Dil açma, dil öğrenme!

Geçenlerde bir arkadaşımın eşi sohbet sırasında 9-10 aylık çocuğunun dil açmaya başladığını, çok mutlu olduğunu söyledi. “Ancak,” dedi, “Anne diyeceğine Abla diyor bana.” Sordum tam olarak ne diyor? Tam olarak Aba ya da Abba diyormuş. İlginç geldi bana. Kendisine düşüncelerimi aktardım. Söylediklerimi biraz da ayrıntılandırarak burada vermek istiyorum.

Yeni dil açan/açmaya başlayan bu çocuk anne-babasından Aba sözcüğünü duymuş değildi. Kendisi uydurmuş olabilir tabi. Ya da çevresinde duyduğu Abla sözcüğünü Aba şeklinde seslendirebilir. Mümkündür. Ama düşük olasılık. Çünkü çocuğun ablası yok, Anne-babasının abla olarak çağırdıkları birisi yok yakın çevrelerinde.

Okumaya devam et “Dil açma, dil öğrenme!”

Tarih: saray zalimine karşı bir kadının söylevi!

Bugün Muharrem ayının ikinci günüdür. Bu ay Müslümanlar için ve özellikle de Alevi ve Şii Müslümanlar için çok ciddi tarihi yük taşıyan bir aydır. Özellikle bu ayın ilk on günü, İslam tarihinde hakkın haksıza, hakkın batıla, mazlumun zalime baş kaldırdığı günler olarak bilinir. Bu konuyu burada açmamın nedeni İslam tarihçiliğine soyunmam değil, ancak günümüz olaylarıyla çok sıkı ve neredeyse iç içe oluşları dolayısıyla bir işaret niteliğinde birkaç satır not etmektir. Ayrıca günümüzde bazı Müslümanların ya da sözde Müslümanların kadınları eve hapsetmek ve onun toplumda varlığını inkâr etme çabalarını İslami geleneğe dayandırmaya çabalamaları nedeniyle bu olaylarda bir kadının duruşunu sergilemek istememdir.

Okumaya devam et “Tarih: saray zalimine karşı bir kadının söylevi!”

Agni! O şiiri bir daha oku!

Yağmur gelince gidecektin. Yağmur silecekti saçlarının ateşini, saçlarındaki ateşi. Yağmur öfkeni yıkayacak içindeki yıldırımları söndürecekti. Yağmur gelmedi. Dağlar ve yeşil etekler dumanı yükseltti. Sen duman içinde, duman senin içinde geldin. Geceyi gündüze, gündüzü geceye bağlayan evrenin yangın çizgilerinde. Gökyüzünün sekiz tahtından inmiş, yedi rüzgarın sürdüğü, yedi kızıl atın çektiği savaş arabanda durmuş geliyordun. Geldin. Ne söylemeliydim? Neyi duymak istiyordun benden? Senin yedi dilin yedi denizimde, yedi dağımda, yedi ırmağımda, yedi kuyumda, yedi gözümde, yedi yaramda ve yedi hikayemde saklıyken neyi duymak istiyordun benden? Ben, senin yıldızları emziren dört yüz memenden ateş emen yoksul çingene, dili tutulmuş şair, evini kaybetmiş sarhoş, zarları kaybolan çocuk duvar dibinde. Ben senin iki başının berzahında salınan o muğlak sözcüktüm hâlâ! Sen benim çorbamın sıcaklığı, kalbimin sıcaklığı, avuçlarımın sıcaklığı. Sen benim sunağımın ateşi, ben senin sunağında sonsuza teslim edilen tutsak.

Okumaya devam et “Agni! O şiiri bir daha oku!”

Berzahın oyunu: Yaralarım Aşktandır…

Nazan Kesal’ın tek perdelik Yaralarım Aşktandır adlı oyununa kısa bir bakış

nazan kesal yaralarım aşktandır ile ilgili görsel sonucu

Biz Furuğ’un kendi şiirini okuyan sesiyle dolan bu loş karanlık salona niçin geldik?

Onun şiirlerini duymak için mi geldik? Hayır! Bu şiirleri biz yüzlerce kez dinlemişiz… İki siyah duvar arasında ve siyah tavan altında kara-kırmızı bir sahnede, sonradan teneşir olduğunu anlayacağımız beyaz masayı, sağ köşede konuşlanan daha küçük siyah sandığı ve onun yanında duran siyah kovayı görmek için mi? Teneşirin çift yansıması gibi duran iki parlak beyaz levhaya öykünen asılı iki paralel parıltının gecenin karanlığını yarar gibi siyah tavanı yaran ve bu dipsiz karanlığın sonsuza kadar uzandığı yanılgısını yaratan düzeneğini mı? O iki parlak levhanın yerdeki izdüşümünün bize doğru genişleyerek uzanan iki siyah gölgeye dalmak için mi?  Hayır! Biz kendi gölgemizi kaybetmiş olarak bu karanlık salona gelmişiz.

Furuğ ölümüyle bizi şüpheye düşürmüştür. Diğer ölümlere benzemeyen bu ölümle, yaşamla ölüm arasındaki geçiş yolunun keskinliği, geçiş kapısının kuşkusuzluğu kaybolmuştur. Onun bütün hayallerini ve hayaletlerini taşıdığı başı bir anın kısa bir kesitinde Tahran’ın bir caddesinin refüjüne çarpınca bu keskinlik ve kuşkusuzluk kaybolmuştur. Yaşam ölüme evrilirken, ölüm yeniden bir yaşamı ortaya çıkarmıştır. Furuğ susmuş ancak bizdeki Furuğ daha yeni dil açmaya başlamıştır. Onu lanetleyenler,

Okumaya devam et “Berzahın oyunu: Yaralarım Aşktandır…”

Küçük insanların gölgelerinin büyüdüğü ülkeler!

Geçenlerde Afgan aydın bir gazetecinin İran’ın eski Cumhurbaşkanı Ahmedi Nejad hakkında yazdığı yazı dikkatimi çekti. Bilindiği üzere Ahmedi Nejad 2005-2013 tarihleri arasında İran’da Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu. İkinci oturuşu çok açık seçim hileleri ve sandıklara devletin tepesindeki zatın el koymasıyla çoğunluğu almış olan aday yok sayılarak bu makama getirilmiş, adından halk sokaklara dökülmüş, yüzlerce insan öldürülmüş, işkence edilmiş ancak seçimin ilan edilen hileli soncu değişmemiştir. 24 Ekim 2017 tarihinde İran yüksek mahkemesinin Ahmedi Nejad’ın bir defada 1 milyar 320 milyon dolar tutarında bir yolsuzluk yaptığı ve onun yandaşlarının yolsuzlukları ve halkın serveti olan “Beytül-mal”dan trilyonlar dolara varan hırsızlıkları ve yurt dışına servet kaçırmaları söz konusu edilmiştir. Örneğin dendiğine göre (haber Eylül 2013’e ait) Ahmedi Nejad görevinin son gününde devletin kasasından tam 50 milyon dolar çekmiştir! Eh! Demokrasinin olmadığı yerde din adına hırsızlık da “kabul” edilir sayılmasa da cık çıkaranın gırtlağı sıkılınca kişiler değişse de durum değişmez. Nitekim şimdiki Cumhurbaşkanı Rohani döneminde Amerika devleti İran’dan kaçırılarak o ülkenin bankalarına yatırılan 124 milyar dolara el koymuştur… Kanada’ya kaçırılan milyarları saymazsak bile rakamlar korkunçtur! Gerçi Ahmedi Nejad da bir mektupla en büyük yolsuzlukların kaynağı İran yargı erkinin tepesindekilerdir, demiştir. Neyse. Hikâye uzundur. Biz o Afgan gazetecinin bu ilginç makalesini okuyalım:

Okumaya devam et “Küçük insanların gölgelerinin büyüdüğü ülkeler!”