O fahişe ne yaptı?

O sıcak yaz ayından sonra Suğra’nın gözü her yerde Hüseyin’i arıyordu. Uğradığı karakolda ona sadece gülmüşler, boş ver demişler, rahat etti demişler, kim bilir ne yapmıştır, demişlerdi. Suğra, Allah belanızı versin deyip çıkmıştı. Karakoldaki polislerin ve bekçilerin çoğu bu ikiz kız kardeşin müdavimlerindendi. Suğra, korumacısı adama yalvardı, bitir bu Hüseyin itinin işini, dedi. O da gitti Hüseyin’i buldu. Hüseyin önce bağırıp çağırdı, sonra avucuna parayı koyunca adam sustu, işin peşini bıraktı. Ama Suğra bırakmadı. Suğra’nın istediği gün nihayet gelip çattı. Kübra’nın ölümünden bir ay kadar geçiyordu. Suğra bir Cuma günü, mezar ziyaretinden dönerken, Selbi’yi görmek istemişti. Ama Selbi, herkesten habersiz mahalleden taşınmıştı. Suğra, Deveçi Bazarçası’ndan çıkıp, Râzi Lisesi’ni soluna alarak, ağzında çöplüğün bulunduğu dar, uzun sokaktan evine dönerken, saçları düzgün şekilde yağlanıp taranmış genç bir adam gördü. Aynı kareli, kahverengi ceket vardı üzerinde. Sol elinde aynı sarı renkli, iri taneli tespih. Suğra adımını hızlandırdı. Yerden irice bir taş alarak adamın arkasından ona yaklaştı. Elini uzatsa ensesine değecekti. Suğra’nın sırtı ter içindeydi. Sakin bir sesle çağırdı: “Hüseyin Efendi?”

Adam döndüğünde göz göze gelmeleriyle Suğra’nın taşı kaldırıp onun yüzünün ortasına çarpması bir oldu. Adam sendeledi. İkinci darbeyi alnının ortasına indirdi. Hüseyin, sırtıyla kâgir duvara çarptı. Burnundan, dişlerinden sıçrayan kan oluk oluk akıyordu. “Dur kadın! Ne yapıyorsun?” derken kan ağzından püskürüyordu. Hüseyin’in dizleri bükülürken Suğra son darbeyi onun tepesinin tam ortasına indirdi: “Bu da Kübra tarafından!” dedi, taşı yere fırlattı ve gözyaşlarını rüzgâra vererek koşmaya başladı. O sıcak yaz günü ortasında, o uzun sokakta kimseler yoktu. Ama Suğra, arkasında bütün Tebriz’in erkekleri onu kovalıyorlarmışçasına korku içinde koşuyordu. Şekilli’den Daş Derbend’e doğru koşarken soluğu durmak üzereydi. Eve kadar gidemezdi. Sağ taraftaki Menafi Sokağı’na saptı.

Menafi Çıkmaz Sokağı’nın sonunda, nefes nefese kalıp da yere çöktüğünde ve yorgun başını sokağın yer yer alçısı dökülmüş duvarına yasladığında, duvarın arkasından bir şarkı duyuldu. Ses, çok uzaklardan gelmiş, o anı bekliyormuş gibiydi. Mahzun, okşayıcı ve garipti: “Kalbimi bezlederim minnet-ü zevkle, dilesen…”

Okumaya devam et “O fahişe ne yaptı?”

babaların mersiyesi

Ay saklanırken gecenin ak bulutlarına mavi gözyaşların vardı
Çığıran ölüler yatıyordu çocuk senin “upuzun topraklarında” avucunun

Yaz teri unutulmuştu sanki alnının çizgisinde o adamın
Öyle kadim bir soluksuzluk ki açık mavi gözleriyle
Ömrünün yongaları tutuşuyordu rüzgârda
Dünya yaza dönenirken kış üşüyordu dudaklarında
Kalbinin saati durmuştu 
Ektiği bütün çiçekleri bile unutmuştu
Kahkaha atmaması bir hataydı sanki bu sahnede

Bir bir saydım oysa sevdiği adları
Dönüp bakmalıydı bu kalabalık ona bakarken bakmadı
Hayata vurgun bütün ölüler gibi küskündü!

Gözlerini kapatamazsın ömür boyu çocuk senin hayatın çiçekleniyor
Kelebekler içiyor gözyaşlarını maviye boyanıyor
Bu sokaklardan yine geçeceksin o adamın adım sesleriyle
Gözlerini kapatmazsın!
 
“Al işte herkesten sakındığın o hakikat”



(h.h., 3 haziran 2012)

Nişabur sokaklarında ölmek

yağmur yağmış sesinizde güneş doğmuş gibidir       gözlerinizde renkli balonlar havalanmış
siz eski tapınakların büyüsünü serpiyorsunuz güvercinlere
ağaçlar diyor ki sus ve dinle               susup ve dinliyorum sizi bayan
ezan sizin günbatımınızdan yükseliyor
közlere dağılan üzerlik kokusu havada
 

Okumaya devam et “Nişabur sokaklarında ölmek”

19 Mayıs Kutlu Olsun! İlelebet!

Ey Türk Gençliği;

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakrü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

Mustafa Kemal Ataürk