Şiir: Haşim Hüsrevşahi
İcra: Halime Eraslan
“kurşun sektiğinde kayalardan
karda nar çiçekleri!”
Şiir: Haşim Hüsrevşahi
İcra: Halime Eraslan
“kurşun sektiğinde kayalardan
karda nar çiçekleri!”
14/01/1982, Tahran
Çeviren: Haşim Hüsrevşahi
uğultular ortasında can veriyordu sesler
caddeye ölü toprağı serpmişlerdi
ve biz kalkmak için elimizi diğerinin omuzuna koyamıyorduk
biz hışırtılı sesimizi
bilge ve zehirli bir yılan gibi
saklamıştık göğsümüzde
caddenin ortasında siper almış
uğultuyu yarıyorduk
kesilmiş gırtlaklardan yükselen sesi arıyorduk
biz bir kabustan diğerine fırlatılıyorduk
uykuyla uyanıklık arasındaki sınıra dokunmaksızın…
rivayet edilir ki kendi oksijen kapsülünü sırtlamıştı
çıplak kayaları tırmanıyordu
ve prangalarının sesini
kulaklarımıza sokuyordu…
yüzerek bataklıktan dışarı fırlıyorduk
yaralı derimize yumurtlamak için böcekler pusuya yatmıştı
ve biz
biz
biz
kâbusun mantığından habersizdik
soluk soluğa hastane merdivenlerinden çıkmak
korku ve umut arasında sarkaç olmak
utanç içinde
Keşaverz Bulvarı’nda moloz olmak
Meryem’in bulutlu yüzü
ve biz ki
kemiklerimiz, gözlerimiz ve sesimiz titriyordu rüzgarda.
kâbusun kendi mantığı vardı:
“yukarı tırmanan ölür
kaybolan kalır”
biz kaybolmuştuk
ve ilgili bakanlıkların koridorları sonsuza kadar sünmüştü.
… nolu dosya
… nolu blok
… nolu hücre
birbirimizin numaralarını ezber değildik
ve kimse bilmiyor yoldaş
senin öksürüklerin bizim boğazımızı tırmalıyor
kardeşim!
ey güleç yıldız!
ki havayı yumrukluyordun
duvarı yumrukluyordun
göğsünü yumrukluyordun
ve kimse seni görmüyordu.
biz aç ve avareydik
kimimiz taş bağlamıştık karnımıza
kimimiz tırnağımızla taşı yontuyorduk
ve su verilmiş kılıç yapıyorduk
ve hiç birimiz katillerin elinden sağ kurtulmuyorduk
durmadan siz öldürdünüz diyen sesi duyuyor musunuz?
zira her kim her nerede ve her ne şekilde ölürse ölsün
onu siz öldürmüşünüz
çünkü siz öldürmüşsünüz.
ve senin katillerin biliyorlardı
başı yarı kesilmiş tavuk koştukça ölüme daha da yaklaşır
seni koşasın diye bıraktılar
aldığın her solukla can veresin diye
verdiğin her solukla can verelim diye…
bana bakın
bana ki kandan bir iz taşırım boğazımda
anımsayın göğsümde sakladığım zehirli yılanı
kime doğru sıçrayacağını bilen yılanı
bellekten kalkan zehri anımsayın!
çünkü ben çoklarının kesilmiş gırtlağıyım
Mohtarı’yım[1]
Puyende’yim[2]
Gaffar’ım[3]
ben Abtin’in[4] kesilmiş gırtlağıyım!
Mart 2022

[1] İran İstihbarat Bakanlığı tarafından kaçırılarak Aralık 1999 tarihinde katledilen İran Yazarlar Birliği üyesi yönetim kurulu üyesi, filozof, şair Mohammed Mohtari.
[2] İran İstihbarat Bakanlığı tarafından Aralık 1999 tarihinde kaçırılarak katledilen İran Yazarlar Birliği üyesi, sosyolog, çevirmen, yazar Mohammed Cefer Puynedeh
[3] İran emniyet güçleri tarafından Ekim 1997 tarihinde evinde katledilen İran Yazarlar Birliği üyesi, üniversite öğretim üyesi, şair, yazar Gaffar Hüseyni
[4] Bektaş Abtin. İran Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyesi. Şair. Mahpus. Hapisteyken Covid-19’a yakalandı. Durumu ağırlaşınca ancak hastaneye kaldırıldı. Hastanede ayak bileklerinden yatağa zincirlendi. Ve o halde hayatını kaybetti.
“Şeytan korkusu vardı içinizde”[1]
Oysa o denli korkunç değildim ben
Ateşten gelmiştim size
Ateş getirmiştim
Beni korkunç kılan sizin korkaklığınızdı
*
Bir dürtü vardı içinizde
Uçuruma iten sizi ve çığlıklar attıran
İşte oydu elini bırakmadığınız şeytan
Yoksa yalancı olan ben değildim
Kırmızı her zaman kan değil çünkü
*
Bir şiir okuyayım size isterseniz
Hiç şarkı duymadım sizden
Gözleriniz ağlamaklı güzelleşiyordu
Boş mezarlardı gözlerinizde
Hep rüya gördüm oysa sizin için
*
Yumruğunuz göğsüme ağırlık yapar
Tırnaklarınız etimi koparır
Belki bu hikâyeyi baştan okursunuz diye yazıyorum
Bahçede gömdüğümüz günlerimiz güzeldi
Güzelliği onun kaybolup gidişindeydi
*
Ben de gidiyorum
Şeytanlığımı yanıma alarak
Hiçbir âdeme secde etmedim tanrım sen bilirsin
Ben öyle sevdalı dansa kalkmış alevlerle
Dolunay kanıyordu avuçlarıma suskun…
*
Bir bakıma çoktan ölmüştüm
Bir bakıma yeni çırpıyorum kanadımın küllerini
Arkamdan bağırırsan duymam
Sağır olmuşum çoktan
Şeytan ısırdığım o dudaklarda saklıydı
*
Bahaneler uydurdum dönüp gelmelerim için
Bahçemizdeki ak papatyalara benzer yalanlarımla
Sen bilirsin ne kadar çok sevdim kovulduğumu cennetinden tanrım
Kış geçip yaz bitince anladım ömür boyu yalnızdık
*
Ağaçların saksıların sarı yapraklarını kopardım
Bahçeyi suladım arılarla yanımda köpeğim
Kedim uzaktan izliyor suyu sevmez o
Yaralı ağaçlarını okşadım içimin
Erguvan sen ne güzel serpilmişsin
*
Kalbim tekliyor sesim nedense kısık
Uzak şarkılar yankılanır içimde
Alev çukuru bahçede ölü gözü
Tükürülmüş bir yüz taşır ruhum
Dolunay kanıyor avuçlarımda suskun
*
Tükürülmüş bir yüz taşır ruhum
Gecenin sisli sokakları ıssız
Ay kanar
Bunca yıl sırtımda
Giderim hiç gelmemiş gibi.
H.H.
[1] Alıntı dize.

(Bu yazımı ufak tefek değişiklikler yaparak yeniden yayınlıyorum)
Çocuğum sana bir vasiyetim var. Çocuklar babalarının, büyüklerinin vasiyetini, öğütlerini sevmezler bilirim. Ama ben yine de söyleyeceğim. Biliyorum hoşlanmasan da okuyacaksın. Şimdi unutsan da bir gün anımsayacaksın. O zaman ikimiz de aynı kadehi paylaşmış olacağız!
Bize sakın boyunuzdan büyük işlere kalkışmayın diye dediler, kimi zaman öğüt verir gibi, kimi zaman tehdit ederek. Bizden bir bölümümüz boyumuzun ölçüsünü bile bilmiyorken evet dedik, olur dedik. Bize budur dediler. Boyunuz bu kadardır dediler. Bir gün baktık ve gördük ki hep budamışlar bizi ve bodur bırakmışlar. Dilimizi budamışlar, cesaretimizi budamışlar, yüreğimizi budamışlar, ruhumuzu budamışlar ve irademizi… güneşi emecek bütün yeşil yapraklarımızı budamış yolmuş yere dökmüşler. Gördük ki talan edilmişiz, vurgun yemişiz. Bir gün baktık ve gördük ki boyumuzdan büyük işlere kalkışmak istesek de ölçümüz güneşi yutmaya yetmeyecek artık. Geç olmuştur artık.
Birilerimiz o büyük yalanı görmedi… Onu keşfetmek sana düşer. “Evet” ve “Olur” diyenlerden bir kısmı bakamadı bile, göremedi bile… Onlar sandılar ve inandılar ki hayat budur… Kurtçuklar kendi çukurlarındaki bir avuç çamurlu suyu dünyanın tümü olarak algılar çünkü… Onların dünyası işte o kadardır… Bize boyumuzun bu olduğunu tembihlediler, tehdit ettiler!
Ama birilerimiz “Hayır” demenin ne denli onurlu olduğunu bildi. “Hayır” demenin ne denli cesaret istediğinin, tehlikeler barındığının hesabını gitmeden. Onlar “Hayır!” dediler. Onlar boylarından büyük işlere kalkıştılar. Ah çocuğum onlar ne güzeldiler. Onlar servilere örnektiler. Onlar güneşe komşuydular. Kimisini astılar, kimisini hapislerde çürüttüler, kimisini kurşuna dizdiler avlularda, dağ eteklerinde ya da, kimilerini yüksek binalardan attılar, kimisini boğup çöllere, göllere, tuzlu kum denizlerine attılar!
Birilerimiz boylarından büyük işlere, dünyayı değiştirmeye, daha güzeli yaratmaya kalkıştılar… Onlara deli dediler, ruh hastası dediler, onları umursamadılar, adamdan saymadılar, hor görüp tekmelediler… Rüzgârda kızıl bayrak gibi dalgalanan o insanlar güzeldiler. Onlar ateş cinsindendiler. Toprağa indiler. Onlar geldiler, insanlığın kulağına eşitliğin, adaletin, mutluluğun şarkılarını fısıldadılar ve gittiler. Kimileri onların güzelliklerini, ışıltılarını görecek boyda bile olamadılar…
Hatırlarsan Mozart’ın cesedini yoksullar mezarlığında toplu bir mezara attılar. Nice şairler, ressamlar, yazarlar, müzisyenler, bilim insanları, mimarlar, filozoflar bizi tehdit edenlere rağmen hayatımızı güzelleştirdiler. Onlar bizi mağaradan kurtardılar ve kendileri için hiçbir şey istemediler.
Canım evladım; sana ve senin gibi genç insanlara her şeyin para olduğunu öğütlerler. Paranın tanrıdan bile güçlü olduğunu söylerler. Çünkü buna inanırlar. Sana ve senin gibi genç insanlara daha fazla para elde etmek için uğraşmanız gerektiğini söylerler. Seni çılgın bir tüketim çarkında tüketip yok etmek isterler. Bilmelisin ki bu yolda nice insanlar senin üzerine basarak yükselir ve sen de yükselmek için nice insanları ezmeyi normal bilecek duruma düşersin. Ama bir gün göreceksin ki güç onlardadır. Göreceksin ki onların özendirdiği ve senin ömrünü tüketerek varmaya çalıştığın ancak sonunda vardığın bir hiçtir, kavuştuğun sadece onların bir çölde gösteriye çıkardıkları vahadır, seraptır. Onlar sanrılar yarattılar, tanrılar yarattılar ve aldatarak, korkutarak hükümlerini yürüttüler. Göreceksin ki senin elde ettiğin onların serpiştirdikleri atıklardır!
Çocuğum sana vasiyetim budur: Hep boyundan büyük işlere kalkış! Dünyayı onların ellerinden al! Hep güneşi düşün! Ayakta dik durma erdemini bir an bile unutma! Ama bil ki ayakta durmak düşme tehlikesini göz önünde bulundurmadan olmaz. Ayakta durma riskini al ve yükseklerin temiz havasını içine çek, boylu kayın ağaçları gibi ışığı em ve yaşamın biricik ve güzel olduğunu bilerek yaşa! Ve unutma ki düşmek ayakta duranlara mahsustur, zira sürünenler asla düşmezler! Sana vasiyetim ayakta durmandır, hayır demeyi unutmaman, soru sormayı unutmaman, sorgulamayı unutmaman ve o büyük yalanı keşfetmendir.
Çocuğum duvarları kabul etme, kabukları kabul etme! Bu ev, bu şehir, bu ülke, bu kıta ve yeryüzü sana dar gelecek. Gelsin. Sen muazzam kâinatı düşün, ona saygılı ol. Bu kandırılmış, kendi cehaletinde boğulmaya terk edilmiş, varı yoğu çalınmış ve çalınmışlığına şükretmeyi öğretilmiş bu zavallı güzel insanı sev! Rüzgârı sev, dağı, denizi, ovayı sev, geceyi, gündüzü sev, çiçeği, böceği, uçanı, yüzeni sev… Onları sev zira doğa sana değerli yaşamanın sırrını açık edecek, sana öğretecek. Unutma ki yaşam sana verilmiş bir hediyedir. Yaşam her gün biraz daha bitmeye yaklaşan tek mucizendir senin, onun her anının değerini bil. Acılar ve sevinçler dolu bu uçarı güzelliğin değerini yeniden yaratarak bil. Doğa bunu da sana öğretecek.
Sana büyük sırrı keşfetmeyi ve görmeyi de öğütlüyorum. Ellerimiz hep boş görünse de onların boş olmadığını unutmamanı öğütlüyorum.
Ha bir de şarkı söylemeyi unutma…
Yolun açık olsun…
Haşim Hüsrevşahi

Şiir: Aida Amidi
kemik ve kanla dolu bir yürekle eve döndüm
içimin kurdu birisini öldürmüş
içinin canavarı yırtıcı olmayan birini
her gün yağmalanıyorum
ve içimdeki adamlar kesik başlarıyla bu yana o yana koşturuyorlar
ateşte yanıyor bir yarım benim
ve diğer yarım ateşte yanıyor benim
ve sesinin dalgası sesinin dalgası sesinin dalgası… bırakmıyor beni:
“dön
bana bak
delik kafatasıyla bir kadına
gün boyu bir şeyler ören
ve gece boyu söken
kadına!”
Çev: h.h.
Rodrigo’nun gitar konçertosu: Sabah saat 04
Yazan: Yalçın Doğan*

Bu sabah saat 04.
Rodrigo’yu dinliyorum, onun gitar konçertosunu.
O muhteşem yapıtı dinlerken, tam 52 yıl önce bugün, bu saatlerde haykıran o sesi duyuyorum:
“Kahrolsun faşizm!..”
Gitar konçertosunun içerdiği anlam gibi.
1936’da İspanya İç Savaşı sürerken…
İnsanlık katili General Franco yönetiminde yaklaşık 36 yıl sürecek faşizme lanet okuyan İspanyol sanat yapıtları arasında bize tanıdık gelen iki yapıt var.
Piccaso’nun Guernica tablosu.
Rodrigo’nun gitar konçertosu.
Bu sabah saat 04, Rodrigo’yu dinliyorum.
Sadık Çubek’in ‘Sabır Taşı’ romanı, Haşim Hüsrevşahi çevirmenliğinde Kor Kitap tarafından yayımlandı.
Yazan: Soner Sert, soner_sert17@hotmail.com
(Yazının kaynağına ulaşmak için: Buraya tıklayınız)
Çağdaş İran edebiyatının güçlü kalemlerinden Sadık Çubek, İran’da ilk olarak öyküleriyle tanınır. 1945 yılında yayımladığı ‘Kukla Gösterisi’ isimli kitabıyla belirli bir okur kitlesi yakalayan Çubek, sıradan insanın üslubunu eserlerine yerleştirmesi ve doğalcılığıyla dikkati çeker. Sonraki yıllarda aynı izleği devam ettiren peş peşe bir dizi roman yayımlayan Çubek, bahse konu olan özelliğinden ödün vermez, kurguyu ustalıkla kullanır ve sinematografik bir anlatım yaratmanın derdine düşer. Çubek’in bu çabası, ‘Neden Deniz Fırtınalıydı?’ isimli eserinin İbrahim Golestan, ‘Tengsir’ isimli romanının da Emir Nadiri tarafından filme alınmasının önünü açar. Çubek’in bu yazıya konu olan ‘Sabır Taşı’ romanı ise üzerinde yapılan çeşitli değişikliklerle birlikte 2012 yılında Atiq Rahimi tarafından filme alınır.
Ne de çok özlemişim meğer gelinciği…
Nisan dedin mi her yan gelinciktir. Nereye bakarsan gelincik görürsün. Ne güzel aydır nisan ayı…
