Çağdaş İran edebiyatının başyapıtlarından Sadık Çubek’in Sabır Taşı adlı eserinden bir bölüm.
Farsçadan çeviren: Haşim Hüsrevşahi
İkinci Baskı Kor Yayınları, Mart 2024
Belkıs:
Ben artık bu evde kalacak değilim. Geceleri kim bahçeye çıkmaya cüret eder! Aman Allah’ım. Gasilahene gibi. İnsanın ödü kopuyor. Cihan Sultan orada oturmuş, aniden insanın üzerine abanıyor. Ağzından yel alsın! Sabahtı Pastacı Hacı Sadık’ın evine gittiğimde. Yıkadım çamaşırlarını, serdim güneşe. Öğlen vakti yorgun argın döndüm eve. Bir lokma ekmek yedik. Mangala Meşdi için köz attım. Çay demledim, önüne koydum. Oturdu, başladı esrar çekmeye. Ben de şöyle bir uzanayım dedim. Yorgunluk atayım dedim. Sırtımın kemikleri takır takır ses veriyordu. Daha gözlerim uykuya ısınmadan Ahmed Ağa kapıya gelerek, “Cihan Sultan, işte böyle böyle olmuş,” dedi, “gözünüz Kakol Zeri’nin üzerinde olsun. Ölünün bulunduğu odaya gitmesin. Ben çarşıdan birini bulayım, kaldırsınlar onu.” Kakol Zeri’nin eli onun elindeydi. Bizim odaya soktu. Pek yürekli adam. Gözleri kupkuruydu. İçim acıdı. Gözlerim karardı birden. Sanki evi kaldırıp tepeme indirdiler. Kakol Zeri, bir saat sarkacı gibi karşımda salınıyor, parmağını emiyordu. Ya bu gece nerede uyuyacak? Annesi yok, Cihan Sultan da göçtü öte dünyaya. Ya bizim yanımızda yatacak ya da Ahmed Ağa’nın. Şayet geceye kadar kaldırmazlarsa ölüsünü, şeytan kalıbına girer, gelir hepimizi boğar. O yaşarken kımıldayamıyordu, ölüyken nasıl kalkıp yürüyecek? Dilini ısır! Tanrı isterse her şey olur. Şeytan kalıbına girerse kalkar yürür. Ölü günahkâr ise ve cenazesi hemen kaldırılmazsa şeytan girer onun kalıbına, başlar yürümeye.
Servi gibi üç genç varmış. Bir gece gasilhanenin oradan geçiyorlarmış. Hani o külhanbeyi gençlerden; su kenarında oturur, gümüş çubuklar ellerinde. Biri demiş ki kim sıkıysa girsin gasilhaneye, oradaki ölünün tabutuna bir çivi çakıp gelsin. Hepsinden daha ciğerli olanı, kavgacısı ben girerim, demiş. Yarı gece, gitmiş bir çivi bulmuşlar, vermişler gence, haydi bakalım demişler, göster kendini, git de çivile! O da bir aslan gibi gitmiş, gasilhanenin kapısını zorlamış, menteşesinden sökmüş kapıyı açmış, girmiş içeri. Arkadaşları kapıda beklemişler. Ama ne kadar beklemişlerse adam çıkmamış. Bir saat orada durmuşlar, gelmemiş. Sonra besmele çekmişler, mum yakmışlar, içeri girmişler. Birde ne görmüşler! Arkadaşları bir tabutun kenarında yere düşmüş. Bir ölü de kefeni üzerinde, tabuttan çıkmış onun üzerinde. Arkadaşları baygınmış. Kaldırmak istemişler. Ölü öyle sıkı tutmuş kucaklamışmış ki genci zorla ayırmışlar. Arkadaşını kaldırmak isterlerken elbisesinin tabuta yapıştığını görmüşler. İyice bakınca, adam çiviyi tabuta çivileyeceğine kendi elbisesinin kenarına çivilediğini görmüşler. Sonra zavallı genç adam kafayı yemiş, dağlara kaçmış.
Meşdi kalkıp evi terk etti. Ona, “Ben korkuyorum,” dedim, “bu evde ölüyle tek başıma kalmaya korkuyorum.” Bana aldırış etmeden kapıyı çekip kahvehaneye gitti. Kalkıp geldim, sokak kapısının eşiğinde durdum. Evde yalnız kalmaya korkuyordum. Kakol Zeri kapının yanında sokakta oynuyordu. Cihan Sultan’ın odasına giremiyordum, ödüm patlıyordu. Kakol Zeri’ye sordum: “Cihan Sultan nasıl, gördün mü onu?” O da gözlerini Şam zencisi gibi gözlerime dikti, dedi ki: “Uyuyor ama gözleri açık! Seslen, seslen uyanmıyor.” Aman Allah’ım. Bir karış velet nelere bakıyor! Korkudan yüreğim ağzımda benim, bu velet gitmiş onun gözlerinin içine bakmış. Çarşıdaki adamlar, Ahmed Ağa ile onu kaldırmaya geldiler. Ben anlamıyorum, Ahmed Ağa niye hiç ağlamadı. Yüzü her zamanki gibi dümdüz, gözleri ise kupkuru. Tabutu görünce dizlerimin bağı çözüldü, sırtım ürperdi. Hepsi birlikte ahıra girdiler. Ahırın kapısı adamlarla doldu. Sanırsam sevabına bu kadar adam gelmiş. Kim bilir! Şeyh Mahmut diyor ki o, namazını hiç bırakmadı. Eğer sevap işlemişse cenazesi hafif olur. Ruhu gırtlağında hırlarken bir cimcik türbe suyu damlatan olmadı ağzına. Şayet sevap işlemişse neden kimse gelip de türbe suyu dökmedi gırtlağına. Adamların hepsinin ahıra girdiklerini görünce ben de peşlerine takıldım. Ahmed Ağa, dosdoğru başucuna gitti. Yüzü donuktu, ağlamadı. Sonra hızla geldi, ahırın bu ucunda kustu. İşkembeci Meşdi Hacı yüksek sesle ağlıyordu. Kel Bemun, çulun kıyısından tuttu. Meşdi Hacı ise ayak tarafından. Kaldırıp tabuta koydular. Sonra da yorganı üzerine örttüler. Yorgan da Gevher’in Hasırcılar Tepesi’nden aldığı yırtık pırtık bir şeydi. Züleyha’nın ciğeri gibi paramparçaydı. Ciğeri yanası Kakol Zeri de kavruk cin gibi oracıkta durmuş öööööyle bakıyordu ölüye. Sonra adamlar hep beraber tabutu kaldırdılar, altına girdiler. Tabut, saman gibi hafifti. Öyle hafifti ki az kalsın düşecekti. Sanki tabutun içi boştu. Mutlaka çok sevabı varmış. Adamlar sokağa çıktılar. Artık gürültü yoktu. Ev tenhaydı. Kakol Zeri de cenazenin peşinden koşmaya başladı. Mezarlığa… Ahmed Ağa onlarla gitmedi. Odasına geçti, kapıyı kapattı. Yumurcağın nasıl bir yüreği var! Öğlen vaktiydi ama hava gece gibiydi ve yağmur çiseliyordu. Yorganı ıslanacak, yağmur etine işleyecek. Seyit Hacı Ali Mezarlığı epeyi uzakta. Evde kimse yoktu. Ahmed Ağa yalnızdı odasında. Ben evde korkuyordum. Ben ve Ahmed Ağa’dan başka kimse evde yoktu. Meşdi de yoktu. Gevher de kayıp zaten. Cihan Sultan da öldü. Kakol Zeri cenazenin peşinde. Ben ve Ahmed Ağa evdeyiz. Sokak kapısını kilitledim, parmaklarımın ucuyla kapısına kadar gittim. İçeri girmek istedim. Ama korktum bağırır diye. Bir gün ne yapıyor diye odasına girdim, gördüm ki odanın bir köşesinde durmuş kendi kendine konuşuyor. Korkuyorum sonunda kafayı yiyecek. Öyle bakarken odasına farkında olmadan elim kapıya dokundu. Kapı gıcırdadı. Aniden yerinden fırlayarak bana bağırdı: “Neyiniz var sürekli beni gözetliyorsunuz? Ben ne yaptım ki hepinizin gözü benim üzerimde?”
Ona dedim ki, “Ben bir şey yapmadım. Şayet kirli çamaşırın varsa alayım, yıkayayım dedim.”
Kirli çamaşırlarını yıkamaya götürdüğümde pantolonun ağını koklarım, öperim, sonra da yasemin gibi yıkar getirir kendisine veririm. Bu defa, odasına uğradığımda evde kimse yoktu. Oturmuş bir şeyler yazıyordu. Girip selam verdim. Bağıracak diye korkuyordum. “Evde kimse yok, ödüm kopuyor,” dedim. Sonra başladım ağlamaya, yağmur gibi gözyaşı dökmeye.
Yerinden kalkarak yanıma geldi. Elimden tutarak “Neden ellerin soğuk?” dedi.
Ben de, “Çok korkuyorum,” diyor, durmadan gözyaşı döküyordum. Sonra bana acımış gibi, yüzüme baktı, bakışları yüzümde gezindi. Hep böyle baksın bana istedim. Sonra bana dedi ki: “Meşdi evde değil mi?”
“Hayır,” dedim.
İki elini koltuğuma sokarak kucakladı. Sıkı sıkı sarıldı bana. Memelerimi peş peşe sıktı durdu. Artık yüzünü görmüyordum. Yüzüm ve bütün vücudum tandır gibi yanıyordu. “Derdin canıma değsin! Seni çok seviyorum,” dedim. Bir şey söylemedi. Soluk soluğa kalmıştı. Nefesi ensemi yakıyordu. Sonra elini karnımda gezdirdi, okşadı. Şeyimi avuçladı. İçim bayıldı. Ağzım kurudu. Sonra elimden tutarak hemen odasının köşesine koyduğu yatağına attı. İçim dağıldı. İnanamıyordum. Çok uzun zamandır canım istiyordu. Ona, “Kurbanın olurum senin,” diyecektim. Ama dişlerim kilitlenmişti. Sesim çıkmıyordu. Suratı seğiriyordu. Sanki bir yerleri acıyor gibiydi. Yatağına atınca tekrar gözlerini gördüm. Canım çekti. Yüzüne baktım. Dilim tutulmuştu. Memelerim çok acıdı. Ama daha da acısın istiyordum. İçim durmadan dağılıp duruyordu içimde. Yerden beni kaldırmak isterken ağırlaşmıştım. Kımıldayamıyordum. Üzerime çıktı. Sanırım bayılmak üzereydim. Artık yüzünü pek göremiyordum. Yüzü gözlerimin önünde dönüp duruyordu. Ama gövdesi pek ağır değildi. Canım istiyordu ki odanın tavanı ikimizin de üzerine yıkılıversin. Sonra kulağıma dedi ki: “Kocan gelse ne yapar?” Sesi kuyunun dibinden geliyordu sanki. Cevap veremedim. Sonra güldü sanırım. Çünkü dişleri parladı. Sonra gömleğimi kaldırdı, memelerimi yedi. Süt emmek isteyen bir bebek gibiydi. O kadar yedi ki memelerimi, az kalsın canım çıkacaktı.
Sonra bana dedi ki: “Memelerin taş gibidir.”
Ama sanki başka biriyle konuşuyordu. Benimle değildi. Benimle o işi yapacağına inanamıyordum.
Sonra dedi ki: “Sanırım Meşdi seninle güreşmiyor!” Sonra da dedi ki: “Beni istediğini biliyordum.” Sanki kuyunun dibinden geliyordu sesi.
Ona dedim ki: “Biliyor musun? Ben hâlâ bakire bir kızım.”
Güldü. Dedi ki: “Ha! Biliyorum… dokuz kapılısın sen… ya Meşdi? Ne güne duruyor?”
Dedim ki: “Daha bir iş becerebildiği yok.”
Üzerimden kalkmak isterken sıkıca yapıştım ona. “Yalan, yalan,” dedim. İşte o zaman birden içim yandı ve kaynar yağ gibi dağıldım ve gözümün kenarından gözyaşım kulağıma aktı. Karnım kasıldı. Kendimi önleyemiyordum sanki. Sanki altıma kaçıracak gibi oldum. Onun altında ölmek istiyordum. Sanki ona, “Feda olayım sana… öleyim sana,” diyordum ama kendi sesimi duymuyordum. Sonra yüzünü gördüm. Ekşimişti. Ağlayacak gibiydi. Havuza atmışlar gibi sırılsıklam olmuştum. İşte o zaman gözlerimin görmediğini anladım.
Yatağa kan akmıştı. Ahmed Ağa, kızlığımı almıştı. Ona dedim ki: “Ben senin kenizinim, kölenim… Ben sana feda olayım.”
Bana, “Namazsızdıysan[1] madem, neden geldin yatağımı kana buladın?” dedi.
Ona dedim ki: “Ben bakire kızdım, sen yırttın beni.”
Sonra koşarak kendi odama gittim ve bir ölü gibi düştüm yatağıma. Gördüm ki Cihan Sultan beyaz bir ata binmiş, Şeyh Mahmut da yularından tutmuş, salâvat getirerek Balık Havuzu’nun merdivenlerinden aşağı indiriyor. “Geri çekilin, kimse yaklaşmasın, kimse inmesin, burası kapatıldı” diyor. Şeyh Mahmut’un meleklerinki gibi kanatları vardı. Çok gençleşmiş, güzelleşmişti. Göğsü aha şu kadar genişti. Sakalı simsiyahtı. Yüzünden nur yağıyordu. Cihan Sultan da peri kızları gibi yavaş yavaş Balık Havuz’unun merdivenlerinden iniyordu. İki de zenci köle onun bohçalarını, mücevherlerini taşıyordu. O kadar güzelleşmişti ki, yeme de yanında yat. Balık Havuzu’nun dibindeki çakıllar da Tanrı’nın kudretiyle hepsi mücevherat olmuştu. Balıklar da altın…
“Bütün bu mal, bu varlığın hepsi, cennete giden Cihan Sultan’ındır,” dediler. Sanki rüya âleminde gelip karşımda durdu ve dedi ki “Can çekişirken ne kadar Belkıs, Belkıs diye bağırdıysam, gel bir damla su dök boğazıma, boğazım yanıyor dediysem gelmedin. Yerine bu gördüğün melek var ya, o kendisi geldi, cennetten getirdiği türbe suyundan içirdi, ‘İç, iç. Bu dünya da çok çektin sen,’ dedi. Şimdi de Tanrı’nın yanına gidiyorum. Ondan genç, Rüstem gibi güçlü bir koca isteyeceğim senin için. Bir bebe atsın senin karnına. İşi iş olsun. Durmadan parmak atan bu Meşdi gibi olmasın.”
Ona, “Ben az önce Ahmed Ağa’nın odasındaydım. Kızlığımı aldı. Karnıma şirin bir bebe attı. Ben artık koca istemiyorum. Ahmed Ağa benim kocam oldu,” dedim.
Bana dedi ki, “Ahmed Ağa böyle haltlar işlemez. Gevher’i bırakıp senin koynuna girmez.”
Kapı menteşesinden koptu sanki. Ahmed Ağa’nın sesiyle uyandım. Odama gelmiş soruyordu: “Kalk bak bakalım Kakol Zeri nerede?”
“Mezarlıktan dönmedi daha,” dedim.
“Ben de camiye, Şeyh Mahmut’a uğrayacağım. Belki de dönmüştür,” dedi.
Ben de dedim ki, “Evde yalnız kalmaktan korkuyorum.”
Beni hiç tanımıyor gibiydi. Sanki benimle o işi yapmamıştı. “Cihan Sultan patladı,” dedi ve sokak kapısını çarparak çekip gitti. Sinirli değildi. Her zamanki gibiydi. Hatırlıyorum, yüzü kırıştığında bir yeri acıyor gibiydi, ağlayacak gibi. Şeyh Mahmut kaybolmuş, diyor. Sanırsam Gevher’le işi pişirmiş, birlikte camiye gitmişler. Gevher’i bir an bile düşünmeden edemiyor. Aklı sürekli onda. Şeyh Mahmut’un zavallı karısının bir parmağı bin tane Gevher’e değer. İçeri girdi, bana hiç aldırmadı. Önce doooğru ahıra gitti, Cihan Sultan’ın yerine baktı. Koca çocuk hâlâ baldırı çıplak dolaşıyor. Kocaman da çükü var. Koca adamlarınki gibi… Geldi, ahıra baktı. Ne kadar cesaretli! Sonra da havuz kenarına gitti.
Ona, “İçeri gir, ıslanırsın, şimdiye kadar neredeydin?” dedim. Hiçbir şey söylemedi. Her zamanki gibi balıklarla oynuyordu. Yağmur çiseliyordu.
“Gir içeri, ıslanacaksın,” dedim. Aldırmadı. Sonra Mirza Esedullah geldi.
“Allah rahmet eylesin! Rahatladı. Ellerine sağlık, kalk bu ahırı bir süpür,” dedi. Ben de gidip süpürdüm. Mirza Esedullah da avludaydı. Ahmed Ağa’ya feda olayım inşallah! Ne kadar da güzeldi.
Fırtına kopunca Aras[4] taşınca toprak doldurur senin nergislerini[5]
köyün nergis satanları senin çevreni sarmış kadın haykırır: aaay nergis satanlar nergislerinizin tümüne talibim
güzelsin Karun senin nergislerin nergis satan kızlar ve benim payım senden
benim payım dünyadan hep eksik
Eylül 1998
Farsçadan çeviri: H.H.
Ferhunde Hacizade
[1] 12 Eylül 1998 yılında, şair Ferhunde Hacizade’nin 37 yaşındaki şair, yazar kardeşi Hamid Hacizade ve 9 yaşındaki oğlu Karun, Kirman şehrinde evlerinde yazar ve düşünürlere karşı işlenen seri cinayetler kapsamında katledildiler. Bu korkunç cinayette Hamid 20 ve oğlu Karun 10 bıçak darbesi almıştır.
Kurt mitolojisine göndermelerin ırkçılık ve Türk faşistlerine ait olduğu dayatmasının gülünç bir biçimde ayyuka çıktığı, Türk’ün tarihi, ahlaki, toplumsal, kültürel, geleneksel vs. değerlerinin içinin iyice boşaltılmaya çalışıldığı ve Türk ulusu yerine ümmetçiliğin emperyalistler tarafından iyice körüklendiği, Türk vatanının akıl almaz tehlikelerle karşı kaşıya bırakıldığı bu yıllarda bazı konuların sıkça gündeme getirilmesi gerektiğine inanıyorum. Örneğin Azerbaycan Halk Cephesi Partisi’nin kurucusu ve ilk genel başkanı ve o ülkenin 2. Cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey’in simgesel olarak başlattığı ve ırkçı hiçbir siyasi parti ile ilgisi olmadığı, Atatürk’ün de simgesel olarak kullandığı kültürümüzün kökenine gönderi yaptığı parmaklarla kurt işaretini de bu bağlamda ele almak fena olmaz. Konu bu değil.
Geçenlerde “Ey Türk Titre ve Kendine Dön/Gel!” sözünün Bilge Kağan’ın abidesinde yer almadığını, bunun yanlış bir çeviri nedeniyle oluştuğunu ifade eden bir yazı gözüme çarptı. (https://www.malumatfurus.org/hakkinda/)
Burada ayrıca sözü edilen ibarenin bu yönüyle de ilgilenmeyeceğim. Benim ilgimi çeken bu sözdeki “titremek” ve “dönmek” sözcüklerinin Türk mitolojisindeki karşılığı nedir sorusuna yanıt bulmaktı. Bu yanıtı Prof. Dr. Bahaeddin Ögel’in (1995) Türk Mitolojisi adlı eserinde buldum sayılır.
Bu eserde de değinildiği gibi Türk mitolojisinde “don değiştirme” miti ile yaygın bir biçimde karşılaşırız. Türk masallarında kahramanların don değiştirdiğine, değişik hayvan donuna girdiğine sıkça tanık olmaktayız. Örneğin Samed Behrengi’nin “Sevgi Masalı” söylencesel masalında da gördüğümüz gibi insanlar kuş, çiçek ya da at donuna giriyorlar. Kuşçu Keloğlan’da Keloğlan şapkasını kafasına koyduğunda görünmez olur. Ya da örneğin Hacı Bektaş-ı Veli’nin geyik ya da aslan donunda Anadolu’yu dolaştığı söylencesi duyulmuştur. Ancak bu don değiştirme sadece insandan hayvan donuna geçme değil, aynı zamanda insandan başka insan donuna geçme olgusu da az değildir. Don değiştirme kimi kültürlerde bazı büyülerin sonucunda, bazen bazı araçlar yoluyla gerçekleşir. Ancak Türk mitolojisinde bu don değiştirme olayı çoğu kez “silkinerek” ya da durup dururken ve sadece onu istemenin ardından doğrudan olmaktadır. Yani don değiştirmenin koşulu silkinmek ya da o donu düşünmek ve arzulamaktır.
Silkinerek don değiştirip bir insan donundan başka insan donuna bürünme miti bugün toplum olarak bize çok ama çok gereklidir ve yaşamsaldır diye düşünüyorum.
Toplumsal çürümüşlüğe -ki bu çürümüşlük ahlaki değerler, kültürel, tarihsel, ulusal ve diğer değerlerimizi de kapsamakta- son verme zamanı gelmiştir. Türk insanı bugünden tezi yok, silkinerek don değiştirip halk olarak ve ulus olarak değerlerini yitirmemiş o Türk insanı donuna geçmelidir. Bunun ilk koşulu da onu istemek, arzulamaktır ve de silkinmektir.
Bu erdemlere dönüş çağırısı Hacı Bektaş Veli tarafından da yapılmıştır. Ancak bu çağrı birçoğu tarafından bilerek saptırılıp yanlış yorumlanıp anlamı sığlaştırılmaya çalışılmıştır. Hacı Bektaş-ı Veli, Türk insanını erdemlerine sahip çıkmaya çağırırken diyor ki: Eline (insanına, ulusuna), beline (vatanına), diline (Türkçene) sahip ol!
Bu nedenle diyorum ki Ey Türk milleti, silkin ve don değiştir ve o eski güzel Türk insanı donuna gir! Gir ki emperyalistlerin ve iş birlikçilerinin ulusların kimliklerini yok etme, onlara erdemlerini unutturma, tüm insanları aynılaştırma ve zayıf düşürme çabasını boşa çıkar. Ne top ne tüfek… Bunun için onurlu geçmişini anımsaman ve ona yeniden sahip olmayı istemen, kendinle ve öz değerlerinle gurur duyman yeterlidir!
Evet, kanımca Türk insanının silkinerek “Don Değiştirme” zamanı, yitirdiği ve elinden, belinden ve dilinden çalınan erdemlere sahip insana dönüşme devranı gelmiştir. “Ey Türk Silkin ve Kendine Dön!”
Azalya, başını masaya dayadı ve çok geçmeden uyku göz kapaklarına dayandı, ayaklarının altındaki toprak yumuşadı, alnının altındaki eli ve dayandığı masa derinleşti. Kendini, resimdeki kadının açık avuçlarından başlayan, üzerinde asılı durduğu boşluğa bıraktı.
“Sen kimsin?”
“Sen kimsin?”
“Ben Rana…”
“Ha ha… Ne hoş bir isim…”
“Ya sen kimsin?”
“Ben Azalya!”
“Aaaaa! Olamaz!”
“Neden olamazmış?”
“Seni tanıyorum.”
“İlginç!”
“İlginç! Şu anda senin öykünü okuyorum. Yaaa! Ne kadar acı bir hikâyen varmış senin!”
“Nasıl acı?”
“Bilmiyor musun?”
“Neyi?”
“Kendi öykünü.”
“Ne olmuş ki bana?”
“Ailen, evin… Hem o kadar sevdiğin erkek… Aquilla, tapınağı sana yeğledi ya… Sonra… Yani çok acı çekmişsin…”
“Ya? Olanları biliyorum… Ya sonra?”
“Sonrasını okumadım daha…”
“Nasıl yani? Sen herkesin kaderini okur musun?”
“Hayır öyle değil!”
“Ya nasıl?”
“Bir kitap okuyorum… Senin hayatını anlatan bir kitap!”
“İlginç! Okumuş olsaydın, bana geleceğimden haber vermiş olurdun öyle mi?”
“Şimdiki sana göre, yani o zamandaki, öyküdeki banyo yaptıktan sonra Aquilla’yı beklerkenki sana göre öyle…”
“Geleceğimi bilemezsin… Sadece kaderleri çizen… Sadece Tanrı bilir geleceği…”
“Bu bir öykü…”
“Ne yani… Benim tüm acılarım bir masal mı? Bir hiç mi?”
“Hiç değil tabii… Sen bir öykünün gerçeğisin… Acıların gerçek tabii ki… Ama ne bileyim…”
“Ne fark eder!”
“Ne bileyim!”
“Bir öyküyse peki, benim bu çektiklerim ne olacak? Kim verecek bunun hesabını?”
“Bana niye kızıyorsun?”
“Hayır, kızmıyorum… Zaten kime kızmam gerektiğini de bilmiyorum.”
“Hikâyeni bilemiyorum.”
“Hem bilemezsin; çünkü, öykü bitince oradakilere ne oluyor, onu da bilemezsin. Biliyor musun? Orada bekliyorlar mı yani? Sen öyküde değilsin ki bilesin!”
“Kitabı bitirdiğimde senin öykün de son bulacak… Ama öykü bittiğinde sana ne olacağını, yani sonra ne olup biteceğini bilebilmem için kitabı okumalıyım! Okuyup kapadıktan sonra ne olacak, onu bilemem!”
“Ha ha! Ne kadar ilginç… Yani sen şimdi kitabı okumuş olsaydın, benim bilmediğim kaderimin ne olacağını bana söyleyebilirdin… Bitirince de ben bitmiş olacağım, öyle mi?”
“Bu çok korkunç… Yani, senin ruhun ölümsüzleşiyor… Yani, amaaan ne bileyim ben!”
“Sonsuz acılar… Ben bu öyküden kaçamaz mıyım?”
“Ama seni yazan da başka bir öykü içinde yazmıştır seni belki.”
“Kaderimi okusana!”
“Kitap uçakta kaldı… Yani ben uçaktaydım. Şimdi de orada olmalıyım. Öykünü orada okudum.”
“Uçak da ne? Kim yazmış benim öykümü?”
“Ben, kentimden kaçıyorum. Uçakla… Uçuyorum!”
“Aaaaaaa! İlginç! Sen uçuyor musun? Yani, sen de bir çeşit meleksin! Hem, benim gibi memleketinden kaçıyorsun ha? Bana da melek diyorlar…”
“Evet… Ama ben melek falan değilim!”
“Ben de değilim; ama onlar bana sürekli ‘melek’ diyorlar! Aquilla’ya da defalarca söyledim melek olmadığımı; ama… Öykümün neresindesin? Yani, tapınağın olduğu kentten ayrıldıktan sonra ne oldu bana biliyor musun?”
“Sen kentten ayrılmak üzeresin… Tam Aquilla’dan ayrılıp o kentten gitmek istediğin yerdeyim. Ben de merak ediyorum. Daha okumadım.”
“İlginç! Aquilla ha?”
“Evet…”
“Bir şey kafamı kurcalıyor… Adın neydi senin?”
“Rana!”
“Ha, evet Rana! Ben senin öykünü okumadığıma göre, seni rüyamda görüyor olmalıyım.”
“Ya da sen benim rüyama geldin! Olamaz mı?”
“Ya da sen benim!”
“Nasıl olur bu? Bir kere, sen çok uzun bir zaman önce vardın… Yani var mıydın yok muydun onu da bilmiyorum. Sen uzun bir zaman önce bir öyküde yaşamışsın… Hayır, ben senin rüyana gelemem.”
“Benim düşüme hangi kapıdan girdin Rana?”
“Bunu sana, o ihtiyar topal öğretti değil mi? Rüyanın kapıları! Ben, Tahran’da doğduğuma göre, senin girdiğin kapıdan çıkmış olamam!”
“Ya ben senin gerçeğinsem?”
“Senin gözlerine geri dönmeliyim o zaman Azalya!”
“Yollar, senin düşlerinden başlar.”
“Yangın, harman yerini sarar gibi sardı düşlerimi.”
“Ve bir gün, beni görmek için ruhun tenini terk ettiğinde geri dönmediğini söyle bana!”
“Ben, senin masalınla mı geri dönmekteyim tenime?”
“Ne kadar acı! Sen uyandığında yok olacağım.”
“Beni düşleyerek yarattığını, ilkin o geyikli bahçede söylemiştin.”
“O zaman ‘ben’ yoktu ki, yaseminlerle sarılmıştık.”
“Aaah, her şey bir çırpıda nasıl da yok oluverecek! Bir el çırpması, bir göz kırpması…”
“Bizler, birer incirdik.”
“Ve sen, evreni ağzında taşıyordun.”
“Benim ağzımdan evrenin salkımlarını kimse dermedi.”
“Evet… Evet. Bu bir tesadüftü. Biliyorum ne yazık ki! Ancak, rastlantıların ışığı, ilişkilerin bilge düzeni sonucunda yollarımızı aydınlatıyor… Bunu ancak aptallar yadsır.”
“Usun zincirlerine boyun eğmeseymişim keşke. Aşk, ey zehirli meyve, keşke çürütmeseydin inançlarımı; keşke ruhuma kanat vermeseydin.”
“Ben, sana dönerek aşkımı bulmalıyım. Aşk, aşk, ah ey o ilk gülüş, ilk gözyaşları…”
[1] Tahran’ın Beheşt Zehra mezarlığında, mezarda yaşayan üç adam mezarda yaşayan Süreyya adlı bir kadının yanına gitmiş. Kadın şiddetle aç olduğundan onlardan yiyecek talep etmiş. Kadın bir sandviç karşılığında üç adamla yatmaya razı olmuş. Bu konu haber sitelerinde yayımlanmıştır.
[2] Leyla Vasiki, Ekim 2019 halk protestolarına kurşun emri veren vali Kuts ilinin valisi.
[3] Nikta Esfendani, Ekim 2019 halk protesto gösterilerinde kafasına isabet eden kurşunla katledilen 14 yaşında kız çocuğu.
22 Temmuz 2024’te kaybettiğimiz Ferit Edgü’nün, ilk baskısı 1977’de yayımlanan “Hakkari’de bir mevsim” adlı kitabında yer alan bir öyküsünde bir anlatı var:
“‘Hoca, benim kardeş hasta diyor. Nesi var, diyorum. Ateşi var çok, diyor. Ölecek. İlaç vereyim mi, diyorum. Hayır, portakal ver, diyor. Portakal yememiştir hiç.”
Bu anlatıyı okuduğumda Samed Behrengi’nin 1968 yılında yazmış olduğu Turunç Kabuğu adlı öyküsü aklıma geldi. Çok çarpıcı bir öyküdür.
Çevirdiğim bu öyküyü burada veriyorum:
“Evet, suç benimdi. Pazar günü olmasına karşın, şehirde kalmaya mecbur olduğum için suç benimdi. Belki karın ağrısına yakalanan kahvecinin karısının suçuydu… Hayır, değildi! Ne benim ne de onun suçuydu! Konu bu kadar basit değil. En iyisi ben olup bitenleri baştan size anlatayım, siz kendiniz karar verin suç kimin. Ortada bir suç varsa tabii.
Cumartesi günü, öğlen saatiydi. Kahvenin önünde dut ağacının yaydığı gölgede oturmuş, bozbaş yiyordum. Sonrasında caddenin başına gidecektim. Oradan da otobüs yakalayıp şehre inecektim. Okulu daha yeni tatil etmiştim. Anlamadım ne zaman Tahir, ne ara çarçabuk eve gitmiş, kitaplarını eve bırakmış, at arabasını havuzun kenarına getirmişti. Şimdi ata su veriyordu. Kabarmış ceplerinden durmadan ekmek çıkarıp yiyordu. Kahveci, boş bozbaş tasını önümden aldı ve oğlu Sahap Ali’ye benim için çay ve nargile getirmesini söyledi, sonra da gelip yanıma oturdu ve dedi ki:
“Öğretmen Bey, senden küçük bir ricam olacak.’
Ben de: “Rica ederim Nuruş Bey, emrin olur!” dedim.
Sahap Ali çayı getirdi ve nargileyi tutuşturmak için geri gitti. Kahveci, “Sahap Ali’nin annesinin,” dedi, “dün geceden beri karnı ağrıyor. Kıvranıp duruyor, dur durağı da yok! Kekik suyu verdik olmadı, zencefille nane demledik, yine olmadı. Boncuk Nine, şayet turunç kabuğunu demleyip içirirsek iyileşir demiş. Biliyorsun köyde turunç kabuğu bulunmaz. Benim bir parça vardı, geçenlerde bilmiyorum kime verdim. Öğretmen Bey, madem şehre iniyorsun zahmet olmazsa biraz turunç kabuğu alır getirir misin bize?”
Sahap Ali nargileyi getirip önüme bıraktı, kendisi de konuşulanları duymak için yanı başımda ayakta durdu. Ben: “Baş üstüne Nuruş Bey! Mutlaka bulur getiririm,” deyince Sahap Ali öyle sevindi ki, annesi iyileşmiş ayağa kalkmış, onun önünde duruyordu sanki!
Pazartesi sabah erkenden caddenin başında otobüsten indiğimde çantamda kocaman bir turunç vardı. Eskiler hep derler, turunç kabuğu çayı karın ağrısına bire birdir. Ama hangi karın ağrısı?
Caddenin başından hızlı adım yürüsen köye kadar kırk beş dakika sürerdi. Yürüyerek köye geldim. Önce kendi evime uğradım. Turuncu ve sınıfım için gerekli olan bir iki kitabı alarak dışarı çıktım. Ev sahibi avluda önümü kesti ve selamlaştıktan sonra: “Allah rahmet eylesin… Hepimiz gidiciyiz!” dedi.
Of of… Sahap Ali öksüz kalmıştı. Zavallı Sahap Ali! Bundan sonra okulda aç kalmayasın diye kim senin mendiline ekmek koyup okula gönderecek?
Turunç avucumda taş kesildi. Ağırlık yapmaya başladı.
“Ne zaman oldu?” diye sordum.
Ev sahibi: “Cumartesi gecesi… Gece yarısını az geçince. Dün toprağa verdik!” dedi.
Eve döndüm. Turuncu kitapların arkasında sakladım. Sonra da oradan çıkarıp yatağın bir köşesine tıkıştırdım. Sahap Ali ya da kahveci evime geldiklerinde turuncu görsünler istemiyordum.
Kahvehane birkaç gün kapalı durdu, sonra tekrar açıldı. Ama Sahap Ali on beş yirmi güne kadar dikkatini toplayamadı. Gülmeyi unutmuştu sanki. Oyun oynamıyordu. Sürekli düşünceliydi, dalgındı. Benimle hiç konuşmuyordu. Sanki yıllardır küstük. Kahvehaneye gittiğimde bile selamımı zoraki alıyordu.
Kahveci, Sahap Ali’nin bana karşı bu soğuk davranışından dolayı mahcup oluyordu. Bana: “Herkesle aynı. Sadece sana yapmıyor Öğretmen Bey!” diyordu.
Ben de: “Tabii ki,” diye yanıtlıyordum, “çocuk katlanamıyor! Unutması için birkaç ay geçmesi gerek.”
Sahap Ali’nin annesi öleli kahveci birkaç öteberisini de kahvehaneye taşımıştı. Baba oğul, geceli gündüzlü orada kalıyorlardı. Ben de bazen gece yarılarında kahvehaneden evime dönüyordum.
Bir süre geçti ancak Sahap Ali eski hâline dönmedi. Bana karşı davranışı her gün biraz daha kötüye gidiyordu. Dersleri pek dinlemiyor, daha öğreniyordu. Dışarıda başkalarına karşı önceden nasılsa öyle davranıyordu. Ama bana hiç yüz vermiyordu.
Ne kadar düşündüysem aklım bir yere varmadı. Annesinin ölümünden sonra neden Sahap Ali’nin benden hoşlanmadığını anlayamıyordum. Bazen kendi kendime, “Annesinin ölümünden beni mi sorumlu tutuyor acaba?” diyordum. Ama bu düşünce o kadar aptalca ve ilgisizdi ki üzerinde bile durmaya değmezdi.
Sahap Ali’nin annesi apandisitten öldü diye tahmin ediyordum. Yaşayabilmesi için acilen ameliyat olmalıydı.
Bir gün, derste turunç sözcüğüne rastladık. Çocuklardan sordum: “Aranızda turunç gören var mı?” Kimseden çıt çıkmadı. Boncuk Nine’nin torunu sanki bir şey diyecek gibi oldu ancak sustu.
Tekrar sordum: “Turuncun ne olduğunu kim biliyor?”
Yine kimseden ses çıkmadı. Boncuk Nine’nin torunu bir şey diyecek gibi oldu ama ağzı açılmıyordu.
Şimdi bütün gözler Boncuk Nine’nin torununa dönmüştü. Sadece Sahap Ali dinlemiyordu. Oralı bile olmadığını ima ederek gözlerini karatahtaya dikmişti. Turunç lafı açıldı açılalı Sahap Ali oturmuş, dosdoğru karatahtayı seyrediyordu.
Boncuk Nine’nin torunu, biraz da korku ve kuşkuyla: “Öğretmenim benim turuncum var!” dedi.
Kimse Haydar Ali’den böyle bir yanıt beklemiyordu. Bu yüzden herkes birden gülmeye başladı. Sahap Ali’nin de gözleri parladı ve elinde olmadan Boncuk Nine’nin torununa döndü. Herkes turuncun nasıl bir şey olduğunu merak ediyor, görmek istiyordu.
Sınıfın en yaramaz öğrencisi Sırık Ali, ayağa kalkarak: “Yalan söylüyor öğretmenin, turuncu varsa göstersin!” dedi.
Sırık Ali’yi yerinde oturttum ve “Kendisi zaten göstermek istiyor!” dedim.
Gerçekten de Boncuk Nine’nin torunu biyoloji kitabını çıkarmış, bir şeyin peşinde kitabın sayfalarını karıştırıyordu ancak bulamıyor ve durmadan: “Şimdi gösteririm. Kalple damar resimlerinin ortasına koymuştum,” diyordu.
Boncuk Nine’nin torununun kitabını aldım. Şimdi herkesin gözü benim ellerimin üzerindeydi. Sahap Ali’nin gözleri bile… Herkes turuncun nasıl bir şey olduğunu anlamak istiyordu. Ben de Sahap Ali’nin sevgi ve ilgisini çekebildiğim için içten içe sevinçliydim. Anlayamadığım şuydu: Sahap Ali’nin bana karşı ilgisini çeken neydi? Acaba sadece turuncun ne biçimde bir şey olduğunu mu görmek istiyordu?
Haydar Ali’nin kitabında, kalp ve damar resimlerinin bulunduğu sayfayı buldum. O iki sayfayı herkese gösterdim. Tabii turunç falan yoktu ama her iki sayfada da sarımsı renkte bir leke göze çarpıyordu.
Herkesten önce Sahap Ali ayağa fırladı ve kitaba baktı, sonra da benim konuşmamı bekledi. Kitabın ortasından turunç kokusu geliyordu. O ana kadar aklıma gelmeyen bir şeyi anımsadım. Sahap Ali’nin annesinin ölümünden birkaç gün sonra turuncu Boncuk Nine’ye vermiştim. Saklasın diye, birisinin ihtiyacı olur diye…
Boncuk Nine, köyün aksaçlısıydı. Halk onun bütün ilaçları, dermanları bildiğini söylerdi. Ebelik de yapardı. Boncuk Nine, torunu Haydar Ali ile birlikte yaşardı ve dünyada ondan başka kimsesi yoktu. Bu yüzden de Haydar Ali’ye köyde hepimiz Boncuk Nine’nin torunu derdik. Adıyla pek çağırmazdık. Turuncu, Boncuk Nine’nin oğluna verdiğimi anımsadığımda Haydar Ali’nin kitabındaki o sarı lekenin de turunç kabuğundan olduğunu anladım. Boncuk Nine, turuncu torununa vermiş, o da kitabının arasına yerleştirmiş. Ben de okula gittiğim yıllarda hoş koksun diye kitabımın ortasına turunç kabuğu, portakal kabuğu koyardım.
Boncuk Nine’nin torunu kitabın arasında bir şey olmadığını görünce çok değerli bir şeyini kaybetmiş gibi ağlamaya başladı ve dedi ki: “Öğretmenim benim turuncumu almışlar!”
Ben teker teker çocukların yüzüne baktım. Hangisi Haydar Ali’nin turuncunu almış olabilir? Sırık Ali mi? Tahir? Sahap Ali? Hangisi?
Boncuk Nine’nin torununu sakinleştirerek: “Dur hele ağlama, düşünelim bakalım ne yapmışsın! Belki de kaybetmişsin!” dedim.
Boncuk Nine’nin torunu: “Hayır öğretmenim! Bu sabah gördüm, yerindeydi. Öğlen de eve gitmedim,” dedi.
Doğru söylüyordu. Tahir’in annesinin önceki geceden doğum sancısı başlamıştı ve Boncuk Nine de onun yanındaydı, böylece Haydar Ali de mecburen okulda kalmıştı.
Çocuklara: “Bakın çocuklar, Haydar Ali’nin turuncundan kimin haberi varsa kendisi söylesin. Biz birbirimize yalan söylemeyiz ya… Biz birbirimizle arkadaşız. Biz; bize düşman olan, güvenmediğimiz kimselere yalan söyleriz,” dedim.
Sahap Ali dört gözle kulak kesilmiş, dinliyordu. Tekrar söyledim: “Pekâlâ… Turuncu kimin aldığı hâlâ belli olmadı çocuklar!”
Bir süre kimseden ses çıkmadı. Sonra Sırık Ali parmak kaldırarak: “Öğretmenim ben aldım. Ama artık bende değil!” dedi.
“Ona ne yaptın?” dedim.
Sırık Ali: “Kahraman’a verdim. Kitabını hoş koksun diye. O diyor ki bende değil. Geri verdim diyor,” dedi.
Kahraman ayağa kalkarak: “Öğretmenim doğrusunu isterseniz yarısı bende!” dedi.
“Diğer yarısı nerde?” dedim.
Kahraman: “Diğer yarısını Tahir’e verdim,” dedi.
Kahraman, matematik kitabının ortasından küçük bir parça turunç kabuğunu alarak getirip masama koydu. Turunç kabuğu, saksı gibi sertleşmişti. Bütün gözler Tahir’in yüzünden benim masaya döndü. Hepsi de ona dokunup onu koklamak istiyordu. Sınıf defterini kabuğun üzerine koydum ve Tahir’e döndüm. Tahir, elinde olmadan ayağa kalktı: “Öğretmenim ben o yarının yarısını verdim. Diğer yarısını da Tallaloğlu’na verdim,” dedi.
Tahir de biyoloji kitabının ortasından daha küçük bir parça turunç kabuğunu çıkarıp bana verdi. Böylece turunç kabuğu beş, altı kez bölünmüş ve son kişiye bir parmak ucu kadar küçücük bir parça kalmıştı.
Turunç kabuğunun her parçasının bulunmasıyla Boncuk Nine’nin torunu daha keyifleniyordu. Ama Sahap Ali konuşmadan ya da gülmeden dikkatle turunç kabuklarını takip ediyor ve işin sonunda ne olacak diye bekliyordu.
Ne yapabilirim diye parçaların hepsini avucumun içine doldurdum. Öncelikle çocuklara bunun turunç değil, turunç kabuğunun bir parçası olduğunu anlatmalıydım. Ama Sahap Ali bana fırsat vermedi. Ayağa kalktı, hırsla ve öfkeyle elime yumruk attı. Turunç kabuğunun her bir parçası bir yana fırladı. Birkaç kişi sıraların altından toplamaya başladı ancak benim çağırmamla hepsi sıraların altından çıktı, sessiz sedasız yerlerine oturdu. Çok kızdığımı, her an birine vurabileceğimi sanmışlardı. Sahap Ali yerine döndü ve ağlamaya başladı. Öyle bir ağlama ki neredeyse bütün sınıfı ağlatacaktı.
Gece, müşterilerin hepsi gidinceye kadar kahvehanede oturdum. Sadece ben, kahvenin sahibi, bir de Sahap Ali kaldık. Artık ipin ucunu yakaladığımı düşünüyordum. Biraz dikkatle sorunu çözebilecektim. Yani Sahap Ali’nin bana surat asmasının, benimle küs olmasının turunç kabuğuyla bir çeşit ilgisi vardı ama nasıl? Bunu tam olarak anlamış değildim daha.
Sahap Ali bankta oturmuş, kitabına eğilmiş; ders çalışıyormuş, okul işleriyle uğraşıyormuş gibi yapıyordu. Ama benim konuşmamı beklediğini çok iyi biliyordum. Kahvehane tenhalaşınca: “Nasılsın Sahap Ali?” dedim. Yanıtlamadı. Kahveci: “Oğlum, Öğretmen Bey sana soruyor!” dedi.
Sahap Ali başını azcık kaldırarak: “İyiyim,” dedi.
Ona: “Sahap Ali, bu sefer şehre indiğimde sana turunç almamı ister misin?” dedim.
Bunu sırf o konuşsun diye söylemiştim, başka bir maksadım yoktu. Kahveci bir şey söylemek isterken ben kendisinden bize karışmamasını rica ettim. Sahap Ali sustu. Ben tekrar sordum: “Sahap Ali, turunç istemiyor musun?”
Sahap Ali birden top gibi patladı: “Doğru söylüyorsun madem, neden annem öldüğünde getirmedin? Sen turuncu getirseydin annem ölmezdi!”
Sahap Ali içini döktü, sonra da başladı ağlamaya. Nuruş Bey ne yapacağını bilemiyordu. Oğlunu mu sakinleştirsin, benden özür mü dilesin yoksa kendi gözlerine dolan gözyaşını mı silsin, kalakalmıştı!
Şimdi yapmam gereken, Sahap Ali’yi turunç kabuğunun annesinin ölümünü önleyemeyeceğine ikna edip inandırmamdı. Ama bu çok zor bir işti!”