Üstad Ferşçiyan’ın eserlerinden küçük bir bölüm.
Göreceğiniz eserlerden bir kısmı dokunmuş olan tablo halılardır.
Yazar: Haşim Hüsrevşahi
sen!
... Sen son büyünün son gizemiydin son gizi! Anlamalıydım. Sen sudan fışkıran ve suyu mesken eden ateştin. Sen sunaklarına kurbanlar yatırılan ölümsüz ateştin. O ateşin gizlediği gizdin! Yerle gök arasındaki bağ! Sen ilkel mağaralarımıza inen yıldırımdın. Zihnimin dört bir bucağını aydınlatan ve aydınlığın kadar korkutan aydınlık. Ah Agni! Dağların kara kayalıklarının böğründen fışkıran pınar gibi ruhumu serinleten, dağın yüreğinden lavlar gibi püskürüp yüreğimi yakan Agni! Ah ey kutsal ateşim. Ah ey al kısrağına kurulmuş, külleri savrulan ak saçlım! Yoksa neden olmadığında karanlıklara bürünmüş, neden peşine düşmüş olayım ki! Sabah kalk dedin, çarşıya çıkacağız dedin. Çıktık. Sokağın sonuna doğru aktar dükkânına girelim dedin, girdik. Adamın tek gözü hep çapaklı. Sen eteğini kurumuş karanfillerin, ıhlamur çiçeklerinin üzerinden savurarak geçtin, bildiğin bir köşe vardı hep. Her zaman bildiğin bir yer vardı. Vardın. Bildiğin o yaprakları avuçladın, burnuna yaklaştırıp derin bir soluk aldın. Bildiğin bir koku vardı orada. Han Nine’nin sandığının dibinde uyuyan bohçasının kokusu. Han Nine senin saçlarını tararken o masalı mırıldamıştı. Mırıldamıştı ve sen onu unutmak için bunca yolu gelmiştin. Gelmiştin ki beni iki parçaya ayırasın ve bir parçamı alıp çarşıdaki aktar dükkanına kadar sürükleyesin ve diyesin ki “işte budur senin kaderin! Al ve iç. Al ve kokla. Al ve öl!” Ezan sesine benziyordu sesin. Sebepsiz kucaklamıştım seni. Boynun terliydi, tarçın bahçesi. Sanki sandal tütsüsü yakmışlardı koynunda. Hatırlamak istemiyordum son masalını. .... ... .. ((h.h.)
erguvanı şarabımın!
Gazel: Mevlana,
Minyatür tabolar: Ferşçiyan, ipek halı dokuma,
Çeviri: h.h.

Sen yoldaşım olunca can, ey canımı alan benim – yürek nuru şimşek gibi çakar ağzımdan benim
İnce ince cevher gibi güneşinin haresinden – yürek erir ve çamurum ağar yağar baştan benim
Yanaş bir an, göğsünü hem yanını koy yanıma – birlikteyken gerçi ah ki canısın sen canımın
Bu belalı dünya seninle cennet olmuştur bana – lütfunla ah ne olacak sureti o cihanımın
Yaprağım yoktu yürek titriyordu yaprak gibi – korkma dedi ki “gelmişin haremine emanımın”
Öyle çekerim yanına kurtulursun yaprağından – bütün gece seyredersin coşkunluğunu yanımın
Öyle biricik vururum ki sana sonsuza dek mest eylerim – ta ki sana yakin ola işreti cavidanımın
Göğsünü bahçe yapar baharımın demdemesi – hem yüzünü gül gül eder erguvanı şarabımın

senin ıslak yaprakların
uğrunda ölmeye değer
Semaye düzeni insanı insanlıktan yoksun kılmakta, insanlıktan yoksun”insan” dünyayı ve masum canlıları yok etmekte…
İbni Sina’dan dörtlükler!
Mey ölümsüz ömür meyvesidir ver saki gençlik sermayesinin lezzetidir ver saki
Ateş gibidir yakar lakin hüznü gamı, hayat suyudur mey yaratır ver saki
**
Bu badiyede gerçi gönül çokça koşturdu kırk yardı fakat kıl kadar anlamadı
Gönülmde benim bin güneş ışıdı heyhat ancak ki bir zerrenin kemaline ermedi
**
Benim gibi birinin küfrü hiç kolay olmaz olmaz imanımdan daha sağlam iman olmaz olmaz
Dünyada benim gibi bir biricik o da kafirse tüm dünyada bir müslüman bulunmaz olmaz
bu hepimzin rivayetidir (3)
“Ben başka öykünün kızıyım. Taşıdığım sırtımdaki çantaya bak. Ya da odamın karanlık köşesinde unuttuğun bavula. Ben o hikâyeyi anlatmak için buraya kadar geldim.
Hatırlar mısın… Bülbülderesi’nin o yokuşuna gelince sana “Buraya kadar!” dedim.
Evet. Buraya kadar. Çünkü burada bir ev var. O evde bir kız çocuğu pencereye oturmuş geceyi seyreder. O gecede hep dolunay, o gecede hep bir sızıntı var. Kan sızıntısı. Bunu bir şarkı olarak duyarsın, belki bir ağıt. Belki de benim ağzımdan bir masal.
Ben ağzımı sana bağışlamıştım oysa. Soluğumu soluğuna düğümlemiştim. Ateşimi ateşine salmıştım. Sen korkak, ben hain!
Qaragile
Babamın canı sıkıldığında, gurbette memleket hasreti sarıp sarmaladığında anneme derdi: “Qeregilem oxu görek o qeregileni!”
Güya babam askerdeyken annem köyde dama çıkar, tarlaların uzak noktalarına dalar, bu ezgiyi söyler dururmuş…
Bu bahaneyle yıllar önce kendisini Toronto’da ağırladığım değerli ses sanatçısı Aygün Hanımı saygıyla anıyorum.
Gelmişim odana uyandırayım seni kara gözlüm uyandırayım seni
Ne güzel yaratmış yaradan seni
Alıp kaçarım aradan seni kara gözlüm aradan seni
Ağaç olaydım, yolda duraydım
Senin geldiğin yola kara gözlüm gölge salaydım
Senin geldiğin yola kara gözlüm gölge salaydım
Tebriz’in sokakları dolambaçlı kara gözlüm dolambaçlı
Sen ki beni sevmedin git ayrı dolaş
Ne sana kız kıtlığı var ne bana oğlan
Kızıl gül esti, sabrımı kesti
Sil gözyaşlarını kara gözlüm ağlama yeter
Sil gözyaşlarını kara gözlüm ağlama yeter
Sermayenin Sunduğu Düzen
Sermayenin sunduğu düzende kârdan başka hiç bir şeyin ama hiç bir şeyin değeri kalmamıştır… çürümüşlük bile algılanamıyor! Sabırla izleyin!
Arkaik Nostalji
yazan: h.h.
Aylak Köpek toplu öykülerine dâhil olan, Şubat Devrimi (1979) sonrasında 2005’e kadar İran’da on üç kez baskı yapan ve o yıl, basımı yasaklanan Karanlık Oda öyküsü, birçok açıdan ve bizim şu anda tartışmakta olduğumuz konular bağlamında önemlidir. Bu öykü, Hidayet’in diğer kısa öyküleriyle ve özellikle de Kör Baykuş’la ilgili tartışmalar bağlamında da önemli ipuçları barındırır. Bu nedenle uzunca bir bölümünü aktarmakta yarar var:
Râvi[1] bir otobüs yolcusudur. Yolda, gece vakti başka bir adam daha biner otobüse: “Hunsar yolunda gece vakti arabamıza binen adam, koyu lacivert pardösüsüne iyice sarılmış ve geniş kenarlı melon şapkasını alnına kadar indirmişti. Sanki dış dünyayla ve insanlarla temastan korunmak ve onlardan ayrı kalmak istiyordu. Koltuğunda koluyla kolladığı bir paket vardı. Arabada birlikte olduğumuz yarım saat süresince o, şoförün ve diğer yolcuların konuşmalarına katılmadı. Bu nedenle çok zor ve çetin bir etki bırakmıştı. Ne zaman bir araba farı ya da dışarının aydınlığı arabamızın içini aydınlatsa ben gizlice bir göz atıyordum ona; beyaz ve soluk bir yüzü; uzun, yassı burnu vardı. Kirpikleri yorgun bir durumda aşağı sarkmıştı. Dudağının iki yanında, onun güçlü iradesini gösteren iki derin kıvrım görünüyordu. Başı sanki taştan yontulmuştu. Bazen sadece dilinin ucuyla dudaklarını yalıyor ve düşünceye dalıyordu.”


