değerli dost Ali Erkan Güneri’nin kaleme aldığı bir yazıdır:
Bir romanı okumaya başladığımda bazen “Sanırım bunu okumuştum,” diye geçer içimden. Ya da kendimi bulur, “Benim yazmak istediklerim bunlar” derim. Ya da yazar beni yazmış diye düşünürüm. İşte tam da böyle bir roman: “Dolunayın Çocukları”. Sıraladığım bu düşünceleri “Bu hepimizin bölük pörçük hikâyesidir!” alt başlığı ile yazar da baştan benimsemiş.
“Dolunayın Çocukları”, Haşim Hüsrevşahi’nin Kanguru Yayınlarından Mayıs 2025 tarihinde yayımlanan yeni romanı.
Evet, böyle başladım ama merak da ettim “ne ilgisi var?” diye. İlk başta ayrıntılı bir cami anlatımı… İlginç bölümlerin, kapıların tanıtımı, anlatımı… Düşündüm, yazarın önceki kitaplarında da böyle gizemli ayrıntılardan sonra ilginç olaylar çıkıyordu karşıma, “acaba?” diye düşüncelere daldım…
Farsçada çok kullanılan bir deyim var. Der ki: “Düşman hayra neden olur Tanrı isterse!” Siyonistler, Batı Emperyalistlerle el ele vererek yıllardır bölgeyi kan gölüne çevirmişler ve hala da cinayetlerine devam etmekteler. Bu süregelen cinayetleri ancak siyasi körler ya da bağnazlıklarının gözbağından kurtulamayanlar görmezler, yadsırlar. Onlar, Afganistan’da, Libya’da, Yemen’de, Irak’ta, Somali’de, Sudan’da, Lübnan’da, Suriye’de ve hele ki Filistin’de ve özellikle de son iki yıldır Gazze’de neler olup bittiğini, insanlığa karşı nasıl suçlar işlendiğini gizlemeye, gizleyemedikleri yerde ise bu suçların ağrılığını hafifletmeye çalışırlar. Bu cinayetlerin nedenlerini göremezler ya da saptırır, çarpıtırlar. İnsanların gözüne gerçekleri görmesinler diye toz toprak serperler. Ama Farsların bir deyiminde dedikleri gibi: “Horozun kuyruğu görünüyor!”
İşte insanlığa karşı bu suçlar işlenen düşman, içimizdeki sözüm ona “Demokrat”, “Atatürkçü”, “Sosyalist”, “Müslüman”, “Halkçı” falan diye geçinen bir dizi içi boş davulları, korkakları ya da düşmanın akıllı, okumuş, kültürlü kripto işbirlikçilerini, münafıkları ve benzerlerini deşifre etmiş, onların maskelerinin düşmesine ve bizim onları tanımamıza yol açmıştır ki bu bir hayırdır.
(Bu makalede çevirmeni belirtilmeyen metinler orijinal dilinden Haşim Hüsrevşahi tarafından Türkçeye çevrilmiştir.)
Yazan: Haşim Hüsrevşahi
“Hayatta öyle yaralar var ki ruhu cüzzam gibi yalnızlıkta yavaş yavaş yer bitirir. Bu dertler kimseye anlatılamaz…” cümlesi ile başlayan Sadık Hidayet’in kaleme aldığı Kör Baykuş adlı kısa romanı (uzun öyküsü) çağdaş Farsça romanlar arasında belki de en tanınmış ve üzerinde en çok yazılıp konuşulanıdır. Bu romanı farklı okumaları olmuştur[2],[3],[4],[5],[6]. Bu yazıda mümkün olan en kısa şekliyle bu romandaki “Bakmak” eylemine, anlatıcının anlattıklarına değinerek bakacağız. Makalenin hacmine zarar verme tehlikesi göze alınarak konunun daha iyi anlaşılması adına, romandan geniş pasajlar aktarılacaktır.
Öykünün başlarında anlatıcısının esiri olarak tanımladığı kadının evine gelişi, tek bir söz söylemeden gidip onun yatağında yatması, ravinin ona şarap içirerek (istemeden?) zehirleyip öldürmesi sahnesinde okuyoruz. Burada aktardıklarım Sepehr Yayınları 1972 Tahran baskısından Emir Hüseyin Henci tarafından .pdf formatında yayınlanan nüshasından çevrilmiştir. Roman bu cümleyle başlıyor:
“Hayatta öyle yaralar var ki yalnızlıkta ruhu cüzam gibi yavaş yavaş kemirir yer. Bu dertleri kimseye açmak olamaz… Ben bunlar sadece duvarda lambadan yansıyan kendi gölgem için yazıyorum, kendimi ona tanıtmalıyım.” (S 3-4)
Höbek Güneşi, Şah İsmail adlı romanımdan bir parça!
Şehzade Murad, Azerbaycan’a gidiş kararı alınca Şah İsmail’e mektup yazmış; babası Şehzade Ahmed ve kendisinin Şeyh Safi Ocağı’nın müritlerinden olduğunu bildirmiş, babasının hakkı olan tahtın hile ve kılıç zoruyla Selim tarafından gasp edildiğini anlatmıştı. Şah ise ona “Rumlu Nur Ali sizin hizmetinizde olsun. Ne buyurursanız icra eder. Şayet Sultan Selim sizin üzerinize gelirse ben kendim gelirim. İşte o zaman gayb perdesinden zuhur eder, olanlar aydın olur!” diye yanıtlamıştı. Ve şimdi ordusuyla Nur Ali Halife’ye katılarak mektubunda yazdıklarına uygun hareket ediyordu.
İçinde Şehzade Murad’ın da bulunduğu kalabalık ordu Tokat’a gelince ahali direndi, onları şehre sokmak istemedi. Bunun üzerine Nur Ali Halife ve Şehzade Murad, Tokat’ı ateşe verip Niksar’ın yolunu tuttular. Niksar’a varınca Şehzade akşam saatinde bir fırsat yaratarak Nur Ali Halife ile baş başa sohbet etmek istedi.
“SES, neye yarar, duyulmayacağımızda.” Dan Davis[2]
Daha önce bazı konuşmalarımda bu kısa şiirimin yapısı ve kimi yerde şarap-kadeh, ney-nefes, ten-can gibi bağlamlarda onun gönderileri açısından, Mevlana, Hayyam ve Şirazlı Hafız gibi şairlerin temsil ettikleri İran irfan şiiri bağlamında ele almıştım, ancak bu kez biraz daha genişçe, onu dilsel okuma bağlamında içerdiği sorunların ifadelerini farklı açılardan ele almaya çalışacağım.
Bu kısa şiir üç sözcükten oluşmuş: 1- Ses(im), 2- Söz(le), 3- Ben(i)
Her üç sözcüğü de en az iki tür okumak mümkündür.
Birinci sözcük “Sesim”:
Birinci okuma: “Ben sesim”. Bu okuma “Ben”i tanımlıyor, imliyor ve muhatap (duyan, alıcı) söyleyen “Ben’in” bir “ses” olduğunu kabul eder.
İkinci okuma: “Ey sen ki benim sesimsin.” Ya da “Ey sesim!” İlkinde söyleyenin dışında bir varlığa hitap var. Gönderen, kendi varlığından bağımsız olarak karşısındaki alıcıyı kendi sesi olarak kabullenip ona “sesleniyor”: ey karşımdaki insan/varlık ki benim sesimsin diyor. İkincisinde ise gönderen doğrudan kendi sesine sesleniyor ve “Ey sesim! Ey duyulan ki benim sesimsin!” diyor.
İkinci sözcük: “Sözle”.
Burada gönderen emir kipi kullanılarak bir istekte bulunmuş fakat aynı zamanda bu emir kipindeki istek bildiriminin içeriğini de belirlemiş.
Birinci okuma: “Beni sözle doldur, sözle kapla (boyayla kaplar gibi), ört beni. Görüntü ver. Form.
İkinci okuma: “Beni söz haline getir. Anlamlandırarak ifade haline getir, sözcük yapıp anlam kazandır. İçerik ver.”
Otuz yılı aşkın süreden beri -herhangi bir beklentim olmaksızın- Farsçadan yapmış olduğum yazınsal çevirilerimle komşu İran edebiyatı ile ülkemiz okurları ve yazın çevresiyle bir köprü kurmaya çabaladım, çabalıyorum. Bu kapsamda Furuğ Ferruhzad, Ahmed Şamlu, Rıza Beraheni, Sohab Sepehri, Samed Behrengi, Sadık Çubek, Ali Eşref Dervişiyan, Gulam Hüseyin Saedi, Sadık Hidayet, Huşeng Golşiri, Nadir İbrahimi, Ferhunde Hacizadeh, Mevlana, Hafız, Hayyam ve kadın toplu şiir seçkisi (Dolunayda Kızıl Tef Çalan Kadınlar), İran Kısa Öykü Antolojisi ve çeşitli dergiler kapsamında şu anda adlarını sayamayacağım birçok kadın, erkek şair ve yazarı okurlara mutluluk duyarak ulaştırmayı başardım.
Bu uzun süre içinde bu ürünlerden kendi eserlerinde öyle veya böyle yararlananlar elbette olmuştur. Ancak bu etik çerçeve içindeki yararlanmaların dışında ne yazık ki intihallere de tanık oldum. Ne enerjim ne de olanaklarım bu intihalleri mahkemeye taşımama olanak vermedi. Sadece üzüldüm, kızdım… Bu üzüntü ve öfkemi elimin parmaklarının sayısını geçmeyen yakın dostlarımla paylaştım, arkama bakmadan ve durmaksızın çalışmalarımı sürdürdüm. Ancak son olarak tanık olduğum olayla edebiyat dünyasında bu denli onur erozyonu varlığına tanık olmak beni hepsinden çok ve derinden üzmüştür.
Furuğ’un tüm şiirlerini bir araya getirdiğim “Yaralarım Aşktandır” çeviri eserim, İran edebiyatı ve şiirini takip edenler tarafından yakından bilinmektedir. Bu eseri Sivas katliamında kaybettiğimiz şair dostum Behçet Aysan ile yaşama geçirmeyi kararlaştırdığımız bir proje dâhilinde ve onun aramızdan ayrılan değerli eşi, güzel insan Adviye Aysan’ın değerli okumaları sonrasında (1. baskı, Öteki Yayınları, 2000) okurlarla buluşturmayı başardım. Bu eserin yazın çevresinde ve özellikle şairler arasında büyük ilgi gördüğüne kıvanç duyarak tanık oldum. Bu eserin de içeriğinin çeşitli şekillerde intihale maruz kaldığına tanık oldum. “Yaralarım Aşktandır”, ne Furuğ’un bir şiirinin adıdır ne de onun bir eserinin. Onun eserlerinin adları şöyledir: Tutsak, Duvar, İsyan, Yeniden Doğuş, İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına (ölümünden sonra yayımlandı). “Yaralarım Aşktandır” adı, benim kurguladığım ve oluşturduğum bir addır. Bu sürece ve çabaya eserlerimin editörü değerli dostum Nihan Özkan yakından tanıktır. Değerli müzik insanı Vedat Sakman çıkardığı CD’de ve değerli sanatçı rahmetli Kenan Işık, Çöl adlı yazılı ve sesli seçki eserinde, öncesinde benimle temasa geçerek “Yaralarım Aşktandır”daki şiirlerden yararlanmak için izin istemişlerdir. Değerli sanatçı Nazan Kesal’ın göz kamaştırıcı oyunculuğu ile Furuğ’u sahneye taşıdığı tek kişilik ve tek perdelik “Yaralarım Aşktandır” oyunu öncesinde, Furuğ’un yaşamı ve eserleri hakkında uzun saatler süresince verimli konuşmalar yaptık ve bu etik çerçevede “Yaralarım Aşktandır” adının kullanılmasını severek ve hiçbir beklenti içine girmeden kabul ettim. Benim dünya görüşüm ve anlayışıma göre olması gereken de budur.
Bu bağlamda Şubat 2025 tarihinde ilk baskısı Alfa Yayınlarınca çıkarılan kitaba, bana ait “Yaralarım Aşktandır” adının verilip kullanılmasını bir intihal, çalıntı ve etik değerlerin çiğnenmesi olarak görüyor, değerlendiriyorum. İçeriği titizlikle incelenecek ve olası intihal durumları tespit edilecektir. Bu çalıntı adla eserimin geçmişini, birikmiş tarihi prestijinden ve beğenisinden adeta bir hırsızlık yöntemiyle yararlanılmasını şiddetle kınıyor; tüm dostlarımı, edebiyat sevdalılarını, Furuğ dostlarını, “Yaralarım Aşktandır” diyen tüm okurları bu yayınevini ve o kitaba bu ismi verenleri kullananları, bu bağlamda ve bu davranışlarından dolayı kınamaya ve protesto etmeye davet ediyorum.
Geçenlerde Stanford İran Araştırma Merkezi, İbrahim Golestan’ın yayınlanmamış iki mektubunu yayınladı. Bunlardan biri Furuğ Ferruhzad’ın ölümünden yaklaşık dokuz ay sonra büyük yazar Sadık Çubek’e yazmış olduğu mektuptur. Golestan’dan Furuğ’a karşı beslediği derin sevgi hakkında kendi kaleminden ilk kez okuyoruz.
Farsçadan çeviri: Haşim Hüsrevşahi
Perşembe, 30 Kasım 67
Sevgili Çubek
Özlüyorum ve nasıl bir çıkmazda olduğumu biliyorum ve bu nedenle de hiç umudum ve sevincim kalmamış ve bunu bile biliyorum bağırmak ya da ağlamak bir kaçış değil, sakinleştirici değil ve elbette çare hiç değil. Şimdi Oxford’dayım. Dün gece Eprim’in yanına geldim ve iki gün burada kalacağım ve sonra da Londra’ya geçeceğim. Senden bir haber almadım daha. Umarım öncesinden daha iyisin.
Londra’da sadece tiyatroya, sinemaya ya da müzeye gidiyorum ve kalan saatlerimi sürekli odamdayım. Ama odamda suskunluk ve şaşkınlıkta kalıyorum, yazmak ya da düşünmekle değil. Ne düşünmesi? Yaşamımın rakamlarını alt alta yazmışım ve toplamışım ve sonucu da biliyorum ve defalarca bu toplamaları yinelemişim ve hep de aynı tek sonuç çıkmıştır. Bu nedenle geçmiş hakkında -ki her halükârda yararsızdır- ve gelecek hakkında -ki esasen benim için bir anlamı yok, düşünmek için bir düşüncem yok. Yazayım? Film yapayım? Bunlar lak lak etmektir.