İzmir Kitap Fuarı’ndaydık!

18 Nisan 2015 cumartesi günü saat 19-20 arasında “Komşu Aç Kapıyı: İran-Türkiye Kadın Şiiri, Dişi Dil” başlığını konuşmak üzere toplandık. Salon toplantı sonuna kadar dinleyen, soran ve sorgulayan edebiyatsevelerle doluydu. Panel başkanı Sayın Asuman Susam toplantı hakkında genel bilgileri verdikten sonra Sayın Arife Kalender Divan edebiyatı döneminden günümüze kadarki süreçte boy gösteren kadın şairler hakkında tarihi bilgileri analitik bir dille aktardı. Ardından Haşim Hüsrevşahi İran’ın yakın geçmiş tarihi ve kadınların genelde ve kadın şairlerin özelde durumları hakkında bilgi verdikten sonra dilin sınıfsal gelişimi, eril-dişil-hermafrodit-cinsiyetsiz dil sürecini tartıştı. İranlı kadın şairlerin şiirlerinden oluşan seçki eser, “Dolunayda Kızıl Tef Çalan Kadınlar” adlı kitaptan şiirler okundu. Güzeldi. Hep güzel olsun.
fuar-1

fuar-5

Beyaz turnalar

Bu şiirin çevirisini sevgili Juliet, Şehbaz ve Denise’e takdim ediyorum;

uçup giden ve bize seslenen o güzel Turna,

Roza’nın anısına:

Sevgili Denise’in yazdığına göre bu şiir Rasul Hamzatoviç adlı Dağıstanlı bir şaire aittir. Bu şair Hiroşima müzesini gördükten sonra oradaki manzaranın etkisiyle ikinci dünya savaşında emperyalism ve faşizme karşı savaşarak toprağa düşen ve asla evlerine dönmeyen milyonlarca Rus askerine yazmıştır. Şiirin orijinal dili de Avarcadır. Şiirin adı Turna. Bu şiir, Avarcadan Rusçaya çevrilince (Rusça adı Juravlı) Yan Franckel’de besteliyor.

İngilizce metinden çevirdiğim:

Turnalar:

Bazen düşünürüm
Kanlı meydanlardan eve dönemeyen o askerler
Soğuk mezarlarda yatmazlar
Onlar beyaz turnalar oldular

Okumaya devam et “Beyaz turnalar”

Aaaah benim dilsiz Davud’um!

“Kars kar altındaydı. O ufacık tefecik kızı yakalamak için bir ordu gelmişti adeta. Ev birden sarılmıştı. Yapılacak bir şey yoktu. Kelepçelendim ve işkenceler başladığında yirmi birindeydim. Yirmi bir yıl! Çok şey sığdırmıştım bu kısacık ömre. Kocaman bir aşk, çürümüş bir ailenin lanetli küfesi sırtımda, bir çocuk, silahlı mücadele. Beni Tanya’ya benzetirdi yoldaşlar! Siyah kısa saçlarım, kara iri gözlerim ışıl ışıldı. Sonra gözlerimdeki ışıklar söndü. O ışıkları işkence odasında çaldılar.

Sana o işkenceleri anlatmayacağım. Bir bilsen! Bir bilsen! Sustum ve düşündüm! Haykırdım ve düşündüm. Çığlıklar attım ve beynimi yedim. Ruhumu karnımda sakladım. Ben macera insanıydım. Daha sana doğmadan önce. Dağların maceracısı, denizlerin, mağaraların… Sadece macerayı yaşamanın maceracısı. Maceranın içinde olmanın hazzı sadece. Hiçbir zirve yoktu çıkmak istediğim, hiçbir derinlik yoktu dalmak istediğim, hiçbir karanlık yoktu dokunmak istediğim. Önemli olan maceranın kendisiydi. Yol değil, geçişin kendisi. Ta ki bir ses duydum. Hiç beklemezken. Beyaz bir ses. Ormanın dağı öptüğü çizgiden yükselen beyaz sise benzer bir ses. Işığı parçalayan, suyu parçalayan, dumanı parçalayan ve parçalanmak için rüzgârı çağıran bir ses. Yaklaştım sana. Önce kirpiklerimle dokundum sesine. Sonra gözbebeklerimle, sonra burnumun ucuyla, sonra dilimle… Göğsümü açtım sonra.  Göğüs kemiklerimle, tenimle dokundum. Çıplak ellerim beni senin çıplak kayalıklarına getirdi sonra. Sonra mağaralarına. Hiçbir ışık beklemeden girdim mağaralarına. Kulaklarımsa sesinde asılı kalmıştı. Senin mağaralarının en karanlık köşelerinde kaybolduğumda karnımın çukurlarına, dişlerimin dibine ve kulaklarımın derinlerine hazzın dolarak yayılıyordu. Şehvet değildi bu haz. Kelebeğin susaması gibi bir şeydi. Bir arının taçyaprağından geçip de çiçeğin yüreğine sokulması gibi bir şey. Mağaralarının nemli, karanlık ürpertisini anımsıyorum hâlâ. Yankılanan damla damla damla seslerini, kalp atışlarımı aşıp geçen su sesi. Ve ben yürüdüm. Yıllarca yürüdüm. Ayaklarımın altında patlayan volkanlar vardı. Gözlerim kördü. Ve ben o mutlak körlük içinde yürüdüm. Bütün evreni ağzıma üflüyor gibi yürüdüm. Oysa ne sen Şiva’ydin ne ben Vişnu. Ne benim dansım Tandava’ydı ne seninki Lasya. Alevle rüzgârın dansıydı bizim dansımız. Bizim dansımız varla yokun iç içeliğiydi sadece. Ama mağaralarının derinlerinde uyuyan yarasaların uyanmasın diye çıplak ayaklarım yosunlarının üzerinde aksayarak giderdi. Ağzındaki yılanlar gırtlağıma sarıldığında bir şarkı dökülürdü göletlerine. En kadim babalarımın ve analarımın gözyaşlarıyla dolan gölet. Kan renginde. Ben maceracıydım. Sana inanmadan önce. Senin ayetlerinin indiği mağaraya adım atmadan önce. Ama olan oldu. Aç dedin avuçlarını. Açtım. Sonra parmaklarının ucunun ateşiyle çizgiler çizdin avcuma. Dik dur dedin. Durdum. Parmaklarının ucunun ateşiyle alnıma çizgiler çizdin. Aç ağzını dedin. Açtım. Parmaklarının ateşini üfledin ağzıma. Sesine hep bir kanat sesi karışmıştı. Rüzgârın anası bu iki kanat ortasından doğmuştu sesin. Ben maceracı olmadan önce o rüzgâr beni çağırmıştı sisini parçalayan. Sırtımda ateş küfesi. Sen bana geçtin ben sana. Rüzgar ateşe dönüşmüştü, ateş rüzgara. Aaah benim deli dumanım. Dişlerini öpmüştüm ilkin. Saçlarını ısırmıştım. Tırnakların etimi doğradığında sana inanmaya başlamıştım. Aaah benim kör peygamberim. Aaah benim dilsiz Davud’um. Aaah benim kolları kesik Yahya’m.”

(Bu hepimizin rivayetidir‘den, h.h.)

Tıklama Sıklığı

Ülkelere Göre Şimdiye Kadar Sitemize Uğrama Sıklığı:

Türkiye’den sonra yer alan ilk üç ülke:

ABD 2394
Almanya 1778
Azerbaycan 1242

100-1000 tıklama yapılan ülkeler sırasıyla: 

Hollanda, İsviçre, İngiltere, Rusya, Avrupa Birliği, Brezilya, Belçika, Fransa, Kanada

1-100 tıklama yapılan ülkeler sırasıyla:

Norveç, İsveç, İtalya, Avusturya, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, İspanya, Yunanistan, Irak Danimarka, Yeni Zenlanda, İsland, Sudan, Suusi Arabistan, Hindistan, Meksika, Finlandya, Macaristan, Portekiz, Polonya, İsrail, Mısır, Makedonya, Birleşik Arap Emirlikleri, Arnavutluk, Filipinler, Endonezya, Pakistan, Ukranya, Venezuela, Belarus, Kolombiya, Gürcistan, Özbekistan, Maleziya, Bosna-herzek, Japonya, Hongkong, Romanya, Ürdün, Afganistan, Singapur, Senegal, Fas, Sırbıstan, Tayland, Güney Kore, Şili, Peru, Hendoras, Suriye, Kuveyt, Tacikistan, Cezayir, Slovenya, Kostarika, Tayvan, El Salvador, Kırkızistan, Kazakistan, Ekvador, Hırvatistan, Gana,  Moğolistan, Angola, Nepal, İran, Camayka, İrlanda, Dominik Cumhuriyeti, Nijerya, Umman, Libya, Moritanya, Marşal Adaları, Luksamburg, Katar, Litvanya, Dağlık Karadağ, Güney Afrika, Lübnan, Vietnam, Reunion, Cape Verde

güneşi yeniden selamlayacağım!

geliyorum, geliyorum, geliyorum.
saçlarımla: yeraltı kokularının devamı
gözlerimle: karanlığın koyu deneyimi
duvarın öte yanındaki meşeliklerden kopardığım çalılarla
geliyorum, geliyorum, geliyorum
ve eşik aşkla doluyor
ve ben eşikte, sevenleri
ve hâlâ orada
aşk dolu eşikte duran kızı,
yeniden selamlayacağım…

 Furuğ geliyor! Yaralarım Aşktandır 5. baskı (Totem Yayınları 2. baskı) yakında çıkıyor…
 میآیم ، میآیم ، میآیم
با گیسویم : ادامهء بوهای زیر خاک
با چشمهام : تجربه های غلیظ تاریکی
با بوته ها که چیده ام از بیشه های آنسوی دیوار
میآیم ، میآیم ، میآیم
و آستانه پر از عشق میشود
و من در آستانه به آنها که دوست میدارند
و دختری که هنوز آنجا ،
در آستانهء پر عشق ایستاده ، سلامی دوباره خواهم داد

Sardunayalar.com ziyaretçi istatistikleri

Bu sayfayı 2011 yılının Aralık ayında açtım. İlk bir ay düzeltmelerle geçti. 2012 yılı Ocak ayından itibaren düzenli yayımdadır. Bu sürenin ziyaretçi istatistiğini vermek istiyorum. Bu notu yazdığım şu an itibarıyla toplam 51,577 kez tıklanmıştır. Bu tıkalamalar toplam 20511 kişi tarafından gerçekleşmiştir. Ziyaretler en çok Türkiye’den ve daha sonra Amerika Birleşik Devletler ve Almanya’dan olmuştur. Aşağıda bu sıra verilmiştir. Şu anda 519 kişi abonedir. Doğrudan bilgi alabilmekteler. graf-1 graf-2

Yedi İblis!

Margutte, Non-rivista online di letteratura e altro“nın son sayısından aldığım ve İngilizceden çevirdiğim, İrlandalı şair Siobhan Mac Mahon’un “Seven Demons” adlı şiiri:

(This is a Turkish version of Seven Demons written by Siobhan Mac Mahon, Ireland, taken from last issue of Margutte, Non-rivista online di letteratura e altro, done by haşim hüsrevşahi)

belki kıyıp geçmek zorunda değilsin
yedi iblisi çıplak kollarınla
oturmuş sırtına sürerek yedi ejderhayı
ateş püskürerek, geçip hızla cehennemin yedi yasası arasından
yedi öldürücü günahla devam ederek
(gerçi benim yedi sayısına karşı bir şeyim yoktur)
 
belki hatırlamaya gereksinimin yoktur
baştan sona Kutsal Kitabı, Kuranı ya da İncili
geriye doğru, kalbinle, tırmanırken yedi zirvesini
en yüksek dağların
çıplak ayakla
ve çıkınsız
 
beni bulmak için
 
belki de ben öylece bekliyorum
yumuşacık soluğunda
senin çarpan
kalbinin.

(Ç: h.h.)

linkler:
http://www.margutte.com/?p=9774
http://www.margutte.com/?p=9774&lang=en

siobhan mayo 2
Siobhan Mac Mahon

O kadın!

Furuğ Ferruhzad’ın İbrahim Golestan ile ilişkisi üzerine çok yazılmıştır, çok okuduk. Ben de birkaç kez Furuğ’un kendi anlatılarından yararlanarak onun İbrahim Golestan’ın çocukları Leyli ve Kaveh hakkındaki düşüncelerini aktardım. Furuğ’un kocası Perviz Şapur ve oğlu Kami hakkında da az çok okuduk. Furuğ, İbrahim’e aşık olduğunda İbrahim evliydi ve iki çocuk babasıydı. Furuğ, onun eşi Fahri Hanım’la da görüşüyordu. Fahri Hanım eşi ile Furuğ arasındaki ilişkiyi biliyordu. Bu ilişki sancılı bir ilişkiydi! Bunlar hakkında da az çok okuduk. Ancak o kadın hakkında, Fahrı Hanım hakkında pek az yazıldı… burada onun hakkında ölümü nedeniyle çıkan bir yazıyı çevirerek veriyorum:

Okumaya devam et “O kadın!”