omuzlarım sarhoş…

bir rüya gördüm senin gözlerinle
“doygun bir ormanda güneş sızıyordu”
kaf dağında yuvası yedi renk kanatlı Simurg’a
ağaç dalında ıslak ak bir gömlek gibi güneşe karşı
sesi gecenin derisinde tanıdık
diyorum rüyamda sana
elimi uzatsam tutsam kanatlarını
elimi uzatsam giysem gömleğini
elimi uzatsam öpsem dudaklarını
 
bir rüya gördüm kendi gözlerimle
“elinde bir somun ekmek”
buğday tarlasında buğdaysın
omuzlarına gece konuyor
dolunay konuyor omuzlarına uyuyor
diyorum rüyamda kendime
bir güvercin olsam uçsam
bir güvercin olsam konsam
bir güvercin olsam uyusam omuzlarında
 
bu rüya böyle sürüp gider
dolunay kaf dağında
orman ötesinde saçlarının
omuzlarım sarhoş!
 
22/02/2019
h.h.

light and jungle ile ilgili görsel sonucu

Photo: credits go to Leowefowa

sen gidince ve dönünce sen…

1-

ne zaman gitsen penceremde kar uçuşur soba soğur
avlu susar ayna susar
rüzgâr kapının pencerenin derzini bulur
sevdalı adam kepini sever bir de uzun yakalı paltosunu
 
ne zaman gitsen
çorba da ısınmaz bir türlü kâğıt küser kalem kırılır
dükkânlar birden kapanır şehirde
sevdalı adam kedilerin mırıltısını sever bir de resmini
 
ne zaman gitsen kıyametin bin yıllık saatleri başlar tik tak
duvardaki saat büyür odalar genişler saksılar pörsür
yastık ölümün öyküsünü anlatır sağır da olmaz kulaklarım
sevdalı adam senin ayak seslerini sever güneşi beklemez aya aldırmaz
 
sevdalı adam kendi masalındaki kuyulara iner sen gidince
kuyu dibinde devin canının camını kırar da kurtulmaz
ne zaman gitsen kuyu başında kimse yok kurtarmaya
sevdalı adam orada senin gözlerini sayar
 
 
2-

sen döndüğünde güz havalarını seviyorum gözlerinin
 
ışıltılı şehir vitrinlerine çalar yapraklar
sen döndüğünde kestane dumanı
merdivenli caddede kestaneci güler
 
boynundan üç kez öperim
 
sen döndüğünde ay ışığını seviyorum teninde
kollarını açınca
kumsalında uzanmanın rehaveti var gülüşümde
 
boynundan üç kez öperim
yeşil çayı seversin
ben de severim eteklerini
Karadenizlerin fırtınalıdır senin
 
seviyorum burgacını her dönüşünde
içine düşüp gitmeleri ve gelip uyumaları da
 
döndüğünde ölümümü saçlarında sakla
ben ölümle saklambacı da seviyorum koynunda
köşelerini senin kapmacayı da

(h.h.,dil tutulmalarım)

gel benimle

gel benimle Buhara’ya gidelim
saçlarını saman kokulu rüzgara verirsin
burada tokalar kelepçeye benziyor sevgilim

gel benimle başka sokakların çocukları olalım
buranın sokakları karanlığın soluğunda çürüyor
sesini elma çiçekleri duymuyor sevgilim

gel yeniden sevelim
o romanın son satırı gibi bitelim
aklımdan çıkmadan sevgilim!

Kitâbü’t-Tavâsîn ile ilgili görsel sonucu
Hallaç Mansur’un dar edilmesi… (Tavasin kitabını kimler okudu bilinmez! h.h.)

babaların mersiyesi…

30 sene önce Halepçe’de masum insanların ve özellikle çocukların acımasızca katledilişlerini bahane ederek, bütün dünyada sermayenin çıkarları doğrultusunda sürdürülen bütün savaşları kınıyor, hayatını kaybeden o sayısız masum insanları yürek acısıyla anıyorum… 16 Mart…

Yaz teri unutulmuştu sanki alnının çizgisinde o adamın
Öyle kadim bir soluksuzluk ki açık mavi gözleriyle

Ömrünün yongaları tutuşuyordu rüzgârda
Dünya yaza dönenirken kış üşüyordu dudaklarında
Kalbinin saati durmuştu
Ektiği bütün çiçekleri unutmuştu
Kahkaha atmaması bir hataydı sanki bu sahnede…
  
Gözlerini kapatamazsın ömür boyu çocuk senin hayatın çiçekleniyor
Kelebekler içiyor gözyaşlarını maviye boyanıyor
Bu sokaklardan yine geçeceksin o adamın adım sesleriyle
Gözlerini kapatmazsın!
 
“Al işte herkesten sakındığın o hakikat”

(h.h., babaların mersiyesi, seni unutmayı öğret bana, Totem yayınları)

İlgili resim

 

ben de karıncayım…

yazdığım son şiir…
“… sen de karıncasın bilirim. ondan böyle durduraksız kalmışız!…”

ithaftır! 

h.h.

ben de karıncayım 

ben de karıncayım senin gibi
yangınımı yerin dibinde taşırım
kökünde kalbimin
bin yıl geçmiş her güneşe baktığımda gözlerim sanki
dört kolla sarılırım toprağa ondan
nişanlarımdan ne kaldı sana
dağılmışım tespih taneleri gibi
ben de karıncayım karınca senin gibi

Okumaya devam et “ben de karıncayım…”

iki şebboy hicranlık…

dudaklarımda senden kimse arda kalmamıştır
kaldı ki bu antika adam ölüm fermanını öyle gülerek okuyor ki
hünnap dudaklarından öpüyorum sanki
 
giderek giderek geliyor                kayıyor tan yeri omuzlarından
uçurumunda iki şebboy hicranlık
 
biliyor musun                    kıyılarımı alıp götürünce sabaha bir şey kalmaz

(ağıt kokusu geliyor, dil açmalarım, h.h.)