lal olmuşum


Resim: Tebriz yakınlarında bulunan Dehhak ( Zehhak, Zohhak, Ajdahak) kalesi

serçe sesleri yalıyor sanki hücremin tek gözünü              güz yaprağı kadın
 
sözcüklerden ne zaman sıyrıldım             lal olmuşum dilinde
tutulmuşum            vurgun yeri             kuyu başında          parmaklarım kesik
dilini tinime sürdüğünde       gecenin sesi        gözümün tülü oynar 
sırlarımdan da arınmışım             içimde Lut çölü 
 
başımı eteklerine al kanımı iç zamansız sunaklarında               kış ormanı kadın
 
gayri bilinmez yolların divanesiyim
gaipten değil kaybolmalarım…
omuzlarında yılan besleyen Dehhak[1] aşkına!
(h.h.)

[1] Dehhak: Siyonistlerin İran için kaleme aldıkları resmi tarihte, omuzlarında yılanları genç beyinlerle besleyen zalim bir kral olarak anlatılır. Oysa o, zalim Pers kralı Kiros’a karşı ayaklanmış, oğlunu tahttan indirmiş, vergileri silmiş, sıradan halkın haklarını onlara geri vermiş Türklerin atalarından Geomat’tır.


			

Kerbela’nın Dudakları!

Haşim Hüsrevşahi
Bu makale MorTaka dergisi’nin 18. sayısında (Sayfa 106) yayımlandı

 

1-      Kerbela olayına bir kere şöyle bakılabilir: Yaklaşık bin dört yüz sene öncesinde Arap Yarımadası’nda, Kureyş kabilesinden Kusay’ın oğlu Abdümünaf’ın oğulları Haşim ile Abdüşems arasında Kâbe’nin yönetiminde söz sahibi olmayı da içeren bazı olaylar üzerine derin anlaşmazlıklar baş gösterir. Haşim’in oğlu Abdulmuttalib’dir, Abduşems’in oğlu ise Ümeyye. Tarihte Ümeyye oğulları (beni Ümeyye) ve Haşim oğulları (beni Haşim) olarak bilinen iki amcaoğlu sülalesi arasındaki çatışma, eklenen her yeni olayla derinleşir. Abdülmuttalib’in oğlu Abdullah soyundan torunu Muhammed, İslam dinini ilan eder. Ümeyye’nin oğlu Harb soyundan gelen Ebusüfyan İslam’a boyun eğmez. Öyle ki Uhud ve Hendek savaşlarında İslam peygamberine karşı kılıç çeker ve Müslüman kanı döker. Ebusüfyan’ın oğlu Muaviye ki aynı zamanda Emevi hilafetini başlatan Şam kentinin valisidir. Muhammed Peygamber’in erkek çocukları doğar, yaşamaz ve ölürler. İslam’a ilk inanan kadından, eşi Hatice’den olan kızı Fadime’yi, amcasının oğlu Ali’yle evlendirir. Erkek çocuğu yaşamadığı için cahiliye Arap insanının kınamaları ve hor görüp küçümsemeleri Muhammed Peygamberi çok üzmüştür. Öyle ki sonunda 3 ayetli bir vahiy iner: “Biz sana Kevser bağışladık, Rabbine salat kıl ve nahret[1]. Hiç kuşku yok ki soysuz olan senin düşmanındır.” Böylece sonsuz hayır ve bereket olarak ve de cennetin kutsal ırmağı Kevser olarak tanımlanan Fadime, Ali ile evlendikten sonra sonsuz bereket sülalesi dünyaya gelir. Bunlardan ilki Hasan’dır ve sonrasında Hüseyin.

Okumaya devam et “Kerbela’nın Dudakları!”

yaz dedi terra incognita’m, yazdım


selamlarımla geldim sana            gözyaşlarımla
ezberlediğim aşk şiirleriyle             ayetlerimle
en şehvetli öpüşmelerle geldim          inlemelerimle
 
sana alevlerden çaldığım söylencelerle geldim          dualarımla
sana kırık bir güz akşamıyla           leylak kokulu sokaklarımla geldim
alın terimle geldim sana
yalanlarımla        sana             ihanetlerimle
sana öldürdüğüm havarilerimin kanı elimde
sana unutulmuş dağ kovuklarındaki son kibritle
sana şahin inişlerimle geldim              güvercin korkularımla
  

suskularımla geldim sana
saksılarımdaki bahar sözcükleriyle
ağrılarımla geldim            fırtınalarımla

yattığın sere serpe yatağına           ölümlerimle geldim
her bakışında yeniden dirilmelerimle
dokunamadığım              dokundukça doyamadığım benim
sen benim buldukça yitirdiğim
ben en ustalığımda bir siteminle çaylak keşifçi
sen benim yüzyıllarımın terra incognita’m
hep terra incognita’m sevgilim

 (h.h., 21/09/2012, foto Alıntı: They don't make flying horses like the used to..., Photo Credit: Warner Bros.)
 

Gelin Damat Oyunu

Öykü, Yazan: Belkıs Süleymani, Farsçadan çeviren: haşim hüsrevşahi

Zerican otuz altı yaşındaydı ve evlenmemişti daha. Küçük kardeşi eğitim için batıya gittikten sonra Zerican da yedi düvelden azat oldu. Önce mahallenin sandviççisi Ferzin Bey’e evlenme teklif etti. Sonra mahallenin manavı Ahmed Ağa’ya. Zerican sabahtan akşama gelinlik satan mağazanın vitrini önünde durur, gelinliklere öyle bakar öyle bakardı ki görenlerin ciğeri kavrulurdu. Sonunda bu çetin konu için aile meclisi toplanmak zorunda kaldı. Yaşlı ana, bütün kızlarından ve oğullarından Zerican’ın haline bir çare bulmalarını isteyerek, “Zerican her gün bin kere mezardaki babasının kemiklerini sızlatıyor,” dedi. Zerican’ın ağabeyi Ferhad, Zerican yatışır diye onun için sahte bir koca bulabileceğini ve düğün yapabileceğini söyledi. Ferhad’ın atölyesinde çalışan Abbas, Zerican’la evlenmeyi kabul etti. Görkemli bir evlilik ve düğün töreni düzenlendi ve Zerican fiilen gelin oldu. Ertesi günü, Zerican yeniden gelinliğini giydi ve Abbas Ağa’yı da damatlıklarını giymeye ve düğün töreni sofrasına oturmaya zorladı. Yeniden birbirinin ağzına bal sürdüler ve yüzükleri karşılıklı verdiler, taktılar. Bir ay içinde Zerican yirmi yedi kez gelin damat oyununu icra etti. Abbas Ağa, Ferhad Bey’e yakındı. Aile meclisi yeniden toplandı. Abbas Ağa’nın bir trafik kazasında ölmesine ve Zerican’ın dul kalmasına karar verildi. Abbas Ağa öldü ve herkes, bu arada Zerican da karalar giyindi ve ağıtlar yaktı. Zerican kırk gün karalarını çıkarmadı. Kırk birinci gün önce mahallenin sandviççisi Ferzin Bey’e sonra da manav Ahmed Ağa’ya evleneme teklif etti. Gelin damat oyununu çok özlemişti.

şarkımsın

gönlüm düşünce döşlerinin gülizarine/
terk ettirir dilin hicran hicazını /
               teninde tan atar kâh ye-gâh kâhsa se-gâh
 
sürgün verir dudaklarında dilkeş gülümsemen /
şehnaz geçer baharım ellerinde aaah /
              teninde tan atar kâh ye-gâh kâhsa se-gâh
 
vurmazsa suzidil bil hayat teline /
saçında tar susar yüzün hüzzame yüz koyar /
              teninde tan atar kâh ye-gâh kâhsa se-gâh
                                    
inince gerdanının rastını buselik görünür /
kürdi tefin çalar acemi ney nevasını /
              teninde tan atar kâh ye-gâh kâhsa se-gâh

 
yıldızlarım ağar saçının saz semai’sine /
sultan alevlerin düşer kanımın can dügahına /
             teninde tan atar kâh ye-gâh kâhsa se-gâh
 
 (h.h., 2005 ve sonrası şiirlerinden, musiki makamlarıyla düzenlenmiş bir şiir)

Joee’nin kaçıncı ölümü


-neden 
gecenin karanlığını
döktün içime
ayrılık diye
o gece
yıldızları eledin gözlerinden?

yinelenen türkü…

bank üstünde
ölümünden habersiz
düştüğünü söylemiştim,
kara bir adamın
siyah küçük bir düğüm gibi
sabahın alaca karanlığından yoksun
kocaman garda
kör bir düğüm
gibi, hiç bir dişlinin çözemediği
hiç bir tırnağın söküp kanala atamadığı
sabahın alaca karanlığında, yoksul
bir türkü akarken kanalın bulanık sularına
" Joee neredeydin dün gece?"[1] diye

Okumaya devam et “Joee’nin kaçıncı ölümü”

sıra tabutlar ortasında


beni parkanın hangi cebinde taşıdığını unutma yeter!
yanağımı tepinen cehennemine yaslamışım
sıra tabutların öyküsü sevgilim…
 
dağ eteğinden sıçrayan kaya parçaları çarpar acılarıma
kulaklarım çıldırmış patlamalar ortasında sesini tanır
toprak, barut ve kan kokularından geçer de gelir kokuların
 
Yusuf’un kör kuyularında beklemem
hep Mayıs aylarımsın         kavruk yüzünle gelincik sürüsü
dişinle yanağın arasında tütün       acı emersin beni
 
bırak beni unuttuğun cebinden geçsin kurşun
sıra tabutlar ortasında yanında yatarım sevgilim

(h.h.13/09/2012, Bolu)
Photo: Three Soviet guerrillas in action in Russia during World War II
http://www.theatlantic.com/infocus/2011/09/world-war-ii-women-at-war/100145/