma bir de… Yolun açık olsun…

Haşim Hüsrevşahi

Dil açma, dil öğrenme!

Geçenlerde bir arkadaşımın eşi sohbet sırasında 9-10 aylık çocuğunun dil açmaya başladığını, çok mutlu olduğunu söyledi. “Ancak,” dedi, “Anne diyeceğine Abla diyor bana.” Sordum tam olarak ne diyor? Tam olarak Aba ya da Abba diyormuş. İlginç geldi bana. Kendisine düşüncelerimi aktardım. Söylediklerimi biraz da ayrıntılandırarak burada vermek istiyorum.

Yeni dil açan/açmaya başlayan bu çocuk anne-babasından Aba sözcüğünü duymuş değildi. Kendisi uydurmuş olabilir tabi. Ya da çevresinde duyduğu Abla sözcüğünü Aba şeklinde seslendirebilir. Mümkündür. Ama düşük olasılık. Çünkü çocuğun ablası yok, Anne-babasının abla olarak çağırdıkları birisi yok yakın çevrelerinde.

Okumaya devam et “Dil açma, dil öğrenme!”

Tarih: saray zalimine karşı bir kadının söylevi!

Bugün Muharrem ayının ikinci günüdür. Bu ay Müslümanlar için ve özellikle de Alevi ve Şii Müslümanlar için çok ciddi tarihi yük taşıyan bir aydır. Özellikle bu ayın ilk on günü, İslam tarihinde hakkın haksıza, hakkın batıla, mazlumun zalime baş kaldırdığı günler olarak bilinir. Bu konuyu burada açmamın nedeni İslam tarihçiliğine soyunmam değil, ancak günümüz olaylarıyla çok sıkı ve neredeyse iç içe oluşları dolayısıyla bir işaret niteliğinde birkaç satır not etmektir. Ayrıca günümüzde bazı Müslümanların ya da sözde Müslümanların kadınları eve hapsetmek ve onun toplumda varlığını inkâr etme çabalarını İslami geleneğe dayandırmaya çabalamaları nedeniyle bu olaylarda bir kadının duruşunu sergilemek istememdir.

Okumaya devam et “Tarih: saray zalimine karşı bir kadının söylevi!”

Agni! O şiiri bir daha oku!

Yağmur gelince gidecektin. Yağmur silecekti saçlarının ateşini, saçlarındaki ateşi. Yağmur öfkeni yıkayacak içindeki yıldırımları söndürecekti. Yağmur gelmedi. Dağlar ve yeşil etekler dumanı yükseltti. Sen duman içinde, duman senin içinde geldin. Geceyi gündüze, gündüzü geceye bağlayan evrenin yangın çizgilerinde. Gökyüzünün sekiz tahtından inmiş, yedi rüzgarın sürdüğü, yedi kızıl atın çektiği savaş arabanda durmuş geliyordun. Geldin. Ne söylemeliydim? Neyi duymak istiyordun benden? Senin yedi dilin yedi denizimde, yedi dağımda, yedi ırmağımda, yedi kuyumda, yedi gözümde, yedi yaramda ve yedi hikayemde saklıyken neyi duymak istiyordun benden? Ben, senin yıldızları emziren dört yüz memenden ateş emen yoksul çingene, dili tutulmuş şair, evini kaybetmiş sarhoş, zarları kaybolan çocuk duvar dibinde. Ben senin iki başının berzahında salınan o muğlak sözcüktüm hâlâ! Sen benim çorbamın sıcaklığı, kalbimin sıcaklığı, avuçlarımın sıcaklığı. Sen benim sunağımın ateşi, ben senin sunağında sonsuza teslim edilen tutsak.

Okumaya devam et “Agni! O şiiri bir daha oku!”

Berzahın oyunu: Yaralarım Aşktandır…

Nazan Kesal’ın tek perdelik Yaralarım Aşktandır adlı oyununa kısa bir bakış

nazan kesal yaralarım aşktandır ile ilgili görsel sonucu

Biz Furuğ’un kendi şiirini okuyan sesiyle dolan bu loş karanlık salona niçin geldik?

Onun şiirlerini duymak için mi geldik? Hayır! Bu şiirleri biz yüzlerce kez dinlemişiz… İki siyah duvar arasında ve siyah tavan altında kara-kırmızı bir sahnede, sonradan teneşir olduğunu anlayacağımız beyaz masayı, sağ köşede konuşlanan daha küçük siyah sandığı ve onun yanında duran siyah kovayı görmek için mi? Teneşirin çift yansıması gibi duran iki parlak beyaz levhaya öykünen asılı iki paralel parıltının gecenin karanlığını yarar gibi siyah tavanı yaran ve bu dipsiz karanlığın sonsuza kadar uzandığı yanılgısını yaratan düzeneğini mı? O iki parlak levhanın yerdeki izdüşümünün bize doğru genişleyerek uzanan iki siyah gölgeye dalmak için mi?  Hayır! Biz kendi gölgemizi kaybetmiş olarak bu karanlık salona gelmişiz.

Furuğ ölümüyle bizi şüpheye düşürmüştür. Diğer ölümlere benzemeyen bu ölümle, yaşamla ölüm arasındaki geçiş yolunun keskinliği, geçiş kapısının kuşkusuzluğu kaybolmuştur. Onun bütün hayallerini ve hayaletlerini taşıdığı başı bir anın kısa bir kesitinde Tahran’ın bir caddesinin refüjüne çarpınca bu keskinlik ve kuşkusuzluk kaybolmuştur. Yaşam ölüme evrilirken, ölüm yeniden bir yaşamı ortaya çıkarmıştır. Furuğ susmuş ancak bizdeki Furuğ daha yeni dil açmaya başlamıştır. Onu lanetleyenler,

Okumaya devam et “Berzahın oyunu: Yaralarım Aşktandır…”