bir babanın gözyaşları yalan söylemez!

bir babanın gözyaşı

bir babanın gözyaşları yalan söylemez
sapladığın bıçağı ciğerinden çıkarsan duymaz artık

yanacaksın susuz ve ateşler içinde kuşkusuz
mezarın kabul etmeyecek leşini
o an toprak kaçar üzerinden
çıplak kalasın diye rüzgar dinmez
leş yiyiciler iğrenir de inmez
bunu ağlayan bir babanın gözyaşları söyledi

bilirim kör Yakup kanayan gömleğinin kokusunu almış
ağlayan babanın adım attığı her yer Kenan diyarıdır çünkü
bilirim bir babanın gözyaşları yalan söylemez

(h.h.)

O milletvekili ne dedi?

Bu bir edebi yazı değil. Bu bir şaşkınlık yazısı da değil. Beklenenin dillendirilmesidir. Üzülme ve hayıflanma da değil. Bu devranda üzülecek ve hayıflanacak o kadar çok şey varken!!

İnternette bir gazetede okudum. Aynen şöyle yazıyordu: “AKP Düzce Milletvekili Fevai Arslan, Başbakan Erdoğan için ‘Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde toplayan bir lider var. İşte bunun önünü kesmek istediler’ dedi.” Gözlerime inanamadım. Haberin videosunu izledim. Bu zat aynen şöyle diyordu: “… Allah-u Teâlâ’nın bütün vasıflarını toplamış bir lider…” (http://video.sozcu.com.tr/izle/x19s3cv/) Kulaklarıma da inanamadım! Ama okumuş ve duymuştum. Dini literatürü kullanarak bu sözlerin ne anlama geldiğini açıklamak zorunda hissettim kendimi.

Ben bir din insanı değilim ama Kuran’ı Arapçasından okur (kendimce) anlarım. İslam hakkında bana yetecek kadar bilgim var. Bu bilgilere dayanarak bu satırları yazacağım. Hemen belirtmeliyim ki, yazma isteğim inançla ilgili olmayıp din kisvesi altındaki bukalemunluğu örneklemek nedeniyledir. Halkın varı yoğu sermaye grupları tarafından çalınıp çırpılırken, büyük sermayelerin ve bankaların yıllık kazançları milyarlar doları bulurken, bu milletin haklarını savunmak, onun daha iyi hayat sürmesi için çalışmak, işsizliğe, yolsuzluklara, pahalılığa, silah ve uyuşturucu ticaretine, fuhuşa, kalpazanlığa, bir dirhem değer yaratmadan halkın emeğine el koyan aracılar ve tefecilere karşı koymak, ülkenin esenliği için çalışmak ve buna benzer nice kutsal görev için bu milletin meclisine giren bir adamın bu görevleri yerine getirmektense Başbakan’ı Allah’a benzer göstermesi toplumun ne denli bir çürümüşlük içinde yüzdüğüne bir kanıttır. Dini inançların nasıl hoyratça sömürüldüğüne ve çıkar aracı olarak nasıl kullanıldığına canlı bir işarettir. Siyasi güce yaranmak ve ondan nemalanmak ya da nemalanmayı sürdürmek için hangi yolların denenmesi mubah sayıldığına bir örnektir.

İslam’a göre bir varlığı Allah’a benzetmek veya Allah’ı bir varlığa benzetmek şirktir, küfrüdür! Zira İslam inanışına göre ne bir varlık ona benzer ne de o bir varlığa benzer. Benzerlik bir şeyin içerdiği, kapsadığı, taşıdığı özelliklerine göre olur. Allah’ı bir “şeye” benzetmek şirktir, küfrüdür.

Okumaya devam et “O milletvekili ne dedi?”

Sabra-Şatilla Kasabı Komadan Çıkmadı!

“Ben, ‘uluslararası prensipler’ denen sözler hakkında hiç bir şey bilmiyorum ve size söz veriyorum bölgede doğan her bir Filistinli çocuğu yakacağım. Filistinli kadınlar ve çocuklar onların erkeklerinden daha tehlikelidir; çünkü her bir Filistinli çocuk demek Filistin soyunun daha fazla devam etmesi demektir.” Bu sözler Ariel Şaron’a aittir. O bu sözleri 1965 yılında General Uzi ile yaptığı söyleşide dile getirmiştir.

Dün, dünya acımasız bir katilden temizlendi. İlerici Yahudi kardeşlerimizin yüz karası, Filistin çocuklarının katili, Sabra ve Şatilla kasabı Ariel Şaron yıllarca düştüğü komadan çıkamadı. Bu koma halindeyken neyin hesabını verdi bilinmez ancak kuşkusuz tarih onu insanlığın gördüğü en acımasız katillilerle birlikte anacaktır. O, Moşe Dayan gibi, 1911 yılından beri bölgede, İngiliz emperyalizminin oyunlarıyla başlayan, “mazlumiyet” maskesi altında, bütün bölge insanına ve özellikle de savunmasız Filistin halkına karşı sürdürülen kesintisiz ve sistematik savaş, saldırı, cinayet ve terör politikasının önemli bir parçasıydı.

Okumaya devam et “Sabra-Şatilla Kasabı Komadan Çıkmadı!”

o menem, o menem!

sensiz yaşanılmır gündüzüm gécem
sene qovuşmazsam dağılmış közem

arzumdur ömürlük qelbine köçem
seninle yaşayıb seninle ölem

éşitsen bir ağaç yanır o menem o menem
görsen bulaq susuz qalıb o menem o menem
éşitsen bir deli ağlayır o menem o menem
iki gören gözüm sensiz ölürem
éşitsen bir ağaç yanır o menem o menem
görsen bulaq susuz qalıb o menem o menem
seni deliler tek séven var o menem o da men
iki gören gözüm sensiz ölürem… gel, gel!

 

 

Tebrizli Şems’in Makalatından Çevirdiğim bir Parça:

Sen Konuşur musun Dinler misin?

Ey efendi, adetim budur, biri benim yanıma gelse sorarım ona, “Ey efendi, sen konuşur musun yoksa dinler misin?”

Şayet, “konuşurum,” derse, üç gece gündüz dinlerim onu peş peşe, ta ki o beni bırakıp kaçar. Şayet, “dinlerim,” derse, söylerim.

Küçüklüğümde, bana şaşılası bir olay oldu. Kimsenin benim halimden haberi yok, babam beni bilmez.

O derdi bana, “Evvela ki sen deli değilsin. Bilmem ki ne yoldur senin. Riyazet terbiyesi de değil…” ve falan filan!

Dedim ki ona, “Benden bir söz duy! Seninle benim aramdaki şuna benzer ki ördek yumurtasını ev tavuğunun altına koymuşlar. Kuluçkaya yata ve ördek yavruları çıkara. Ördek yavruları yumurtayı kırmışlar, anneleriyle su kenarına gelmişler ve suya girmişler. Anneleri evcil tavuktur. Suyun kıyılarında dolaşır, suya girmeye imkân yok. Şimdi, baba, ben deniz görüyorum bineğim olmuş ve benim vatanım ve halim bu işte. Şayet sen bendensen ya da ben senden, gir bu denize, şayet değilsen git evcil tavukların yanına! Bu ise seni asmaktır.”

Okumaya devam et “Tebrizli Şems’in Makalatından Çevirdiğim bir Parça:”

A. Ömer Türkeş’in eleştirel yazısı

A. Ömer Türkeş’in Ölümü Gözlerinden Gördüm adlı romanım için

“Adalet yerini bulsun diye” başlığıyla kaleme aldığı

eleştirel yazısı:

2009 yılının soğuk bir kış günü Tebriz kentinde başlayıp aynı gün aynı yerde sonlanan Ölümü Gözlerinden Gördüm romanında Azerbaycan halkının/insanının yüz yıllık çilesini anlatmış Haşim Hüşrevşahi… Orta halli insanların yaşadığı sakin bir semtte, ortak avlusu ucuz çiçekler, cılız ağaçlarla süslenmiş sitelerden birinin giriş katındayız. Burası Yusuf’un evi; bakımsız, dağınık, tozlu ve havasız. Yusuf yaşadığı, gördüğü, işittiği şeylerin yükünü kaldırmakta zorlanan, acısını hafifletmek için anlatmak, yazmak ihtiyacı duyan bir adam. Kalemi güçlü ama içi yaralı, kafası karışık, umudu tükenmiş; 

“Öfkelerimiz, zavallılıklarımız, hırslarımız ve evet, evet acımalarımız… Birilerinin acıması, acınması! Ya da bir gülümsemenin yıkıp yerle bir ettiği dik duruşlarımız! Güneşin artık bizim içimizdeki dağların ardından doğmayacağını, hiçbir sabahın bizim içimizden başlamayacağını ne zaman fark edeceğiz. Arkaik mezarları saklayan içimizdeki höyükleri, kar kaplı zirvelerle karıştırdık hep. Ölüler kentimiz hep yıkıntılar içindeydi oysa, değil mi? Bu bodur duvarlara sığışmış kısır hayaller! Neresinden söz ediyorsun bu yeryüzünün? Nesinden? Biz, bir Yelda Gecesi’nde ay tutulmasına yakalandık. Zaman geçmedi, ay aydınlanmadı. Biz aşkı da bir güvercin gibi hayal ettik, gelip avlumuzun kıyısına oturur sandık. Bizi görür ve bahçeye iner diye düşündük. Yaşamın nesinden, neresinden söz ediyoruz?” 

Romanın bütününe göre çok kısa olan giriş bölümüne genişçe yer vermemin nedeni, ikinci bölümden başlayarak bambaşka yönlerde hikâyenin anahtarı vazifesi görmesinden. Yusuf, romanda bir daha karşımıza çıkmayacak ama bütün roman kişileri Yusuf’un hayatından bir parça taşıyacaklar.

Okumaya devam et “A. Ömer Türkeş’in eleştirel yazısı”