Gece İşi

Yazan:  Joanita Male*

( It’s a Night Job)

İngilizceden çeviri: Haşim Hüsrevşahi

 

Anlamalısınız, bu hayatı ben seçmedim, o beni seçti. Bu işi bir bakıma çocukluğum bana hazırladı, tabi bir iş olarak sayarsanız. Annem, onun annesi… aynı işi yaparlardı. Sanırım ondan kaçamadım.

Soğuk bir akşamüstüdür, saat 7 civarında. Eminim bugün yağmur yağmayacak. Yağmur yağınca iş hemen hemen sıfıra iniyor. Bilirsiniz, sağanak sırasında kaldırımlar durulacak yer değil. Serpilmiş birkaç yıldızla gökyüzü koyu maviye bürününce anlarım yağmur yağmayacak. Derler ki yıldızların görünmesi gökyüzünün yağmaması için kendini tutacağına en güvenilir işarettir. Şükürler olsun.

Beyaz elbise giyiyorum, kalçalarımın kıvrımını açıkça gösteren dar, vücudu saran cinsten. Diğer kızlar arasında dikkat çekmek istiyorsanız beyaz renk iyi bir seçimdir, özellikle de cildiniz benimki gibi siyahsa. Makyajım tamam. Makyaj yapmayı annem öğretti bana. Maron ruj (kırmızı açık tenliler için iyidir), hafif bir gölgeli gözaltı makyajı. On beş santimlik topuklu giyiyorum. Boyum bir elli beş. Buradaki kızlardan daha kısa boyluyum. İç çamaşırı giymem. Bunu öğrendim; bazen müşteriyi kapmak için ne alacağını şöyle bir göstermek lazım.

Ben Burton Sokağı’nda duruyorum, Yusuf Lule Caddesi’ne giden kavşaktan önceki sokakta. Kızların çoğu zaten oradalar. Bu sokağın hiç ışığı yok. Bunu severim, çünkü en ufak bir ışık potansiyel müşteri demek. Buradaki binalar evden bozma ofislerdir. Ofislerin görkemli, baskın kapıları, üzerinde geniş giriş işaretleri var. Bu saatlerde oralarda çıt çıkmaz.

Işıklar… iyice eğiliyorum hızla… sürücüye, şayet beni seçerse neler alabileceğine bir göz atsın diye. Eğilmişken başımı çeviriyorum, yüzümü de görebilmesi için. Gülümsüyorum. Artık bu işte iyiyim. Pratik yaparak oluyor! Gülümsemem için mutlu olmam gerekmiyor. Sizin en ufak teklifinize karşı hemen uydurabilirim… bu, işin bir gereğidir.

Beyaz bir korona bana yanaşarak yavaşlıyor. Arabaya bakılırsa diyebilirim ki bu müşteri istediğim ödemeyi centilmence yapmayacak, ama uzun zamandır hiçbir teklifi geri çevirmemem gerektiğini öğrenmişim. Öyle yaparsanız aç kalabilirsiniz.

Kara bir surat bana bakıyor ve ben sadece bir çift pörtlek göz ve parlayan bir dizi beyaz diş görüyorum.

“Atla!” diye bağırıyor sabırsızca, onu kimse görmeden gazlayıp gitmesi gerekiyor belli ki. İçeri atlıyorum, hâlâ gülümsüyorum. Nereye gittiğimizden haberim yok. Ama fiyatımı baştan belirlemeliyim.

“Uzun mu kısa mı?” yüksek sesle soruyorum, kaşımın tekini kaldırarak… bunu hep yaparım.

“Uzun… ne kadar olur?” diye bağırıyor.

Bu zor bir işe benziyor, kendi kendime düşünüyorum. “Elli bin!” diyorum.

“Tamam,” diye söyleyiveriyor, tahminim Ntinda’ya doğru ilerlerken araba. Naalya’da eve gitmek fazla pahalı olmaz, gittiğimiz yere çok yakın, diyorum. Max Motel’ine yanaşıyoruz. Ntinda’da herkes burayı kullanır. Arabadan iniyoruz ve o, hızla dışarı fırlıyor. Bense onu izliyorum… istenmeyen bir enik gibi. Bunların hepsi başta hep böyle davranır, sanki sana bir iyilik yapıyorlarmış gibi! Bu bölümden gerçekten nefret ederim.

Odaya çıkıyoruz ve o, vakit kaybetmeden elbiselerini çıkarıp atıyor. Kahverengi battaniyeyle kaplı geniş çift kişilik yatağın üzerine yatıyor. Bu motelde her şey mat, donuk bir renkte. Çirkin kahverengi perdeler yatağın üzerindeki battaniyeye uydurulmuş. Krem renkli duvarlar ve basit eşya… sanki hepsi yakındaki ilk okuldan çalınmış gibi.

İnsanların dışında bu motelin her şeyi çok donuk ve sıkıcı. Farklı olan sadece müşteriler. Gün boyu kazandıkları ile kendilerini tatmin eden Boda-boda[1] sürücülerinden ziyaretleri fark edilmesin diye çabalayan şehir kodamanlarına kadar…

Ona bakıyorum, iyi yapılı. Birçok adi müşteriden daha iyi. Bana bakıp bekliyor. Bu bölümden de nefret ediyorum. Soyunuyorum. Gerçi o “uzun” için ödeyecek ama “kısa” kesmeye karar veriyorum. Bugün hiç uzatacak halde değilim. Farkı anlamayacak noktaya kadar onu yeterince memnun edeceğim. Şimdi iş başındayız. Bu bölümden pek de nefret etmiyorum, onlara verdiğim memnuniyet bölümünden. Hepsine. Yatak gıcırtılarıyla sallanıp duruyoruz. Komşu odalardan gelen aynı sesi duyuyor gibiyim. Uyumlu ritmleri, uyumlu darbeleri olan bir şarkı gibi… suratı acı çekiyormuş gibi kırışıyor. Bu, iyi iş çıkardığımı gösteriyor.

Onun ilkidir. Bundan eminim. Fiyatı soruyor. Kimse bana asla fiyatı sormaz. Bitiyor. Nasıl olduğunu düşünüyorum. Bu ise eminim en fazla nefret ettiğim bölümdür. Kendimden tiksinip nefret etme anları… bu anlarda tüm bu olup bitenlerden dolayı annemi suçlamaya başlarım… Onlar çekip gidince annemin ağlamalarını dinlediğim anı seline kapıldığım anlar. Değişik adamları getirirdi eve, işte… Hep merak ederdim, onu bu kadar mutsuz kılan neydi. Kendi başına bize bakacak kadar parası vardı ve o iyi bir anneydi. Şimdi biraz büyüyünce anlıyorum.

“Haydi bayıl!” diye bağırıyorum.

Artık gülümsemiyorum. Parayı alma faslına gelince gülümsememek işe yarar.

“Ama sen pahalısın!” Tabii şimdi işi bitince fark ediyor! Bir şey söylemiyorum. Tartışmak asla işe yaramaz. Sadece ona bakıyorum. Dik dik. Buruşuk elli bin Şilin çıkarıyor. Eski banknotlardan, biraz büyük ve soluk olanlardan. Kararını değiştirmeden parayı kapıp sutyenime sokuyorum. Kendini yıkamaya küçük banyoya gidiyor.

Gerçekten ilki!

Zaman harcamadan hemen ceplerini karıştırıyorum. Hiçbir şey yok. Gömleğine bakıyorum. Bir cüzdan var. Birkaç tane buruşuk on binlik. Onları aldığım gibi çıkıyorum.

Max Motel, uygun bir şekilde –yoksa uygun olmayan bir şekilde mi desem- ana caddeden uzakta bir yerde. Bu da boda-bodacımı çağırmalıyım demek. Harika!

Şimdi evdeyim. Eve girmeden tayt geçiriyorum üzerime. Merak ediyorum, tayt moda olmadan kızlar ne giyerlerdi? Annem kapıyı açıyor. Bana gülümsüyor. Onun için biraz para getirdiğimi biliyor. Uzun zamandır artık eve adamları getirmiyor. Elli yaşın üzerindeki fahişelerin pek bir piyasası yok artık. Kendimi nasıl bu işin içinde buluverdim? Kendime bile açıklayamıyorum bunu. Belki birçok babanın oluşu, ya da annemin her gün makyaj yapmasını izlemem ve onun bir şekilde bize bakması. Belki de gerçek  şu ki benim “Vücuduna iyi bak, kim bilir belki yaşamak için ona ihtiyacın olur,” sözleri ile büyümüş olmamdır! Belki budur.

Resepsiyon işindeyim, parayı oradan kazanıyorum. Ona öyle söylüyorum, o da inanmış gibi davranıyor. Belki de gerçekten buna inanıyor, bilemiyorum. Annem ufacık elini uzatıyor, bekliyor. Eskisi kadar güzel olmasa da ellilerinde bile vücudu müthiş biçimlidir. İş bedelini ödetmiş ona. Attığı her gülümsemenin arkasında bir pişmanlığın gölgesi var. Bu belki de gece işinin etkisidir. Belki de bu nedenle ciddi olarak bu işe son vermeliyim. Yakında, bir gün. Onu selamlıyorum ve elliliği avucuna bırakıyorum. O gülümsüyor ve onu ne kadar gururlandırdığımı söylüyor. Tamam, şimdi eminim, bu benim gerçekten en çok nefret ettiğim bölümdür, annemin hayranlıkla takdir edişi.

Odama çıkıyorum. Yarın uzun bir gün olacak. Üniversitede sosyoloji sınavımız var.

art of african prostitute ile ilgili görsel sonucu
Fahişeler barda, 1902. Pablo Picasso (Les Pierreuses, 1902)

*: Afrika öyküleri. Bu öykü BU SİTEDEN alınmıştır.

[1] Motosiklet taksiler.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s