En kısa şiirime bir bakış

2 ـ Şiirde ses konusunu bir kenara koyduktan sonra konuya farklı pencereden bakmaya çalışacağım.

Bernhard Waldenfels, “Kendini de Konuşurken Duymak: Derrida’nın Fenomenolojik Sesin Kaydı” adlı ilginç makalesine bu sözle başlar: “Acı sesin kalbidir.”[3] Agamben, “Çocukluk ve Tarih, Deneyimin yıkımı üzerine bir deneme” adlı eserinin “Experimentum linguae” başlıklı giriş kısmında sorar (ve biz Türkçe çevirisinde şöyle okuruz):

İnsan sesi diye bir şey var mıdır? Varsa, cırıltının ağustosböceğinin sesi olması veya anırtının eşeğin sesi olması gibi insana ait bir ses midir bu? Eğer varsa, bu ses dil midir? Ses ile dil, phone ile logos[4] arasındaki ilişki nedir? Eğer insan sesi diye bir şey yoksa, insan hangi anlamda hâlâ dile sahip canlı varlık olarak tanımlanabilir?[5]

İtalyanca yazılmış olan bu eserin İngilizce çevirisinde (Liz Heron, 1993) “insan sesi”, “human voice” olarak geçmektedir. Bremen Üniversitesi’nden Alice Laggay, “Felsefede Ses[6]” adlı makalesinde “Voice”ı “anlamlı ses” [the voice – as meaningful sound] olarak tanımlar. O zaman ve öncelikle bir not düşüp sormalı; Türkçede daha berrak iletişim için ses sözcüğünü “anlamlı ses” ve “anlamsız ses” olarak ifade etmemiz gerekir mi? Sözünü ettiğim Felsefede Ses adlı makalesinin girişinde Alice Legaay der ki: “Son yıllarda sese olan ilgiyi keşfetmiş ya da yeniden keşfetmiş gibi görünen farklı disiplin perspektiflerinin genişliğini ve çeşitliliğini bir an için gözümüzün önüne getirecek olursak, a) dilbilim ve konuşma analizi kuram ve yöntemlerinde, b) edebiyat kuramında, c) bilişsel bilimde, d) psikanalizde ya da elbette e) çağdaş sanatlarda, tiyatroda, performansta ve filmde sesliliğe yönelik bir dikkatten bahsedebiliriz.”   

Dili basit bir sözdizimi olarak kabul edersek de denebilir ki sesle söz arasındaki ilişki dil ile dilsizlik arasındaki ilişkiye ortaktır. Öyleyse sorabiliriz, gürültü, patırtı, cırıltı ve benzer “anlamsız ses [noise]” ile “anlam yükü olan ses [voice] arasındaki fark nereden kaynaklanıyor? Gürültü-patırtıya, onun dışından, tamamen bizim soyut nesnelliğimizin ürünü olarak anlam atfedebiliriz. Alıcı tarafından işitilen bir sesin, herhangi bir sesin, ona göre anlamlı ya da anlamsız olabilme olasılığı her an var olabilir. Kapı cızırtısını “Kapının açılışı ya da kapanışı”, “birisi geldi, birisi gitti…” olarak, ya da kapının çarpılma sesi onu çarpanın bir rüzgar esintisi ya da öfkeli birinin varlığını ve bu bağlamda bir “anlamı” olduğunu çıkarımlayabilir. Bir çocuğun çığlığını onun aç olduğunu ya da canının acıdığının bildirimi olarak ele alıp “anlamlandırılabilir”.

Aristo ile hemfikiriz: “Sesle söz farklıdır.” ve bu ifadeyle sesin fiziksel özellikleri (tonu, ritmi, harmonisi -müziği-, frekansı, amplitüdü vs) bir yana -ki tümü onu değerlendirmede, algılamada ve “anlamlandırmada” yeterince önemlidirler- ses ile anlam arasındaki ilişki sorunsalı ortaya atar.

Agamben, Çocukluk ve Tarih adlı makalesinde Aristotales’ten alıntı yapar:

 “Aristotales neredeyse farkına bile varmaksızın şu kilit sorunu ortaya koymuştur: ‘Canlılar arasında sadece insan dil yetisine sahiptir. Sesle söz farklıdır; ses acı ve zevkin göstergesidir ve bu nedenle diğer canlılara da özgüdür; diğer canlıların doğası, aslında acı ve zevk duyumlarına sahip olacak ve onları anlamlandırabilecek düzeye varmıştır; dil ise uygun olan ile uygun olmayanı göstermek içindir tıpkı haklı ile haksızı göstermek için olduğu gibi, bu diğer canlılardan çok insanlara özgü bir şeydir…”

Gönderen, ses dalgalarını gönderdiğinde kulaklardaki anatomik yapı (iç kulak kemikleri ve perdesi) o dalgaları, Mors darbelerine benzer darbelerle sinirlere iletir ve bu ileti beyinin ilgili merkezlerinde, geçmişteki kayıtlar da dahil, birçok mekanizmanın çalışıp etkileşimi sonucunda bir “sözcük”e dönüştüğü takdirde ve o sözcük alıcının dışındaki gerçeklikle ya da alıcının zihinsel varlığındaki nesnel gerçeklikle karşılık bularak “anlam” kazandığında dilin içinde bir ifade olarak ele alınabilir. Gönderen anlam kazanmış aynı sözcükleri aşırı yavaşlatılmış ya da hızlandırılmış bir kayıt gibi çok yüksek ya da çok düşük frekanslı ses, ya da alıcının “alıcı aygıtlarında” istenen düzeyde uyarı yaratamayacak çok düşük ya da çok yüksek amplitüd özellikli dalgaları biçiminde gönderdiğinde alıcının o sesi, söze dönüştürmesi ve anlamlandırması olası olamadığından o “anlamlı ses”, “anlamsız sese” gürültüye dönüşmüş olacak. Bu konu özellikle iletişimde ve iletişimsizlik durumlarında önem arz etmektedir.

Yazılan sözcükler, var olduğu dilde o dil için kararlaştırılmış kurallara uygun olarak yazılmamışsa; örneğin harfler ve sözcükler birbirine bitişik yazılmışsa ya da fontu gözle seçilmeyecek ve sonuçta okunamayacak ölçüde küçük yazılmışsa, ses olarak gönderilen ancak anlaşılmayan sözcükler gibi anlaşılmayan simgeler olarak kişinin dilsel alanında anlamsız kalacaklar. Yazı hangi dil evreninde olursa olsun okunmadıkça var mıdır? VAR olmaya geçişi sese bağlı mıdır? Sessiz okuma (inner voice) ile yine de sese bağlı değil midir? Böylece yazılan sözün alıcıda gönderenin istediği “anlamı” oluşturabilmesi için sessel eyleme koşuttur.

Deleuze der ki: “Yazmak, zorunlu olarak dili -ve sözdizimini, -çünkü dil sözdizimidir- belirli bir sınıra (limite) kadar zorlamak demektir; bu sınır çeşitli şekillerde ifade edilebilir: dili sessizlikten ayıran sınır da olabilir, dili müzikten ayıran sınır da olabilir, ya da dili bir şeyden ayıran sınır da olabilir, ne olabilir? Diyelim ki, feryat, acı veren feryat…”[7]

“Yazmak bir kimsenin özel meselesi değildir, aksine, insanın kendini evrensel bir meselenin içine atması anlamına gelir, roman olsun, felsefe olsun.”[8]

Değilse örneğin bir arabanın motor sesi, “fon”dan “logos”a geçmediği ve Saussure’ın ifadesi ile sesin kavrama dönüşmediği sürece, bizim soyut nesnelliğimizden bağımsız olarak herhangi bir anlam taşımaz.

3 ـ Sözcükler ancak dilin içinde anlam yüklüdür. Sözcüklerin anlamlılığı o dilin içindeki insanlar için geçerlidir. Farklı dil sistemi içindeki birisi için bir konuşma, alıcının örneğin kültürüne göre konuşulanın sessel ve fiziksel özelliklerinin ifade ettiğinin dışında, anlamsız gürültüden, kapı gıcırtısından başka bir şey değil. Öyleyse ya birey bulunduğu kendi dil sisteminden konuşmacının dil sitemine geçecek ya da o sözcükler o bireyin bulunduğu sisteme transpoze olacaktır. O zaman “anlamsız sesin [sound] anlamlı sese [voice] ve başka deyişle “phone”ın logosa dönüşmesi olası olacaktır. Türkçede var olan “dile gelmek/getirmek” ve “dillendirmek” sözleri bunu en açık ve en güzel biçimde ifade eder. Bu ister başkası tarafından duyulabilen ya da duyulmayan “iç ses” (inner voice) ister herkesin duyabileceği dış ses (outer voice) olsun fark etmez.

4 ـ Bir ses duyarız. O sesin özellikleri, yani sesin tonu, yüksekliği, tizliği, devamlılığı ve diğer özellikleri biz alıcıya bir şey anlatır ya da anlatmaz. Muhataba bir “anlam” bir “duygu” iletir ya da iletmez. Bu neye bağlıdır? Algıladığımız acaba gönderenin bizim algılamamızı istediği “anlam” mı, ya da “duygu” mu? Bu iki arasındaki “uçurum ve yarığın” yarattıklarını da hesaba karatarak sormak mümkündür; gönderenin dilin içindeki içerikler alıcının dili içindeki içeriklerle bire bir aynı mıdır? Gönderenin gönderdiği “his” alıcı tarafından anlamlandırıldığında tek yumurta ikiz bir transpozisyon gerçekleşiyor mu? Rolan Berthes der ki, “Böylece sesin nihayetinde dışsallaştırdığı şey, içinde taşıdığı şey (‘duygular’) değil, kendisidir, kendi fahişeliğidir; içerikleri (anekdotlar, tutkular) teslim ediyormuş gibi yaparken, gösteren ustaca bir eldiven gibi kendini tersyüz etmekten başka bir şey yapmaz.[9] 

5 ـ Başa dönelim: Sesim, sözle beni! Ben anlamsız bir sesim, beni söz yaparak bana anlam, duygu kazandır. Sen beni sözlemezsen, ben anlamdan ve duygudan yoksun bir gürültü olarak kalacağım. Beni öyle duyur ki senin yüklediğin anlamla, duyguyla yaşam kazanayım. Şu anda ben boş bir kadehim, beni şarapla doldur. Ben boş bir kalıbım, ruhunu bana üfle ki can bulayım. Ben boş, “anlamsız” bir kamış, bir neyim. Nefesini ver bana ki ses olayım ve o sesle senin verdiğin duyguyla, betimlenmez bir müzik gibi “söz” alemine girebileyim, geçiş yapabileyim, ki “Dinle neyden ki hikâyet eyleyir, ayrılıklardan şikâyet eyleyir!” densin.


[1] 2003-2007 yılları arasında yazdığım şiirlerin bir kısmını içeren “Dil tutulmalarım” adlı kitabımın ilk şiiri. Kanguru Yayınları, 2009

[2] https://sardunyalar.com/2021/09/17/ses-misak-gercek-bir-aborjin-siir/

[3] Hearing Oneself Speak: Derrida’s Recording of the Phenomenological Voice, Bernhard Waldenfels (1993)

[4] Phone ses ve logos ise söz anlamıyla ele alınmıştır.

[5] Çocukluk ve Tarih, G. Agamben, Çev: Betül Parlak, Kanat yayınları, 2010.

[6] Voice in Philosophy. Between Sound and silence. Reflections on the Acoustic Resonance  and Implicit Ethicality of Human Language, Alice Legaay, 2011

[7] https://deleuze.cla.purdue.edu/lecture/lecture-recording-1-f/

[8] Rolan Barthes, On  Bunraku, s: 77

[9] Image, Music, Text. Rolan Barthes, Derleyip çeviren Stephen Heath, sayfa 176. Fontana Press, 1977

 


Yorum bırakın