Öykü Teknesi ile söyleşi

Öykü Teknesi (Kanguru Yayınevi) ile Ölümü Gözlerinden Gördüm Üzerine

Soru: Uzun zamandır senin adını edebiyat etkinlikleri ve çeviri eserlerle duymaktayız. Bu yıl ise bir romanla Türkiye edebiyatseverlerin karşısına çıktın: Ölümü Gözlerinizden Gördüm. Bu romanı birçok açıdan ele almak mümkün. Örneğin romanın kurgusu üzerinde durabiliriz, onun kuramsal çözümlemesine ışık tutabiliriz, hatta dilsel olarak ele alabiliriz ve de fırsatımız olursa alacağız da. Ancak öncelikli olarak şunu sormak istiyorum madem roman Tebriz’de geçiyor ve sen de İranlı bir Türk olarak Azerbaycan Türkçesi ya da Farsça yazabiliyorsun neden Anadolu Türkçesi?

Yanıt: Doğrudur. İlk kez bir romanla okurla buluşuyorum. Ama neden Anadolu Türkçesi. Bunun birçok önemli nedeni var. Birincisi dediğin gibi ben bir Türküm ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. İkincisi ben kendi romanlarımın anlatısı açısından Türkçeyi Farsçaya göre daha uygun buluyorum. Ayrıca Türkçe okuyan nüfus dünyadaki Farsça okuyan nüfustan kat kat daha fazladır. Yani muhatap meselesi. Bir önemli nokta da şu ki ben bu romanı Farsça yazmış olsaydım İran’da yayımlama imkanı olmazdı. Yani kitap yayın izni almazdı. İran dışında yayımlanmış olsaydı okur sayısı çok sınırlı olurdu. Bir başka nedenim de şu: Türkçe yazılan edebi eserlerin diğer dillere çevirimle olanak ve olasılığı Farsçaya göre daha fazladır. Nitekim şu anda Ölümü Gözlerinden Gördüm romanı İngilizceye çevrilmektedir. Sonuç olarak romanın Tebriz’de geçmesi bu eserin İran ya da Farsça edebiyatı içinde incelemek doğru değil. Türk edebiyatı içinde ele alınmalı.

Soru: Romanın bir özetini senden duymak istiyorum. Okurlarımızın sorularımın dayanaklarını bilmeleri yararlı olur.

Yanıt: Roman Yusuf diye bir adamın durumunun anlatılması ve de onun aldığı notların aktarılmasıyla başlıyor. BU notlar çok ama çok önemli ipuçları barındırıyor, hem anlatısal, hem kurgusal hem de genel yorumlama bakımdan. Sonra Yusuf duyduğu sesler nedeniyle kulağını evinin bir odasının duvarına yaslıyor ve duyduklarıyla biz duvarın öte yanına geçiyoruz ve bir odada yedi kişinin varlığını ve onların kim olduklarını anlıyoruz. Onlar değişik zamanlarda (yüz yıl içindeki takvime göre değişik zamanlarda) hayatlarından koparılarak o odaya, daha doğrusu romana getirilmişlerdir. Onlara bir not iletilmiş, onlardan hayatlarını mahvedenin kim olduğunu bulmaları istenmekte aksi takdirde hepsi bir hakikatin içinde yok olup gidecekler. Bu nedenle yedi kişi kendi hayatlarını anlatmaya başlıyorlar. Ancak konu hiç de sanıldığı gibi ilerlemiyor ve sonuç hiç beklenildiği gibi olmuyor. Onları mahvedecek olan pusudaki hakikat durmadan kalıp değiştiriyor ve sonunda hem karakterler ve hem okur bambaşka bir hakikatle baş başa kalıyor.

Soru: Çok ilginç bir durum var. Biraz da kafa karıştırıcı. Romanın başlangıcında evinin duvarına kulağını koyarak sesler duyan adam yazar mı, karakter mi? Yoksa Yusuf romanın ilk dinleyicisi mi? Bunu baştan anlayalım.

Yanıt: O bir bakıma yazardır. Ama bir bakıma diğer karakterlerin yaşamıyla hiç ilgisi olmayan dışlanmış bir karakterdir. Yazarlığı onun imgesel monologu nedeniyledir. Dışlanmışlığı ise romanın sonunda açığa çıkıyor!

Soru: Sen yedi kişinin romana getirildiğini söylüyorsun. Yaşamlarından alınarak diyorsun. Aklıma hemen şöyle bir şey geliyor: insanı hayatından alan tanrıdır. Tanrının Azrail adlı ölüm meleğidir. Sonra değişik zamanlarda alınıyorlar diyorsun. Öyleyse olayların başladığı oda değişik zamanların birleştiği bir mekândır. Buna kıyametin mahşeri yeri diyebiliriz. Kaldı ki romanda okuyoruz. Kerim diyor ki: “O anda dumanlı kafamda, sahnelenecek olan kıyametin provası yapılıyordu. Dekorsuz, kostümsüz bir prova.” Anlatıcı Nahid’i anlatırken diyor ki: “Nahid, odada dönüyor, çılgınca koşuyor, koşarken arkasında bıraktığı esinti, odada mezarlarından yeni çıkmış kıyamet ehlinin irileşen gözyuvalarının tozunu toprağını havalandırıyordu… Ama kimse kımıldayamadığına göre, kıyamet sürecekti; her anı elli bin yıl süren kıyamet...” Ruhsara diyor ki “Şimdi hepimiz ölmüşüz. Şimdi İsrafil’in suruna üflenmiş, hepimiz mezarlarımızdan kalkmış ölüleriz. Şimdi hepimiz kıyametteyiz. Hepimiz mahşeri kübradayız. Büyük hesap günündeyiz İsmal Efendi! Bugün hiçbir yere kaçamayacaksın. Ben de kaçamayacağım. Hiçbirimiz! Biz ölüp mezara girmek için yaşadık. Bu günü yaşamak için öldük, mezara girdik.”  Yani sanki senin bir şiirindeki o dizeyi hatırlatıyor: “hiç kuşku yok ki ben ölmüşüm!” Öyleyse soru netleşiyor: bu kişileri yaşamından koparıp ve romanın mahşerine getiren yazar adlı tanrı mıdır?

Yanıt: Hem evet hem hayır! Romanın imgesel anlatısını bize veren Yusuf açısından evet, ama Haşim Hüsrevşahi yazar açısından hayır. Haşim yazar, o yazarı Heidegerian bakışla öldürüyor ve Nietzsche bakışıyla tanrısal gölgesini anlatının üzerinden bir kenara çekiyor!

Soru: Yani?

Yanıt: Yani Haşim Yazar, karakterleri yaşamda tutarak onları anlatmayı yeğliyor!

Soru: Yeniden diriliş?

Yanıt: İnsanların bütün bu eşitsizlikler, savaşlar, acılar ve haksızlıklardan kurtulmak için topyekûn ve kökten bir yeniden doğuşa, dirilişe gereksinimi yok mu?

Soru: Romanın ilk başında “Size de bir not var: ‘Bu romanı okumaya başladığınız ve bitirdiğiniz tarihi bir yere not ediniz!’ diye bir not, uyarı var. Roman buradan mı başlıyor? Neden bu not?

Yanıt: Benim zamanla sorunum var. Zira dille sorunum var. Dilin diktatoryası ve onun çevreni olan zamanla! Ama benim edebi anlatıdaki zamanla da sorunum var. Bu bağlamda okuru kendime çekmek istiyorum. Yanımda tutmak istiyorum. Bencilce bir şey! Ama bu bencillik okuru zamanın nasıl davranacağı konusuna hassaslaştırma meselesidir de aynı zamanda.

Soru: Öyle görünüyor ki bu romanı yazanın, karakterlerinin ve de okurunun zamanla başı dertte. Ne dersin?

Yanıt: Evet. Aynen katılıyorum. Bakın ben sizin sorunuzu bir soruyla yanıtlayayım ya da yanıtlamayayım dilerseniz: Acaba kızından 20 yaş büyük bir adam başka bir yerde kızıyla ondan 15 yaş daha küçük olarak karşılaşabilir mi? Anlatı zamanı ile olayların cereyan etmiş zamanı ne zaman hangi alanda çatışır ve mümkün olmayan mümkün olabilir? Kısa bir yanı olarak anlatı dilinde! Bu bakımdan gerçekten başımız zamanla dertte. Ben zamanla derdi olmayan ciddi bir edebi yaratı düşünemiyorum!

Soru: Ama gerçek şu ki biz burada sadece kronolojik bir zamanla karşı karşıya değiliz. Zaman deyim yerinde ise bir satırla adeta doğranmış karıştırılmış ve okura servis ediliyor. Öyleyse sorumu şu şekilde toparlamak istiyorum: Romanınla sürem ilişkisi nedir bize açıklar mısın!

Yanıt: Doğrsunu istersen bu soruyu ne zaman soracaksın diye bekliyordum. Romanın yazıldığı süre: 4 yıldır. Yani ben bu romanı yaklaşık dört yılda yazıp bitirdim. Romanın içinde geçen olayların kronolojik zamanı: 100 yıldır. Romanın içinde ilerleyen olayların zamanı ise 48 saattir. Romanın anlatı ise –ki ben buna imgesel monolog diyorum ve bu süreyi koridordaki saatin gonk seslerinden algılıyoruz- sadece 2 dakika süremekte! Yani 100 yıllık bir tarih, dört yıl içinde yazılarak, iki gün içindeki olaylar zincirine yerleştiriliyor ve bütün bunlar 2 dakikada olup bitiyor! Sanırım yardımcı olamadım.

Soru: Şimdi herkesin merak ettiği ve belki de başta sormam gereken bir soruya geldi sıra. Bu romanın başkarakteri kim? (bakıyorum gülümsüyorsunuz, yoksa başkarakter okur mu diyeceksiniz?)

Yanıt: Yok hayır. Başkarakter okur dersem işin kolayına kaçmış olurum. Biraz da bayat bir bakış ve yanıt olur! Öyleyse romanın kendi sosyolojisi içinde buna bakalım. İlk girişte sanki başkarakter Yusuf’tur. Ama birkaç sayfa sonra, yani Suğra’nın “itmesene orospu çocuğu!” deyişinden sonra Yusuf kayıplara karışıyor. Sonra okur yedi kişiyle baş başa kalıyor. Bu yedi kişinin hiçbirinin yaşamöyküsü ve de romandaki yaşamı, konumu ve varlığı diğerinin varlığına ikincil değil. Yani hepsi bağımsız bir karakter, bir ses ve bir melodidir! Orkestranın seslendirdiği eşsüremsel melodiler yumağı söz konusudur. Yani kısacası bir polifoni söz konusudur. Bir karakter diğerinin kölesi ve diktası altında değil. Bu nedenle romanın sosyolojik olarak kurgulandığı demokratik ilişkiler içinde –anlatı demokrasisi de diyebiliriz- sekiz anakarakter var. Kahraman yok! Çok zorlarsanız kahraman aslında tüm bu olup bitenleri kendi zihninde canlandırarak yeniden kendi kişisel imgesel anlatısını oluşturan okurdur. Ama burada da tek bir okur söz konusu olmadığından biz kahramanlarla karşı karşıyayız! Ama önemli başka bir nokta daha var. O da kadınların ön plana çıkışı. Dişil bir bakışın ve anlatının ön plana çıkışı. Ben bu konuyu, zamanın yok edilmek istenircesine doğranmasıyla birlikte görüyorum. Zamansızlıkla dişil dilin önplana çıkıp ve dilsiz bir evrene geçişle ilintili görüyorum.

Soru: İsterseniz bu zaman-dil konusunu başka bir zamana bırakalım ve romanla ilgili bir yığın sorum olmasına rağmen burada kısa keselim. Ne dersin!

Yanıt: evet romanla ilintili olarak üzerinde konuşulması gereken çok konu var. Sonraki bir zaman bırakalım.

.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s